Son günlerde iki önemli isim Türkiye ve Türk ekonomisi ile ilgili  önemli uyarılarda bulunmuşlardır. Bunlardan biri Ermeni kökenli Türk iktisatçı   Prof. Dr. Daron Acemoğlu’dur.  Acemoğlu 30  Ağustos 2018 tarihinde yayınlanan yazısında ekonomi yönetimine  ışık tutacak açıklamalar yapmıştır. (https://www.bloomberg.com/view/articles/2018-08-30/to-go-forward-turkey-must-look-back) Diğeri Almanya’nın eski Dışişleri Bakanı, 1998’den 2005’e kadar Alman Yeşiller Partisi’nin lideri  Joschka Fischer’dir.  Bu  önemli iktisatçı ile siyasetçinin  Türkiye ile ilgili görüşlerini  sizlerle paylaşacağım. Çünkü bu  uyarılar Türk basınında yeterince   yer almamıştır. Sadece Abdullah Akyüz, “Türkiye içinden çok sayıda ekonomist ve kurum hükümeti ekonomi konusunda uyardı ancak bu uyarılar dinlenmedi” başlığı ile bir yazı yazmıştır.

Gazeteci Nagehan Alçı  Dünyanın en iyi iktisatçılarından biri olan Acemoğlu, Türk ekonomisinin yapısal sorunlarını kökünden çözecek vizyonuyla tarihi bir görev yapabilir. Her zaman ezberleri bozan ve herkesi şaşırtan bir lider olmuş Erdoğan, Acemoğlu’na Türk ekonomisinin başına tam yetkiyle geçme teklifini yapabilir” diye yazınca, Prof. Dr. Daron Acemoğlu Türkiye’nin gündeminde ilk sıralara gelmiştir.

Bunu üzerine Fatih Altaylı, Daron Acemoğlu’nun böyle bir şeyden haberi bile yok. Kendisiyle hiçbir temas kurulmamış, kendisine böyle bir teklif veya teklif geleceği yolunda bir bilgi dahi iletilmemiş. Dahası böyle bir teklif gelse dahi Daron Acemoğlu’nun bu teklifi kabul etmesi şu an için pek olası görünmüyor. Akademik çalışmaları, ders verdiği MIT ile olan ilişkisi ve sürdürmekte olduğu bazı danışmanlık görevleri nedeniyle Acemoğlu fazlasıyla yoğun ve akademiye ara vermek gibi bir niyeti yok gibi görünüyor. Tabii yine de belli olmaz. Bir vatansever olduğunu bildiğimiz Acemoğlu, bakarsınız gelir. Ama söyleyeyim, ihtimal çok çok düşük” yorumunu yapmıştır.

Bu konuda Turkish Forum’da  yayınlanan yazımın başlığı “Prof. Dr. Daron Acemoğlu: Batı’dan Uzaklaşma Tehlikelidir” idi. (https://www.turkishnews.com/tr/content/2017/11/26/186606/)

Şimdi, önce Kamer Daron Acemoğlu kimdir  sorusunu cevaplamak istiyorum. Acemoğlu 3 Eylül 1967 tarihinde İstanbul’da doğmuştur, Ermeni kökenlidir. 14 Mayıs 2018 tarihli Milliyet Gazetesi’nde şu haber yer almıştır: “Ermenistan’ın yeni Başbakanı Nikol Paşinyan,  2012’de, Harvard Üniversitesi’nden James A. Robinson ile ortak kaleme aldığı Ulusların Düşüşü (Why Nations Fail: The Origins of Power, Prosperity, and Poverty) adlı kitapla büyük tartışma yaratan Acemoğlu’nu Ermenistan’ın ekonomisinin yeniden yapılandırılması için ülkeye davet etti. Facebook platformu üzerinden mesaj yayımlayan Paşiyan, Roma İmparatorluğu’ndan Mayalara, Ortaçağ Venedik’inden günümüz Amerika’sına uzandığı 15 yıllık araştırmayla, demokratik kurumların ekonomik refaha katkısını ortaya koyan Acemoğlu’na yönelik, ‘Ermeni milletinden dünyaca ünlü ekonomist Daron Acemoğlu ile görüştüm. O Ermenistan ekonomisine ve kalkınmasına yardım etmeye hazır olduğunu söyledi. Bay Acemoğlu Ermenistan’ı ziyaret etmeye hazır olduğunu da belirtti. Kesin tarihi önümüzdeki günlerde netleştireceğiz.”  (http://www.milliyet.com.tr/acemoglu-ermenistan-ekonomisi-ekonomi-2668350/)

