Ana sayfa Yazarlar Prof. Dr. Rıdvan Karluk

Hangi Kapıya Yöneldiğini Bilmeyen Hiçbir Zaman Uygun Esen Rüzgarı Bulamaz

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan,  geçen hafta Cuma namazı çıkışı gazetecilerin sorularını cevaplandırmış ve  “F-35’ler konusunda ABD şu andaki tutumunu devam ettirirse biz tabii başımızın çaresine bakacağız  demiştir. Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Putin ile 27 Ağustos’ta yaptığı görüşmenin ana gündem maddesi Suriye ve İdlib gerginliği olmasına karşılık,  Rusya’dan  S-400 hava savunma sistemlerinin ardından Su-57 savaş uçağı alma olasılığı ortaya çıkmıştır. Erdoğan, Moskova ziyareti sırasında Su-57’nin kokpitini Putin ile birlikte incelemiştir.  

Türkiye ile Rusya arasında gelişen bu sürece  CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz, tepki göstermiştir: Türkiye’nin bir NATO üyesi ülke olduğunu unutmamak gerekir. Eğer Türkiye NATO yükümlüleriyle uyumlu olmayan birtakım silah tercihleri yapmaya devam ederse, bunun Türkiye’nin güvenliği açısından fevkalade ciddi ve çok olumsuz yansımalarının olacağından endişe duyuyoruz.”

Bir gün sonra Rusya Federal Askeri ve Teknik İşbirliği  Başkanı Dmitry Shugaev, Rusya ve Türkiye’nin Su -35 ve Su – 57 uçaklarının Türkiye’ye satışı konusunda “Çok ilgi gösterildi, sözleşme görüşmelerinden bahsetmek için erken, henüz bir başvuru yapılmadı, istişarelerin yapılması gerekiyor”  demiştir.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Talin’de Estonyalı mevkidaşı ile yaptığı görüşme sonrasında  “Biz F-35 savaş uçaklarını almak istiyoruz ve bunun için 1,4 milyar dolar ödedik. Sonuçta savaş uçaklarına ihtiyacımız var. F-35’leri alamazsak yeni alternatifler ararız ama bunu tercih etmeyiz”  demiştir.  Cumhurbaşkanı  Erdoğan, Harp Okulları Diploma ve Sancak Devir Teslim Töreni’nde yaptığı konuşmada “NATO son dönemde çuvallamış olsa da hala bizim için en önemli müttefiktirdemiştir.  Son gelişmeler Türkiye’nin NATO’daki  konumunu  zorlaştıracak ve Batı’dan uzaklaşmasına yol açabilecektir.

Rus haber ajansı Sputnik’e konuşan Rusya Askeri Bilimler Akademisi’nden Sergey Sudakov şu açıklamayı yapmıştır: “Türkiye sadece ABD’ye değil aynı zamanda kendi büyük Batı stratejisine de sırt çevirmiş oluyor. Mesele şu ki, Ankara oldukça uzun zaman boyunca büyük Batı dünyasının bir parçası olma hayaliyle yaşadı. Ama şimdi farklı strateji seçildi. Ankara, büyük Avrupa ailesinin bir parçası olmanın artık prestijli olmadığını ve lüzumsuz olduğunu anlıyor, zira bundan nasıl bir kazancı olacağını belli değil. Rusya ile özellikle askeri ve teknik alanda müttefik ilişkilerin prototipinin oluşturulması, öyle ya da böyle Türkiye’nin giderek NATO ailesinden çıktığını gösteriyor.”

Türkiye’nin buna  hazır olduğunu  açıklayan  Sudakov,  “Türkiye, ABD ve NATO’ya kulak asmayacak ve kendi bağımsız politikasını yürütecek ilk ülke olacak. Türkiye’nin jeopolitik konumunun Batı dünyası ve NATO için çok önemli olduğunu anlamak gerekir. Bu yüzden Türkiye şimdi ABD ve NATO’ya kendi oyun kurallarını dikte edecek durumda. Rusya ile yakınlaşması da Türkiye’yi daha da güçlü hale getiriyor. Bu yüzden Putin ve Erdoğan’ın bugünkü görüşmesi ve MAKS-2019 Fuarı ziyareti, jeopolitik durumun değiştiğini tüm dünyaya gösteriyor. Bu sıradan görüşme değil, yeni jeopolitik gücün doğuşu”  demiştir.

Sergey Sudakov’un bu açıklamalarına  doğrudan bir yalanlama gelmemiş, sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan “NATO… hala bizim için en önemli müttefiktir” demiştir.

Rus basını    Erdoğan – Putin görüşmesine geniş yer vermiş, Rus haber ajansı TASS, “Rusya ile Türkiye, Su-35 ve Su-57 savaş uçaklarının alımını konuşuyor”  haberini geçmiştir. Izvestiya gazetesi  ise  Putin ile Erdoğan’ın askeri alanda ortak üretimi görüştüğünü yazmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan da  Cuma namazı çıkışı gazetecilerin sorularını cevaplandırırken “F-35’ler konusunda ABD şu andaki tutumunu devam ettirirse biz tabii başımızın çaresine bakacağız”  demiştir. Rusya Başbakan Yardımcısı Yuri Borisov, Rus Interfax haber ajansına yaptığı açıklamada  ABD’nin yaptırım tehditlerine rağmen hava savunma sistemi S-400’ler konusunda geri adım atmayan Türkiye’den övgüyle söz etmiştir.

Bu kapsamda emekli Hava Pilot Tümgeneral İrfan Sarp,  27 Haziran 2019 tarihindeki yazısında F-35  uçağını  ABD vermekten vazgeçmiş olmakla, istemeyerek Türkiye’ye büyük bir iyilikte bulunduğunu,“F-35’lerin alınmamasıyla Türkiye büyük bir dertten kurtulacak ve böylece   Milli Muharip Uçağımız MMU/TF-X‘e yöneleceğimiz için daha hayırlı olacağını” açıklamıştır.

Bu gelişmelerin öncesini  bilmeden yorum yapmak doğru değildir.  Putin,  Rusya ve Çin’in de üye olduğu Şanghay İşbirliği  Kuruluşu’na (ŞİK)  Türkiye’nin ilgisini   2005 yılı başında  Kazakistan’a yaptığı ziyarette  açıklamıştır.  Başbakan  Erdoğan, 6 Aralık 2004 tarihinde  Putin’in Türkiye’ye gelişinden sonra 9-11 Ocak 2005 tarihlerinde Moskova’ya bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Putin, Başbakan Erdoğan ile görüştükten kısa bir süre sonra Kazakistan’a gitmiş ve Türkiye ile ilgili  sürpriz bir açıklama yaparak Ankara’nın  Şanghay İşbirliği Kuruluşu’na üye olmak istediğini Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev’e şöyle   açıklamıştır:

“Dün Türkiye Başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan’ı Moskova’da misafir etme, onunla detaylı görüşme imkanım oldu. Temaslarımız sırasında Erdoğan’dan, ülkesinin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne büyük ilgi duymaya başladığını memnuniyetle öğrendim. Türkiye’nin dile getirdiği bu ilgi bence önemli bir pozitif sinyal olarak algılanmalı.”   Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül de  3 Şubat 2005 tarihinde  Çin’e yaptığı  ziyaret sırasında Şanghay İşbirliği  Kuruluşu’na üye olma isteğini Çin Başbakanı Ven Ciabao ve Dışişleri Bakanı Li Caoşing’e iletmiştir.

