Filistin KKTC’yi Tanımıyor Ama Biz Filistin İçin Miting Yapıyoruz

ABD Başkanı Donald Trump, İslam dünyasından gelen tüm tepkilere rağmen Kudüs’ü İsrail’in resmi başkenti olarak  6 Aralık 2017 tarihinde tanıması  ve Tel Aviv’deki ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınacağını açıklaması üzerine Türkiye’den ve İslam İşbirliği Örgütü (İİÖ) üyesi ülkelerden   tepki gelmiştir. Karardan sonra   13 Aralık 2017‘de İstanbul’da düzenlenen İİÖ Olağanüstü Zirvesi’nin ardından yayımlanan bildiride Doğu Kudüs, Filistin Devleti’nin başkenti olarak ilan edilmiştir.

İslam ülkeleri, bütün devletlere çağrı yaparak  Filistin’i ve Doğu Kudüs’ü  ülkenin  işgal altındaki başkenti olduğunu tanıma çağrısında bulunmuştur. ABD, Afganistan, İran, Pakistan, Suriye, Tunus, Malezya, Endonezya, Bangladeş ve Moritanya’daki gösterilerde İsrail ve ABD protesto edilmiştir.

Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasından  sonra Büyükelçilik  15 Mayıs 2018 tarihinde   Kudüs’te açılmıştır.  İsrail’in kuruluşunun 70’nci yıldönümünde gerçekleşen  açılışta Trump’ın kızı ve damadı  yer almış, davet edilen 86 ülkenin büyükelçiliğinden sadece 31’i büyükelçi veya diplomat  seviyesinde  katılmıştır. ABD’den  4 Cumhuriyetçi senatör  törene gelirken,  Demokratlar törende yer almamıştır. ABD’nin ardından Guetemala ve Paraguay da büyükelçiliklerini taşımıştır.

Kudüs, bir Türk-Osmanlı  şehridir. 1517 yılından 1917’ye kadar  400 yıl Osmanlı  yönetiminde  kalmıştır. Fakat günümüzde   Kudüs’te hiç  Türk kalmamıştır.. Bunu Türkiye’de sorgulayan  yoktur. Türkler Araplar tarafından asimile edilmiş, oradaki Türk soyu ve Türk varlığı  yok  edilmiştir.

Büyükelçiliğin   açılışına;  Arnavutluk, Angola, Avusturya, Kamerun, Kongo, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Fildişi  Sahili, Çekya, Dominik Cumhuriyeti, El Salvador, Etopya, Gürcistan, Guatemala, Honduras, Macaristan, Kenya, Myanmar, Makedonya, Panama, Paraguay, Peru,  Filipinler, Romanya, Ruanda, Sırbistan, Güney Sudan, Tanzanya, Ukrayna, Vietnam ve Zambiya  destek vererek katılmışlardır. Bunlardan Arnavutluk, Fildişi Sahili ve Kamerun İslam İşbirliği Kuruluşu üyesidir. Aşağıdaki haritada bu durum  gösterilmiştir.

Kaynak: http://www.informationclearinghouse.info/49432.htm

Filistin, Türkiye için önemlidir. Birinci Dünya Savaşı’nda 1915 yılında  Çanakkale’de ve 1916’da Irak cephesinde Kut’ül-Amare’de  Osmanlı İngiltere’yi mağlup etmiştir. Fakat Mart 1917’de Irak cephesinde ve Ekim 1917’den başlayarak Filistin cephesinde İngiltere’ye  mağlup olunması sonucunda  Kudüs  kaybedilmiş,  9 Aralık 1917 tarihinde  İngilizler tarafından işgal edilmiştir. Osmanlı’nın, Filistin’de 1917  ve 1918 yıllarında, İngilizler karşısında ağır bir yenilgi almasında  isyancı Arap aşiretleri  önemli  rol oynamışlardır. Yemen’de, Hicaz’da, Kanal  harekatında, Filistin’de ve Suriye’de Türk ordusu ihanetler çemberinde  sözde Müslüman Araplar tarafından  arkadan vurulmuştur.

Osmanlı Devleti’nin son Kudüs Mutasarrıfı İzzet Bey’in 9 Aralık 1917 tarihli belgesinde; Osmanlıların dini binaların tahrip olmasından çekindiği için şehirden çekildiği, buralara muhafızlar yerleştirildiği ve İngilizlerin de aynı yolda hareket edeceğinin umulduğu yer almıştır: “Her milletçe kutsal sayılan Kudüs’teki yerleşim yerlerine iki günden beri obüsler düşmektedir. Osmanlı Hükümeti sırf dinî mekanların zarar görmemesi için kasabadan çekilmiş ve Kamame, Mescid-i Aksa gibi dinî mekanların korunmasına memurlar görevlendirmiştir. Tarafınızdan dahi bu yolda muamele edileceği ümidiyle bu belgeyi Belediye Reisi Vekili Hüseyin-zâde Hüseyin Bey eliyle gönderiyorum efendim.”

Milletler Cemiyeti  24 Temmuz 1922 tarihinde Filistin’in  İngiltere mandasına  verilmesi kararını almıştır.  Ağlama Duvarı sebebiyle Müslümanlar ile Yahudiler arasında 1929 yılında çatışma çıkmış,  339 Yahudi çoğu Araplar tarafından,  232 Arap çoğu  İngiltere güdümündeki askerler tarafından yaralanırken, 130 Yahudi ve 116 Arap ölmüştür. BM Genel Kurulu, 29 Kasım 1947 tarihinde  İngiltere mandasındaki Filistin’i  biri Arap diğeri de Yahudi olmak üzere ikiye bölmeye yönelik  tasarıyı sunmuş, öneri  Yahudiler tarafından kabul edilirken, Araplar tarafından reddedilmiştir.

İsrail 14 Mayıs 1948 tarihinde bağımsızlığını ilan edince İngiltere  Filistin’den  çekilmiş, Mısır, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan, Irak ve Lübnan ise  İsrail’e savaş ilan etmiştir. Filistinliler İsrail’in bağımsızlığı sonrası 15 Mayıs 1948 tarihini  Nakba (Felaket) Günü  olarak anmaya başlamışlar, 1949’a  kadar  900 bine yakın Filistinli yaşadıkları bölgelerden çıkmaya zorlanmıştır.

Filistin lideri Yaser Arafat’ın 1 Nisan 1978’de  “Siyonistler, Sultan Abdülhamit’ten siyonist hareketin Filistin’e yerleştirilmesini talep etmişler ve reddedilmişlerdir. Bu nedenle bu tarihsel bağların sorumluluğu omuzlarınızdadır”  görüşü kapsamında  1968-1988  yılları arasında  Türk sol hareketleriyle Filistinliler ve Filistin  Kurtuluş  Örgütü arasında çok sıkı ilişkiler olmuştur. O dönemde ABD’ye  karşı olanlar, Filistin davasına tam destek vermişlerdir.