Haberin orjinali 13 Mayıs 2018 tarihinde yayınlanmıştır: Prominent US Economist Daron Acemoglu, the professor at the Massachusetts Institute of Technology (MIT), has agreed to provide his assistance in restoring Armenia’s economy after the country was hit with a wave of anti-government protests, newly-elected Armenian Prime Minister Nikol Pashinyan said on Sunday.” (https://sputniknews.com/europe/201805131064403615-armenia-economy-usa-restore-pashinyan/)

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde uzun yıllar hocalık yapan Acemoğlu’nun babası Kework Acemoğlu 1988 yılında, öğretmen annesi İrma Acemoğlu  1991’de  vefat etmiştir. Acemoğlu’nun eşi Asuman Özdağlar, eski Devlet Bakanı İsmail Özdağlar’ın kızıdır. Prof. Dr. Asuman  Özdağlar MIT’ de Elektrik Mühendisliği ve Bilgisayar Bilimlerinde  öğretim üyesi olup, 1 Ocak 2018 tarihinde MIT’de Elektrik Elektronik ve Bilgisayar Bilimleri Bölümünün başkanı olmuştur.

Bilindiği gibi Asuman Özdağlar’ın babası İsmail Özdağlar hakkında 1985’lerde  UM Denizcilik’in sahibi Uğur Mengenecioğlu‘ndan petrol taşımacılığı konusunda 25 milyon lira rüşvet istediği iddiası ile soruşturma açılmış, Başbakan Özal da Adnan Kahveci‘yi bu olayı  araştırmakla görevlendirmişti. Rüşvetle ilgili kanıtlar elde edilince Özal, parti kurucusu yaptığı Manisa Milletvekili İsmail Özdağlar’ı bakanlıktan el çektirmişti.

Özdağlar; ‘‘Bakanlık görevini kötüye kullanmak, UM Denizcilik sahibi Mengenecioğlu’nun gemilerine fazla fiyatla akaryakıt nakli sağlamak suretiyle devleti zarara uğratmak”tan  Yüce Divan’a sevk edilmiş, Mengenecioğlu’dan haksız çıkar  sağladığı ve 25 milyon lira rüşvet aldığı belirlenmiş, iki yıl hapis cezası almıştır. Özdağlar cezasını çekmiştir.

Acemoğlu, Sabancı Üniversitesi 2013 yılı Akademik Yıl Kapanış Konferansı’nda Uluslar Neden Başarısız Olur başlıklı bir konuşma yapmıştır. Acemoğlu konuşmasında dünyadaki gelir eşitsizliği üzerine durmuş, Türkiye’nin ekonomik ve siyasal gelişimi ve iyi eğitimli genç neslin gelişim sürecinde oynayacağı role değinmiştir. Acemoğlu 2005 yılında John Bates Clarck Madalyası  almıştır.  

American Economic Association , 1938 yılında  vefat eden Amerikalı iktisatçı John Bates Clark’ı onurlandırmak amacıyla 1947’den  sonra  her iki  yılda  bir ABD’de çalışan 40 yaşın altında bir iktisatçıya, John Bates Clark Madalyası vermektedir. 2009 yılında yapılan bir değişiklikle madalya verilme sıklığı yılda bir olarak değiştirilmiştir. Madalyanın bir ilginç özelliği de madalyayı geçmişte alanların  yüzde 40’ının madalyayı alım tarihlerinden ortalama olarak 22 yıl sonra Nobel Ödülü de almalarıdır. Bu  sebeple  JBC madalyası Nobel’in işareti olarak da değerlendirilmektedir.

Acemoğlu “İleri Gitmek İçin Türkiye Geriye Dönmeli”  (To Go Forward, Turkey Must Look Back) başlıklı yazısında Türkiye ekonomisindeki sorunlara değinmiş,  sırada  başka krizler de var (There are other crises around the corner)  diyerek yetkilileri uyarmıştır.

