Türkler Sevrés Anlaşması’nın şartlarından milli devlet Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak çıktılar.
Milli devletin temeli, 1.TBMM’de Doğu ve Batı arasında yaşanan eski ve yeni çatışmasının çözümlemesiyle oluştu.
Yeni devlette bağımsız Türkiye üzerinde Batı demokrasisini isteyenler inkilapçı,
İmparatorluğun devamının isteyenler muhafazakâr grubu oluşturdu.

*
Halk yalnızca politik yaşamın bir unsuru olarak kalmadı.
Her türlü iktidarın kaynağı ve sahibi oldu.
Batılı bir demokratik düzen, ulusun “Milli İrade”sine onu gerçekleştirecek lâik hukuk düzenine dayandı.
Bu esastan Cumhuriyet  kurumları gelişti.

*
Atatürk “Türk inkılabının mahiyeti cenkçilik ve maceraperestlik değil, insani ve medeni mefkûreciliktir” dedi.
Devrimler her alanda neden olduğu yeni bir zihniyetin doğuşuyla bir vesayeti, bir vesayet diğer bir vesayeti reddetti.
Türkler “muasır medeniyet”  hedefiyle insanlığın müşterek medeniyetinin ortağı oldular.

*
Devrim Kanunları’nın dayandığı temel ilkeden hareketle lâik Hukuk düzeni;
Cehalet ve hurafelerden beslenen  gerici kesimlerle mücadelede,
Ya da modern bir toplum olmak ilkesinin gerçekleştirilmesinde devrimin koruyucusu ve geliştiricisi oldu.
Türk Devriminin din özgürlüğünü sınırlaması;
Medrese skolastiğinin ve gerici görüşlerin devlet hayatı ve sosyal yaşam üzerindeki müdahalesini önlemek adına yapıldı.

*
Giderek;

*
Birincisi: Doğu’nun Ortaçağ zihniyetinden kurtulma cehdi olarak,
“Batı medeniyeti bir bütündür, ancak bütünlüğü ile alınabilir, bu kesin karardır.,
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana genel olarak kabul edilmiş prensip budur” düşüncesinin karşısında;

*
İkincisi: İslam’ın manevi üstünlüğünden hareketle “Batı’dan alınacak bir şey olmadığı,
Batı’dan alınacak olan şeyin onun tekniği olduğu,
Yalnızca teknik iktibaslarla yetinilmesi gerektiğini” ifade eden,
Batı’nın yanında Doğu’nun da yer almasını öngören düşünce yeşerdi.

*
“Batı’dan alınacak bir şey olmadığı” gericiliği;
Cumhuriyet Devletini, Osmanlı Devletinin en geri devirlerinden bile daha geri saydı.
Eğer savaşılacaksa taklitçi olan inkilap yobazlarıyla, sahte devrimcilerle, dertleri Batı’ya yaranmak olan bu irtica ile savaşılmalıydı!

*
“Maneviyat bakımından İslamiyet üstündür, reforma ihtiyacı yoktur” görüşüyle,
Teokratik bir devlet taraftarlığıyla lâiklik ilkesini reddettiler.
Cumhuriyet rejimi kurmak için Batılaşmayı dilencilik ve İslam dininin kat’ledilmesi  olarak saydılar.
Türkiye’nin  Batılılaşmak, Batı medeniyetinin esas unsurlarına bağlanmak ve bunları hayata uygulamak zorunda olduğunu,
Bunların unsuru olan ilim ve zihniyetin doğup  serpileceği ortamın koşulu olarak lâik hukuku ve özgürlüğü asla benimsemediler…

*
Nihayet ABD, Ortadoğu’da kurumsal demokrasinin eksiklerini tamamlamak için müttefiki Türkiye’nin,
İslam dünyası içinde demokratik açıdan yol gösterici olma karakterini kullanmaya karar verdi.
Türkiye bu sürece kalkınma ya da sanayiyi gözeten programlardan vazgeçip uluslararası alana açılarak büyümeyi esas alan,
Ülkeyi bir finans ağının merkezi hâline getirip bankalar altyapısıyla  finans üzerinden kalkınmayı öngören 24 Ocak 1980 kararlarıyla katıldı.
12 Eylül darbesiyle siyasal alan temizlendi ve istikrar sağlanırken, iktidardaki Anavatan partisine de engele takılmayacağı bir ortam hazırlandı.

