Bizim din adamlarının camilerde en çok bahsini ettikleri ibadet namazdır bilindiği gibi.
Ki; onlara göre namaz dinin direğidir.
Çünkü Hz. Peygamber “Namaz dinin direğidir” demiştir!
Hele hele mescitlerde toplu olarak kılınan namaz tek başına kılınan namazdan 27 kat daha sevaptır; çünkü bunu da peygamber bildirmiştir bize!
Namazların kılınma şeklini, vakitlerini ve rekât sayılarını da Hz. Peygamber öğretmiş veya haber vermiştir.
O’na da Cebrail öğretmiştir!
Hz. Peygamber’in hadisleri, hüküm çıkarmada Kur’an ayetlerinden sonra ikincil derecede öneme sahiptir ve esasen hadisler, bir anlamda Kur’an’ın yorumudurlar.
Çünkü Kur’an, Hz. Peygamber’in kendiliğinden bir şey söylemeyeceğini, O’nun söylediklerinin kendisine vahyedilenler olduğunu haber verir bize(Necm-53-3-4).
Hac zamanı, Mescid-i Haram’da ve Mescid-i Nebevî’de birbirinden çok farklı şekil ve miktarlarda namaz kılanlar olduğunu yakından gördüğü halde bizim ülkemizdeki din ulemâsının, özellikle de bizim maaşlı Diyanet mensubu din görevlilerinin namaz ibadetine yaklaşımı umumiyetle böyledir.
Diyanet mensupları, zinhar farklı konuşamazlar; 100 bini aşkın din görevlisi, koro halinde bu bilgileri tekrar eder dururlar yıllardır.
*
Bizim ulemâ genelde aklını çalıştırmaz; o hocasının söylediklerini, hocası kendi hocasının söylediklerini, o da kendi hocasının söylediklerini tekrar eder durur.
Tıpkı hadislerdeki râvi zinciri gibi uzar gider bu papağanca öğretim ve nakil şekli.
Önlerindeki Kur’an’ı okurlar ama anlamazlar, anlasalar da yorumlamazlar/yorumlayamazlar.
Öyle ya; ya Diyanet yönetimi kızarsa!
Ya da günah işlerseler!
Mazallah işin ucunda cehennemde cayır cayır yanmak da vardır çünkü!
Oysa Kur’an, namaz ibadetinin sadece İslam’a özgü orijinal bir ibadet olmadığını, hemen hemen bütün Tevhit Dini ya da Semâvî Din denilen dinlerde bulunduğu ve binlerce yıldır bilindiğini haber vermektedir bize.

İşte Kur’an’ın bu konuda bize verdiği haberlerden bazıları:

  • “Rabbimiz, gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram yanında ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının kalplerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler.”(İbrahim, 37)

  • “Rabbim, beni namazı(nda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur.”(İbrahim-40)

Yukarıdaki iki ayette konuşan kişi Hz. İbrahim’dir.

  • “Hani İsrailoğulları’ndan, ‘Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, anneye-babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilikle davranın, insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekatı verin’ diye misak almıştık. Sonra siz, pek azınız hariç, döndünüz ve (hala) yüz çeviriyorsunuz.”(Bakara,83)

  • “Andolsun, Allah İsrailoğulları’ndan kesin söz (misak) almıştı. Onlardan on iki güvenilir- gözetleyici göndermiştik. Ve Allah onlara: “Gerçekten Ben sizinle birlikteyim. Eğer namazı kılar, zekatı verir, elçilerime inanır, onları savunup-desteklerseniz ve Allah’a güzel bir borç verirseniz, şüphesiz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkar ederse, cidden dümdüz bir yoldan sapmıştır.”(Maide,12)

  • “Musa ve kardeşine (şöyle) vahyettik: ‘Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınan (ve kıbleye dönük) yerler yapın ve namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri de müjdele.”(Yunus, 87)

  • “Dediler ki: ‘Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın.'” (Hud, 87)

  • “Lokman … Yavrucuğum, namazını özenle kıl, iyi olanı emret, kötü olana karşı koy, başına gelene sabret. İşte bunlar, kararlılık gerektiren işlerdendir.”(Lokman, 16-17)

Şimdi yukarıdaki ayetlerde geçen Peygamberlerin ve ulusların hangi tarihlerde yaşadıklarına bir bakalım kısaca:

Yukarıdaki ayetlerde geçen en eski İsim İbrahim’dir.
İbrahim’in M.Ö.2000-1800 yıllarında, yani Sümer-Babil uygarlığı döneminde yaşadığı genel kabul görmüş bir bilgidir.
*
İsrailoğuları, kendilerini, İbrahim’in torunu ve İshak’ın oğlu Yakup’tan geldiklerini iddia ederler.
Yakup’un bir adı da zaten İsrail’dir, yani Tanrı’yla güreşen (güreşte Tanrı’yı yenen) adam!
Kur’an’da şöyle denilmektedir: “İbrahim’in karısı ayakta idi. (Bu sözleri duyunca) güldü. Ona da İshak’ı müjdeledik; İshak’ın arkasından da Yakûb’u.”(Hut, 11/71).
Bu ayetten de anlaşılacağı üzere; Yakup, yani İsrail, hayatında dedesi İbrahim’i görmüştür.
Bu da demektir ki; İsrailoğulları en azından Hz. İbrahim döneminden beri, yani M.Ö. 2000 yılından beri varlıklarını muhafaza etmektedirler!
*
Ayetlerde ismi namazla birlikte anılan isimlerden Şuayb ise Taberi’ye göre; Hz. İbrahim’in torunlarından Mikâil’in oğlu, Hz. Lût’un kızının oğludur.
Lût’un, İbrahim’in yeğeni olduğu söylenmektedir.
Medyen ve Eyke halkına peygamber olarak gönderilmiştir.
Medyen halkını, M.Ö.700-1730 yıllarında yaşamış çeşitli kavimlerle irtibatlandırma gayretinde olan yazarlar vardır.
Tevrat’a göre Şuayb, Musa’nın kayınpederidir ve Musa Mısır’dan çıktıktan sonra 40 yıl bu halkın içinde yaşamıştır.
Musa’nın doğum yılını M.Ö.1393-1400 olarak veren kaynaklar var.
Dolayısıyla; Musa ve kayınpederinin yaşadığı dönemi genel bir ifade ile M.Ö.14. yy. olarak ifade etmekte sakınca yoktur.
Bu durumda Taberi’nin “Şuayb, Lût’un kızının oğludur” şeklinde verdiği bilgi Tevrat’taki (ve Kur’an’daki) bilgi ile çelişmektedir.
Elbette Musa, Şuayp ve Harun’un yaşadıkları devri M.Ö. 14. yy. olarak kabul ettiğimizde.
Çünkü Lût’un, kardeşi Haran’ın oğlu sıfatıyla İbrahim’in yeğeni ve dolayısıyla çağdaşı olduğu Tevrat’ı mehaz alan birçok kaynakta geçer.
Kur’an’da geçen “Bunun üzerine Lût ona iman etti ve (İbrahim): Doğrusu ben Rabbim´e (emrettiği yere) hicret ediyorum…”(Ankebût/26) ayeti de esasen Tevrat’ta İbrahim ve Lût arasındaki akrabalık ilişkisine dair bilgiyi olmasa bile en azından birbirinin çağdaşı oldukları konusundaki bilgiyi tasdik etmektedir.
Elmalı tefsirinde söz konusu ayetin anlamı “Bunun üzerine ona sadece Lut iman etti. (İbrahim) de dedi ki: ‘Ben Rabbime hicret edecegim. Süphe yok ki O çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.'” şeklinde verilmekle, bu çağdaşlık bilgisi iyice güçlendirilmiş bulunmaktadır.
Dolayısıyla; İbrahim ve Lût’un yaşadıkları dönem olarak M.Ö. 2000-1800, Şuayb ve Musa’nın yaşadıkları devir olarak M.Ö. 14. yy. kabul edilirse, Şuayb’ın Lût’un kızının oğlu olması mümkün değildir.
Eğer Taberiye kalırsa Şuayb’ın annesi veya Şuayb 4-5 asır yaşamış demektir!
*
Ayetlerde ismi namaz ibadetiyle birlikte anılan isimlerden birisi de Musa ve kardeşidir.
Ayette geçen kardeşten maksat Harun olmalıdır.
Bu durumda tekrar edelim ki; Musa ve Harun M.Ö. 14. asırda yaşamışlardır.
*
Oğluna namazı özenle kılmasını tavsiye eden Lokman’ın, Hz. Davut döneminde yaşadığı, hatta uzun yaşadığı için birkaç peygamberle irtibatı olduğu rivayet edilir.
Hz. Davut’un ise M.Ö 1015-975 yıllarında İsrailoğullarına hükümdarlık yaptığı kabul edilmektedir.
Dolayısıyla buradan hareketle söyleyecek olursak ayetlerde ismi namazla birlikte anılan Lokman da, M.Ö. 10. ve 11. yüzyıllarda yaşamış olmalıdır.
*
Netice olarak; Namaz sadece İslam’a özgü orijinal bir ibadet değildir, kayıtlara göre M.Ö.2000 yılından bu yana, yani yaklaşık 4000 yıldır bilinen ve çeşitli şekillerde yerine getirilen bir ibadettir.
Hz. Muhammed’in, Hz. İbrahim’in dini olan Hanif dinine mensup olduğu belirtilmekle; Haniflerin, Hz. Muhammed’e gelinceye kadar geçen yaklaşık 2600 senedir namaz ibadetini bildikleri kabul edilmelidir.
Bu anlamda ne namaz İslam’a özgü orijinal bir ibadettir ne de bizâtihi İslam orijinal bir dindir…

24.02.2019
Ömer Sağlam

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.