Ülkenin  büyük  cari  açığını finanse eden yabancı sermaye  girişleri  Cumhurbaşkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında  Amerikalı papaz Andrew Brunson konusunda çıkan tartışma sonucunda önemli ölçüde azalmıştır. Ağır borçlu  gayrimenkul ve inşaat şirketleri  büyük risk altındadır.

Ankara bu karmaşadan nasıl kurtulur?  Bunun için gerekli önlemlerin yokluğu bir sorundur. Paul Krugman gibi bazı iktisatçılar  geçici sermaye kontrolleri ve  döviz  borcunun reddedilmesini önermiştir. (repudiation of foreign-currency debt)  Diğer bazıları da  özel sektör borcunu yeniden yapılandırmak, mali disiplini sıkılaştırmak ve  Uluslararası Para Fonu’na  (IMF)  başvurarak   şirket ve bankacılık sektörünü destekleme yollarını  önermektedirler.

Türkiye’nin yapması gereken şey basit  fakat   zordur: Kurumlarının aşağı doğru kaymasını tersine çevirmek. (Start reversing the downward slide of its institutions)

Krizin kökleri, yabancı  yatırımcılara ya da kaprisli bir Amerikan başkanının tweetlerine değil, yapısal sorunlara dayanmaktadır:  Kamu sektöründe düşük verimlilik, sürdürülemez kredi büyümesi ve kurumsal aşırı genişleme. Bu sorunlar, geçtiğimiz on yılda ekonomik ve politik kurumların  etkinliğinin azalması sebebiyle ortaya çıkmıştır.

Bu durum  geçmişte  böyle değildi. Kurumların güçlü olması, Türkiye’de  nitelikli  ekonomik büyümenin    gerçekleşmesini sağlamıştır.

2002-2006 yıllarında, 2000-2001 mali kriz sonrasında  ülke yılda  ortalama yüzde 7,5 oranında büyümüştür. Bu  gelişme,   gayri safi yurtiçi hasılanın  yüzde 25’ne ulaşan yatırımlar  ve güçlü verimlilik artışıyla sağlanmıştır.  Bu, Türk şirketlerinin daha verimli hale gelmesi ve daha yeni teknolojilerin benimsenmesiyle mümkün olmuştur.

Merkez bankasına daha fazla özerklik verilmiş,  bütçelerdeki  siyasi ağırlıklı  harcamalar  kontrol altına alınmış ve bunların sonucunda enflasyon düşmüştür. Kamu  alımlarında devlet iş dünyası ilişkilerine  saydamlık (açıklık) getirilmiştir.

Reformlar, yolsuzluğun ve gereksiz harcamaların azaltılmasına yardımcı olmuştur.  Daha düşük borç-hizmet yükümlülükleri ile  kamu harcamaları temel altyapı ve eğitim de dahil olmak üzere daha üretken  alanlara  yönlendirilmiştir.  Bu kapsamda  endişe duyulan alanlar da vardı: Bunlardan en önemlileri; yargının etkinliğini  ve özerkliğini  kaybetmesi ile  kamu alımlarında saydamlıktan uzaklaşılmasıdır. (not least in the area of government procurements)

Ekonomik  faaliyetlerin  ağırlık merkezi  bu dönemde değişmiştir.  Türkiye ekonomisine onlarca yıldır egemen olan holdinglere karşı rekabet edebilecek, İstanbul dışında  daha küçük, genç şirketler oluşmuştur.

Tüm bunlar  Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ya da halkın yoksul ve daha muhafazakar kesimleri arasında yer alan AKP’nin yönetiminde gerçekleşmiştir.  Ülkede  askerlerin  etkinliği giderilmiş, demokrasi güçlenmiş, bu  gelişmeler  ekonomik açılımlara  yol açmış ve yüksek kaliteli büyümenin temelleri atılmıştır.

Siyasi  açılımlar ekonomik  gelişmeler sadece  Türkiye’ye özgü değildi. Demokrasiye geçişler, genellikle ekonomik büyüme ile  birlikte görülür.