*
Sonra 12 Eylül 1980 darbesinin açtığı yoldan gerici kesimden ve İslâmcı bir medeniyeti kurma iddiasında,
Tayyip Erdoğan AKP’si ve Fethullah Gülen Cemaati birlikte;
İşte, bugün  yaklaşık 20 yıldır her satırıyla bilinen,
CIA ve MOSSAD’ın desteğiyle ekonomik,siyasal ve toplumsal güç kazanarak Emniyet ve İstihbarat’ta örgütlenmeyle,
Yargıda, merkezi, yerel ve özerk idarelerde, sivil-askeri bürokrasi, üniversite, medya,siyasi partilerde ve TSK’da yer elde etmeleri,
Tüm sistemi kontrolleri altına alarak paralel  yapıda AKP devletini ve cemaat derin devletini kurdukları,
Türkiye’de Kürt derin devletinin oluşmasına  göz yumdukları 2002-2013 dönemi yaşandı.

*
Allah’tan, Arap Baharı’nda bilhassa Mısır’da, Müslüman Kardeşler deneyiminden elde edilen sonucla,
İslamcılığın demokrasi ile ilgisinin olmadığı,
İslamcılıkla ülke ekonomilerinin rekabetçi baskılara dayanabilecek bir ekonomi varlığı içinde tutmanın olası olmadığı,
Suriye’deki iç savaşın Ortadoğu’nun parçalanmasına neden olacağının anlaşıldı.

*
Kısmen, bölgeyi bir arada tutma, hoşgörü, özgürlük ve demokratik istikrar temelinde yeniden inşa etmek fırsatı için devlete etki eden,
İslamcı yapıların tasfiye edilmesine yönelindi.
Türkiye’de İslamcı iktidarın Ortadoğu’da bir model olması fikri, geri dönülmez bir şekilde zarar gördü.

*
Erdoğan tüm girişimlerini, Arap dünyasının  en etkili ve büyük İslami hareketi olmakla birlikte,
En geniş siyasi muhalif örgüt olan Müslüman Kardeşler’in,
İntelijansiyası tarafından kendine iletilen ve pervasızca  uyguladığı;
“İslam Dünyası batı etkisinden dolayı sosyal hükmünü kaybetmiştir.
Şeriat kanunları, geçmişte olduğu gibi Kur’an ve Sünnet üzere olmalı ve toplumun her kesimini devlet işlerinden günlük problemlere değin her şeyi kapsamalıdır”,İdeolojisinden sağladı.
Bu politikaları uygulama ısrarını “Ya Olacağız, Ya Öleceğiz” sloganı ile karşıladı…

*
Ama ABD ve müttefikleri  “Bir siyasi partinin dini alanda vesâyet sağlamasının bir yararının olmayacağı,
Bu yüzden İslami dava faaliyetleriyle siyasi parti faaliyetlerinin birbirinden ayrılması”na karar vermişti.
Önce Mısır’da Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler Örgütü’nün şeriatçı hükümetini asker darbe ile yıktılar…

*
Ardından tasfiye edilme sırası önce F.Gülen’e geldi.
Nitekim Erdoğan, Gülen’in tasfiye edilmeye karşı Temmuz 2016’da darbeye yeltenmesini,
İstihbarat, Emniyet ve bir kısım askeri güc ile gönüllü paramiliter güçlerinin desteğiyle kırdı.
ABD’nin talebini yerine getirdi, Gülen’i ve cemaatini  tasfiye etti.
Ama bu kez  ABD’ye rağmen F.Gülen’in işgalinde olan devletin tüm kadrolarına kendi kadrolarını yerleştirdi.
AKP’ yi devlet yaptı.

