Ana sayfa Yazarlar Prof. Dr. Rıdvan Karluk

Türkiye Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 2019 Yılında Bir İlerleme Gösteremezse Avrupa Birliği ve Batı Dünyası ile İlişkileri Çıkmaz Sokağa Girer

Dünya Adalet Projesi (World Justice Project: WJP)  2008 yılından  bu yana her yıl Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ni  yayınlamaktadır. Proje aşağıdaki dört evrensel ilkeden oluşur:

  • Sorumluluk: (Accountability) Hükümetin yanı sıra özel aktörler de yasaya göre sorumludur.
  • Yasalar: (Just Laws) Yasalar açık, istikrarlı ve adil, eşit uygulanır ve kişilerin ve malların güvenliği ve belli başlı insan hakları dahil olmak üzere temel hakları korumalıdır.
  • Açık Hükümet: (Open Government) Yasaların uygulandığı, yönetildiği ve uygulandığı süreçler erişilebilir, adil ve verimli olmalıdır)
  • Erişilebilir ve Tarafsız Uyuşmazlık Çözüm:  (Accessible & Impartial Dispute Resolution) Adalet; yetkin, etik ve bağımsız temsilciler ve ulaşılabilir, yeterli kaynaklara sahip ve hizmet ettikleri toplulukların yapısını yansıtan tarafsız bir şekilde zamanında  yerine getirilmelidir.

Bu dört evrensel ilke, hukukun üstünlüğünün  tanımını oluşturur. Uluslararası kabul görmüş  normlara uygun olarak geliştirilmiştir ve dünya çapında   uzmanlara danışılarak test edilmiştir. Batı Avrupa da Yunan  rasyonel düşüncesinden  ve Roma imparatorluğundan gelen bir “hukuk sistemi” vardır. Doğu Roma İmparatoru  Jüstinyen, Hıristiyan  inancı ile birleştirerek  bir hukuk  sistemi kurmuştur. Bu sistem gelişerek bugünkü hukuk  sistemini  ortaya çıkarmıştır. Roma Hukukuna  göre bir kişiye ait bir malı  haksız olarak ele geçirmek  hırsızlıktır. İslam inanışında ise   daha çok    Allah inancını  destekleyen  açıklamalardan dolayı  Kuran-ı Kerime dayanarak  bir hukuk sistemi oluşturmak oldukça  zordur.

Endeks; 113  ülkede 110 bin  hane ve 3 bin uzman anketine dayanarak yasalara uyma kurallarını  belirler ve  ülkelerin hukukun üstünlüğünü sekiz farklı faktörde ölçer:

  • Kamu Gücü, (Government Powers, devlet üzerindeki denetim gücü, ülkedeki yöneticilerin yasalara tabi olup olmadıkları)
  • Yolsuzluğun Yokluğu, (Absence of Corruption)
  • Açık devlet(Open Government, hükümetlerin saydamlığı)
  • Temel Haklar, (Fundamental Rights)
  • Düzen ve Güvenlik, (Order and Security, adil hukuk)
  • Düzenleyici Uygulamalar (Regulatory Enforcement, idari yaptırımlar)
  • Sivil Adalet (Civil Justice)
  • Ceza Adaleti. (Criminal Justice)

WJP,  2017-2018 Hukukun Üstünlüğü Endeksinde  (Rule of Law Index) Türkiye iki sıra  düşerek  113 ülke arasında 101’nci  olmuştur.  Doğu Avrupa ve Orta Asya grubunda yer alan 13 ülke arasında ise sonuncudur. Orta üst gelir grubundaki 36 ülke arasında sadece   Venezuela’yı geçebilmiştir. 2016 yılında 99’ncı sırada yer alırken  2 sıra gerilemiştir.

Son WJP  Hukuk Kuralı Endeksi’nin  Ekim 2016’da yayınlanmasından bu yana, dünya çapındaki ülkelerin çoğunda puanlar, insan hakları, devlet yetkileri üzerinde  denetimler ile  sivil ve cezai adalet alanlarında azalmıştır. En büyük düşüş; ayrımcılık yapılmamasında, yaşama ve güvenlik hakkında,  ifade,  din ve  örgütlenme özgürlüğünde görülmüştür. En büyük ikinci gerileme, hükümet güçlerinin kısıtlamaları  ve yönetenlerin yasalara ne kadar bağlılığında olmuştur. Bu  endekste çok  fazla ülkenin hukuk devleti notu  düşmüştür. 2017-2018 endeksindeki en iyi üç ülke; Danimarka (1), Norveç (2) ve Finlandiya (3); alt üç sıradaki ülkeler ise  Afganistan (111), Kamboçya (112) ve Venezuela (113)  olmuştur. İlk  üç ve en düşük üç performans gösteren ülke, 2016 endeksinden bu yana değişmemiştir.

Kamu gücü kapsamında  (hükümet yetkileri üzerindeki kısıtlamalar) 0,94 puanla ilk sırada Danimarka  bulunurken, Türkiye 0,30 puanla 111’ncidir.   Burada;  hükümet dışı kurumların, sivil toplum, bağımsız ve özgür medya kuruluşlarının hükümet yetkilerinin kullanımını kontrol edip etmediği ölçülür.

Yolsuzluk  yokluğu, yolsuzluğu önlemek için alınan  önlemleri kapsar. Burada; rüşvet, yolsuzluk ve kamu kaynaklarının kötüye kullanılıp kullanılmadığı esas alınır.  Danimarka 0,95 puanla  ilk sıradadır.  Türkiye 0,50 puan ile 54’ncüdür.

Açık devlet (hükümet  saydamlığı) kapsamında hükümetin yayınladığı bilgilerin  doğru olup olmadığı  denetlenir, bilgi edinme talebine doğru cevap verip vermediği dikkate alınır, hükümete yönlendirilen şikayetler değerlendirilir. İlk sırada 0,88 puanla Norveç vardır.  0,42 puanla  Türkiye 93’ncüdür.  

Temel haklarda,  ülkede hukukun üstünlüğüne dayanarak  temel insan haklarına saygılı olunup olunmadığı denetlenir. Finlandiya 0,91 puanla ilk sırada iken, Türkiye 0,32 puanla 107’ncidir.

Düzen ve  güvenlikte, kişilerin ve mülklerinin  korunup korunmadığı esas alınır. Çünkü  bu, hukukun üstünlüğünü belirleyen en önemli  kriterdir. Burada 0,93 puanla Singapur ilk sıradadır. Türkiye 0,52 puanla 106’ncıdır.  

Düzenleyici uygulamalar  kapsamında yasal düzenlemelerin adil ve etkili bir şekilde uygulanıp uygulanmadığı, düzenlemelerin nasıl yürürlüğe konulduğu ve uygulandığı incelenir. Hollanda  0,88 puanla ilk sırada iken  Türkiye  0,44  puanla  84’ncüdür.  

Sivil adalet (adil hukuk) alanında;  insanların mağduriyetlerini adalet sistemi  aracılığıyla etkili bir şekilde çözüp çözemedikleri ölçülür. Burada; hukuk sisteminin erişilebilirliği, ayrımcılığın, yolsuzluğun,  kamu görevlilerinin usulsüz uygulamalarının olup olmadığı ve mahkemelerin usulsüz gecikmeler olmadan yürütülüp yürütülmediği  önemlidir. Hollanda 0,87 ile ilk, Türkiye  0,44 ile 94’ncüdür.