Türkiye 2009 ve 2011 yıllarında da  ŞİK’na  misafir ülke olmak için başvurmuş fakat  kabul edilmemiştir. Başbakan Erdoğan  18 Temmuz 2012’de   Moskova’da  Putin’e, Zaman zaman bize takılıyorsun. AB’de ne işin var diyorsun. O zaman ben de şimdi size takılayım. Hadi gelin bizi Şanghay Beşlisi’ne dahil edin, biz de AB’yi gözden geçirelim şeklinde bir latife yaptım” demiştir.

Erdoğan’ın  25 Temmuz 2012 tarihinde Kanal 24’de  katıldığı  (sansürsüz) özel  canlı yayınında  “Türkiye AB sürecini unuttu mu?” şeklinde soruya  verdiği cevap aynen şöyledir:“Çok açık ve samimi söyleyeyim, bizim aslında AB sürecini unutmak, kaybetmek diye bir şey söz konusu değil… Onun için geçenlerde Sayın Putin’e onu söyledim, ‘bizi Şanghay Beşlisi içine alın’ dedim. Alın bizi Şanghay Beşlisi içine biz de AB’ye ‘allahaısmarladık’ diyelim, ayrılalım oradan.”

Bu cevap üzerine  Yiğit Bulut’un “Şanghay Beşlisi’ne gelin denilse, Türkiye gider mi gerçekten?” sorusuna Başbakan  “Gideceğimizi söyledik. Gelin denilirse, geliriz dedik” cevabını vermiştir.  Bulut’un “İkisi birbirine alternatif mi?”  sorusunu Erdoğan “Şanghay Beşlisi daha iyi, çok daha güçlü” diyerek cevaplandırmıştır.  Kemal Kılıçdaroğlu ise, “Şanghay İşbirliği Örgütü’ne neden girmek istiyoruz? AB’yi neden dışlıyoruz? 1071’den beri bizim hedefimiz Batı’ya doğrudur. Batı bir coğrafya değildir; uygarlığın adıdır” diyerek tepki göstermiştir.

Erdoğan’ın  açıklamaları  üzerine Avrupa  Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu üyesi Stefan Füle‘nin sözcüsü Peter Stano,  “Türkiye ve diğer aday ülkelerin AB üyelik hedefinden vazgeçerek başka arayışlara girebileceği iddiası tamamıyla spekülatif”   demiştir. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjørn JaglandBu Avrupa’dan uzaklaşma manasına gelirse ben endişelenirim, AB de endişelenmeli” yorumunu yaparken, AB Bakanı  Egemen Bağış’ın yorumu  çok ilginçtir: “Türkiye’nin farklı ittifaklarla ve uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini birbirinin alternatifi veya yedeği olarak görmek yanlıştır.” Tespit kısmen doğrudur ama Türkiye bir NATO üyesi olarak Şanghay İşbirliği Kuruluşu’na  üye olamaz.  Çünkü, uluslararası hukuk açısından bu mümkün değildir. 

Türkiye’nin yeni Berlin Büyükelçiliği’nin açılışı için Almanya’ya giden  Erdoğan’ın ziyaretini Frankfurter Allgemeine Zeitung  gazetesi, “Erdoğan AB’ye ültimatom verdi” başlığıyla  haberleştirmiştir.  Erdoğan’ın Cumhuriyet’in 100’ncü yılında Türkiye’nin AB’ye alınmaması durumunda AB’nin Türkiye’yi kaybedeceği sözlerine de yer vermiştir.

Erdoğan 1 Kasım 2012 tarihinde gerçekleştirdiği Almanya ziyareti   sonrasında Putin’e yaptığı espriye açıklık getirmiştir: “Bir noktada artık AB, Türkiye’yi kaybetme noktasına gelebilir. Putin’e yaptığım espride de ben bunu ima ettim. Kamuoyu önünde de anlatmıştım bunu. ‘Niye AB’ye giriyorsunuz’ diye bana takıldığında, ben de kendisine esprili bir cevapla  Siz Şanghay Beşlisi’ne alın, biz de çıkalım karşılığını vermiştim.”

3-6 Şubat 2013 tarihlerinde Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Slovakya’yı kapsayan Orta Avrupa turu öncesinde havalimanında kendisine sorulan bir soruyu “Şanghay Beşlisi, AB ile alternatif kuruluşlar değildir. Yani birine girdiğinde birini terk etme; terk edersin de ayrı konu.”  diyerek cevaplandırmıştır ama bu tespit doğru değildir. O dönemde Başbakanı   yanlış bilgilendirmişlerdir.  Çünkü Türkiye  bir NATO ve OECD üyesidir,  AB ile gümrük birliğini gerçekleştirmiş bir ülkedir. ŞİK  üye olabilirsiniz ama önce NATO ve OECD’den çıkmanız, AB ile olan gümrük birliğini sonlandırmanız  gerekir. Bu şuna benzer. Türkiye Cumhuriyetinde mevzuat değişmeden  bir kişi iki kere resmi nikah yaparak evlenemez. Eğer çok istiyorsa, önce eşinden  boşanmalıdır. Bu sebeple  Türkiye ŞİK  girmek istiyorsa  tüm batılı kuruluşlardan  ayrılmak zorundadırBu durumda da Türkiye’de eksen kayması olur. 

TÜSİAD’ın Ağustos 2010  Görüş dergisi  Sarkaç doğuya kayıyor: Türkiye sürüklüyor mu, sürükleniyor mu?” başlığı ile yayınlanmıştır: “Türkiye’nin dış politika tercihlerini değiştireceğinden, hatta değiştirdiğinden endişe ediliyor. Dünyanın pek çok yerinde Davutoğlu’nu anlamak için toplantılar düzenleniyor, makaleler yazılıyor. Biz de Görüş Dergisi editörleri olarak üstünde bu denli konuşulan Davutoğlu’nu tam da Mavi Marmara krizi sonrasında eksen kayması tartışmaları yoğunlaşmışken sayfalarımıza konuk etmek istedik.”

Ahmet Davutoğlu kimdir?” sorusuyla başlayan ve eksen kayması tartışmasıyla devam eden bir dizi soruya Davutoğlu’nun cevabı şöyledir: “Bu toplumun içinde  yaşayan birisi olarak benim de pozisyon almam gerekirdi. Böylesi bir konjonktürde yaşayan bir Türk aydını olarak izah etmem gereken bir şey vardı. Stratejik Derinlik’i bu sorumluluk duygusu ile yazdım ve şimdi de aynı sorumluluk duygusuyla hareket ediyorum. Türkiye’yi anlamlı kılan sahip olduğumuz tarihi birikimle yarattığımız müdahil olabilme kabiliyetidir. Biz müdahil olabilme kabiliyetimizi kullandığımız zaman bir pozisyon oluşturuyoruz. Eksen kayması tartışması da bu noktada başlıyor. ‘Siz etken olmayın, müdahil olmayın, siz karışmayın, siz söylenileni yapın’ deniyor.” (https://www.academia.edu/9909360/Tusiad_Eksen_Kaymas%C4%B1)