Benim üniversite yıllarımda (1970’ler) Filistin ve  Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)  o dönemin  devrimci gençliğinin gündemindeydi. Filistinliler ile İsrail arasında 1967’deki savaş sürecinde Türk üniversitelerinde okuyan Filistinli, Pakistanlı, İranlı, Iraklı, Suriyeli, Ürdünlü ve diğer Ortadoğu ülkelerinden öğrenciler İsrail’e  tepkilerini  dile getiriyorlardı. Devrimci gençlik liderlerinden Deniz Gezmiş  19 Kasım 1968 tarihli Türk Solu dergisinde şunları yazmıştı: “Çağımız biz yaştakilerin Vietnam’da, Dominik’te, Meksika’da Amerikan emperyalizmine karşı dövüşerek öldüğü çağdır… Devrimci gençlik Amerikan emperyalizmine ve oportünizmine karşı duran gençliktir…Yaşasın Bağımsızlık Savaşı Veren Dünya Halkları. Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye.” Fakat aynı Deniz Gezmiş, 22 Kasım 1967’de  öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs mitinginde  İngiliz bayrağı yerine ABD bayrağını yakmış, bu  sebeple  gözaltına alınmıştı.

Dönemin 68 kuşağı ile ilgili  araştırmalarıyla tanınan yazar Turhan Feyizoğlu  İki Adalı kitabında  öğrenci liderlerinden Hüseyin Cevahir ve  Rasih Ulaş Bardakçı’nın  mücadelelerini, Cumhuriyet Gazetesi için   hazırladığı  Deniz’ler ve Filistin başlıklı yazı dizisinde de  dönemin devrimci gençliğini anlatmaktadır.

Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu kurucularından  ve 1972 yılında idam edilen Çerkez asıllı Türk sosyalist  Yusuf Aslan El-Fetih’e Ne İçin Gittim başlıklı yazısında Filistin’e neden gittiğini  açıklamaktadır: “Bugün Ortadoğu’da İsrail’e karşı Arap halkları anti-emperyalist bir savaş yürütmektedir. Emperyalizme karşı yürütülen savaş, bütün dünya halklarının ortak savaşıdır. Vietnam’da, Ortadoğu’da, Latin Amerika’da emperyalizme karşı sıkılan her kurşun, aynı zamanda Türkiye halkının kurtuluşu için sıkılmaktadır.”  Filistin’e  ilk gidenler biri Deniz Gezmiş’tir.  Dönemin gençlik liderlerinden, FKF Genel Başkanı Yusuf Küpeli ve  Şahin Alpay da  Filistin’e  gidenler arasındadır.

Filistinliler ile İsrail arasında 1948’den sonraki en büyük sorun, 1967’deki savaşta yaşanmıştır. Bu süreçte  Vietnam’da görev yapmış olan CIA ajanı Robert Commer , Türkiye’ye ABD elçisi olarak atanınca  devrimci öğrenciler büyükelçi  Commer’i  28 Kasım 1968  tarihinde Havalimanı’na giderek protesto  etmişlerdir. 6 Ocak 1969 günü ODTÜ’yü ziyaret  eden Commer’in makam aracı yakılmıştır.

İsrail Filistin anlaşmazlığında Filistin’e destek  verenler İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Ephraim Elrom’u  22 Mayıs 1971 tarihinde kaçırmışlardır.  Elrom, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi (THKP-C) üyeleri olan Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrencilik yıllarından  tanıdığım  Mahir Çayan ile  Ulaş Bardakçı ve Hüseyin Cevahir tarafından   öldürülmüş, öldürülmesinin gerek İsrail’de ve gerekse Türkiye’de büyük etkileri olmuştur.

1987 de başlayıp 1992’ye kadar devam eden intifada sırasında Cezayir’de toplanan Filistin Ulusal Konseyi, 15 Kasım 1988 tarihinde bağımsız Filistin devletini ilan etmiştir. Bu  tarihten  sonra Filistin hızlı bir şekilde  tanınmıştır. Fakat ABD, Kanada, Guatemala, Kolombiya, Haiti, İtalya, Almanya, Hollanda, Lüksemburg, Finlandiya, Estonya, Letonya, Moldovya, Ermenistan, Litvanya, Avusturya, İsviçre, Myanmar, Tayland, Güney Kore, Japonya, Tayvan, Kamerun, Togo, Eritre, İsrail, Batı Sahra, Avustralya ve Yeni Zelanda henüz Filistin’i henüz  tanımamıştır. Belçika ise Filistin’i şartlı tanımıştır.

Avrupa Birliği üyesi ülkelerden  İngiltere, Fransa, İspanya, İrlanda, Portekiz parlamentoları   hükümetlerinin  Filistin’in tanımasına yönelik tavsiye kararı almışlardır. Eski Doğu Bloku ülkeleri  Macaristan, Polonya ve Slovakya ise AB üyesi olmadan önce Filistin’i devlet olarak tanımışlardı.

İngiltere’nin Filistin’i tanıması tarihi açıdan önemlidir. Çünkü, dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour  siyonist hareketin önemli isimlerinden Baron Walter Rothschild’e 2 Kasım 1917‘de yazdığı mektup, Filistin toprakları üzerinde İsrail devletinin kurulmasına zemin hazırlamıştır. Sykes-Picot Anlaşması ile  Osmanlı devletinin topraklarını paylaşan İngiltere, İsrail devletinin önünü açmıştır.
Bir asır sonra İngiltere’de muhalefet milletvekilleri Filistin topraklarında bir İsrail vatanı  oluşturulmasını öngören Balfour  Bildirisi’nin 100’ncü yılı kapsamında hükümete Filistin devletini tanı çağrısında bulunmuşlardır.  İngiltere’nin Gölge Dışişleri Bakanı Emily Thornberry “İleriye bakmamız gerekiyor ve ileriye giden tek yol da yaşanabilir ve güvenli bir İsrail devletinin yanında yaşanabilir ve güvenli bir Filistin devleti olmasıdır”   demiştir.
14 Ekim 2014 tarihinde  Filistin’in devlet olarak tanınmasıyla ilgili Avam Kamarası’na sunulan önerge kabul edilmiştir.  Böylece milletvekilleri İsrail’in yanı sıra  Filistin’i de tanıdıklarını göstermişlerdir. Oylamaya milletvekillerinin yarısından azı katılmış, 274 milletvekili evet, 12 milletvekili hayır oyu vermiştir. Muhafazakar Parti ve Liberal Demokrat Partili bakanlar oylamada çekimser kalmıştır.

Teklif, İşçi Partisi milletvekili Grahame Morris tarafından hazırlanmış, Filistin’i tanınma talep metninde “Parlamento, İsrail’in yanı sıra Filistin’i bir devlet olarak tanımalıdır” ifadeleri yer almıştır. Karardan önce İngiltere, “Filistin’i devlet olarak tanıma hakkını ve bu hakkı ne zaman kullanacağı kararını” tek taraflı olarak saklı tutmuştur. New York’ta 29 Kasım  2012 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda  yapılan oylamada Filistin’in BM’de “üye olmayan gözlemci devlet” statüsü kazanmasına ilişkin karar tasarısı, Filistin’i devlet olarak tanıyan ülkelerin sayısını aşan 138 oyla kabul edilmiştir. (No. 275, 30 Kasım 2012)

Avrupa Parlamentosu  17 Aralık 2014 tarihinde  bağlayıcı olmayan oylama sonucunda Filistin’in devlet olarak tanınmasını öngören karar tasarısını 88 hayır oyuna karşı 498 evet oyuyla kabul etmiştir.111 parlamenter  çekimser  kalmıştır. Oylamanın ardından yapılan açıklamada “Avrupa Parlamentosu prensipte Filistin’in devlet olarak tanınmasını destekliyor ve iki devletli çözümün, İsrail ve Filistin arasındaki barış görüşmelerine olumlu yönde katkı yapacağını inanıyor” denilmiştir.  Fransa  Parlamentosu  da 9 Şubat 2018 tarihinde Sosyalist Parti  milletvekillerinin sunduğu Filistin’in devlet olarak tanınmasını  hükümetten talep eden karar tasarısını kabul etmiştir. Karar tavsiye niteliğindedir. Filistin’i tanıma konusunda bağlayıcı kararın İngiltere’de olduğu gibi hükümet tarafından alınması gerekmektedir.