Ceza adaletinde ülkelerin adalet sistemi değerlendirilmektedir. Zamanında karar verilmesi, etkin soruşturmanın yürütülmesi, etkili ıslah sistemi, hükümetin  olumsuz etkisinin olup olmadığı, ayrımcılığın yapılıp yapılmadığı belirleyici noktalardır. Bu kategoride 0,85 ile Finlandiya ilk sırada iken,  Türkiye  0,40 ile 74’ncüdür.

Türkiye, en kötü performansını  kamu gücü, (hükümetin yetkileri üzerindeki kısıtlama), temel haklar ile  güven ve düzen kategorilerinde göstermiştir: 1.Kamu Gücü,  2. Yolsuzluk Yokluğu,  3. Açık  Devlet, 4. Temel Haklar,  5. Düzen ve Güvenlik, 6. Düzenleyici Uygulamalar, 7. Sivil Adalet, 8. Ceza Adaleti. Türkiye, bunlar arasında aşağıdaki şekilde gösterildiği gibi  ikinci ve sekizinci  kriterler hariç sınıfta kalmıştır.   

Kaynak: https://worldjusticeproject.org/our-work/wjp-rule-law-index/wjp-rule-law-index-2017%E2%80%932018

Avrupa Birliği; 17 Nisan 2018 tarihinde açıkladığı 2018 Türkiye Raporu’nda  Türkiye’ye yönelik göç politikası, ekonomik büyüme ve bölgesel işbirliği konularında övgülere yer verirken,  hukukun üstünlüğü, temel haklar ve ifade özgürlüğü konularında “ciddi geriye gidiş” olduğunu  belirtmiştir. Rapor’da;  Komisyon’un bir önceki raporunu açıkladığı Kasım 2016’dan bu yana ifade, toplantı ve örgütlenme özgürlüğü alanlarında “büyük gerileme” kaydedildiği, işkence ve kötü muamele iddialarında artış gözlemlendiği  açıklanmıştır. Geçici tutukluluk uygulamalarına son verilmesi çağrısında bulunulan Rapor’da, işkence iddialarının “etkin biçimde soruşturulması” talep edilmiş, 2017 anayasa değişikliği referandumunda kabul edilen bazı değişikliklerin Avrupa Konseyi Kriterleri bağlamında gözden geçirilmesi istenmiştir.

Rapor’da, “Türkiye’nin AB’den ciddi bir uzaklaşması söz konusu” ifadelerine yer verilmiştir. Rapor’un siyasi kriterler bölümünde, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında hızlı ve orantılı adım atılmasının Türkiye’nin meşru ihtiyacı olduğunu vurgulanırken, OHAL kapsamında alınan önlemlerin “orantısız” olduğu  açıklanmıştır. Rapor’da  şu önemli  tespitlerde bulunulmuştur:

“İfade özgürlüğü, toplanma özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve mülkiyet hakları alanlarında daha ciddi gerileme olmuştur… Özellikle ifade özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, insan hakları savunucularının korunması, mülkiyet hakları ve usuli haklar olmak üzere insan haklarının tüm alanlarında gerileme devam etmiştir. Olağanüstü hâl kararnameleri, kötü muamele ve işkence iddialarının arttığı bir dönemde gözaltındaki kişileri kötü muameleden koruyan önemli tedbirleri de ortadan kaldırmıştır. Gazetecilerin, insan hakları savunucularının faaliyetlerine ve tüm eleştirel seslere geniş kapsamlı ciddi kısıtlamalar getirilmiştir. Olağanüstü hâl kapsamında alınan tedbirlerin, gözaltındaki kişileri suistimale karşı koruyan kritik güvenceleri ortadan  kaldırması, kötü muamele ve işkence iddialarının yoğunlaştığı bir dönemde, suistimalde bulunan kişilerin suçlarının cezasız kalması riskini de artırmıştır.” (https://www.ab.gov.tr/siteimages/pub/komisyon_ulke_raporlari/2018_turkiye_raporu_tr.pdf)

Cumhurbaşkanı sayın Erdoğan 1 Ekim, 8 Ekim, 29 Kasım 2014; 22 Ekim ve 9 Mayıs 2015; 9 Mayıs 2016; 9 Mayıs 2017; 26 Mart, 27 Mayıs ve 11 Kasım  2018 tarihlerinde 10 defa  AB’ye üyelik stratejik hedefimiz” diyerek önemli bir tespitte bulunmuştur. Her ne kadar  Erdoğan   geçmişte  “Bizi Şanghay’a alın, AB’den vazgeçelim” (26 Temmuz 2012), Bizi Şangay Beşlisine alın AB’den ayrılalım” (26 Ocak 2013) “Bizi Şanghay’a alın, AB sıkıntısından kurtarın” (22 Kasım 2013) “Varsa yoksa AB  demeyin, Şanghay 5’lisi bizi rahatlatır” (20.11.2016)  dese de  hedef  AB üyeliğidir. Fakat burada da sıkıntılar vardır.

Avrupa Parlamentosu  14 Nisan 2016 tarihinde   Strasbourg’da yapılan Genel Kurulu’nda görüşülerek kabul edilen    Raporu’nda  Türkiye’nin sözde Ermeni soykırımını kabul etmesini istemiştir. Bu gelişme üzerine  Paris’te OECD Büyükelçiliğimizde birlikte görev yaptığımız Avrupa Birliği Bakanı Volkan Bozkır  AP’nin Türkiye Raporu’nu  “yok hükmündedir” (keenlemyekun) diyerek reddetmiştir ama bu açıklamanın bir hükmü yoktur.

Avrupa Birliği açısından basın özgürlüğü çok önemlidir. Sınır Tanımayan Gazeteciler Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 157’nci sırada yer alan Türkiye,  sadece basın özgürlüğü açısından değil, ifade özgürlüğü açısından da her geçen gün daha da tartışmalı hale gelmiştir. Freedom House for Freedom of the Press and Media  Türkiye’yi  basın özgürlüğü olmayan, internet özgürlüğü ise sınırlı olan bir ülke olarak değerlendirmektedir.

Uluslararası  Saydamlık Örgütü’nün (Transparency International ) 2018 yılı endeks sonuçlarına göre Türkiye, altı basamak gerileyerek 180 ülke arasında 81’nci sırada yer almıştır. (40/100) Böylece, endekste dört yıl üst üste gerilemiş, son beş yıl içinde 10 puanlık bir düşüşle 28 sıra kaybetmiştir. Tüm bu gelişmeler Batı dünyası ve Avrupa Birliği ile olan ilişkiler açısından sorun yaratmaktadır.

Kaynak: https://www.transparency.org/country/TUR

Rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın 14 Nisan 1987 tarihindeki üyelik başvurusu sırasında söylediği “Bu uzun ve meşakkatli bir yoldur. Bizi caydırmak için çok şey yapacaklar. Ama yılmamalıyız” sözü unutulmamalıdır.  Bir dönem Yönetim Kurulu’nda bulunduğum, 1981 yılında açılan Behçet Osmanağaoğlu İnceleme Yarışmasında  Birincilik Ödülünü  aldığım “AET ile İlişkilerimizin Atatürkçü Ekonomik Politika Açısından Değerlendirilmesi” başlıklı  incelememde de üzerinde durduğum gibi, Türkiye’nin yönü Batılı demokrasilerden yana olmalıdır. Trump’a kızıp yorgan yakılmamalıdır.