Bir dönem Türkiye’de eksen kayması mı oluyor  sorularının sorulmasına yol açan  ve kamu oyunun  bilmediği  bu kuruluşu tanımakta yarar vardır.  Şanghay İşbirliği Kuruluşu, (Shanghai Cooperation Organisation: SCO, Shanghai Pact) adını kuruluşun ilk toplandığı yer olan Çin’in Şanghay kentinden almıştır.  Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan‘ın  1996  yılında  başlattıkları girişime  Şanghay Beşlisi (Shanghai Five) denmiştir. Kuruluşunda Çin Halk Cumhuriyeti  önemli rol oynamıştır. Sınır güvenliği, Batı ve Orta Asya bölgelerinin gelişimi, büyüyen enerji ihtiyacı ve Soğuk Savaş sonrası stratejik ortam, ŞİK’nun oluşmasındaki önemli faktörlerdir (S. Rıdvan Karluk, Uluslararası Kuruluşlar, 2014, s. 625)

26 Nisan 1996 tarihinde  Şanghay’da toplanan beş ülkenin temsilcilerinin Sınır Bölgelerinde Askeri Güvenin Derinleştirilmesi Anlaşması’nı (Treaty on Deepening Military Trust in Border Regions) imzalamışlardır. 15 Haziran 2001 tarihinde  Özbekistan’ın katılımıyla  üye sayısı altıya çıkmıştır. 7 Haziran 2002 tarihinde Saint Petersburg’taki Zirve’de Rusya, Çin, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ı birleştiren SCO’nun kurulmasına ilişkin belgeler kabul edilmiştir. Zirve’de imzalanan  Şartı’nda  Kuruluş’un amacı, ilkeleri, yapısı, faaliyetleri, işbirliği alanları ve dış ilişkileri  belirlenmiştir.

Kuruluş; üyeleri arasında ekonomi, güvenlik ve kültürel işbirliği öngörmektedir.  Putin  Ağustos 2007’deki Bişkek Zirvesi’nde “Tek kutuplu dünya kabul edilemez” diyerek   misyon hakkında ipucu vermiştir. Şanghay İşbirliği Kuruluşu’na  Afganistan,  Beyaz Rusya (Belarus) İran, Moğolistan  “gözlemci” ülke (observer)  statüsüyle katılmaktadır.  Ermenistan, Azerbaycan, Kamboçya, Nepal, Sri Lanka  ve Türkiye  “diyalog ortağı” (dialogue partner) ülkelerdir. 1996-2001 yılları arasındaki üyeleri Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya ve Tacikistan’dır.  Daha sonra Pakistan, Hindistan ve Özbekistan üye olmuştur. Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinden  Türkmenistan  ASEAN, CIS ve BM ile  birlikte   “konuk  katılımcı” dır. (guest attendance)

17 Haziran 2004 tarihinde Taşkent Zirvesi’nde Gözlemci  Ülke Statüsüne İlişkin Yönetmelik, 2008  Duşanbe Zirvesi’de ise Diyalog Ortaklığı Statüsüne İlişkin Yönetmelik  kabul edilmiştir. 2010  Taşkent  Devlet Başkanları Zirvesi’nde Kuruluş’un genişleme şartlarını belirleyen Genişleme  Süreci Belgesi onaylanmıştır. 2004 yılında Birleşmiş Milletler tarafından  Gözlemci Statüsü elde ettikten sonra  etki gücünü arttırmıştır.

Türkiye 7 Haziran 2012 tarihinde ŞİK’na  “diyalog ortağı” statüsü ile katılmıştır. Diyalog ortaklığı, bir kuruluşa  katılımın en gevşek  usulü olup, bir tür “konuk üyelik” tir. ŞİK, ABD ve NATO’yu tedirgin eden bir  kuruluştur. Türkiye, NATO üyeleri arasında ŞİK’na  tek  katılan ülkedir. Rus medyasında “yeni katılımlarla genişleyebilecek Avrasya işbirliği sürecinin önemli unsurlarından birinin de Türkiye olduğu” yorumlarından sonraya  denk gelmesi   ilginçtir. ŞİK,  Doğu Asya, Orta Asya, Batı Asya ve Güney Asya’nın yüzde 70’inden fazlasını kapsamaktadır.  Nüfusu  dünya nüfusunun  yüzde 20’ne denk gelen 1,5 milyar civarındadır.  Nisan 2005’de Bağımsız Devletler Topluluğu (Commonwealth of Independent States: CIS) ve ASEAN (Association of Southeast Asian Nations) ile işbirliği tesis etmiş, Rusya’nın girişimi ile oluşturulan Kolektif Güvenlik Anlaşması  (Collective Security Treaty Organization) ile üye ülkeler arasında  bölgesel güvenlik işbirliği ilişkisi kurulmuştur. AB, 2012 yılında  ŞİK ile ilişkilerini geliştirme kararı almıştır.

ŞİK üyeleri arasında ekonomik işbirliğini arttırmak amacıyla 23 Eylül 2003 tarihinde bir Çerçeve Anlaşma (Framework Agreement) imzalanmıştır. Anlaşma’ya göre uzun dönemde gerçekleştirilmesi öngörülen  amaç, üyeleri arasında bir serbest ticaret bölgesi yaratmaktır. 26 Ekim 2005 tarihinde yapılan Moskova Zirvesi’nde Kuruluş’un  önceliğinin ortak enerji projeleri, (petrol ve gaz dahil) yeni hidrokarbon rezervlerinin bulunması ve su kaynaklarının ortak kullanımı olduğu  açıklanmıştır. Ekonomik projelerin finansmanı için  Interbank Association isminde bir banka kurulması kararlaştırılmıştır.

Rusya’nın St. Petersburg kentinde  23 Kasım 2013 tarihinde yapılan Türkiye-Rusya Üst Düzey İşbirliği Konseyi toplantısında  Putin,  Ukrayna’nın, Avrupa Birliği ile ticaret anlaşması imzalamayı reddetmesine değinirken Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğiyle ilgili görüşmelerde büyük tecrübe sahibi olduğunu söyleyince, Başbakan Erdoğan şu cevabı vermiştir: “Ben Sayın Başkan’ın bu tespitine karşı, başka bir tespitle diyorum ki. Şanghay İşbirliği Teşkilatı’na gelin Türkiye’yi alın. Bizi de bu sıkıntıdan kurtarın. Şanghay İşbirliği Teşkilatı olayını daha önce de ifade etmiştim.”  Erdoğan’ın teklifi üzerine Putin şu açıklamayı yapmıştır: “Şunu kesinlikle ifade etmek isterim ki bağımsız dış politika konusunda bölgede etkin çalışmalara devam edeceğiniz anlamına geliyor.”

Kuruluş’un  Başkanlar Konseyi 19’ncu  Zirvesi 14 Haziran 2019 tarihinde  Bişkek’te toplanmıştır. Kuruluş’un üye ve gözlemci ülkelerinin devlet ve hükümet başkanları Vladimir Putin, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Özbekistan Devlet Başkanı Şefket Mirziyoyev, Kazakistan Devlet Başkanı Kasım Cömert Tokoyev, Tacikistan Devlet Başkanı İmamali Rahmon, Pakistan Başbakanı İmran Han, Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin yanı sıra gözlemci ülkeler Moğolistan’ın Cumhurbaşkanı Khaltma Battulga, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Afganistan Devlet Başkanı Eşref Gani ve Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukaşenko zirveye  katılmıştır.