İsrail saldırıları  üzerine İslam dünyasından en önemli tepkiyi  Türkiye göstermiştir. 28 Mart 1949 tarihinde Şemsettin Günaltay Hükümeti  İsrail’i ilk tanıyan Müslüman ülke olma unvanını kazanmıştır. Türkiye, İsrail’i 30 devletten sonra  tanımış, 9 Mart 1950’de iki ülke arasında ilk diplomatik ilişki kurulmuştur. Rusya’nın Ortadoğu uzmanı gazeteci Maksim Şevçenko, Gazze’deki  gösterilerde 62 insanın öldürülmesi üzerine  “Dünyada İsrail’e tepki gösteren tek ülke Türkiye’dir” demiştir. Şevçeko  Kafkassam’a  şu açıklamada bulunmuştur: “İsrail’in son askeri eylemleri ve öldürülen insanlarla ilgili inceleme yapılmalı. Suçlu tarafa diplomatik ve siyasi yaptırımlar uygulanmalı. Dünyanın herhangi bir bölgesinde bu tür olaylar yaşansaydı anında sert tepki verirlerdi. Ölenler arasında kadınlar, çocuklar var. Binlerce yaralı. Dünya kamuoyundan tık bile yok. Türkiye en doğrusunu yapıyor. Dünyada İsrail’e tepki gösteren tek ülke Türkiye’dir.”

İsrail ile zaman zaman ilişkiler gerilmiştir ama  son dönemde olduğu gibi bir durum geçmişte yaşanmamıştır. Elçiliğin Tel Aviv’den Kudüs’e taşıması üzerine karşılıklı olarak büyükelçiler geri çekilmiş, İsrail  Türkiye’den tarım ithalatını durdurmuş, taraflar arasında ilişkiler  kopma noktasına gelmiştir.  İsrail  barışçı tepki gösteren Filistinlileri katledince Türkiye, dönem başkanı olarak İslam İşbirliği  Örgütüne (İİÖ) üye ülkeleri İstanbul’da toplantıya çağırmıştır.  İİÖ  İslam Zirve Konferansı Olağanüstü Toplantısı sonunda yayınlanan  30 maddelik sonuç bildirisinde  Filistin’e uluslararası barış gücü gönderme yolu da dahil olmak üzere, Filistin halkına uluslararası koruma sağlanması çağrısında bulunulmuş ve  “ABD’yi takip eden ülke, şirket ve bireylere kısıtlama getirilmeli” denilmiştir.

Filistin’e uluslararası barış gücü gönderilmesinin hayata geçirilmesinin zor olduğunu yakın dostum emekli Büyükelçi Uluç Özülker açıklamıştır. Özülker, bunun yerine Filistin’in bağımsızlığı için çaba göstermesinin daha mantıklı olacağını  söylemiştir. (Hürriyet, 20.05.2018)

Olağanüstü toplantıya   10 ülke Türkiye, Afganistan, Gine, İran, Katar, Kuveyt, Moritanya, Sudan, Ürdün ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devlet başkanları seviyesinde katılmıştır. Bu  sayı, 57 üyeli Örgüt’ün  Filistin konusunda duyarlı olmadığını göstermektedir.  Zirve’de Endonezya ve Gambiya   cumhurbaşkanı yardımcıları  seviyesinde  temsil edilmiştir. Filistin, Kırgızistan, Pakistan  Zirve’de  başbakan  seviyesinde  yer alırken, Özbekistan, Cezayir ve Sudan parlamento ya da senato başkanları seviyesinde temsil edilmiştir. Suudi Arabistan, Mısır, Azerbaycan, Bahreyn, Lübnan, Irak, Tunus, Umman, Libya, Bangladeş, Burkina Faso, Çad, Kazakistan, Komorlar, Maldivler ve Tacikistan Dışişleri Bakanları  seviyesinde  Zirve’de hazır bulunmuştur. Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas devlet bakanı seviyesinde, Venezuela ve İtalya ise misafir ülke olarak,  Rusya ise  Örgüt  Daimi Temsilcisi ile temsil edilmiştir.

Zirve’ye 22 ülke katılmamıştır. Bunlar; Arnavutluk, Benin,  Brunei, Cibuti, Fildişi Sahili,  Gabon,  Gine Bissau, Guyana,  Kamerun, Malezya, Mali, Mozambik, Nijer, Nijerya,  Senegal, Sierra Leone, Somali,  Surinam,  Togo,  Türkmenistan, Uganda, Yemen’dir.  22 üyenin zirveye katılmaması,  katılanlar arasında Devlet Başkanlarının az sayıda olması, alınan karaların etkin uygulanmasını zora sokacaktır.

İİÖ üyesi 57 ülke şunlardır: Afganistan, Arnavutluk, Azerbaycan, Bahreyn, Bangladeş, Benin, Birleşik Arap Emirlikleri, Brunei, Burkina-Faso, Cezayir, Cibuti, Çad, Endonezya, Fas, Fildişi Sahili, Filistin, Gabon, Gambiya, Gine, Gine Bissau, Guyana, Irak, İran, Kamerun, Katar, Kazakistan, Kırgızistan, Komorlar, Kuveyt, Libya, Lübnan, Maldivler, Malezya, Mali, Mısır, Moritanya, Mozambik, Nijer, Nijerya, Özbekistan, Pakistan, Senegal, Sierra Leone, Somali, Sudan, Surinam, Suudi Arabistan, Tacikistan, Togo, Tunus, Türkiye, Türkmenistan, Uganda, Umman, Ürdün, Yemen, Suriye (üyeliği 4. Olağanüstü İİÖ Zirvesi’nde askıya alınmıştır)

ABD’de eski Merkezi Haberalma Teşkilatı Başkanı (CIA) John Brennan,  Gazze’deki ölümlerin, ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Filistinlilerin haklarına ve vatanlarına açıkça saygı göstermemelerinin sonucu olduğunu söylemiştir.

