Ocak 2011’de Arap Baharı öncesinde Orta Doğu ağırlık merkezini Arap ülkesi olmayan Türkiye ve İran oluşturuyordu.
Arap Baharı’ndan sonra da Orta Doğu’nun bölgesel politikalarında iniş çıkışlar,
Arap siyasetinin niteliği, otokratik yönetimler ve sonuçta yolsuzluk- yoksulluk ekonomisi,
Mısır, Suudi Arabistan gibi iri Arap ülkelerinin bölgesel rolünün azalmasına  katkıda bulundu.
Suriye, Libya ve Yemen’deki iç savaşlar Arap dünyasını parçaladı, daha çok marjinalize olundu.
Suudi Arabistan bile petrol servetine rağmen, güvenliğinde ABD bağımlılığı ve rejiminin eksantrik doğası nedeniyle bölgede yeterli etki gösteremedi.

*
Türkiye ve İran hâla bölgenin ağırlık merkezi olmaya devam ediyor.
Orta Doğu’ nun güvenlik dinamiği,  rejimlerinin niteliğinden bağımsız olarak bu iki ülke etrafında dönüyor
Ankara ve Tahran’ın katılımı olmadan bölgede istikrar ve güvenlik  oluşturulamıyor…

*
Bu yüzden ABD, Orta Doğu’da stratejik hedeflerine ulaşmak,
Üstelik Tahran ve Ankara ile işbirliği olmadan kontrol edilemeyen Rus etkisinin de gözle görülür  artışı karşısında,
Türkiye ve İran’ın Orta Doğu’da sahip olduğu etkinin önlenmesini amaçlayan bir politika izliyor.

*
Washington uyarılarına aldırmayan Tahran’ı  40 yıldır, Ankara’yı ise son bir kaç yıldan beri yabancılaştırıyor…

*
İran-Amerikan ilişkileri 1951’de  ilk seçilen başbakan Muhammed Musaddık’ın 1953’te CIA yönetiminde  bir darbe ile iktidardan alınması,
1953’te Washington’un Şah Pehlevi’nin otokratik yönetimine verdiği destekle gelişti.
İlişkiler 1979’da İslam Devrimi sırasında   hükümet destekli öğrencilerin  52  Amerikalı diplomatı rehin almaları ve 444 gün boyunca tutmalarıyla sona erdi.
ABD’ nin İran’la ilişkileri Temmuz 2015’te P5 + 1 ile İran arasındaki nükleer anlaşmanın ( JCPOA) imzalanmasına kadar donduruldu.
Her iki taraf da JCPOA’nın  ilişkileri  normalleştirmede önemli bir faktör olacağına inanıyordu.
Ne ki, anlaşma ABD-İran ilişkilerinde tam bir çözülmeye neden oldu.

*
Başkan D.Trump İran karşıtı söyleme eşlik etti.
Tahran’a yapılan tek taraflı ekonomik yaptırımlar,
Washington’un İran petrolünün önde gelen ithalatçılarına verilen yaptırım feragatlerinin yenilenmemesi,
İran petrol ihracatını sıfıra indirmeyi ,ülke ekonomisini diz çöktürmeye,
İran liderliğini ya Amerikan taleplerine tamamen riayet etmeye ya da JCPOA’dan çekilmeye zorlamayı hedefledi.
ABD ve İsrail’in  Tahran nükleer tesislerine hava saldırısı başlatmasının bahanesini sağladı…

*
Bu gelişmeleri dünya, her şeyden önce bir savaşın başlangıcı olarak gördü.
İran’da Rouhani hükümetinin de, İslam Cumhuriyet’in dini lideri Ali Hamaney ve Devrim Muhafızları Ordusu’nun baskısıyla bu yönde hareket edebileceği düşünülüyor.
Nitekim Tahran, Temmuz’dan itibaren nükleer anlaşmada belirtilen seviyelerin ötesinde uranyum zenginleştirmeye başlayacağını bildirdi.
Washington ile Tahran arasında tam teşekküllü bir çatışmaya zemin hazırladı…

*
Son zamanda Suudi Arabistan’a ve biri Norveç ve BAE’ye ait olan dört petrol tankerine yapılan saldırı raporları,
ABD’nin Körfez’e  uçak gemisi, Patriot bataryası ve bombardıman uçakları gönderme kararıyla çakıştı.
Hürmüz Boğazı’nda ve Basra Körfezi’nde sıcaklık arttı.

*
ABD -İran gerginliklerinde bu yükselişin en büyük yararlanıcısı Rusya’dır.
Rusya, ABD’nin JCPOA anlaşması yükümlülüklerinden çekilmesini sorumsuz davranış olarak niteliyor.
Böylece İran’ın uranyum zenginleştirmeye başlama kararını  dolaylı olarak destekliyor.
İki ülke aralarındaki farklılıklara rağmen Suriye’de birlikte çalışıyor.
İran ve müttefiki Hizbullah’ın askeri gücü ile Rusya birlikleri Esad’a Suriye iç savaşında  yakın bir  zafer sağladılar.
Şimdi ABD’nin İran’a karşı yürürlükte olan mevcut politikası, Tahran’ı Rus silahlarına daha fazla itiyor,
Aynı zamanda Rusya’ya, Ortadoğu’da Türkiye ile birlikte  iki önemli güçten biri olan İran ile ilişkisini pekiştirme fırsatı veriyor.