Türkiye, ŞİK ile ilişkilerini  geliştirmeye çalışırken  örgütte etkin bir konumda olan Rusya, Kırım’ın Rusya tarafından ilhakını tanımayacaklarını söyleyen Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na tepki göstermiştir. Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği tarafından Ankara’da 7 Haziran 2018 tarihinde   düzenlenen iftara  Eskişehir Kırım Derneği dahil Türkiye’deki Kırım diasporasından çok  yoğun katılım olmuştur. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Ukrayna Dışişleri Bakanı Pavlo Klimin, Kırım Tatar halkının milli lideri, Ukrayna Cumhurbaşkanı’nın Kırım Tatarlarından Sorumlu Yetkilisi ve Ukrayna milletvekili Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu,Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi Andriy Sıbiga   iftarda bulunmuştur.

İftar öncesi bir konuşma yapan  ve “Kırım davasını hiçbir zaman unutmadık, unutmayacağız. Kırım’ın ilhakını tanımadık, tanımayacağız” diyen Çavuşoğlu, son ABD ziyaretindeki temaslarında da Kırım konusunu gündeme getirdiklerini açıklamıştır: “ Sizler, yıllar önce anavatan Kırım’dan ikinci vatanınız Türkiye’ye gelmiş olan kardeşlerimizin evlatları olarak, atalarınızın anısına sahip çıkıyorsunuz. Kırım Tatar halkı, bu dik duruşuyla bütün mazlum halklar içinde emsalsiz bir örnek teşkil ediyor. Sevgili kardeşlerim, sosyal, dini, kültürel, maddi, manevi her türlü sıkıntınız karşısında her zaman çalabileceğiniz bir kapınız var, Türkiye var. Bu kapı size tarih boyunca açık olmuştur, ilelebet de açık olacaktır.” 

Bu konuşma üzerine Duma Savunma ve Güvenlik Komitesi Başkan Yardımcısı Yuri  Shvitkin 8 Haziran 2018 tarihinde   Çavuşoğlu’nun  açıklamasına ilişkin olarak Ankara’nın öngörülemez biçimde davrandığı  yorumunda bulunmuştur. Türkiye ile son dönemde askeri ve teknik işbirliğinde ilerlemeler olduğunu belirten Şhvitkin, Ankara ile her konuda iyi anlaştıklarının söylenemeyeceğini açıklayarak, Suriye konusunda Türk tarafına  sormak istedikleri bazı sorular olduğunu söylemiştir.  (https://ahvalnews2.com/russia-turkey/ankara-behaves-unpredictable-way-russian-official)

Tarihte Rus Çarlığı ile Osmanlı, Rusya ile Türkiye hiçbir dönemde gerçek anlamda dost olmamıştır. Türkiye ve Rusya arasında 500 yılı aşkın ilişkilerde taraflar arasındaki 11 savaşın sadece 4’nde Osmanlılar galip gelebilmiş, 7 savaş ağır mağlubiyetle sonuçlanmıştır. Rus Çarı 1’nci Nikolay’ın St. Petersburg’da 9 Ocak 1853 tarihinde söylediği “Kollarımız arasında hasta, ağır hasta bir adam var” ifadesindeki hasta adam, Osmanlı Devleti’dir. (Tsar Nicholas of Russia said to the British envoy in St.Petersburg, Sir George Hamilton: “We have on our hands a sick man, a very sick man. It will be, I tell you frankly, a great misfortune if, one of these days, he should slip away from us before all necessary arrangements were made.”http://www.turkeyswar.com/prelude/sickman/)

Terim ilk defa 12 Mayıs 1860 tarihinde The New York Times dergisinde  yer almıştır. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Tatar Türklerinin vatan Kırım’dan ayrılarak Türkiye’ye göç etme süreci hızlanmıştır. Günümüzde başta Eskişehir olmak üzeri Kırım’daki Tatar nüfusundan daha çok Kırım Tatar Türkü Anadolu’da yaşıyorsa, bunun sebebi Kırım Hanlığının Rus nüfuzuna girmesidir.

Kırım, Sovyetler Birliği döneminde 1954 yılından 1991’e kadar Ukrayna’nın bir bölgesi (oblast) olmuş, bu yıldan sonra Rusya’nın işgaline kadar Ukrayna’ya bağlı Kırım Otonom Cumhuriyeti olarak kalmıştır. Ukrayna Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç’in 23 Şubat 2014 tarihinde görevden alınması ve Rusçanın ülkenin ana dillerinden biri olmasının kaldırılması sonucunda başlayan kriz sürecinde Kırım, Rusya tarafından işgal edilmiştir.

Kırım’da  yüzde 58 oranındaki Ruslar, Ukrayna’ya bağlı muhtar bir cumhuriyet olan Kırım nüfusunun yüzde 24’nü oluşturan Ukraynalıların ve  yüzde 13’ü kadar olan  Tatarların muhalefetine rağmen Rusya’ya bağlanma kararı almışlardır. Sivastopol Kent Konseyi de benzer karar alınca  Sivastopol’da bulunan Rus birlikleri krizin başladığı andan itibaren kademeli olarak Kırım’ın bütününü işgal etmiştir. İşgal sonrasında oluşan yeni yönetim, Rusya’ya katılım kararını 6 Mart’ta alarak 16 Mart 2014 tarihinde bu kararı referanduma götüreceğini açıklamıştır.

Rus Çarlığı ile  Osmanlı Devleti arasında imzalanan  Küçük Kaynarca Anlaşması (1774)  sonucunda Osmanlıların  Kırım üzerindeki koruyucu pozisyonundan vazgeçmek zorunda bırakmasıyla  Kırım önce “de facto” bağımsız olmuştur. Fatih Sultan Mehmet döneminde 1475’de Kırım’a ayak basmaları ile Osmanlılar, Hanlık dağılana kadar onun hamisi ve en büyük müttefiki olmuştur. Fakat  1790’larda  Rusya tarafından ilhak edilerek Rus İmparatorluğu’nun bir parçası haline  gelmesiyle büyük göç başlar. Babam rahmetli Süleyman Karluk, Kırım’dan göç eden bir ailenin üyesi olarak  1912 yılında Köstence’de doğmuş, 1944 yılında da Türkiye’ye gelmiştir. Kuzenlerim Köstence’de yaşamaktadır. Kırım’ın Rusya tarafından işgali sonrasında göç, bu defa Ukrayna’ya yönelerek devam etmektedir. (M. Lanteigne, “Russia, China and the Shanghai Cooperation Organization: Diverging Security Interests and the Crimea Effect”, (https://www.researchgate.net/publication/322158646_Russia_China_and_the_Shanghai_Cooperation_Organization_Diverging_Security_Interests_and_the_’Crimea_Effect’)

Kırım, Rusya tarafından uluslararası hukuka aykırı bir şekilde işgal edilmeden  önce Cumhurbaşkanı Erdoğan  ŞİK’na  katılmak istediğini birkaç defa  açıklamış ve 2007-2011 yıllarındaki başarısız üyelik girişimlerinin ardından Türkiye’nin “Diyalog Ortağı” olma isteği 2012 yılında kabul edilmiştir. Fakat bu esnada Rusya ile düşürülen Rus uçağı sonrasında  ilişkiler  gerilmiş,  tarafların itidalli davranışları sonucunda gerginlik azalmıştır.