ABD’nin Kudüs’te büyükelçilik açmasını protesto etmek isteyen göstericilere ateş açılması sonucu şehit edilen Filistinlilerin sayısı 62’ye ulaşmış, Filistin Sağlık Bakanlığı yaralı sayısının ise 2 bin 770’i geçtiğini, şehitlerden 8’nin 18 yaşın altında çocuk olduğunu açıklamıştır.  Yaralılardan 225’i çocuk ve 86’sı kadındır. İsrail  katliamları sonucunda  Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 15 üyesinden 10’u, (Çin, Fransa, Bolivya, Fildişi Sahili, Ekvator Ginesi, Kazakistan, Kuveyt, Hollanda, Peru ve İsveç)  ABD’nin büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması ve İsrail ordusunun Gazze sınırındaki protestolara müdahalesinde 59 kişinin hayatını kaybetmesinin ardından   BM Genel Sekreteri Guterres’e mektup göndermiştir.  ABD’nin çekimser kalmasıyla 2016 yılında kabul edilen İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında yasa dışı yerleşim birimlerine son vermesini talep eden BMGK kararının uygulanmamasından derin endişe duyulduğu vurgulanan mektupta, “Güvenlik Konseyi kararlarının arkasında durmalı ve bu kararların anlamlı olduğunu tesis etmeli; aksi takdirde uluslararası sistemin güvenilirliğini tehlikeye atarız” ifadesine yer verilmiştir.

İsrail’in Gazze’deki müdahalesini protesto etmek amacıyla Yenikapı’da düzenlenen Zulme Lanet Kudüs’e Destek  mitinginde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın  İslam ülkelerini Kudüs konusunda duyarsız kalmakla suçlaması doğru bir tespittir. Yenikapı’daki mitingine 500 bin kişi katılmıştır ama miting yaparak İsrail’e tepki göstermekle sonuç alınmaz.

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şu tespiti doğrudur: “Biz Müslümanlar kınamaktan başka bir şey yapmıyoruz, yapamıyoruz.”  Saadet Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Temel Karamollaoğlu, “İsrail’in kınanması, bu tip saldırılara engel olmuyor. İsrail’i çok ağır ifadelerle telin etmek, İsrail’in vahşetini engellemiyor. İsrail sadece güçten anlar, yaptırımdan anlar…İktidarlar miting tertip etmez, iktidarlar icraat yapar” derken haklıdır.

İktidarlar miting yapmaz, yaptırım  uygular. Türkiye Filistinlilerden vize isterken İsrail vatandaşlarını vizeden muaf tutmaktadır. Bu bir çifte standart değilse nedir? Hükümet neden Filistinlilere vize uygulamaya devam etmektedir?  Mitinge katılanlar bu sorunun cevabını acaba neden merak etmediler?

Filistin,  büyük çaptaki ölümler üzerine  22 Mayıs’ta  Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) başvurarak İsrail’in yargılanmasını talep etmiştir. Şikayetin gerekçesi olarak İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki yerleşim politikalarının insan haklarını çiğnemesi gösterilmiştir. UCM Savcısı Faou Bensouda ile basına kapalı görüşmesinin ardından bir basın toplantısı düzenleyen Riyad al-Maliki   Bansouda’nın bölgede yaşananlara yönelik ön soruşturmasını derinleştirmesini umduğunu söylemiştir.  Filistin 2015 yılında da başvuru yaparak İsrail’in bölgede işlediği suçların yargılanmasını talep etmiş, Bansouda da bir ön soruşturma başlatarak iki tarafı da gerilimi yükseltmekten kaçınmaya davet etmişti.

Uluslararası Ceza Mahkemesi 1998 yılında   Roma’da imzalanan Roma  Sözleşmesi  ile kurulmuş, Sözleşme’ye 139’dan fazla ülke taraf olmuştur. Avrupa’da Sözleşme’yi imzalamayan 4 ülke vardır: Türkiye, Azerbaycan, Belarus ve Vatikan. İsrail  Sözleşme’yi imzalamış ancak parlamentonun onayına sunmadığı için mahkemeye taraf  olmamıştır. Fakat UCM, taraf olmayan ülkeleri de yargılayabilmektedir. Bunun için üç kriter vardır. Bunlar; suç hakkında ilgili devletlerde soruşturma açılıp açılmadığı, suçun büyüklüğü ve soruşturmanın adaletin çıkarına olup olmayacağıdır.

Türkiye, Filistin için  miting yaparken Mahmud Abbas’ın Rumlarla işbirliği içinde olduğunu  unutmuştur. Buna rağmen Cumhurbaşkanı  Erdoğan, geçirdiği rahatsızlıktan dolayı Filistin Devlet Başkanı Abbas’ı telefonla arayarak  geçmiş olsun dileklerini iletmiş, 18 Mayıs’ta İstanbul’da gerçekleştirilen İslam İşbirliği  Örgütü Olağanüstü Zirve Toplantısı sonuç bildirisi hakkında bilgi paylaşımında  bulunmuştur. Türkiye, Filistin’i  ve Filistinlileri devamlı desteklemiştir. Buna karşılık   Temmuz 2009’da Filistin Devlet  Başkanı Mahmud Abbas Güney Kıbrıs Rum Yönetimini ziyaret etmiş, Kıbrıs sorununda Rum tezlerini desteklediklerini açıklamıştır. Bunun üzerine  Rum Yönetimi de  Filistin’de temsilcilik açma kararı almıştır.

Mahmud Abbas Kıbrıs Rum  Yönetimi ile flört ederken Kıbrıs  sorununun geçmişini bilmemektedir. Eğer bilseydi de durum değişmezdi ama ben yine de hatırlatmakta fayda görüyorum.

İngiltere, 93 Harbi’nde Ruslara karşı ağır bir yenilgi alan Osmanlı’nın durumunu fırsat bilerek Kıbrıs’ı 4 Haziran 1878 tarihinde imzalanan Kıbrıs Sözleşmesi ile Osmanlı Devleti’nden 92.799 sterline kiralamış, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin  Almanya’nın yanında savaşa girmesi üzerine  5 Kasım 1914 tarihinde Kıbrıs’ı ilhak etmiştir. İngiltere’nin günümüzde adanın yüzde 3’üne  denk gelen  Ağrotur ve Dikelya’da  askeri üsleri vardır.  Türkiye, Lozan Anlaşması’nın 20’nci maddesi  ile Kıbrıs’ın İngiltere’ye ilhakını tanımıştır: “20. Madde: Türkiye, Britanya Hükümetince Kıbrıs’ın 5 Kasım 1914’te açıklanan ilhakını tanıdığını bildirir.” Türkiye’nin ilhakı tanımasıyla   1950’li yıllarda Yunanistan ile  birleşme girişimlerine  kadar  Türk iç ve dış siyasetinde Kıbrıs diye bir sorun  olmamıştır.

Filistin lideri Mahmud Abbas resmi davetli olarak  9 Temmuz 2009 tarihinde Güney Kıbrıs’a gelerek Rum Yönetimi Lideri Dimitris Hristofyas’la görüşmüş, her iki lider  işgalin (!) sona erdirilmesi için ortak mücadele edeceklerini  açıklamıştır.  Rum tezlerini İslam Konferansı Örgütü’nde savunduğu için  Abbas’a, Abbas ise iki devletli bir çözüm çerçevesinde başkenti Doğu Kudüs olacak bağımsız bir Filistin devleti kurulması mücadelesine verdiği destek için Hristofyas’a teşekkür etmiştir.

Abbas, Rum Meclisi Başkanı Marios Garoyan ve Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu Hrisostomos ile de  görüşmüş, Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi’nin Filistinlere destek vermeye hazır olduğunu ifade eden Başpiskopos Hrisosotomos, ”Filistin ve Kıbrıslı Rumların ortak mücadele verdiğini” savunmuştur. Rum basını ziyareti, “Rum Yönetimi Türklerin, Filistin ise İsrail’in işgaline son verilmesi için birbirini karşılıklı destekliyor” ifadesiyle değerlendirmiştir.  Fileleftheros gazetesi haberi, “Endişe ve Tedirginlikler Ortak. Kıbrıs ve Filistin Bütün Alanlarda Karşılıklı Destek Konusunda Anlaştı” manşetiyle vermiştir.