Türkiye’de  demokrasiye geçiş, büyük ölçüde 2000’lerin başında uygulanan ekonomik ve  siyasi   açılımlarla  gerçekleşmiştir. 2000-2001 krizinin ardından IMF tarafından uygulanan program, kurumsal reformların gerçekleşmesini sağlayarak,  kamu maliyesi ve devlet ihaleleri de dahil olmak üzere ekonomik politikalar için sıkı bir çerçeve oluşturmuştur.  Bunlar arasında en önemli olanı, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan ilişkilerinin  gelişmesidir.  Bu durum  siyasi reformlar için başlıca  teşvik oluşturmuştur.

Ne yazık ki, bunların hepsi 2006’da sona ermiştir. Ekonomide  mali  kriz sonrasında ortaya çıkan gelişmeler sonucunda alınan kararlar zayıflamaya,  AB üyelik süreci 2005 yılında başlatıldıktan kısa bir süre sonra  duraklamaya başlamıştır. AKP’nin 2007 genel seçimlerinden güçlenerek çıkmasından sonra, medya özgürlüğü ile birlikte yargının  bağımsızlığı azalmıştır.

Siyasetteki bu gelişmeler ekonomiyi de etkilemiştir. Hükümet, kamu kurumlarına verilen bağımsızlığı geri  almaya  başlamış,  Merkez Bankası hükümetin  etkisine girmiş, kamu alımlarındaki reformlar gerilemiş,  yolsuzluk ve rüşvet (backroom deals)  artmış, özel sektör için  iktidar partisi ile  iyi  ilişkiler  şirketlerin  en değerli varlığı haline gelmiştir. (…in the private sector, the good graces of the governing party once again became the most valuable asset of any company)

Küresel durgunluk  makul seviyelerde olmasına rağmen   Türkiye’de büyüme hızı düşmüş, son  on yılda  verimlilik  azalmıştır. Bu dönemde ekonomik büyüme, inşaat patlamasına ve yaygın kredi genişlemesine dayanmıştır. Cari  açık ve   enflasyonist baskılar sürdürebilir  büyümeyi olumsuz etkilemiştir.

Türkiye’nin sorunlarının kurumsal arka planını anlayabilmek için  en az üç  sebebi bilmek gerekir. Mevcut krizin temel nedenlerini çözemeyen  bir  uygulama, yüksek kaliteli büyüme sağlamaz. İkincisi, 2002-2006 deneyimi, ekonomik ve politik kurumları iyileştirmeye dayalı bir başka yolun mümkün olduğunu göstermektedir. Üçüncü olarak, kısa vadeli sorunun büyük bir kısmı  dış kaynaklıdır.

Türk ekonomisinin yapısal sorunlarının üstesinden gelebilmek  için geliştirilecek strateji, yabancı yatırımcılara güven vererek kısa vadeli bir  çözüm olabilir.

Sermaye kontrolleri ya da diğer  mali mühendislik  araçları, kurumsal  sorunları olan bir ekonomiyi mucizevi bir şekilde yeniden canlandıramaz. Türk ekonomisinin neye ihtiyacı olduğunu  daha iyi anlamak gerekir. Bunun için  demokratik ve özerk kurumlar tarafından  yönlendirilen ekonomi yönetimi şarttır.

Yürütmede  başkanlık   sisteminin  yetkilerini  sınırlamak,  medya özgürlüğünü sağlamak,  iş adamı ve barış eylemcisi Osman Kavala gibi siyasi tutukluları serbest bırakmak, merkez bankası gibi kamu kurumları ile  yargının  bağımsızlığına  önem vermek, kamu  alımları üzerindeki kontrolleri  etkinleştirilmek,  yabancı ve yerli yatırımcılar için  güven ortamı oluşturmak gereklidir.

Almanya’nın eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’in görüşleri daha çok siyasidir.

Almanya’nın NATO’ya 1999’da Kosova’ya müdahalesine verdiği güçlü destek, ardından da Irak’taki savaşa karşı muhalefetinin damgasını vurduğu 1998-2005 döneminde  Almanya Dışişleri Bakanı  olmuştur. Fischer, 1960 ve 1970’lerin anti-protesto gösterilerine katıldıktan sonra    siyasete girmiş ve  yirmi yıldır liderliğini sürdürdüğü Almanya’nın Yeşiller Partisi’nin kurulmasında önemli  rol oynamıştır.