Rusya ile ilişkiler yumuşarken  bu defa iç politikada “idam” tartışmaları  başlamıştır. Bu tartışmalar, Türkiye Rusya ilişkilerini  ve de Rusya’nın üye olduğu kuruluşlar ile Türkiye’nin batı dünyası ile olan ilişkilerini doğrudan etkilemektedir. Türkiye’de  kadın cinayetlerini önlemek amacıyla “idam” konusu yeniden gündeme gelmiştir. İdam, Türkiye ve Batı Dünyası ile ilişkilerde mihenk taşıdır. Ankara Anlaşması’nda öngörülen Türkiye ile AB arasındaki gümrük birliğini Güney Kıbrıs Rum Yönetimi de dahil 10 yeni AB üyesini kapsayacak şekilde genişleten Ek Protokol, 29 Temmuz 2005 tarihinde imzalanmıştır. Böylece Türkiye, AB tarafından kendisinden istenen iki şartı da yerine getirmiştir.

Şartlardan  en önemlisi Türk Ceza Kanunu’nun onaylanarak yürürlüğe sokulmasıydı.  Çünkü hiçbir AB üyesinde idam cezası yoktu. Türkiye bu şartı 26 Eylül 2004 tarihinde kabul edilen ve 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Ceza Kanunu ile yerine getirmiştir.  7 Mayıs 2004 tarihli 5170 sayılı Yasa ile de anayasadan ölüm cezaları ile ilgili maddeler çıkarılmıştır. 

Türkiye Avrupa Konseyi üyesi ülkedir. Konsey üyesi ülkeler idam cezasını, 1983 yılında yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) Ek 6 No’lu Protokol ve 2002’de yürürlüğe giren 13 No’lu Protokol ile kaldırmışlardır. AİHS 6 No’lu Protokol’e 47 Avrupa Konseyi üyesinden Rusya dışında 46 üye ülke taraftır. Rusya Protokolü imzalamış, fakat onaylamamıştır ama idam cezasını uygulamayacağını açıklamıştır. Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya ise 13 No’lu Protokole taraf değildir. 12 Kasım 2003 tarihinde AK Parti Hükümeti önce 6 No’lu Protokole, 23 Şubat 2006 tarihinde de 13 No’lu Protokole taraf olmuş,  Anayasa ve TCK’nın ilgili maddeleri değiştirilmiştir.

Türkiye’de 9 Ağustos 2002 tarih ve 4771 sayılı Yasa ile (Avrupa Birliği 3. Uyum Paketi) idam cezası barış zamanında kaldırılmış, Kasım 2003’te 6 No’lu Ek Protokolü onaylanmıştır. 14 Temmuz 2004 tarih ve 5218 sayılı Yasa ile de idam cezasını her koşulda mutlak olarak kaldırılmış, tüm idam kararları ömür boyu hapse çevrilmiştir. Bunlar arasında Abdullah Öcalan’ın 29 Haziran 1999’da çarptırıldığı, 25 Kasım 1999’da Yargıtay tarafından onanan ölüm cezası da vardır.

Protokollerin AİHS’nin parçası olduğu ve sözleşmenin maddelerinin protokollere de uygulanacağı kesindir. Protokollerden çıkmak isteyen ülke AİHS’den çekilmek zorundadır. AİHS’nin 58’nci maddesine göre Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne 6 ay önceden ihbarda bulunarak AİHS’den çekilmek mümkündür. AİHS’den çekilen ülkenin Avrupa Konseyi üyeliği sona ermektedir.

Avrupa Konseyi’nden ayrılmak, Türkiye’nin demokrasi, insan hakları, hukuk devleti gibi alanlarda Batı standartlarından uzaklaşması ve AB ile bağlarının kopmasına yol açar. Siyasetçilerin bunu bilmemesi mümkün değildir. Bilmelerine rağmen idam konusunu gündeme getiriyorlarsa, herhalde  bildikleri  başka bir şey vardır.

AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton’ın sözcüsü Maja Kocijancic, idam cezasının düşünülemez olduğunu şöyle açıklamıştır: “İdam cezası bulunan ülkeyi AB üyeliğine kabul etmemiz mümkün değil.”  Dönemin TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Mustafa Şentop “Yasadan sonra suç işlenirse idam cezası uygulanır. Temel prensip kanunlar geriye işlemez. Yasa çıktıktan sonra ikinci bir darbe girişimi olursa uygulanır “ görüşünde idi.

Türkiye’de ölüm cezası 1984 yılından bu yana fiilen ve 2004’ten sonra da hukuken uygulanmamaktadır. 23 Nisan 1920’de  TBMM’nin açılmasından  idam cezasının en son 1984 yılında uygulanmasına kadar büyük çoğunluğu ayaklanma, cumhurbaşkanına suikast girişimi, 1960 darbesi, 71 muhtırası ve 1980 ihtilali olmak üzere 15’i kadın hükümlü olmak üzere 712 kişiye TBMM tarafından onaylanan ölüm cezası verilmiştir. Bu rakama İstiklal Mahkemeleri’nin idam kararları dahil değildir.

Türkiye’nin idam cezasını kaldırması, Abdullah Öcalan’ın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) açtığı dava sonucunda olmuştur. AİHM, karar verilene kadar Öcalan’ın idam edilmemesini öngören ihtiyati tedbir kararı kabul ettiği için Ecevit Hükümeti karara uyarak Öcalan’ı idam etmemiştir. Öcalan’ın idam cezası Yargıtay tarafından 29 Haziran 1999 tarihinde onaylanmasıyla kesinleşmiştir. Fakat Başbakanlık kararı TBMM’ye göndermediğinden ve de kararın uygulanması için gereken yasa çıkmadığından uygulama ertelenmiştir.

Bu süreçte Öcalan’ın avukatları 16 Şubat 1999’da AİHM’ye başvurmuş, Kasım 1999’da AİHM’nin 1. Dairesi ihtiyati tedbir kararı vermiştir. Kararda, AİHM’nin davayı inceleyebilmesini sağlayabilmek amacıyla idam cezasının uygulanmaması öngörülüyordu. Türkiye karara uymayı kabul etmiştir. AİHM’nin Büyük Dairesi 12 Mayıs 2005 tarihinde kararını açıkladığında Türkiye idam cezasını kaldırmış, 6 No’lu Protokolü onaylamış, 13 No’lu protokolü de  imzalamıştır.

ABD’de 50 eyaletten 31’inde idam cezası uygulanmaktadır. USA Death Penalty Information Center verilerine göre 1977-2015 yılları arasında 7.870 kişi idam edilmiş, 2016 yılı sonuna kadar 15 idamın 2017’de 14, 2018’de 8, 2019’da ise 7 idamın infazı için karar alınmıştır. Avrupa’da idam cezası uygulayan tek ülke Belarus’tur. Günümüzde 58 ülkede ölüm cezası bulunmaktadır. 98 ülke ölüm cezasını hukuken, 7’si savaş suçları ve istisnai durumlar dışında, 35’i ise fiilen kaldırmıştır.  Uluslararası Af Örgütü 140 ülkeyi hukuken ya da fiilen idam karşıtı, 58 ülkeyi idam taraftarı olarak sınıflandırmaktadır. İdam cezasının geriye dönüşü yoktur.

İdam konusunun yeniden  gündeme  gelmesi, Türkiye’nin Batı dünyasından kopmasına  ve  “eksen kayması”   tartışmalarına da yol açabilir.