AB Bakanı  Volkan Bozkır’ın “AB üyeliği bizim stratejik hedefimiz ve medeniyet projesidir”  ve Başbakan  Davutoğlu’nun  AB bizim için stratejik bir hedeftir. İnşallah öyle veya böyle bir gün mutlaka Türkiye AB’nin üyesi olacaktır” (Hürriyet, 28.01.2015)  açıklamaları doğrudur.   Başbakan Davutoğlu tarafından TBMM’de sunulan 62’nci Hükümet Programı’nda da AB üyeliği hedefinin benimsenmeye devam edileceği ve 2014-2017 dönemini kapsayan AB’ye Katılım için Ulusal Eylem Planı ile reform sürecinin hızlandırılacağı belirtilmiştir. Program’da Avrupa değerlerinin arkasında olunacağı ve AB ile katılım müzakerelerinin çok yönlü dış politikanın en önemli ayaklarından biri olmaya devam edeceği  vurgulanmıştır.

Lucius Annaeus Seneca “Hangi kapıya yöneldiğini bilmeyen hiçbir zaman uygun esen rüzgarı bulamaz”  (ignoranti quem portum petat nullus suus ventus est) derken haklıdır. Çünkü, yöneldiğiniz kapıyı bilmezseniz, hiçbir zaman uygun esen rüzgarı yakalayamazsınız. Ama bazen kapıyı bulmanız yeterli olmayabilir. Çünkü rüzgar eğer tersten eserse, sizi  uygun olan kapıya değil, istemediğiniz bir kapıya yönlendirebilir. Fakat bu kapı asla “Avrasya Ekonomik Birliği” (Gümrük Birliği) ya da bazı akademisyen ve daha sonra siyasetçi olan bir milletvekilinin (Eskişehir) “Altay Birliği” olmamalıdır. 2011 yılında  Barış Can ile yaptıkları  ve benim iki kitabıma da atıfta bulundukları  “Orta Asya, Güney Kore ve Türkiye Arasında Olası Bir Gümrük Birliği : Türkiye’nin Potansiyel İhracat Kazanımları”  başlıklı çalışmasında sayın vekil Türkiye’nin Altay Birliği’ne girmesini  şöyle  önermiştir:

“Avrupa’daki sorun ve Çin’in önlenemez yükselişi, Türkiye’nin bölgedeki potansiyel kazanımlarının araştırılmasının önemini vurgulamaktadır. Altay Birliği  isimli Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Güney Kore, Türkmenistan ve Özbekistan arasında kurulacak tarihi, sosyal ve kültürel bağlarla desteklenen, küresel ekonomiye uyarlanmış, modern bir birlik önerilmektedir.”

Atatürk 29 Ekim 1923 tarihinde Fransız yazar Maurice Pernot’ya verdiği demeçte tercihini yapmıştır: “Kabul etmelisiniz ki, doğuda yaşamayı seçmeye mecbur olduğunuz için, ırkımızın beşiği ile ilgili olması nedeniyle mümkün olduğu kadar yakın batıyı bir yerleşim yeri seçtik. Fakat vücutlarımız doğuda ise fikirlerimiz batıya doğru yönelik kalmıştır. Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye’de asri binaenaleyh batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edipte Batıya yönelmemiş millet hangisidir?”

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasını izleyen yıllardaki konuşmalarında uygarlık ve çağdaşlaşma kavramları üzerinde önemle durmuş, çağdaşlaşmayı hayat tarzı olarak kabul etmiştir: “Dünyada her milletin varlığı, kıymeti, hürriyet ve istiklal hakkı, ancak gösterdiği ve göstereceği medeni eserlerle orantılıdır. Medeni eser vücuda getirmek kabiliyetinden mahrum milletler, hürriyet ve istiklallerinden soyunmağa mahkumdurlar.” Bu kapsamda Sedat Ergin’in 10 Temmuz’da tarihli yazısındaki son  cümleye  katılmamak mümkün değildir: ABD ile ilişkilerin de rayından çıktığı bir ortamda Türk dış politikasının dengelerini ciddi bir şekilde sarsabilir.”

Avrupa Birliği  Türkiye’ye devamlı çifte standart uygulamıştır. Bu bir gerçektir. Avrupa Birliği’nin ve de Batı’nın Türkiye’ye karşı uyguladığr çifte standartlara ben Bobon kriterleri diyorum.  Bu kriterler  Avrupa Birliği’nde Türkiye’ye yapılan ayırımcılığı belirtmek üzere  tarafımdan kullanılmıştır.  BOBON  kriterlerinin açılımı söyledir:  BO: Bizden Olanlar, BON: Bizden OlmayaNlar. Türkiye, bazı AB liderleri (Merkel ve Sarkozy gibi)  ve Avrupalılar tarafından BON kapsamında algılandığı için  daima önüne engel çıkarılan ülke olmuştur.

Fakat bir gerçeği  göz ardı etmemek gerekir. Türkiye gerçek anlamda demokratik bir ülke olarak  insan haklarına saygılı bir ülke olacaksa, AB çıpasından ayrılmamalıdır. Dokuzuncu Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’in  Aydın Doğan’a 7 Şubat 2015 tarihinde yazmış olduğu mektuptaki  “Türkiye, ne olursa olsun, Avrupa Birliği çıpasına sarılmalıdır. Bundan vazgeçmek olmaz” açıklaması   günümüzde de   geçerliliğini  korumaktadır. (Hürriyet, 19.06.2015)  Türkiye aidiyet açısından öteden beri batıya yönelim içinde olmuştur. Bundan sonra da olmaya devam etmelidir.

İşçi Partisi hükümetinde 2001-2006 yıllarında Dışişleri Bakanlığı yapan Jack  Straw, 2013 yılında yayınlanan kitabının 18’nci bölümünü Avrupa Birliği ve Türkiye’ye ayırmıştır. Last Man Standing: Memoirs of a Political Survivor isimli anı kitabının Hasta Adam Karşılık Veriyor: Avrupa ve Türkiye başlıklı bölümde Straw, müzakere sürecinin başlamasından bu yana Angela Merkel ile Nicolas Sarkozy  gibi Avrupalı siyasetçilerin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıktığını  açıklamaktadır.  Bu iki siyasetçinin Türkiye’nin üyeliğini arzulamamasını Türkiye’nin Müslüman bir ülke olmasına bağlamıştır:

“33 müzakere başlığının, 17’si engellenmiş durumda. Hiçbir aday ülkeye böyle davranılmamıştır. Acil sorun Kıbrıs’tır. Bu sorun, Fransa, Almanya ve İngiltere tek ses olursa çözülebilir. Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Avrupa’nın kendisine sınır çizmesi gerektiğini söylediğinde, coğrafi sınırları kastetmemişti. Öyle olsaydı, Malta veya Güney Kıbrıs’ın alınmaması gerekirdi. Kastettiği dini sınırlardı. Tüm bunda kaybedecek olan AB’dir, Türkiye değil. Türkiye’nin AB’ye duyduğu ihtiyaçtan çok, AB’nin Türkiye’ye şu anda ihtiyacı vardır” (Straw, 2013: Chapter 18 ).