Joschka Fischer de tıpkı Acemoğlu gibi  Türkiye’ye önemli uyarılarda bulunmuştur. 28 Ağustosta yayınlanan yazısında  tarihte ikinci defa Osmanlıdan sonra Türkiye’yi Avrupa’nın hasta adamına (the Sick Man of Europe) benzetmiştir. (https://www.project-syndicate.org/commentary/turkey-sick-man-of-europe-by-joschka-fischer-2018-08)  Rus Çarı Nikolay Saint Petersbug’da 9 Ocak 1853’de Osmanlı için “Kollarımız arasında hasta, ağır hasta bir adam var” demiş ve 12 Mayıs 1860 tarihinde The New York Times’da bu ifade yer almıştır.

Fakat Avrupa’da farklı görüşte siyasetçiler de vardır. AB ile  müzakerelerin açıldığı 2005 yılında Avusturyalıların direnişini kıran İşçi Patisi milletvekili ve dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Jack Straw 2013 yılında yayınlanan   kitabının 18’nci bölümünü Avrupa Birliği ve Türkiye’ye ayırmıştır. Hasta Adam Karşılık Veriyor: Avrupa ve Türkiye başlıklı bölümde Straw, müzakere sürecinin başlamasından bu yana Angela Merkel ile Nicolas Sarkozy gibi Avrupalı siyasetçilerin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıktığını hatırlatarak, bu iki siyasetçinin Türkiye’nin üyeliğini arzulamamasını Türkiye’nin Müslüman ülke olmasına bağlamıştır.

Fisher, Avrupa’nın  güvenliği son yıllarda Ortadoğu’daki çatışmalardan kaçan milyonlarca göçmeni ve mülteciyi kabul eden  Türkiye’ye büyük ölçüde bağımlıdır  görüşünden hareket ederek  Avrupa’nın, hasta  adamı iyileştirmeye yardımcı olması gerektiği üzerinde durmuştur.

Fisher’e göre 19. yüzyıl Avrupa’sındaki büyük jeopolitik konulardan biri Doğu Sorunu idi. “Avrupa’nın hasta adamı” olarak bilinen Osmanlı İmparatorluğu bu dönemde son buldu. Birinci Dünya Savaşı  sona erdiğinde  Osmanlı, Avusturya-Macaristan ve Rus imparatorluklarının dağılmasının  Balkanlar’da başlaması bir tesadüf değildi. (One of the great geopolitical issues in nineteenth-century Europe was the so-called Eastern Question. The Ottoman Empire, then known as the “sick man of Europe,” was rapidly disintegrating)

Üç büyük imparatorluk savaş sonrasında dağıldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun bölünme  sürecinde Mustafa Kemal Atatürk   Yunan işgalini başarılı bir şekilde püskürttükten sonra  Osmanlıyı parçalayan  Sevr (Sevres)  Anlaşması   yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını sağlayan  Lozan Anlaşması  imzalandı.

Atatürk’ün amacı, Türkiye’yi Orta Doğu’ya değil, Avrupa’ya ve Batı’ya, modern, laik bir ülkeye dönüştürmek olmuştur. Bu amaca ulaşmak için otoriter  niteliği ağır basan, fiili askeri yönetime ve çok partili demokrasiye dayanan bir devlet kurdu. 20. yüzyıl boyunca  Türk demokrasisi askeri diktatörlükler tarafından sürekli  kesintiye uğratıldı ve  devamlı krizler üretti. (Atatürk’s ambition was to turn Turkey into a modern, secular country that would belong to Europe and the West, not to the Middle East. To achieve this goal, he ruled as an authoritarian, and created a hybrid state based on de facto military rule and multiparty democracy. Over the course of the twentieth century, this arrangement produced recurring crises in which Turkish democracy was repeatedly interrupted by temporary military dictatorships)

1947’den sonra Türk siyaseti Soğuk Savaş’tan büyük ölçüde etkilendi. 1952’de Türkiye NATO’ya katıldı ve Batı’nın vazgeçilmez bir müttefiki haline geldi. On yıllar boyunca, ittifakın Sovyet saldırılarına karşı güney kanadını korumak için Doğu Akdeniz ve Karadeniz arasındaki stratejik konumunu korudu.