Avrupa Birliği’nin bazı üyeleri Türkiye’yi tam üye olarak alma konusunda isteksizdir ama Türkiye’nin başka denizlere yelken açmasını da istemezler.  AB Devlet ve Hükümet Başkanları 17 Aralık 2004 tarihinde şu kararı almışlardır: “Eğer Türkiye AB’ye üye olamazsa, Türkiye’nin AB kurumlarına demirlenmesi söz konusudur.” (…is fully anchored in the European structures) Demirlemek şu demektir: “Avrupa Birliği’ne eğer üye olamayacaksanız, AB’den fazla uzaklara da gitmeyin.”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 18 Temmuz 2012 tarihinde Rusya’ya yaptığı ziyarette Putin’e “Zaman zaman bize takılıyorsun. AB’de ne işin var diyorsun. O zaman ben de şimdi size takılayım. Hadi gelin bizi Şanghay Beşlisi’ne dahil edin, biz de AB’yi gözden geçirelim şeklinde bir latife yaptım” demiştir ama Türkiye bu Beşli’de de yer alamaz. Eğer Türkiye Şanghay İşbirliği  Kuruluşu’na   üye olursa, bu durumda Batı dünyası ile ilişkilerini gözden geçirmek durumunda kalır. Çünkü ŞİK’na üye ülkelerinin hiçbiri NATO ve OECD üyesi olmayıp, çoğu üyeleri de Avrupa Konseyi’ne de üye değildir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Avrupa Birliği ile ilgili temaslarda bulunmak üzere 5 Eylül 2015 tarihinde gittiği Brüksel’de “Avrupa Birliği stratejik hedeftir” demiştir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de 9 Mayıs 2013 tarihinde kutlanan Avrupa Günü’nde, Avrupa’nın tartışılmaz bir parçası olan Türkiye’nin AB üyeliğinin pek çok konuda AB’ye önemli artılar getireceğini açıklamış, 9 Mayıs Avrupa Günü’nde  yayınladığı mesajda da referandum sürecinde kapıyı kapattığı Avrupa Birliği üyeliğini Türkiye için stratejik hedef olarak nitelemiştir: “Tarihi, coğrafi ve kültürel olarak yüzyıllardır Avrupa’nın bir parçası olan ülkemiz, stratejik hedef olarak gördüğü AB üyelik sürecini, karşılıklı saygı, eşitlik ve kazan-kazan anlayışı çerçevesinde devam ettirmek arzusundadır.”

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun 28 Ocak 2015,  Paris’te OECD Daimi  Temsilciliği’nde beraber görev yaptığımız AB Bakanı Volkan Bozkır’ın 18 Mayıs 2016 tarihinde “AB bizim için stratejik bir hedeftir” ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 9 Ocak 2017 tarihindeki “Türkiye’nin olmadığı Avrupa eksiktir” açıklamaları önemlidir.  Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek  “AB bizim için önemli bir çıpa, Batı’dan bir kopuş görmüyorum” tespitinde bulunmuştur. Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli de “Avrupa, bizim en büyük ekonomik ortaklarımızdan biridir. Bu ticaretten her iki taraf da çıkar sağlıyor. İki tarafın menfaatini yükseltecek şekilde ilişkilerimiz devam edecektir” demiştir.

Başbakan Binali Yıldırım 21 Ağustos 2017 tarihinde Singapur’da Türkiye’nin temel dış politika eksenleri bugün de güncelliğini koruduğunu açıklamış, “Avrupa Birliği, ülkemiz için stratejik hedef olmayı sürdürüyor” diyerek önemli bir tespitte bulunmuştur: “AB ile çok boyutlu ve köklü ilişkilerimiz var. AB ile Gümrük Birliği içinde olan tek aday ülkeyiz. Türkiye, AB’nin beşinci büyük ticaret ortağı ve AB ile ticaretimiz yaklaşık 146 milyar dolar seviyesindedir. Gümrük Birliği’ni güncelleyerek ticaret hacmini iki katına çıkarmayı hedefliyoruz ve bunun başarılabileceğini öngörüyoruz.”

Türk kökenli Amerikalı iktisatçı Prof. Dr. Daren Acemoğlu Avrupa Birliği’ne ve de NATO’ya alternatif olarak Şanghay Beşlisi’ne üye olmasının Türkiye açısından olumlu olmadığını şöyle açıklamıştır: “Çok kötü okuyorum. Türkiye’nin Batı’yla ilişkisi hiçbir zaman sorunsuz değildi. Bir adım geri, bir adım ileri gidiyordu. Avrupa’yla yakınlaştığımız dönemler hep iyi netice verdi.” Acemoğlu, Perakende Günleri için geldiği İstanbul’da Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye ile üyelik müzakerelerini geçici olarak dondurma kararını nasıl karşıladınız sorusunu da “Avrupa Birliği, Türkiye’nin kurumları için önemli bir çapadır. Bu çapayı elimizden kaçırmak üzereydik. Şimdi tamamen kaçırdık. Türkiye için iyi bir sonuç olmadı. Ayrımın büyümesi hem ekonomik hem siyasi anlamda çok kötü” diyerek cevaplandırmıştır.

Türkiye  zaman zaman birbirine çok aykırı kararlar alabilmektedir. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde 25 Haziran 2019’da gerçekleşen yönetmelik değişikliği ile Rusya yeniden Konsey’de oy hakkına sahip olmuştur. Kırım Tatar Türklerinin ana vatanı Kırım’ı 2014 yılında yasa dışı  işgal eden Rusya, 5 yıldır Konsey’e temsilci gönderemiyordu. İşgalci Rusya’nın Konsey’e dönüşünün önünü açan karar için  118 milletvekili “evet”, 62 milletvekili “hayır” ve 10 milletvekili de “çekimser”  oy kullanmıştır. 11 ülkenin farklı partilerden milletvekillerinin  çoğunluğu “evet” demiştir. Lehte oy kullanan  ülkeler,  Moskova’yı Avrupa Konseyi’nden uzaklaştırmanın, Rusya’daki insan hakkı mağdurlarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurma hakkını zora sokacağı görüşündedirler. Bu ülkeler;  Ermenistan, Belçika, İsviçre, Çekya, Almanya, Hırvatistan, İtalya, Moldova, Hollanda, Portekiz ve Slovakya’dır.

Oylamada Gürcistan, Estonya, Letonya Litvanya ve Ukrayna’yı temsil eden parlamenterlerin tamamı hayır oyu kullanmıştır. Tüm vekilleri çekimser kalan ülkeler Danimarka, Finlandiya, Lihtenştayn, Romanya ve Slovenya olmuştur. Polonya, İsveç ve İngiliz vekillerin çoğunluğu tasarıya  karşı çıkmıştır. Oylamada Rusya lehinde ve aleyhinde karar veren ülkelerin açıklanmasıyla Moskova’nın Avrupalı dostları ve hasımları da belli olmuştur.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin günümüzde 47 üyesi vardır. Türkiye kurucu üyeler arasındadır. Her bir üye ülkenin, nüfusu oranında temsil edildiği AKPM, 324 asil, 324 yedek üyeden oluşur. AKPM üyeleri, her üye ülke parlamentosundan, parlamentodaki güç dengesini yansıtacak şekilde seçilmektedir. Türkiye’den de 18 asil, 18 yedek üyeden oluşur.  Türkiye  1987 yılında Konsey’e bireysel başvuru hakkını, 1990 yılında da zorunlu yargı yetkisini tanımıştır.  Günümüzde  Denetim Mekanizmasına tabi olan ülkeler  arasında Türkiye de vardır. Diğer ülkeler şunlardır: Arnavutluk, Ermenistan, Azerbaycan, Bosna Hersek, Gürcistan, Moldova, Rusya Federasyonu, Sırbistan, Ukrayna.  Denetim  Sonrası Diyalog Süreci’ne  tabi ülkeler ise  Bulgaristan, Karadağ ve  Makedonya’dır.