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Şimdi Avrupa Birliği üyesi ülkeler Vatikan’da bir araya geldiler. Bu gelişmeler bir şeyi çağrıştırıyor; hayırdır ya Vatikan’da niye bir araya geldiniz? Papa’nın huzurunda niye bir araya geldiniz? Papa ne zamandan beri Avrupa Birliği üyesi oldu. Haçlı ittifakı kendini eninde sonunda gösterdi. Bu budur. Bize bugüne kadar ne dediler? ‘İkide bir bize böyle diyorsunuz ama böyle bir şey yok.’ Evet, siz Türkiye’yi Müslüman olduğu için içeri almıyorsunuz.”  diyerek  Straw’a hak vermiştir.

Avrupa Birliği dini temele dayanan bir kuruluş  değildir. AB üyesi ülkelerin  28 üyesi Hıristiyandır ama Türkiye’nin de üyesi olduğu ve Paris’te  OECD Daimi Temsiciliğinde 5 yıl görev yaptığım Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü OECD’nin  (Organisation for Economic Co-operation and Development) 36 üyesi arasında sadece Türkiye Müslüman ülkedir. Bu açıdan değerlendirdiğimizde AB üyeliğimiz konusunda ortaya çıkan sorunları tamamen din farkına  dayandırmak   doğru değildir.

Türkiye, 1856 Paris Anlaşması’ndan  sonra  yüzünü  Batı’ya çevirmiş, Tanzimat’tan  bu yana da  Batı’ya yönelmiş dünyadaki tek Müslüman ülkedir. Türkiye, laik ve demokratik ilkeleri benimsemiş, Batı dünyası ile ortak sınıra sahip ve ona komşu,  AB ülkeleri ile tarihi ilişkileri bulunan, dünya üzerinde mevcut 57 İslam ülkesi arasında ekonomik, politik, sosyal, kültürel ve sportif alanlarda en gelişmişler arasında yer alan, hayat tarzı olarak kendi kültürel değerlerini koruyarak Batı’yı seçmiş bir ülkedir.

Fakat tıpkı Batı dünyası gibi İslam dünyası da Türkiye’ye çifte standart uygulamakta, KKTC’i bir tek İslam ülkesi tanımamış, Kırım’ın Rusya tarafından işgaline yeterli tepki göstermemişlerdir.

Türkiye için zaman zaman “Batıya giden gemide Doğuya koşan ülke” benzetmesi  yapılmıştır ama bunun doğru olmadığı Türkiye’nin üye olduğu  Avrupalı ekonomik, askeri ve siyasi kuruluşlar tarafından ispatlanmıştır. Türkiye’nin dışında hiçbir Müslüman  ülke  AB dışındaki tüm Avrupalı kuruluşlara üye değildir. Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu Moskova’da “Bundan sonra da Rus ortaklarımızla Suriye’de neler yapabileceğimizi değerlendireceğiz”  demiştir ama Moskova’da PKK ve YPG’nin  büroları  vardır.  Moskova, Batı dünyasının aksine  bu örgütleri terör örgütü olarak kabul etmemektedir.

Rusya uluslararası hukuku yok sayarak Kırım’ı işgal etmiş, Kırım Türklerini ezmeye de devam etmektedir. Hürriyet gazetesi  1 Mayıs 1948 Cumartesi günü yayın hayatına başlamıştır. Alt  başlık aynen şöyledir: “ORTAŞARKA SOKULMAK İÇİN RUSLARIN ÇEVİRDİĞİ ENTRİKALAR.” Ruslar 70 yıl sonra “ortaşarkta”dır ve Güney komşumuz olmuştur.  Hürriyet’in RİA haber ajansına dayandırdığı haberine  göre, terör örgütü PKK ile Suriye’deki uzantısı YPG’ye Rusya’nın nasıl baktığı ile ilgili soruyu  cevaplayan Rusya Dışişleri Bakanlığı Dördüncü Avrupa Dairesi Başkanı Aleksander Botsan, “RUSYA FEDERASYONU, TÜRKİYE’DEKİ PKK İLE SURİYE’DEKİ YPG’Yİ TERÖRİST ÖRGÜTLER OLARAK GÖRMÜYOR” demiştir.

Burada bir  çelişki vardır:  Türkiye  Suriye’de PKK ve YPG’ye karşı bir harekat yapmayı düşünüyor ve sayın Cumhurbaşkanın ağzından  bir gece ansızın gelebiliriz”  diyor ama ansızının gidilecek yerde  Rusya’nın terör örgütü olarak görmediği iki örgüt vardır. Bu  ansızın gitme acaba  nasıl olacaktır? ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2014 yılından   bu yana Rus işgalinde olan Kırım’la ilgili  25 Temmuz‘daki Kırım Bildirisi, bütün dünyada büyük yankı uyandırmıştır:

“Rusya, Ukrayna’yı 2014’te işgal etmesi ve Kırım’ı ilhak etme girişimi yoluyla, demokratik devletlerin paylaştığı bir anayasa prensibini zayıflatmaya çalışmıştır.  Hiçbir ülke bir diğerinin sınırlarını zor kullanarak değiştiremez.” (Russia, through its 2014 invasion of Ukraine and its attempted annexation of Crimea, sought to undermine a bedrock international principle shared by democratic states: that no country can change the borders of another by force…) (https://www.state.gov/secretary/remarks/2018/07/284508.htm)

Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı ve Ukrayna milletvekili Refat Çubarov, Rus işgali altında bulunan Kırım’da yaşayan Ukrayna vatandaşlarına yaptığı çağrıda, 2019 yılının başlangıç saatini, Kiev saatine göre ayarlama çağrısında bulunmuştur: “Biliniz ki, Moskova saatiyle Kırım’da sokaklara ve avlulara ancak sarhoş işgalci davarlar çıkacaktır. Yaşasın Kırım Tatar halkı! Yaşasın Ukrayna Halkı! Yaşasın Ukrayna!” 

Kırım Tatar milli lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, Vatan Kırım’dan uzakta Kiev’de 75. doğum gününü kutlamıştır. Kiev Valiliği tören salonunda doğum yıl dönümü için tören düzenlenmiş, törene Ukrayna Cumhurbaşkanı, Bakanlar, milletvekilleri, Kiev Valisi, Kırım Tatar Milli Kurultayı delegeleri katılmıştır. Kırımoğlu yaptığı konuşmada “Biz Kırım konusunda uluslararası bir platform oluşturulmasını istiyoruz . Ve bunun en iyi yolu, Budapeşte Anlaşmasını imzalayan ülkelerdir… Bizim öncelikli hedefimiz bu platformda bir ‘Kırım Masası’nın kurulmasıdır”  demiştir.