*
ABD’nin Türkiye politikası, İran senaryosunun uzun vadede ortaya çıkan sonuçları açısından bir tekrardır.
Ancak ayrıntı bakımından çok farklıdır.
Türkiye geleneksel bir Batı müttefiki ve NATO üyesidir, bu kimliği  uzun zamandan beri ABD ile  dış politikasının temelini oluşturuyor.
Ancak son birkaç yıl bu ilişkilerde birden fazla faktör nedeniyle belirgin bir bozulma oluştu…

*
Başlangıçta ABD ve Türkiye Suriye’deki iç savaşın aynı tarafındaydı.
Rejimin Halep’i eline geçirmesinden sonra Türkiye, giderek sınır boyunca kuzeybatı Suriye’de ve İdlib eyaletinde desteklediği isyancı güçlerle birlikte,
Suriye’nin kuzeyini Milli Misak sınırlarına katmak için çok fazla siyasi sermaye ve iki tam teşekküllü saldırıya yatırım yaptı.

*
Kuzey Suriye’de egemen güç oldu.
İsyancılarla ortak güç şebekeleri kurdu, yerel polis kuvvetlerini eğitti, okulları yeniden inşa etti.
Yönetim kadrosunu oluşturdu ve yerel ekonomiye yatırım yaptı.
Suriye’nin kuzeyini işlevsel olarak Güney Türkiye’ye benzetti.

*
Ama  ABD’nin İslam Devleti’yle mücadelede Kürt YPG’yi destekleme kararıyla durum büyük ölçüde zorlaştı..
ABD, YPG’nin Suriye’deki Türkiye sınırına yakın özerk bir Kürt yerleşim bölgesi oluşturmasına yardımcı olmuştu..
Ankara YPG’yi on yıllardır Türkiye devletine karşı bir savaş yürütmekte olan ayrılıkçı PKK’nın bir uzantısı olarak değerlendirdiği için  daha o zaman hareketlenmişti.
Türkiye Kürtlerin özerklik talebinin, Türk devletinin birliği ve dolayısıyla temel güvenlik kaygısı için ölümcül bir tehdit olduğunu belirtti.
Ne ki, bugün bölgede egemen olan Türkiye’nin elinde tuttuğu topraklardan geri  çekilmemesi herşeyi zorlaştırıyor…

*
Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi satın alma kararı ise ABD ile  ilişkileri daha da gerginleştirmiştir.
Türkiye, S-400 satın alımını  güvenliğini arttırmak için gerekli egemen bir karar olarak görüyor.
ABD ise bu satınalımı  NATO’nun Kimlik Tespit Dostları ve Düşmanları (IFF) sisteminin Rusya’dan alınan sistemlere kurulmasını gerektireceği için,
NATO’nun savunma yeteneklerini zayıflatacağını düşünüyor.

*
Böylece potansiyel rakibi Rusya’nın NATO’nun önemli savunma sırlarını eline geçireceğini ve NATO güvenliğinin tehlikeye gireceğine inanıyor.
Bu nedenle Washington, ABD  Düşmanlarına Karşı Yaptırım Uygulanması (CAATSA) federal yasasına göre,
Türkiye’de kimi devlet kurumlarının ve savunma şirketlerinin ABD’li kurumlarla birlikte çalışmasının yasaklamanın arifesinde bulunuyor.

*
Nitekim Washington, S-400 sistemlerinin tedarik edilmesinin Türkiye’nin F-35 programından çıkarılmasına yol açacağını açıklamıştır.
Türk hükümeti ise F-35 avcılarının satın alınmamasının bıraktığı boşluğu doldurmak için Rus avcı uçağı edinmenin muhtemel olduğuna işaret ediyor.
Böylece Türkiye’nin  NATO ile birlikte çalışabilirliği daha da karmaşık hale geliyor…

*
Aslında Erdoğan, Müslüman Kardeşler ideolojisiyle Küresel liberal düzeni tehdit ediyor.
Küresel liberal düzen şu yaşadığımız hal ve şartlarıdır, yerine bir alternatif konulamıyor.
Aksi kargaşa ve savaştır.

*
Erdoğan’ın teklifi; ya İslamcı ideolojisiyle ABD ve küresel liberal düzenin Erdoğan Türkiye’sinin meşruiyetini tanıması,
Ya da her ne şartta olursa olsun o meş’um ideoloji peşinde  İslam Ümmeti için savaşmaktır.

*
İşte Erdoğan 22 Mayıs’ta, Adli Yargı Hakim ve Cumhuriyet Savcısı Kura Töreni’nde konuşuyor.
“Ülkemizin bir daha o kötü günlere dönmesine izin vermeyeceğiz.
Şeriata bağlılığı güçlü tutarsak geleceğe güvenle bakabiliriz” diyor.

*
Erdoğan Suudi Arabistan ve Mısır’da yasaklı olan zengin ekonomisiyle Müslüman Kardeşlerle birlikte,
ABD’nin çıkarlarına karşı Orta Doğu’da Şiiler ve Sünnileri bir araya getirerek yeni bir ittifak oluşturma eğilimini sürdürüyor.

*
Atatürk Cumhuriyetçisi bana da: batsın senin sözde emperyalizm ile savaşın,
Batsın senin bağımsızlık ve özgürlük anlayışın demek düşüyor.

Ve işte o Bay’ın ağzıyla;
“Batsın bu dünya, bitsin bu rüya
Aglatıp da gülene, yazıklar olsun
Dolmamıs çileler, yaşanmamıs dertler
Hasret çeken gönül, benim mi olsun… ”

28. 5. 2019

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.