Buna rağmen  Türkiye istikrara ulaşamadı. Demokrasi ve askeri yönetim arasındaki sürekli  gidip gelme, modernleşme yolundaki ilerlemesini sekteye uğrattı. Türkiye’de demokrasiden yana olanlar, ülkenin  umudu olan Avrupa’ya yöneldi. Türkiye’nin Avrupa Birliğine  üyeliği modernleşme sürecine katkıda bulunacaktır. Osmanlılar bir yüzyıl boyunca Ortadoğu üzerinde hegemonyasını sürdürürken, Türkiye, Batı’nın  önemli  bir üyesi  olmuştur.

1995 yılında Türkiye AB  ile  gümrük birliğini gerçekleştirmiştir. 2002 yılında İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidara geldiğinde, Türkiye  kendisini Avrupa’ya yönelmiş görüyordu. İslam din adamı Fethullah Gülen‘in hareketi ile birlikte, o zamanki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki AKP hükümetleri, ölüm cezasının kaldırılması da dahil olmak üzere AB üyeliğinin vazgeçilmez bir ön koşulu olan kapsamlı kurumsal, ekonomik ve yargı reformlarını  gerçekleştirdi.

Avrupa’nın istikrarı  ve Türk  demokrasisi uğruna AB, Türkiye’deki  krizin giderilmesine  kendi demokratik ilkelerine dayanan sabır ve pragmatizm ile katkıda bulunmalıdır.

Erdoğan’ın başbakanlığının ilk yıllarında Türkiye, hızlı bir modernleşme ve güçlü ekonomik büyüme  sağlayarak  AB’ye  yaklaştı. 2011 yılında  Arap Baharı  başladığında  Türkiye, hukukun üstünlüğü ve piyasa ekonomisi ile birleşen  başarılı bir “islam demokrasisi” modeli olarak  algılandı.

Şimdi, yedi yıl sonra tamamen farklı bir dünyada yaşıyoruz. Türkiye, Avrupa’nın hasta adamı unvanını hızla geri alıyor. Stratejik konumu, ekonomik gücü  ve insan potansiyeli göz önüne alındığında, ülkenin 21. yüzyılın parlak bir geleceğine doğru ilerlemesi gerekiyor. Bunun yerine, milliyetçilik ve yeniden oryantasyon bayrağı altında 19. yüzyıla doğru geriye doğru ilerliyor. Batı modernliğini kucaklamaktan  çok, Orta Doğu’ya yaklaşıyor  ve  kendini o bölgenin  krizlerinin  içinde buluyor.

2014 yılında cumhurbaşkanlığını üstlenen Erdoğan, Türkiye’nin hızla modernleşmesini ve aynı zamanda hızlı geri dönüş dönemini yaşadı. Erdoğan’ın  Atatürk’ün ayak izlerini takip etme ve Türkiye’yi Batı’ya entegre etme görevini tamamlama şansı vardı, ancak bunda başarısız oldu.

Bu  durumu  ne açıklar? Bir olasılık, Erdoğan’ın 2008 mali krizinden önce gelen patlamada aşırı derecede güçlenmesidir. Bir diğeri ise, durdurulan AB üyelik sürecinin ve 2016 yazında yaşanan başarısız askeri darbeden sonra   otoriter tutkularının  bir sonucu olarak Batı’ya yeniden kızmaya başlamasıdır.

Erdoğan, hem Türkiye hem de Müslüman dünyası için genel olarak eşsiz bir fırsata imza attı. Ülkesi şimdi kendisinden kaynaklanan bir para krizi ile  ve de  ulusal iflas olasılığı ile karşı karşıya  kalabilir.  Doğu ile Batı arasında kaldığı  için, Ortadoğu’nun istikrarını da  etkilemektedir. Geçmiş deneyimler askeri olarak sorunların  çözülemeyeceğini gösterse de, Türkiye’deki iç etnik çatışmalar – özellikle de Kürtlerle – bir kez daha  ön plana çıktı.  Türkiye, çözümden  çok  bölgedeki sorunun bir parçası oldu.

Yine de Türkiye’nin Avrupa’ya karşı stratejik önemi  var. Milyonlarca AB vatandaşı Türk kökenlidir ve ülke Doğu ve Batı, kuzey ve güney arasındaki uçurumu kapatmaya devam edecektir. Erdoğan’ın  yönetimindeki  Türkiye artık AB üyeliğine aday bir  ülke değildir.  Ancak, katılım sürecini  engellemek  yerine, AB ülkeyi istikrara kavuşturmaya ve demokrasisini kurtarmaya odaklanmalıdır.