Bilindiği gibi 1994 tarihli Budapeşte Mutabakatı’nda  ABD, İngiltere, Rusya  ve Ukrayna, “sınırlarının tanınması” karşılığında nükleer silahlarını elden çıkarmıştı.  Kırımoğlu, Rusya’nın  buna karşı çıktığını ancak yeterli çoğunluğa ulaşıldığı takdirde buna mecbur kalınacağını  açıklamış, Türk ve İslam devletlerinin tutumunu  eleştirmiştir: Bizim en çok rahatsız eden şey pek çok İslam ülkesinin çekimser kalmasıdır. Bu konuda çok müzakerelerimiz oldu. İslam İşbirliği Teşkilatı ve İslam ülkeleri Cumhurbaşkanları ile Ağustos ayındaki ziyarette anlaştık, bizi destekleyeceklerini söz vermişlerdi ancak bakıyoruz çekimser kalıyorlar.” Kırımoğlu geçmişte  Kiev’deki temasları sırasında görüştüğü dönemin  Dışişleri Bakanı Ahmet  Davutoğlu’nun, “Eğer, Kırım Tatarlarına herhangi bir tehdit olursa, yardıma gelen ilk ülke Türkiye olacağından şüphe etmeyiniz”  dediğini hatırlatmıştır ama sanırım  şimdilerde buna önem veren yoktur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Fransız  Le Figaro gazetesinde  11 Kasım’da yayınlanan  makalesinde,   “Türkiye olarak Avrupa tarihinin en önemli barış projesi olan   Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefimize yönelik çalışmalarımızı sürdüreceğiz” demiştir ama geçmişte Rusya’nın  etkin olduğu kuruluşlar için de benzer açıklamalarda bulunmuştu.

Tarihte Rus Çarlığı ile Osmanlı, Rusya ile Türkiye  hiçbir dönemde “gerçek anlamda” dost olmamıştır.  Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Kırım dahil  Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri Rusya ve Türkiye arasında bir rekabet alanı olmuştur. Kırım Tatar Türkleri, Rus esaretine girdikten sonra gördüğü zulüm ve haksızlıklardan dolayı büyük gruplar halinde Kırım’dan ayrılmaya başlamıştır. Zorunlu göçe 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması zemin hazırlamıştır. Anlaşma ile Kırım Hanlığı bağımsız bir bölge olarak Osmanlı Devleti ve Rusya tarafından kabul edilmiştir. Bunu fırsat bilen Rusya, Kırım Hanlığını yok etmek için girişime başlamış ve Kırım’ı 10 Nisan 1783 tarihinde  ilhak etmiştir.

Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet isimli kitabında bağımsızlık  adı altında  Rusya’nın Kırım Tatarları üzerine sağlamış olduğu himaye hakkı ile Kırım’ı manen istila ettiğini yazmıştır. Rus Çariçesi II’nci Katerina’nın Hanlık tahtından Devlet Giray’ı indirip yerine himaye ettiği Şahin Giray’ı getirmesi üzerine Osmanlı Padişahı I’nci Sultan Hamit, “Rusların asıl amacının Kırım’ı ilhak etmek olduğunu” açıklayarak bir tarihi gerçeğin altını çizmiştir. Rus Çariçesi II’nci Katerina’nın generali Grigoriy Aleksandroviç Potemtekin, Karasu Bazar’da II’nci Katerina’nın Kırım’ı kendi ülkesine kattığına ilişkin bir bildiri yayınlamış, Kırım Tatarlarından bu duruma razı olmayıp gitmek isteyenlere yollarının açık olduğunu açıklamıştır.

Çariçe II. Katerina’nın Kırım politikasının sonucu olarak Kırım Türkleri 1810, 1840, 1855, 1860, 1874, 1880 ve 1905 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’na göç ederken, yerlerine Ruslar iskan edilmiştir. Büyük göç dalgası 20’nci yüzyıla kadar devam etmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’nın çıktığı döneme kadar Kırım’da 1921 ve 1922 yıllarında büyük açlık yaşanmıştır. Bunun sonucunda 100 bin kişi hayatını kaybetmiştir. Açlıktan ölenlerin  yüzde 60’ı Tatarlardandır. Savaşın bitmesine yakın 8 Nisan 1944 tarihinde Bolşevik Kızıl Ordu Birlikleri Alman işgalindeki Kırım’a girerek Tatarları cezalandırılmaya başlamış, onları Almanlarla işbirliği yapmakla suçlamıştır. 17-18 Mayıs 1944 gecesi Kızıl Ordu’nun mekanize birlikleri Kırım  Tatarlarını yanlarında çok az eşya ile birlikte trenlere doldurarak sürgüne göndermiştir. Havalandırması olmayan yük vagonlarına bindirilen binlerce Kırım Tatarı Orta Asya’ya sürülmüştür. Taşkent, sürgün kurbanlarının dağıtım  merkezi olmuştur. Sürgüne gönderilen Tatarlarda erkeklerin azlığı, bir kısmının Kızıl Ordu ve partizan gruplarında görev alması, bir bölümünün de Almanya’ya götürülmesine bağlanabilir.

Rus-Sovyet rejimi tarafından sürgüne gönderilen Tatarların  yarısı 22 gün süren yolculuk ve sonrasındaki bir kaç ay içinde soğuk, hastalık ve açlıktan hayatlarını kaybetmiştir. Anlatılan odur ki, Arabat adlı balıkçı köyünün ahalisinin sürülmesi o gün unutulmuş, durumu fark eden Kızıl Ordu komutanı köylülerin bir gemiye bindirilmesini ve geminin Karadeniz’de batırılmasını emretmiştir. Sovyetler Birliği döneminde 1965 yılında Yüksek Sovyet Prezidyum Başkanı olan Ukraynalı Nikolay Viktoreviç Padgorniy Devlet Başkanı sıfatıyla 5 Eylül 1967 tarihinde yayınlandığı Predziyum Kararnamesi ile Kırım Tatarlarını affettiğini açıklamıştırBu Kararnamede sürgüne gönderilen Kırım Tatarlarına söz verilen hakların hiçbiri verilmemiştir.

Türkiye Cumhuriyetinde ilk defa 1915 olaylarının yıldönümü sebebiyle  23 Nisan 2014’de Başbakan seviyesinde Ermenilere taziye mesajı yayınlanmıştır: “Hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz.” İşgalden sonra 9 Mayıs 2014 tarihinde Kırım’ı ziyaret eden Putin, Başbakan Erdoğan gibi  “18 Mayıs’ta 1944 tehcirinde hayatlarını kaybeden Kırım Tatarlarının huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz” dememiş ve Çarlık Rusya’sının Türkler, Osmanlı ve Türkiye’ye karşı olan duygularına teslim olmuştur. Rusya Devlet Başkanı  Putin 3 Aralık 2012 ve 1 Aralık 2014 tarihlerinde Türkiye-Rusya Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi toplantısı için Ankara’ya gelmiştir ama Kırım konusunda basına yansıyan bir haber çıkmamıştır.

CHP Eskişehir milletvekili Utku Çakırözer  17 Ekim 2018 tarihinde   TBMM Genel Kurulu’nda  unutulan Kırım Tatar Türklerinin  kaygılarını Meclis gündemine taşımıştır:  “Ülkemizde sayıları milyonları bulan Kırım Tatar Türkü vatandaşımız yaşamakta. Onlar Çanakkale’de, Yemen’de, İstiklal savaşında canlarını bu topraklar için ‘hiç çekinmeden’ verdiler, bugün de veriyorlar. Vatanımızın ortak kaderinin ayrılmaz parçasıdırlar.”