Avrupa Konseyi’nde 25 Haziran’daki oylamaya  katılan Türk delegasyonunda; AK Parti Ankara Milletvekili, Ukrayna-Türkiye Dostluk Grubu Başkanı Yıldırım Tuğrul Türkeş, AK Parti Konya Milletvekili Ziya Altunyaldız, AK Parti Eskişehir Milletvekili Emine Nur Günay, AK Parti Gaziantep Milletvekili Ali Şahin, AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, CHP İstanbul Milletvekili  Yunus Emre, CHP İzmir Milletvekili Selin Sayek Böke, MHP  İstanbul Milletvekili Arzu Erdem, HDP Milletvekilleri Hişyar Özsoy ve Feleknas Uca yer almıştır.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun  “Ukrayna’ya verdiğimiz desteği sürdüreceğiz” açıklamasına rağmen   aynı partiden   milletvekilleri Dışişleri Bakanının açıklamasını dikkate almamışlardır. Türk Heyeti’nin  Kırım’ı işgal eden, 18 Mayıs 1944  tarihinde  300 bin Kırım Tatarını bir gecede sürgüne gönderen ve onların yollarda ölmesine sebep olan  Rusya lehine  oy kullanması, Türkiye’deki Kırım Türkleri  açısından büyük   sürpriz olmuştur. 

Aslında  Kırım’ı işgal eden Rusya ile Türkiye’nin dünyaya bakışları örtüşmemektedir. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Kırım dahil Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri, Rusya ve Türkiye arasında bir rekabet alanı olmuştur. Taraflar arasında PKK ve PYD, Yukarı Karabağ, Kosova, Suriye, Kıbrıs ve sözde Ermeni soykırımı konularında temel görüş ayrılıklarının varlığı yok sayılamaz. Halep’te ateşkes için BM Güvenlik Konseyi’nde yapılan oylamada Rusya ve Çin’in veto kullandığı da unutulmamalıdır.

Rusya Adalet Bakanlığı 18 Nisan 2016 tarihinde, Kırım Tatar Milli Meclisi’ni aşırı faaliyetler sebebiyle çalışmaları durdurulan dini ve sivil toplum örgütleri listesine almıştır ama Moskova’da bürosu olan PKK için böyle bir karar yoktur. Bunun üzerine Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland 26 Nisan’da, Türk Dışişleri Bakanlığı ise 27 Nisan’da yasaklama kararını kınamıştır. Rusya, Kırım Tatar Türklerinin lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun Rusya’ya girişini yasaklamıştır.

Putin tarafından atanan Kırım başsavcısı Natalia Poklonskaya Tatar Meclisini radikal faaliyetleri  sebebiyle  14 Nisan 2016 tarihinde yasaklama kararı almıştır. Bunun gerekçesini Rus Tass ajansına  şöyle açıklamıştır: “Bugün (Çarşamba) halk birliğinin (Kırım Tatar Halkı Meclisi) faaliyetlerini federal yasaların ihlallerini önlemek için askıya almaya karar verdim.”

Kırım Tatar Milli Meclisi,  (18 Nisan 2016)  aşırı faaliyetler sebebiyle çalışmaları durdurulan dini ve sivil toplum örgütleri listesindedir. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland 26 Nisan’da, Dışişleri Bakanlığı ile AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini 27 Nisan’da Rus mahkemesinin Kırım Tatar Milli Meclisi’ni aşırıcı örgüt kapsamına alarak faaliyetlerini yasaklama kararını kınamıştır.

Karara göre Tatar Meclisi’nin tüm devlet ve belediye medyasını kullanmaları, toplu etkinlikler düzenlemeleri, banka hesaplarını kullanmaları ve her türlü siyasi faaliyeti yasaklanmıştır. Uluslararası Af Örgütü  kararın muhalifleri susturmaya yönelik olduğunu söyleyerek “Rusya’nın eziyet etmek yerine koruması gerektiği sayılı azınlıklarından birinin haklarını yok ettiğini” belirtmiştir.

AK Parti Eskişehir  milletvekili  Prof. Dr. Emine Nur Güney  milletvekili olmadan önce  “AB’den ayrılalım, Orta Asya, Güney Kore ve Türkiye Arasında  Bir Gümrük Birliği (Altay Birliği)  kuralım, çünkü ihracatımız artar” tespitinde bulunmuştur ama bunun  eksen kayması olmadan nasıl gerçekleşeceğini açıklamamıştır.

Ankara Üniversitesi SBF’den arkadaşım İlber Ortaylı 6 Aralık 2015 tarihinde “Ruslar çok dost görünür ama birdenbire dönüverir” demiştir. Avrasya Ekonomik Birliği  üyesi ülkelerin liderlerinin katılımıyla toplanan Yüksek Konsey’de  Rusya Devlet Başkanı  Putin’in, Rusya’nın Ermenistan’ı “Bölgedeki en önemli ortağı ve müttefiki olarak gördüğü” unutulmamalıdır.   (This is also related to economic interaction and security issues, he said, adding that Russia is Armenia’s leading trade and economic partner)  Ermenistan’ın Gerçek Dostu Olan Putin Türkiye’ye Dost Olur mu?”   başlıklı yazımda Rusya’nın dostluğuna fazla güvenmemiz konusunu gündeme getirmiştim. (https://www.turkishnews.com/tr/content/2018/05/18/ermenistanin-gercek-dostu-olan-putin-turkiyeye-dost-olur-mu/)

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov  Aralık 2015’te Güney Kıbrıs Rum  Yönetimini ziyaret etmiştir. Rusya ile Güney Kıbrıs  arasındaki ilişkiler her zaman özel bir karaktere sahip olmuştur. Lavrov’un ziyaretinin, Türkiye-Rusya arasındaki uçak gerginliğinin hemen ardından gerçekleşmesi dikkat çekicidir.

PKK ve PYD’nin Moskova’da  ofisleri vardır ama bu örgütlerin ABD’de ofisleri yoktur. Rusya,  PYD-YPG ile  PKK’yı terör örgütü olarak  tanımamış,  onları Türkiye’ye karşı elindeki kart olarak görmüştür.

Eski Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü’nün “Ankara-Moskova arasındaki mesafe, Ankara-Brüksel arasındaki mesafeden daha yakındır”  görüşü,  Rusya’nın Kırım’ı   işgal ettiğinin farkında olunmadan yapılan bir açıklamadır.   Ben, Faruk Özlü’nün açıklamasının “fiziki km uzaklığı olarak” anlaşılması gerektiği kanısındayım. Çünkü Ankara-Moskova 2,406 km, Ankara -Brüksel ise 3,121 km’dir. Bakan Özlü’nün  mantığıyla hareket edersek  şöyle  bir sonuçla karşılaşırız:

“Ankara-Kırım Bahçesaray arasındaki mesafe, Ankara-Moskova arasındaki mesafeden daha yakındır.” Çünkü bu uzaklık 1,577 km’dir. Aradaki fark 829’dir.  Diğer bir deyişle Bahçesaray (Kırım), Ankara’ya Moskova’dan 829 km daha yakın olup 2,406 rakamı 1,577’den daha büyüktür. Özlü’nün mantığıyla (km hesabı)  Kırım Türkleri Türkiye için  Ruslardan daha yakındır.