*
Benzeri görülmemiş biçimde güç kazandı.
Siyasi ve dini otoritelerini büyük ölçüde pekiştirdi.
Kendisini  dünya lideri yapmak için diğer ülkelerdeki Müslümanları kazanmaya yöneldi.

*
Ancak Erdoğan’ın İslamcı ve otoriter iktidarıyla siyasi kutuplaşma, demokraside zayıflama, çok başarısız bir dış politika ve genel ekonominin kötüleşmesi yaşandı.
“Dindar ve kindar” iktidar bağımsızlıkçı, antiemperyalist ve çağdaş Türkiye idealinin kurumlarına ve taraftarlarına savaş açtı.
Devleti yıprattı, kutuplaşıldı,demokrasi zayıfladı…
Türkiye ekonomisi ve siyaseti daha rafine, rasyonel, bürokrasisi oturmuş, finans sisteminin belirleyici olduğu,
Hukukun finans sistemi üzerine inşa edildiği yapıları kuramadı.
Kaliteli üretim ve yenilikçi, katma değeri yüksek sektörleri geliştiremedi.
Proaktif dış politika yalnızca çatışmayı teşvik etti.

*
Erdoğan İslamcı hassasiyetiyle fitneyi kaldırmak, zulümleri önlemek,
Hak bayrağını yüceltmek, İslam ile insanlar arasındaki engelleri ortadan kaldırmak zannıyla “İslami Cihad”a besledi.
Suriye Devletinin iç işlerine müdahale etmek, barışı tehdit edici uygulamalarda bulunmak,sorunları barışçıl yollardan çözme yerine savaş yöntemlerine başvurmak,
İç savaşı körükleyerek uluslararası hukuku ihlalle, Suriye’de yüzbinlerce insanın hayatını kaybetmesi suçuna iştirak etti.

*
Cumhuriyetin meşruiyet temeli olarak giderek gelişen demokrasisinin iki temelini;
Birincisi: toplumsal hayat hakkındaki kararların, toplumun tümünün katılımıyla ve ortak akılla verilmesi anlamında “Milli İrade” ilkesini,
İkincisi: bireylerin toplum olarak birlikte yaşamasını sağlayan, toplumsal yaşamı düzenleyen,
Bireysel hak ve özgürlükleri güvence altına alan, nimetler ve külfetlerin hakça dağıtımında adalete yönelen,
Ortak akıl tarafından belirlenen hukuk kuralları anlamında “Hukukun Üstünlüğü” ilkesini çökertti.
Bunların yerine , işte püf deyince yokolacak kendisi ve hükümetinin dayandığı sınırlı bir meşruiyet temeli kaldı!

*
Dün “Fikri hür vicdanı hür nesiller yetiştireceklerinin” sözünü veren,
“Ne sizi aldatacağız ne de aldanacağız. Evet ben bir projeyim, ben Cumhuriyet’in, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Atatürk Cumhuriyeti’nin projesiyim”diyen,
Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan seçilmesi;
Recep Tayyip Erdoğan’ı dümdüz etti , eğreti fiyakasını ebediyen bozdu.

*
Şimdi Erdoğan hakkında yolsuzluk, Anayasal düzeni bozmak ve diğer bir çok suçlamalarla dava açılacağından emindir.
O bu paniği yaşarken ekonomiden, dış politikanın açmazlarından yorgun Türk Halkının feveranlarıyla,
Bütün kusurların Erdoğan’a ve şürekasına fatura edileceği bir restorasyon dönemine girilmiş bulunuluyor.
Türkiye prangalarından kurtuluyor…

25.6. 2019

Sohbete katılın

1 yorum

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.