Çakırözer’e hak vermemek acaba mümkün mü? Bir Kırım Türkü olan annemin babası, Temmuz 1884  Kırım doğumlu  Seyit Abdülmecit Filistin Cephesinde (14.08.1916)  şehit düşmüştür. Çakırözer şu tespitte bulunmuştur: “2014 yılında Kırım Tatarlarının ana vatanı bir kez daha hukuksuzca işgal edildi.  İşgalci Rusya yönetiminin insan hakları ihlalleri artık insanlık suçlarına dönüştü. 11 Kırım Tatarı Rus cezaevlerinde hayatını kaybetti.16 Kırım Tatarı kayıp, 49 Kırım Tatarı siyasi mahkum. Hemen her hafta Kırım Tatarlarına ait okullar, camiler ve evlere baskınlar düzenlenmekte. 3000’in üzerinde baskın yapıldı. 50 bin  Kırım Tatarı Ukrayna’ya göç etmek zorunda kaldı. İşgalciler şimdi de Bahçesaray’da, Kırım Hanlığının başkenti olan Bahçesaray’daki Hansaray’ı tahrip etmekte. Maalesef Kırım Tatarları Türkiye’nin uluslararası yaptırımlara katılmamasını kalpleri kırık bir şekilde izliyorlar. Bu yaptırımlara karşı mutlaka bir çözüm getirilerek Türkiye uluslararası yaptırımlara katılmalıdır.”  

Kırım’da yaşananlar maalesef Türk kamuoyuna  yeterince  yansımamaktadır. Avrupa Komisyonu 30 Ocak 2017 tarihinde  Kırım’daki insan hakları ihlalleri uyarısında bulunmuştur. Kırım’daki  işgal devam ederken  Cumhurbaşkanı  Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı  Putin, 10’ncu  BRICS zirvesi kapsamında 26 Temmuz 2018 tarihinde görüşmemişlerdir. Bu   görüşmede  Cumhurbaşkanı Erdoğan  “Aramızdaki her türü dayanışma birilerini de gerçekten kıskandırıyor”  demiştir. Bu açıklama Türkiye’de yaşayan Kırım kökenli Türk vatandaşlarını üzmüştür. Çünkü Kırım Türklerinin anavatanı  Rusya tarafından işgal  edilmiştir.  Bunun   kıskanılacak bir durum olmaması gerekir.

Fakat  bu kapsamda Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun  tespitlerini de hatırlamakta yarar vardır. Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği tarafından Ankara’da 7 Haziran 2018 tarihinde   düzenlenen iftara  Eskişehir Kırım Derneği dahil Türkiye’deki Kırım diasporasından çok  yoğun katılım olmuştur. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Ukrayna Dışişleri Bakanı Pavlo Klimin, Kırım Tatar halkının milli lideri, Ukrayna Cumhurbaşkanı’nın Kırım Tatarlarından Sorumlu Yetkilisi ve Ukrayna milletvekili Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi Andriy Sıbiga    iftara katılmışlardır.

Bakan Çavuşoğlu  yaptığı konuşmada “Kırım davasını hiçbir zaman unutmadık, unutmayacağız. Kırım’ın ilhakını tanımadık, tanımayacağız” demiş, Avrupa’daki bazı ülkelerin Kırım’ı unutmaya başladıklarını söylemiş, son ABD ziyaretindeki temaslarında da Kırım konusunu gündeme getirdiklerini açıklamıştır: “Anadolu toprakları yüzyıllardır, evlerinden ve yurtlarından ayrılmak zorunda kalmış olan pek çokları gibi Tatar kardeşlerimize de ev sahipliği yapmıştır. Sizler, yıllar önce anavatan Kırım’dan ikinci vatanınız Türkiye’ye gelmiş olan kardeşlerimizin evlatları olarak, atalarınızın anısına sahip çıkıyorsunuz. Bunu Türkiye’nin her yerinde görüyoruz. Kırım’dan ayrı kalmak, Kırım’dan olmak anlamına gelmez. Sizler, anavatandan uzakta olsanız da Kırım’ı kalplerinizde ve aklınızda yaşatmaya devam ediyorsunuz.”

Dışişleri Bakanı  Çavuşoğlu’na, Kırım konusunda gösterdiği hassasiyet ve Kırım Türklerine verdiği destek için Eskişehir Kırım Derneği eski Başkanı ve Kırım Gelişim Vakfı Kurucu üyesi  sıfatıyla teşekkür edilmiştir.

Ben şahsen Suriye, PKK ve  YPG konularında Putin’e asla  güvenmemek gerektiği kanısındayım. Çünkü, Rusya destekli  Ermeni  birliklerinin  Hocalı soykırımını gerçekleştirdikleri 26 Şubat’tan tam tamına 22 yıl sonra  26 Şubat 2014 tarihinde silahlı gruplar Kırım’daki parlamento binasını basarak işgali başlatmışlardır.  Daha sonra Kırım’daki yasa dışı silahlı Ruslar camilere girerek manevi değerlere hakaret etmeye başlamış, Tatarlar üzerinde yoğun  baskı kurulmuş, Kırım Milli Meclisi ile Türkçe yayın yapan TV kanalları, haber ajansları, radyolar ve Tatar okulları kapatılmıştır.

Ukrayna’da 26 Şubat, Kırım’ın Rus İşgaline Karşı Direniş Günü olarak kabul edilmektedir.  Acaba yüzbinlerce Kırım Türkünün yaşadığı Türkiye’de neden 26 Şubat Kırım’ın “Rus İşgaline Karşı Direniş Günü” olarak kabul edilmemektedir, anlamış değilim.  Putin tarafından atanan Kırım başsavcısı Natalia Poklonskaya Tatar Meclisini radikal faaliyetleri  sebebiyle  14 Nisan 2016 tarihinde yasaklama kararı almıştır. Bunun gerekçesini Rus Tass ajansına  şöyle açıklamıştır: “Bugün (Çarşamba) halk birliğinin (Kırım Tatar Halkı Meclisi) faaliyetlerini federal yasaların ihlallerini önlemek için askıya almaya karar verdim.”

Rusya Adalet Bakanlığı 18 Nisan 2016 tarihinde Kırım Tatar Milli Meclisi’ni aşırı faaliyetler sebebiyle çalışmaları durdurulan dini ve sivil toplum örgütleri listesine almıştır. Bunun üzerine Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland 26 Nisan’da, Dışişleri Bakanlığı ile AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini 27 Nisan’da Rus mahkemesinin Kırım Tatar Milli Meclisi’ni aşırıcı örgüt kapsamına alarak faaliyetlerini yasaklama kararını kınamıştır. Fakat, nedense PKK ve YPG konusunda Rusya aynı tavrını göstermemiştir.

Karara göre Tatar Meclisi’nin tüm devlet ve belediye medyasını kullanmaları, toplu etkinlikler düzenlemeleri, banka hesaplarını kullanmaları ve her türlü siyasi faaliyeti yasaklanmıştır. Uluslararası Af Örgütü  kararın muhalifleri susturmaya yönelik olduğunu söyleyerek “Rusya’nın eziyet etmek yerine koruması gerektiği sayılı azınlıklarından birinin haklarını yok ettiğini” belirtmiştir.