İstikrarsızlaştırılmış bir Türkiye, Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu son şeydir. Kişilerin Erdoğan’a karşı duyduğu sempati veya antipati dikkate alınmaksızın, Avrupa’nın  güvenliği, son yıllarda Ortadoğu’daki çatışmalardan kaçan milyonlarca göçmeni ve mülteciyi kabul eden  Türkiye’ye büyük ölçüde bağımlıdır. Hem Avrupa’nın istikrarı hem de Türk demokrasisi uğruna AB Türkiye’deki  krize karşı durmalıdır.

Yukarıda özetlemeye çalıştığım  Acemoğlu ve  Fisher’in görüşlerini dikkate almak gerekir. Her iki iktisatçı ve siyasetçi, Türkiye’nin düzlüğe çıkmasından yanadır. Bunun aksini iddia etmek mümkün değildir. Yapılan eleştiriler eğer  hükümet tarafından ciddiye alınırsa, Türkiye hem bölgede ve hem de küresel dünyada hak ettiği yere çok daha kısa sürede ulaşacaktır.

Bu kapsamda Ipsos MORI tarafından gerçekleştirilen   araştırma   dikkate alındığında, Türkiye’de Acemoğlu’nun ve Fisher’in  görüşlerinden   geniş bir kitlenin haberdar olması mümkün değildir. Çünkü Türkiye, en cahil ülkeler arasında ön sıralardadır. Fakat ben tarihe not düşmek açısından bu iki önemli yazıyı Türkçeleştirerek  okurlarımla paylaşmak istedim.

Dünya genelinde yapılan bir araştırmada, en “cahil” ülkeler belirlenmiştir. İngiltere merkezli Ipsos MORI tarafından yapılan  Cehalet Endeksi (The 2016 Index of Ignorance) araştırmasında ankete katılan 27,250  kişinin  kendi ülkeleri hakkındaki bilgileri sınanmıştır.   Katılımcıların yaşlarının 16 ile 64 arasında değiştiği  anket kapsamında 40  ülkede ortalama  500-1000 kişiyle   görüşülmüştür.

Yapılan araştırma, ülkelerin ekonomik durumlarının, sonuçlara beklenenden daha az etkisi olduğunu ortaya koymuştur. ABD en cahil ülkelerden biri çıkarken, gelişmiş ülkeler  arasında olmayan Malezya en az cahil 10 ülkenin içine girmiştir.

Araştırmaya göre  Türkiye 40 ülke arasında en cahil  9’ncu  sıradadır.  Ülkelerin en cahilden en az cahile göre sıralanmış  listesi şöyledir: Hindistan, Çin, Tayvan, Güney Afrika, ABD, Brezilya, Tayland, Singapur, Türkiye, Endonezya, Meksika, Kanada, Karadağ, Rusya, Sırbistan, Filipinler, Hong Kongo, İsrail, Danimarka, Arjantin, Fransa, Vietnam, Peru, İspanya, Şili, Macaristan, Japonya, Belçika, Polonya, Kolombiya, İsveç, Norveç, İtalya, Almanya, Avustralya, Malezya, Çek Cumhuriyeti, Güney Kore, İngiltere, Hollanda.

Kaynak: https://www.indy100.com/article/ignorant-countries-world-map-ipsos-mori-study-7478731

Koyu renkler: çok cahil olan ülkeler

Anket, dünyadaki en cahil yerlerin, insanların kendi ülkeleri hakkındaki bilgisine  dayanmaktadır. Katılımcılara; ülkelerinin nüfusu, sağlık harcamaları, ev sahipliği ve kendi ülkelerinde yaşayan Müslümanların oranı da dahil olmak üzere toplumlarıyla ilgili  sorular sorulmuştur. Bulgular daha sonra endeksi oluşturmak için derlenmiştir. Dünyanın en zengin ülkesi olan ABD, pek çok  az gelişmiş ülkenin altında en cahil ülkelerden biri olarak yer alması ilginçtir.

 

 

 

 

 

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.