Dışarıda kar yağıyor. İşten, okuldan gelmişsin. Ailenle birlikte yemek yemiş, sıcak sobanın kenarında ya sohbet ediyorsun ya da ufaktan uykun geliyor. Küçükler uyumuş bile…

Ateş sesleri geliyor umursamıyorsun, neden?

Çünkü; zaten savaştasın ve bu seslerle yaşamak hayat tarzın.

1992 yılıŞubat ayı. 25 yıl bitmiş 26. yıldan dakikalar almışsın. Burası Hocalı!

Küçük ama güzel bir kasaba… Yedi bine kadar insanın yaşadığı dağlar başındaki kasaba ve çok soğuk…

Evleri bombalanmasın diye kasabalılar akşamdan ışıkları kapatır, biraz günlük kaygıdan, savaştan konuştuktan sonra uyur. O günde farklı değildi. Ta ki kasabada tank ve ateş seslerini yakından duymaya başlayana kadar. Evin erkekleri dışarı çıktı, neler oluyor diye. Askerler ve bazı insanlar Rus tankları ve Ermeniler kasabaya giriyor diye bağırdı. Artık kasabadan kan ve ölüm kokusu gelmeye başladı. Bir yerlerden çığlıklar duyulmaya başladı. Kasabalıların dört tarafı sarılmış, kaçacak yer yoktu. O yüzden o karlı kış gününde üstlerine ve ayaklarına bir şey almadan yakındaki ormana kaçmaya başladılar. Kar dize kadar koşulmuyor bile ama son yol son umut. Geceden sabaha kadar koşulmalı ki ormandan oraya yakın Ağdam şehrine ulaşılmalı. Fakat düşman ormana da ulaştı. Kaçanların çoğu yakalandı. Hiç acımadan çoluk çocuk demeden kurşuna dizildiler. Aslında kurşuna dizilmek çok güzel ve rahat ölüm idi o an…

Ben anlatacağım da okumaya yürek lazım…

O karlı karanlık gecede kadınların göğüsleri kesildi, küçücük bebeklerin gözleri çıkarıldı, hamile kadınların karnı yırtılarak bebekleri çıkarıldı, tecavüz ettiler. O gece anne sırtına bağlayarak kaçtığı bebeğini donarak öldüğü için bir ağacın sırtına bıraktı.

Hocalı’dan olan 7 kişilik bir aileden kalmış tek kız çocuğu ile sohbet ediyordum. Dedi ki; 7 kişi yola çıktık. Ayaklarımız artık donmuştu. Orman karanlık nereye gideceğimizi bilmiyorduk. Bir ağacın altında saklandık, soluklanmak için. Etrafımızda donan, öldürülen insanlar var. Bir baktım babam olduğu yerde donmuş, annem artık yaşamak için son çırpınışlarında.

Ayaklandık…

Annem “siz gidin, benim ayaklarım bitmiş” dedi. Babamın üzerini bile örtemedik. Annem babamın donmuş naşına sarılmış, beni bırakıp gidin demesine rağmen erkek kardeşim sırtına aldı annemi, taşıdı fakat çok gidemedik. Baktık ki annem düz bakıyor, kirpikleri buz tutmuş, annemde ölmüştü…

Annemi karın üzerine bırakıp beş kardeş devam ettik. İki saat daha yürüdük. Bizimle beraber kasabadan başka insanlarda vardı. Az daha gittik ve annemi sırtında taşıyan kardeşim “ben bittim siz devam edin” dedi. Yapacak bir şey yoktu! Dört kız kardeştik ve gitmek zorundaydık. Ağdam şehrine kadar diğer üç kardeşimizde dondu. Ben yalnız yoluma devam ettim. Ağdam’a yetişmeden yolda kaldım. Ayaklarım donmuştu. Sonra beni askerler bulmuş ve Ağdam’a hastaneye getirmişler.

İsmini tam hatırlamıyorum ama galiba Hatice idi. Onunda iki ayağını hastanede kesmişlerdi. Bunun gibi daha çok öykü anlatırım…

O gün çocuk, kadın ayırt etmeden gerçekleşen katliamda 613 Azerbaycan vatandaşı katledildi. 487 kişi ağır yaralanmıştı. 1275 kişi rehin alınmış ve 150 kişi kaybolmuştu. Bu katliamı net söylemek için Ermeni Doktor Zori Balayan’ın, Hocalı katliamı ile ilgili şu itirafını hatırlamak yeter!

“ Katliam sırasında pencereye çivilenmiş bir erkek çocuk gördü. Aklına kendince dâhiyane fikir geldi. Canlı bir çocuğun, derisi yüzüldükten sonra kaç dakika yaşacağını hesaplamak için kolları sıvadı. Küçük çocuğun çığlıklarına aldırmadan kafası dahil bütün derisini yüzdü. Sonra karşısına geçip saat tutmaya başladı. Çocuğun kan kaybından ölümü 7 dakika sonra gerçekleşti. Doktor (!) unvanlı cani, akşam bu deneyi üç çocuk üzerinde daha gerçekleştirdi. Bir süre sonra vahşi deneyini “ Ruhumuzun Canlanması” adlı kitabında gururla itiraf etti.

Bu katliam ne kadar amansızca ve vahşice olduğunu, soykırım yapıldığını ispat etmek için bence başka hiçbir şeye gerek yok!

Dünya sussa da, o ormandaki perişan ruhlar susmaz ve asla susmayacaklar…

Mehseti Şerif

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.