Kiev Uluslararası Sosyolojik Araştırmaları Merkezi’nin yaptığı bir çalışmaya göre Kırım’da halkın yüzde 97’si, Doneski’de yüzde 93’ü, Luganskaya’da yüzde 89’u, Odesa’da yüzde 85’i, Zaporojskaya’da yüzde 81’i, Harkov’da yüzde 74’ü, Dinepropetrovskaya’da yüzde 72’si ve Nikolayevskaya’da da yüzde 66’nın Rusçayı ana dil olarak konuşması, Kırım’ın ilhakı için gerekçelerden biri olmuştur.

16 Mart 2014 tarihinde  BM Genel Kurulu  referandumu kabul etmemiş ve hukuk dışı saymıştır.   İlhak,  Rusya dışında Afganistan, Nikaragua, Venezuella ve SURİYE tarafından tanınmıştır. BİR ANLAMDA SURİYE RUSYA’NIN DOĞAL MÜTTEFİKİ OLDUĞUNU BU ŞEKİLDE GÖSTERMİŞTİR. Bu devletlerin  yanında de facto devletler  Abhazya, Dağlık Karabağ ve Güney Osetya  da ilhakı  uygun bulmuştur. Rusya Devlet Başkanı Putin ve Başbakan Medvedev 18 Ağustos 2017 tarihinde Kırım’ı ziyaret etmiştir.  Putin, Sivastopol’ün (Akyar) işgalini tarihi adaletin yeniden sağlanması olarak adlandırmış ve “Sivastopol gibi SSCB döneminde Moskova’nın yönetiminde olan şehirlerin anlaşmalara göre SSCB’nin yıkılmasından sonra Rusya’ya geçmesi gerektiğini” açıklamıştır.

Bence  Kırım’ın işgali ile  Ermeniler tarafından  gerçekleştirilen Hocalı soykırımının aynı tarihte (26 Şubat) gerçekleştirilmesi bir tesadüf olamaz. Bu, Rus derin devletinin Türk kökenlilere yönelik  planlı bir girişimidir. Kırım’da Rus işgalinden sonra Kırım Tatarca’sı ve Ukrayna dilini resmi dil olmasına rağmen hiçbir okulda bu dillerde eğitim yapılmadığı belirtilerek, Kırım Tatarlarının asimile edilmek istendiği ve Kırım’dan göçe zorlandıkları konuşmacılar tarafından açıklanmıştır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Ukrayna Yüksek Düzeyli Stratejik Konseyi’nin altıncı toplantısı için 9 Ekim 2017 tarihinde  Ukrayna’yı ziyaret  etmiştir. Erdoğan görüşmelerinde ikili ilişkileri kapsamlı bir şekilde ele alma imkanı bulduklarını  şöyle açıklamıştır: “…Sayın Poroşenko’ya Türkiye’nin Ukrayna’nın egemenliğini, Kırım dahil toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini desteklemeye devam edeceğini bir kez daha ifade ettim. Kırım’ın yasa dışı ilhakını tanımadık ve tanımayacağız.” 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın  “Kırım’ın yasa dışı ilhakını tanımadık ve tanımayacağız” açıklaması çok yerindedir ama Kırım’ın Rusya tarafından uluslararası hukuka aykırı bir şekilde ilhakı devam ederken iki cumhurbaşkanı arasında 3 Mayıs 2017 tarihindeki görüşmede öne çıkan başlıklardan biri “domates krizi” olmuştur. Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki Soçi’de Putin ile görüşmesinin ardından basın toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan“Domates dışında her konuda mutabık kalındı derken, Putin de şu açıklamayı yapmıştır“Domates dışında kısıtlamaların kaldırılması için anlaştık.”  

Kırım, Sovyetler Birliği döneminde 1954 yılından 1991’e kadar Ukrayna’nın bir bölgesi (oblast) olmuş, bu yıldan sonra Rusya’nın işgaline kadar Ukrayna’ya bağlı Kırım Otonom Cumhuriyeti olarak kalmıştır. Ukrayna Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç’in 23 Şubat 2014 tarihinde görevden alınması ve Rusçanın ülkenin ana dillerinden biri olmasının kaldırılması sonucunda başlayan Ukrayna kriz sürecinde Kırım Rusya tarafından işgal edilmiştir.

İşgal sonrasında Kırım Tatarlarının Lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Refat Çubarov, Kırım Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Kırım Temsilcisi İsmet Yüksel ve Sinaver Kadir’in 5 yıl süreyle Kırım’a girişleri yasaklanmıştır. Kırım’da silahlı Rus güçleri tarafından kaçırılan ve bir daha kendilerinden haber alınamayan insan sayısı çift haneli rakamlara ulaşmıştır.

Tarihte Rus Çarlığı ile Osmanlı, Rusya ile Türkiye hiçbir dönemde “gerçek anlamda” dost olmamıştır. Türkiye ve Rusya arasında 500 yılı aşkın ilişkilerde taraflar arasındaki 11 savaşın sadece  4’nde Osmanlılar galip gelebilmiş, yedi savaş ağır mağlubiyetle sonuçlanmıştır. Rus Çarı 1’nci Nikolay’ın St. Petersburg’da 9 Ocak 1853 tarihinde söylediği “Kollarımız arasında hasta, ağır hasta bir adam var” ifadesindeki hasta adam, Osmanlı Devleti’dir. (Tsar Nicholas of Russia said to the British envoy in St.Petersburg, Sir George Hamilton: We have on our hands a sick man, a very sick man. It will be, I tell you frankly, a great misfortune if, one of these days, he should slip away from us before all necessary arrangements were made.”http://www.turkeyswar.com/prelude/sickman/) Terim ilk defa 12 Mayıs 1860 tarihinde The New York Times’ta yer almıştır. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Tatar Türklerinin vatan Kırım’dan ayrılarak Türkiye’ye göç etme süreci hızlanmıştır.

Günümüzde başta Eskişehir olmak üzeri Kırım’daki Tatar nüfusundan daha çok Kırım Tatar Türkü Anadolu’da yaşıyorsa, bunun sebebi Kırım Hanlığının Rus nüfuzuna girmesidir. Rus Çarlığı ile  Osmanlı Devleti arasında imzalanan  Küçük Kaynarca Anlaşması (1774)  sonucunda Osmanlıların  Kırım üzerindeki koruyucu pozisyonundan vazgeçmek zorunda bırakmasıyla  Kırım önce de facto bağımsız olur. Fatih Sultan Mehmet döneminde 1475’de Kırım’a ayak basmaları ile Osmanlılar, Hanlık dağılana kadar onun hamisi ve en büyük müttefiki olmuştur. Fakat  1790’larda hızlı bir şekilde Rusya tarafından ilhak edilerek Rus İmparatorluğu’nun bir parçası haline  gelmesiyle büyük göç başlar.

Babam rahmetli Süleyman Karluk, Kırım’dan göç eden bir ailenin üyesi olarak  1912 yılında Köstence’de doğmuş, 1944 yılında da Türkiye’ye gelmiştir. Kuzenlerim Köstence’de yaşamaktadır. Kırım’ın Rusya tarafından işgali sonrasında göç, bu defa Ukrayna’ya yönelik olarak devam etmektedir.