Soçi’de Putin ile görüşmesinin ardından basın toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Domates dışında her konuda mutabık kalındı” derken, Putin şu açıklamayı yapmıştır: “Domates dışında kısıtlamaların kaldırılması için anlaştık. Kendi pazarımızı Türk domatesine sonsuza kadar kapatmayacağız. Fakat bahsettiğim yatırım sonuçlanınca bu konu da liberalleşecek.” Görüşmede Kırım ve Kırım’daki insan hakları ihlalleri gündeme gelmemiştir.  Acaba domates ihracatı Kırım’ın Rusya tarafından hukuk dışı işgalinden daha mı önemlidir?

Cumhurbaşkanı Erdoğan 4 Temmuz 2017 tarihinde Kırım Tatar Türklerinin lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nu Ankara’da kabul etmiştir. Basına kapalı gerçekleşen kabul 45 dakika sürmüştür. Görüşmeden sonra Kırım Haber Ajansı’na (QHA) konuşan Kırımoğlu, “Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmem oldukça sıcak ve samimi bir ortamda geçti. Yaklaşık 1 saat görüştük. Problemlerimizden bahsettik, Türkiye Ukrayna arasındaki ilişkilerin daha iyi hale getirilmesine değindik. Kırım’ı mecburi olarak terk eden vatandaşlarımızın bazı sorunlarının çözümünü -mesela konut meselesini- ve son olarak Rusya hapislerindeki soydaşlarımızın durumunu konuştukdemiştir.

Kırım’ın hukuk dışı işgalini Türkiye’nin tanımaması uluslararası hukukun gereğidir. Çünkü, Avrupa Konseyi üyesi Rusya’nın Kırım’ı işgali uluslararası hukuku yok saymaktır. Kırım, Kırım Tatarlarının anavatanıdır, onların yeniden bir sürgün yaşamaması için tüm Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin desteği alınarak Kırım’ın eski statüsüne dönülmesi için gerekli her türlü girişim yapılmalıdır.

Bu kapsamda Eskişehir’de 31 Ağustos 2019 tarihinde kurucuları arasında bulunduğum  Kırım Gelişim Vakfı 30 Ağustos Zafer Bayramı sebebiyle  çok güzel bir etkinlik düzenlemiştir.

Rusya ile S 400 alımı  sebebiyle ilişkilerin boyutu tartışılırken, unutulan bir gerçeği açıklamak isterim. Mustafa Kemal Atatürk 29 Ekim 1923 tarihinde Fransız yazar Maurice Pernot’ya verdiği demeçte tercihini yapmıştır: “Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye’de asri binaenaleyh batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edipte Batıya yönelmemiş millet hangisidir?”

Rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın 14 Nisan 1987 tarihindeki üyelik başvurusu sırasında söylediği “Bu uzun ve meşakkatli bir yoldur. Bizi caydırmak için çok şey yapacaklar. Ama yılmamalıyız” tespiti de önemlidir. Bu  sebeple 1982 yılında DPT’da  “Avrupa  Ekonomik Topluluğu Dairesi”   (daha sonra Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü) rahmetli Özal’ın direktifi ile tarafımdan kurulmuştur.

Türkiye, 1856 Paris Anlaşması’ndan sonra yüzünü  Batı’ya çevirmiş, Tanzimat’tan  bu yana da  Batı’ya yönelmiş dünyadaki tek Müslüman ülkedir. Türkiye, laik ve demokratik ilkeleri benimsemiş, Batı dünyası ile ortak sınıra sahip ve ona komşu, AB ülkeleri ile tarihi ilişkileri bulunan, dünya üzerinde mevcut 57 İslam ülkesi arasında ekonomik, politik, sosyal, kültürel ve sportif alanlarda en gelişmişler arasında yer alan, hayat tarzı olarak kendi kültürel değerlerini koruyarak Batı’yı seçmiş bir ülkedir.

Türkiye için zaman zaman “Batıya giden gemide Doğuya koşan ülke” benzetmesi yapılmıştır ama bunun doğru olmadığı Türkiye’nin üye olduğu Avrupalı ekonomik, askeri ve siyasi kuruluşlar tarafından ispatlanmıştır. Türkiye’nin dışında hiçbir Müslüman ülke AB dışındaki tüm Avrupalı kuruluşlara üye değildir.  Türkiye NATO’dan, OECD’den çıkmadan ve Avrupa Birliği ile gümrük birliğini ve bu birliği sağlayan Ankara Anlaşması ve Katma Protokolü  karşılıklı olarak feshetmeden ŞİK üye olamaz.

Lucius Annaeus Seneca “Hangi kapıya yöneldiğini bilmeyen hiçbir zaman uygun esen rüzgarı bulamaz” (ignoranti quem portum petat nullus suus ventus est) derken haklıydı. Çünkü, yöneldiğiniz kapıyı bilmezseniz, hiçbir zaman uygun esen rüzgarı yakalayamazsınız. Ama bazen kapıyı bulmanız yeterli olmayabilir. Çünkü rüzgar eğer tersten eserse, sizi uygun olan kapıya değil, istemediğiniz bir kapıya yönlendirebilir. Bunu devlet adamlarının hiçbir zaman unutmaması gerekir. 1933 yılında Nazilerin yakmaya başladıkları kitapların yazarı Yahudi kökenli Stefan Zweig’ın “Akıl ve siyaset nadiren aynı yolda buluşur” sözü günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.

Son söz: Türkiye’de  eksen kayması olmadıkça, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanın aşağıdaki fotoğraf karesinde yer alması mümkün değildir.

30 Ağustos Zafer Bayramınızı geçte olsa kutlarım.  Mustafa Kemal Atatürk’ün başkomutanlığında yapıldığı için Başkomutanlık Meydan Muharebesi” olarak da bilinen Büyük Taarruz, Sakarya Savaşı’ndan sonra Türk ordusunun işgalci güçlere kesin darbeyi vurmak için hazırlıkları 1 yıl süren harekat sonrasında kazanılan  bir zaferdir. Bu toprakları Yunan işgalinden kurtaran başta Atatürk olmak üzere tüm gazi ve  şehitlerimize borcumuz vardır. Fakat bunu idrak etmeyenler de bulunmaktadır.  Onlara  en güzel cevabı, Diyanet’in 30 Ağustos hutbesinde Atatürk’e yer verilmeyince camiyi terk  edenler vermiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu  büyük  önder Mustafa Kemal Atatürk: “Türk, esaret kabul etmeyen bir millettir. Türk milleti esir olmamıştır” demiştir. Kazan Tatar Türkleri de  da Rus esaretini  kabul etmemiş ve bağımsızlığını kazanmak için  gereğini yapmışlardır. Atatürk, “Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur” demiştir. 30 Ağustos aynı zamanda Tataristan’ın Bağımsızlık Günü’dür, kutlu olsun.  

 

 

 

 

 

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here