2009 yılından sonra Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)  Yunanistan ve Filistin arasında üçlü işbirliğinin temelleri 2016 yılında  New York’ta üç ülke dışişleri bakanlarının yaptığı toplantıda atılmıştır. BM Genel Kurul toplantısı sebebiyle New York’ta bulunan Güney Kıbrıs, Yunanistan ve Filistin Dışişleri Bakanları Yoannis Kasulidis, Nikos Kocas ve Riyad al-Maliki   üç ülkenin siyasi konular, turizm, terörle mücadele gibi birçok konuda işbirliği yapmalarının temellerini atmışlardır.

Görüşme sonrasında yapılan  açıklamada, “İsrail ve diğer komşularıyla yan yana barış içerisinde var olan, başkenti Doğu Kudüs olacak, egemen, bağımsız ve kalıcı bir Filistin devletine götürecek iki devletli çözüme destek verildiği” belirtilirken Kıbrıs sorununa da değinilmiştir. Kıbrıs sorununun çözümünün askeri müdahaleleri içermeyen, Kıbrıs’ın bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı duyacak bir çözüm olması gerektiği vurgulanmıştır. Rum Dışişleri Bakanı Yoannis Kasulidis toplantı sonrasında yaptığı açıklamada;  Yunanistan, GKRY ve Filistin işbirliğinin bu toplantıyla başladığını, ekonomi, turizm ve diğer ortak ilgi alanlarında işbirliği öngördüğünü belirtmiştir

Filistin GKRY  ilişkileri, Filistin Türkiye ilişkilerini kıskandıracak seviyededir. Avrupa Birliği adanın kuzeyindeki KKTC’yi dışarıda tutarak Rum Kesimi’nin AB üyeliğini onaylayınca,  2004 yılından sonra  Rum Kesimi’nin  Doğu Akdeniz bölgesinde önemi artmış,  Doğu Akdeniz, Ortadoğu, Avrupa ve Rusya ekseninde önemli dış politika atılımları gerçekleştirmiştir. GKRY Filistin’i 1967 sınırları içerisinde tanıyan ilk Avrupa Birliği ülkesidir. Ayrıca bugün Ramallah’ta temsilciliği bulunan ender ülkelerden biridir.  İki tarafın dışişleri sorumluları 28 Ocak 2011 tarihinde özgür ve bağımsız Filistin için ortak çalışma sözü vermişlerdir. Türkiye-İsrail arasında yaşanan Mavi Marmara krizinden sonra İsrail Türkiye’ye karşı Rum Kesimi’nin tezlerini desteklemeye başlamıştır.

GKRY dış ilişkilerde İsrail ile olan yakınlaşmasını  son dönemde görüşülen ve imzalanan anlaşmalara borçludur. Petrol ve doğal gaz konusundaki gelişmeler iki tarafı birbirine yakınlaştırmıştır. Doğu Akdeniz bölgesindeki zengin petrol ve doğal gaz yatakları ve Kıbrıs adasının güneyinde bulunan petrol ve doğal gaz yatakları kıta sahanlığı tartışmalarını da gündeme getirmiştir. Bu tartışmalara Doğu Akdeniz bölgesinin bir üyesi olarak Türkiye de katılmıştır.

İsrail ve GKRY 17 Aralık 2010 tarihinde Doğu Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgelerin  sınırlarını  belirleyen bir anlaşma  imzalamışlardır. Türkiye;  KKTC’nin varlığını ve bölge üzerindeki hakkını dışarıda tutan bu girişime destek verilmemesini, anlaşmanın adadaki Türklerin çıkarlarını  yok saydığını  ve müzakere sürecini olumsuz yönde etkileyeceğini  açıklamıştır.

İsrail Türkiye ilişkileri Filistin’deki katliamlar sebebiyle gerginleşince bazı  milletvekilleri sözde Ermeni soykırımını tanıma çağrısında bulunmuştur. Siyonist Birlik Partisi milletvekili Itzik Shmuly ve Likud partisindan Amir Ohana, İsrail parlamentosunda (Knesset)  sözde Ermeni soykırımını tanıyan yasa tasarısı sunabileceklerini  açıklamışlardır. Yeş Atid partisi lideri Yair Lapid, bu yıl başında sözde Ermeni soykırımının tanınması için parlamentoya tasarı sunmuş, fakat   Şubat ayında  yapılan oylamada tasarı onaylanmamıştı. Bu  durumda  benzer tasarının ağustos ayına kadar  Knesset’e sunulamayacaktır.

Ohana, “Adaleti sağlamak için geç değil. Ermenilere yapılan korkunç adaletsizliği resmen tanımanın vakti geldi. Hitler, Wehrmacht yetkililerine Polonya’daki kitlesel yok etme planını sunduğunda, onları dünyanın tepkisi konusunda yatıştırırken ‘Bugün kim Ermenilerden bahsediyor ki?’ dedi. Sadece bu nedenden bile bu soykırımı resmen çoktan tanımalıydık”  demiştir.

Ohana gerçeği ya bilmemekte ya da bilerek saptırmaktadır. Associated Press Ajansı’nın Berlin muhabiri Amerikalı gazeteci Louis Paul  Lochner, 1942 yılında  ABD’de yayınlanan What About Germany adlı kitabında, bir muhbirden aldım dediği Adolf Hitler konuşmasının metnini yayınlamıştır. Ancak yazarın aktardığı şekli ile ABD askerlerinin 1945’de Saalfelden’de ele geçirdiği metin arasında önemli farklılıklar vardır.

Lochner’in  kitabında Hitler’in; “…Savaş hedefimiz belirli hatlara ulaşmak değil, düşmanın fiziki olarak yok edilmesidir. Polonya dili türevi konuşan her çocuk, kadın ve erkeği acımaksızın öldürme emrini uygulamak üzere Doğu’ya ölüm mangalarımın gitmesini ben emrettim. Bize gerek duyduğumuz yaşam alanını kazandıracak alan yalnızca budur. Bütün olanlardan sonra kim bugün Ermenilerin yok edilmesinden söz ediyordediği yazılıydı. Fakat aynı konuşmanın ABD askerlerince Nazi belgeleri arasında ele geçirilen metninde ve diğer belgelerde Ermenilerden söz eden tek satır yoktur.

Yıllar sonra ABD’de Yahudi Soykırımı’na  yönelik bir Soykırım Anıt Müzesi  (Holocaust Memorial Museum) kuruluş çalışmalarına başlanmıştır. Aynı dönemde, ASALA terör örgütü Türk diplomatlara  suikastlar yapmaktaydı. Diğer taraftan Müze Konseyine giren ABD’li bir Ermeni  1915 Ermeni olaylarına müzede yer verilmesi karşılığında 1 milyon  dolar bağış sözü verince yukarıdaki  ifade müzede yer almıştır. Ancak Adolf Hitler’e ait bu ifadenin “Bütün olanlardan sonra kim bugün Kızılderililerin yok edilmesinden söz ediyor”  şeklinde kayıtlara geçtiği belgelerle ispat edilmiştir.

Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde hocam olan  Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, 1984 yılında İngilizce ve Fransızca olarak iki dilde yayımlanan  Hitler and the Armenian Question / Hitler et la Question Armenienne  (Hitler ve Ermeni Sorunu)  çalışmasında Hitler’in Ermenilere ilişkin böyle bir sözünün bulunmadığını Nüremberg  dosyalarından ilgili belgelerle kanıtlamıştır. 1985 yılında da Prof. Dr. Heath W. Lowry Ermeniler Üzerine ABD Kongresi ve Adolf Hitler  (The U.S. Congress and Adolf Hitler on the Armenians) başlıklı makalesinde, müzeye konulmak istenen sözün Hitler’e ait olmadığını, sahte ve uydurma  olduğunu ispatlamıştır. (https://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/10584609.1985.9962785)  Cengiz Özakıncı da ABD Soykırım Anıt Müzesi’nde Türkiye’yi Suçlayan Sahte Hitler Yazıtı  başlıklı makalesinde yazının sahte olduğunu açıklamıştır.

Hitler’e atfedilen bu sözlerin 25 Ocak 2018  tarihinde  Wall Street Journal gazetesinde Robert M. Morgenthau imzası ile yayımlanan Başkan Trump Ermeni Soykırımı Hakkında Gerçeği Söyleyecek mi? başlıklı makalede gerçekmiş gibi yinelendiğini belirten Şükrü Sever Aya, The Wall Street Journal gazetesi editörlerine, Washington Soykırım Müze İdaresi ile  Mütevelli Heyeti’ne ve müzenin bağlı olduğu üst kurum olarak ABD Başkanlık Ofisi’ne gönderdiği 13 Şubat 2018  tarihli  yazı ile protesto etmiştir. Ayrıca ABD’nde Houston’da yerleşik Dr. Ferruh Demirmen de   Robert Morgenthau’nun  yazısına  cevap olarak Wall Street Journal’e  bir yazı göndermiş fakat  yazının  gazete editörlüğünce yayınlanması uygun bulunmamıştır. Robert M. Morgenthau, 1913-1916 yılları arasında ABD’nin Osmanlı İmpa­ratorluğu Büyükelçisi olan  Türk düşmanı Henry Morgenthau’nun torunudur. Amir Ohana’ya Türkçe’deki şu güzel  darb-ı mesel  ile cevap vermek istiyorum: “Bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmaz.”

İsrail hükümeti, Türkiye ile gerginleşen ilişkiler sebebiyle Knesset’in   sözde  Ermeni  soykırımının tanınmasıyla ilgili düzenleyeceği  tartışmaya itiraz etmeme kararı almıştır. (Members of Knesset, the ruling Likud Party’s Amir Ohana and Itzik Shmuly from the opposition Zionist Unity Party have introduced legislation to end Israel’s silence on the Armenian, (http://www.armradio.am/en/2018/05/23/knesset-to-discuss-a-bill-on-armenian-genocide-recognition/)

Bilindiği gibi İsrail Parlamentosu  1915 olaylarının Ermeni soykırımı olarak tanınmasını öngören yasa tasarısını 14 Şubat 2018 tarihinde  reddetmiştir. Jerusalem Post gazetesinde  “Ermeni soykırımı tanıma tasarısını oylamayla reddetti”  haberi yer almıştır. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı  Tzipi Hotovely 1915 olaylarının 100’ncü yıl dönümü  sebebiyle  Erivan’a parlamento heyetinin gönderildiğini hatırlatarak, “Ama ülkemiz, karmaşıklığı ve diplomatik sonuçları ve ayrıca belirgin siyasi doğası nedeniyle bu konuda resmi duruş sergilemeyecek” açıklamasında bulunmuştur.  Daha önce Likud partisinden milletvekili seçilen Knesset Başkanı Yuli Yoel Edelstein  2015 yılında hükümetin tutumunu değiştirmeye çağırmış, 2016’da da parlamentonun eğitim komitesi soykırımı  kabul etmiştir.

Türkiye Filistinlilerin haklı davasına çok büyük destek verirken Filistin Cumhurbaşkanı Mahmud Abbas  Türkiye düşmanları ile neden  dans  etmektedir?  Filistin liderinin  Ermenistan ile ilişkileri  gözardı edilmemelidir. Abbas 18 Ocak 2016 tarihinde  kutlanan Ermeni Noel Yortusuna katılmış, Bethlehem’de Ermeni kilisesinde yapılan törenden sonra konuşarak  Filistin halkının içinde bulunduğu vahim durumu Türk soykırım yıllarında Ermenilerin durumuna benzetmiştir. Yetmemiş,  Ermeni mevkidaşı  Hocalı katliamının baş sorumlusu olan  Serj Sarkisyan’ı  Filistin’e davet  etmiştir.

Sözde  Ermeni soykırım iddialarının 100’ncü  yılı sebebiyle Filistin’de bastırılan bir pul  tartışmaya yol açmıştır. Ermeni Haber Ajansı sosyal medyada  yer alan  Ermeni soykırımının 100’ncü yılı anısına basılmış pul için “Filistin Ermeni soykırımının 100’ncü yıldönümüne adanmış bir pul yayınladı ifadelerini kullanmıştır. Rus interfax haber ajansı ise konuyla ilgili  Bakü’deki Filistin Büyükelçiliği ile görüşmüştür. Büyükelçilik, pulun Filistin devleti tarafından basılmadığını söyleyerek iddiaları reddetmiştir.

İsrail’de Rusça yayın yapan İzRus haber portalının iddiasına göre, İsrail  Erivan’a üç  defa  şantaj girişiminde bulunarak, Filistin devletini tanımaktan vazgeçtikleri takdirde sözde Ermeni soykırımını tanıyacakları şartını ileri sürdüğünü yazmıştır. Sosyal paylaşım  sitelerinde Mahmut Abbas’ın, “Büyük Ermenistan görmek arzusundayım. İnanıyorum ki, Ermenistan bu savaşı zaferle bitirip Azerbaycan’ı tamamen işgal edecek” sözleri  unutulmamalıdır. Ermenistan’da yayın yapan Jamanak gazetesi, Filistin’in milliyetçi Ermeni olan İngiltere Büyükelçisi Manuel Asasyan,  Vostok yayınına verdiği  röportajında “Mahmud Abbas Filistin ve Ermenistan arasındaki ilişkilerin daha iyi sağlanması yönünde kendisine özel bir görev verdiğini açıkladı” sözlerine yer vermiştir.

Ermenistan’ın haklı davasını destekliyoruz, Türkler Ermenilere jenosit yapmışlardır diyen  Filistin El Fetih Başkanı Yaser Arafat’tır. Milliyet Gazetesi’nin 21 Mart 1989 tarihli nüshasında bu haber yer almıştır. Arafat’ın sözleri aynen şöyledir: “Tarihteki Ermeni katliamının bir benzerinin bir daha yaşanmasına izin vermeyeceğiz. Ermeniler başaramadı, ancak biz onların düştüğü hataya düşmeyeceğiz.”  Arafat ayrıca  “Filistin de bir Türk sorunudur diyerek Türkiye’yi suçlamıştır. Bu haberlere ilişkin gazete kupürleri aşağıdadır.