Rusya, 1994 yılında Budapeşte Mutabakatı ile kabul ettiği Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü Kırım’ı işgal ederek ortadan kaldırmıştır. Kırım’ın BM şartlarına uygun olarak bağımsızlığını ilan ettiğini savunmuş, Kırım’daki sürecin Kosova’daki süreçle aynı olduğunu öne sürmüştür. Birleşmiş Milletler Uluslararası Adalet Divanı, Kırım’ın uluslararası hukukun yok sayılarak Rusya tarafından işgali kapsamında Ukrayna’nın Rusya Federasyonu’na karşı açtığı davada 19 Nisan 2017 tarihinde ilk kararını açıklamıştır. Divan, Rusya tarafından işgal edilen Kırım’da ulusal azınlıkları koruma amaçlı Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme‘yi ihlal ettiği için Rusya’ya karşı sınırlayıcı tedbir uygulanmasını onaylamıştır.

Avrupa Birliği referandumunu kanunsuz etkinlik  olarak tanımlamıştır. 15 Mart 2014 tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, sözde referandumun ‘geçersiz’ olarak ilan edilmesini öngören kararı görüşmüştür. Karar Rusya tarafından veto edilmiş, Çin ise çekimser kalmıştır. Venedik Komisyonu, Avrupa Birliği ve ABD, yasa dışı olarak yapılan sözde referanduma karşı çıkmıştır. Avrupa Birliği Rusya’ya uyguladığı yaptırımları 2016 yılında 23 Haziran 2017 tarihine kadar uzatmıştır.

AB, 19 Haziran 2017’de geri adım atılmaması üzerine Rusya’ya Kırım ve Sivastopol’u yasa dışı ilhakı sebebiyle uygulamakta olduğu sınırlayıcı önlemleri 23 Temmuz 2018’e kadar uygulamaya karar vermiştir. Böylece, AB vatandaşları ve şirketlerinin Kırım ve Sivastopol bölgelerindeki faaliyetleri sınırlandırılmıştır. AB Konseyi, Rusya’nın Ukrayna’yı istikrarsızlaştırması nedeniyle AB’nin uygulamakta olduğu ekonomik yaptırımların 31 Ocak 2019‘a kadar uzatılmasını kararlaştırmıştır.

Rusya işgali altındaki Kırım’da Kırım Tatar  Türklerinin  demokratik yollarla seçilmiş meşru ve milli temsil organı olan Kırım Tatar Milli Meclisi’nin faaliyetini yasaklarken,  PKK ve YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmemektedir.  Tamamen barışçı metotlara bağlılığı ve şiddetin hiçbir şeklini kabul etmediği dünyaca bilinen Kırım Tatar Milli Meclisi’nin terörist  örgüt  ilan edilmesi bir çifte standarttır ve kabul edilemez.

Dönemin Başbakanı Binali  Yıldırım, 15 Şubat 2018 tarihinde BBC’nin sorularını  cevaplarken kendisine yöneltilen   “Türk-Rus ilişkilerinde bir tuhaflık yok mu sizce?”sorusuna şu cevabı vermiştir: “Rusya belki bugün PKK-PYD-YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmiyor ama gelecekte edecek. Rusya’nın ya da X, Y, Z ülkesinin kabul etmesi ya da etmemesi bizim konumuz değil. Biz bunların PKK’nın isim değiştirmiş terör örgütleri olduğunu biliyoruz.”

Hiçbir hukuki, insani ve vicdani sınır tanımayan  işgal rejimi  Kırım’ı bir açık hapishaneye çevirmiştir. Kırım Tatar Türkü,  vatanlarının Rusya tarafından  uluslararası hukuku yok sayarak  işgalini kabul etmeyecektir. Kırım’daki vahşetin sona ermesinin Rusya’nın Kırım’ı terk etmesinden başka hiçbir gerçekçi yolu yoktur.

Kırım kökenli Türk vatandaşları Rusya’nın Kırım’ı uluslararası hukuka aykırı olarak işgalini kabul etmemektedirler. Rusya ve Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişmesinden yanadırlar ve bu konuda bir kıskançlık  yoktur. Bunun için Rusya Kırım Tatar Türklerine baskıya son vermeli, işgali sona erdirmeli, insan haklarına  saygı göstermeli ve tarihi eserlerin tahribine de son vermelidir. Rusya, Kırım Tatar mimarisinin dünyadaki tek örneği olan Hansaray‘ı, restorasyon adı altında yürüttüğü uygulamalarla tahrip ederken  bir kültürel soykırıma imza atmaktadır. Kırım Tatar Türklerinin  milli müzesi olan Hansaray, restorasyon bahanesiyle işgalci Rusya tarafından  yok edilmek istenmektedir.

Şubat 2017’de yapılan Kırım Tatar Platformu toplantısında Kırım Tatar halkının lideri, Ukrayna milletvekili Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun   değerlendirmeleri çok  önemlidir: “Biz Kırım’ı silah zoruyla değil, diplomasi ve yaptırımların baskısıyla kurtarmayı istiyoruz.” Kırımoğlu Türkiye’nin son zamanlardaki tutumuna  değinerek  şunları söylemiştir: “Şimdi dünyada  bize soruyorlar, Türkiye size bu kadar yakın, en kalabalık diasporanız da orada. Türkiye niye böyle davranıyor die. Biz elimizden geldiğince Türkiye’yi savunuyoruz. Ama bunlar çok tesirli, çok inandırıcı olmuyor. Diyorlar ki, akrabalık böyle olmaz.”

Kırım’dan Türkiye’ye kitle göçleri, 1783’de Kırım Hanlığının ortadan kaldırılarak Rusya İmparatorluğu’nun Kırım’ı ilhak etmesinden sonra  başlamıştır. İki yüzyıldan fazla bir süredir Anadolu’ya yönelik göçün sebebi, Kırım Türklerine yönelik baskıdır. 18 Mayıs 1944 de Stalin tarafından vatanlarından sürülen ve yarısı yollarda katledilen Kırım Türkleri hiçbir zaman unutulmayacaktır. Kırım Türklerinin  Kırım’ın Çarlık Rusya’sının kontrolüne geçtikten sonra başlayan Milli İstiklal Mücadelesi, günümüzde İsmail Gaspıralı’nın “Dilde Fikirde İşte Birlik” görüşü çizgisinde devam edecektir.

Kırım, Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya arasında bir barış ve huzur köprüsü olmalı, şövenist yaklaşımlara ortam hazırlayan bir alan asla  dönüşmemelidir. Ancak Rusya’nın  Kırım’ın işgaline son vermesi  durumunda   Rusya ile dayanışma  güçlenebilecektir. Unutulmamalıdır ki, yukarıda da belirttiğimiz gibi Moskova’da PKK ve YPG’nin büroları bulunmakta ve Rusya Batı dünyasının aksine PKK’yı terörist örgüt olarak tanımlamamaktadır. Bu sebeple “pireye (Trump’a) kızıp yorganı yakmamak gerekir.

                                                                 ***

Sevgili okurlar,

Yeni yılınızı kutlar, sağlık ve mutluluklar dilerim.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here