Yaser Arafat vefat etmiştir ama bir gerçeği hatırlamakta fayda vardır. Bölücü, Kürtçü, Marksist örgütler olan  Türk Halk Kurtuluş Ordusu (THKO), THKP-C,  TKPML militanları   Suriye’deki Bekaa vadisinden önce Filistin de eğitim almışlardır.

PKK’lı teröristler  Kuzey Irak’ta tutunamadığı ilk kuruluş döneminde  eğitimlerini burada yapmış ve Türkiye’ye sızlamalarını Suriye üzerinden  gerçekleştirmişlerdir. Türkiye’deki devrimci gençler 1967-1968 yıllarında ezilen Filistin Araplarına destek amacıyla Filistin’e gitmiş, oradaki kamplarda silahlı eğitim görerek geri gelmiş ve Türkiye’de pek çok terör eylemi gerçekleştirmişlerdir. Filistin  kampları, Türk  devrimcilerin  barınma ve iaşe sorunlarını  çözmüş, onlara destek veren güçler  kampta kalanlara aylık vermişlerdir.

Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın sosyal medyada dolaşan  “Türk askeri Kıbrıs’ta işgalcidir,”  “Diyarbakır’ın özgürlüğünü  görmekten memnuniyet duyarız, “  “Büyük Ermenistan görmek arzusundayım. İnanıyorum ki, Ermenistan bu savaşı zaferle bitirip Azerbaycan’ı tamamen işgal edecek” sözleri unutulamamalıdır. Devlet Başkanı Yaser Arafat’ın ölümünün ardından Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) başkanlığına 9 Ocak 2005 tarihinde yapılan seçimlerde El Fetih adayı olarak  devlet başkanı seçilen Abbas,  FKÖ’nün kurulmasına katkı sağlamıştır. Abbas, Gazze’nin idaresini teslim almalarının Hamas tarafından kabul edilmemesi durumunda, Filistin hükümetinin Gazze’de olanlardan sorumlu olmayacağını  açıklamıştır.

Hamas ismi, Arapça İslami Direniş Hareketi’nin baş harflerinin kısaltılmışıdır.1987 yılında İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’daki işgaline karşı çıkan 1’nci İntifada  kurulmuştur. Hamas’ın uzun dönemdeki amacı  bölgede İslami bir Filistin devleti kurmaktır. 2006 seçimlerini kazanan Hamas günümüzde Gazze’yi yönetmektedir. Hamas Türkiye’ye  daha yakındır. İran ile mezhep farklılığı vardır. Türkiye de  Hamas’a daha  sıcak yaklaşmaktadır.

Türkiye, 15 Kasım 1988’de sürgünde ilan edilen Filistin Devleti’ni ilk gün tanıyan Müslüman ülkedir.   Türkiye FKÖ  ile ilk teması 1969 yılındaki İslam Ülkeleri Zirvesi’nde kurmuştur. 1975 yılında o dönemde İsrail ve ABD tarafından terörist örgüt sayılan  FKÖ Siyasi Büro Şefi Faruk Kaddumi  1975 yılında Ankara’ya gelmiş, 1976 yılındaki   İstanbul İKÖ Dışişleri Bakanları toplantısında FKÖ’nün Ankara’da temsilcilik açmasına izin verilmiştir.  Yaser Arafat Ocak 1979’da  Ankara’ya gelerek Başbakan Bülent Ecevit ile  görüştükten sonra Ankara’da FKÖ temsilciliği açılmıştır.

Filistinliler  geçmişte PKK’nın kuruluş aşamasında onlara  kamplarında savaş eğitimi vermişler,  PKK’nın gelişmesine katkıda bulunmuşlar,1982 yılında İsrail’in işgalinde Filistinlilerle  birlikte savaşmışlardır. 1980’li yıllarda PKK ile Filistinli Navaf  Havetma’nın gerillaların ortak  eğitim  yaptıkları Suriye’de Bekaa vadisindeki kamp  daha sonra PKK’lıların  olmuş, 1992 yılında  kapatılana kadar PKK’lı teröristler bu kampta eğitim görmüşlerdir. Kampın ismi daha sonra Mahsum Korkmaz Akademisi olarak değiştirilmiş, Abdullah Öcalan burada   dersler vermiştir. Bu kamplarda ASALA terör örgütü üyeleri de eğitim almışlardır. Aşağıdaki CIA belgesi bunu kanıtlamaktadır.

Örsan Öymen’in  20 Mart 1983 tarihli Milliyet gazetesindeki yazısında “Ermeni terör örgütü ASALA’nın Yaser Arafat liderliğindeki Lübnan FKÖ kamplarında üstlenip FKÖ’den destek gördüğü tezi çürüyor” tespiti, yukarıdaki CIA belgesi dikkate alındığında   doğru değildir.

Filistin, BM’de  üye olmayan gözlemci devlet statüsündedir. Filistin  devletinin bayrağı 30 Eylül 2015 tarihinde New York’taki BM Genel Kurulu’nda  üye ülkelerin çoğunun evet oyuyla kabul edilen tasarı uyarınca Vatikan bayrağıyla beraber  diğer ülkelerin bayrağının arasında temsil edilmesi kararlaştırılmıştır. BM, 2012 yılındaki oylamada da Filistin ve Vatikan’a üye olmayan gözlemci devlet statü verilmesini kabul etmişti. Düzenlenen törene Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Başbakan Ahmet Davutoğlu, BM Genel Sekreteri  Ban Ki-moon, Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da katılmıştır. Filistin’in BM’ye üye olması için BM Güvenlik Konseyi kararı gerekmektedir. Konsey’de ABD’nin İsrail’i  desteklemesi  sebebiyle  bu karar alınamamaktadır. Nitekim Filistin’in BM’e  üye devlet olması, 2011’de BM Güvenlik Konseyi’nin engeline takılmıştı.

Filistin için Türkiye’de miting düzenleniyor ama siz  Arapların Türkler için miting düzenlediğini gördünüz mü? Karabağ’da Ermeniler tarafından Azeri Türkleri katledilirken gösteri yapan  ya da Kerkük’te Türkmenler katledilirken  miting yapan Arap ülkesi var mı? KKTC’yi  hangi  Arap ülkesi  tanımıştır?
Doğu Türkistan’da Türkler Çinliler tarafından katledilirken  Filistin Devlet Başkanı Abbas Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı  neden aramamıştır?  Çin’de ülke genelindeki camilere  Çin bayrağı çekme ve ülkenin sosyalist değerlerine katkıda bulunma çağrısı yapılırken Müslüman Arap ülkeleri nerelerdedir? Rusya  Kırım’ı uluslararası hukuka aykırı bir şekilde ilhak edip Tatar Türklerini 1944 sürgününü hatırlatır bir şekilde baskı altın alırken  Arap ülkelerinden  tepki gelmemiştir.

Kurtuluş savaşında Sovyetler Birliği ile  Hindistan Müslümanları Türkiye’ye yardım gönderirken Araplar neredeydi? Mekke Şerifi Hüseyin’in 1916′da başlattığı isyan kime karşıydı? Filistin halkına karşı yapılanları en sert biçimde kınayan Kıbrıs’taki Müslüman Türk halkı  Filistinli yetkililerden  benzer uygulamaları istemek hakkına sahiptir.

Tüm büyükelçiler KKTC’ye geçerek, Cumhurbaşkanı ve diğer yetkililerle görüşme yaparken, Filistin Büyükelçisi neden KKTC’ne geçmeme konusunda ısrar etmektedir? Yoksa   Abbas’tan mı çekinmektedir.  Büyük Arap Krallığı vaadi karşılığında devlete ihanet ederek İngilizlerle hareket eden Şerif Hüseyin’in  müttefiki  İngiliz kimdi?

“Görülüyor ki Arapların ‘milli’ hareketi esasında ayrılıkçı bir hareket değildi”  görüşünde olan Arap muhipleri yukarıdaki sorulara cevap vermediği sürece Arap’tan Türk’e dost olmaz.

Söz konusu Türk olunca neden  Müslüman kardeşliği  unutuluyor?  Rum dostu olan Abbas’a gösterilen yakınlık Türk dış politikası ile uyuşmakta mıdır? Bu konuda  geçmişi  silerek  hareket etmemek gerekir.  Çünkü hafıza-i beşer  nisyan ile malüldür. Türkiye tarafından  tanınan Filistin’in, 40 yıldır Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini  tanımadığı  unutulmamalıdır.

Siyonistlerin lideri Theodor Herzl, II. Abdulhamid’e Osmanlı devletinin dış borçlarını ödemek karşılığında Filistin’de kendilerine toprak verilmesini teklif etmiştir. Fakat   Abdulhamid  siyonistlerin teklifini  geri çevirmiştir: “Ben bir karış dahi olsa toprak satmam; zira bu vatan bana değil Osmanlı milletine aittir. Milletim bu toprakları kanlarını dökerek kazanmışlardır. Ne ile aldıysak onunla geri veririz”  (Mim Kemal Öke, I2. Abdülhamit, Siyonistler ve Filistin Meselesi,  1981, s. 76)

Hertz, Macar asıllı, hukuk kökenli Viyanalı Yahudi bir  gazetecidir. 1894 yılında Fransız ordusunda yüzbaşı olan Yahudi asıllı Alfred Dreyfus vatana ihanetle suçlanınca  davayı  izlemek için görevlendirilmiştir. Herzl, Avrupa’da Yahudi karşıtlığının din değiştirerek çözülemeyecek kadar köklü olduğunu görünce, Yahudi sorununun  siyasi yoldan çözülebileceğini anlamış, Yahudilerin kendi kaderlerini tayin edebilecekleri devletlerini uluslararası destekle gerçekleştirebileceklerini düşünmüş, Yahudi Devleti: Yahudi Sorununa Çağdaş Bir Çözüm (Der Judenstaat: Versuch Einer Modernen Lösung Der Judenfrage,  1896) isimli kitabını Şubat  1896’da yayınlamıştır.

Herzl, 1902 yılında İsrail topraklarında kurulmasını düşlediği Yahudi devleti vizyonunu işlediği Eski Yeni Vatan (Review of Old New Land -Altneuland) romanını yazmış ve özlemini açıklayan fikir akımını 1890 yılında  siyonizm olarak adlandırmıştır. 28 Ağustos 1897 tarihinde  Basel’de 1’nci Siyonist Kongre’sini toplamış ve   “Siyonizm, kamu hukuku güvencesi altında Yahudi halkı için Filistin’de bir yurt kurulmasını amaçlar”  kararını almıştır. Böylece  Herzl,  sorunu  eyleme dökerek  siyasallaştırmıştır. (Mim Kemal Öke, The Ottoman Empire, Zionism, and the Question of Palestine 1880¬1908, International Journal of Middle East Studies, 14 (1982), s. 338, https://www.tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=283571:  Ergun Göze, Siyonizmin Kurucusu Theodor Herzl’in Hatıraları ve Sultan Abdülhamit, İstanbul, 2002)

Ankara Üniversitesi SBF yurdundan oda arkadaşım olan Prof. Dr. İlber Ortaylı Filistinliler için şu tespitte bulunmuştur: “Zamanında Osmanlı’ya başkaldırıp ihanet eden Filistin, bugün bu ihanetini canıyla ve malıyla ödemektedir.” (http://ilberortayli.com/haber.php?haber_id=13)  Bu tespit ne kadar doğrudur bilinmez ama Filistin taburunun Aden’den gelen İngiliz birliklerine para karşılığı yolu açması, Osmanlının verdiği silahları  satması  bir gerçektir. Filistin taburu bunu yapmamış olsaydı  Osmanlı mağlup olmayacaktı. Cemal Kutay Filistinlilerin ihanetini  kitaplarında yazmıştır.

İİÖ üyeleri Filistin için İstanbul’da toplantı yapıyorlar, Filistin’i devlet, Doğu Kudüs’ü de başkenti olarak tanıyorlar  ama  başkenti  Kuzey Lefkoşa olan KKTC’ni neden tanımıyorlar?  İslam ülkelerinin bu çifte standardı niye? GKRY’de 39 büyükelçilik arasında İİÖ üyesi ülkelerin de elçilikleri bulunduğu yerin kuzeyinde adı  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olan bir devletin varlığından acaba haberleri yok mu?

1963’te adayı kan gölüne çeviren Rum tarafını Hıristiyan  dünyası adanın yasal sahibi olarak tanımakla kalmamış onları AB’ye  almışlardır. Rumları adanın yasal hükümeti olarak tanıyan Hıristiyan  ülkelerine  İİÖ üyelerinin cevap vermesi gerekir.  Filistin’i devlet, Doğu Kudüs’ü de başkenti olarak tanıdığınıza göre  KKTC’nin  başkenti olarak Kuzey Lefkoşa’yı da tanımanızın zamanı gelmedi mi?

Kıbrıs’ın güneyinde yaşayanlar Ortodoks, kuzeyinde yaşayanlar Müslümandır. GKRY’ni Hıristiyan  dünyası yasal hükümet olarak  tanımakta, adanın kuzeyindeki Müslüman KKTC’yi yok saymaktadır. Bölünmüşlük 1964 yılından buyana geçerlidir. Başkent Lefkoşa yeşil hat ile ikiye bölünmüş, 1974’ten sonra da adanın ve başkentinin bugünkü sınırları çizilmiştir. Adada her birinin yaşamı, dili, dini, yönetimi, meclisi  ayrı iki devlet vardır. Halkı Müslüman  bir devlet olan KKTC’yi tıpkı Filistin’de olduğu gibi İİÖ üyesi ülkeler  tanımalıdır.  Bu konuda öncülüğü Türkiye yapmalı, İslam ülkelerini bu tanınmaya davet etmelidir.

Filistin de Hamas iktidardadır ve Türkiye Hamas’ı desteklemektedir.  Fakat Hamas’ın geçmişini ve Türkiye’ye karşı geçmişteki tutumunu gözden uzak tutmamakta yarar vardır. Kıbrıs konusunda  İİÖ, Filistin’e verdiği destek kadar  KKTC’nin uluslararasında tanınması için çaba göstermelidir. Aksi bir tutum İİÖ için bir çifte standart uygulaması olur ki  örgütün  “İslam Dünyasının hak ve çıkarlarını korumak, Üye Devletler arasında işbirliği ve dayanışmayı güçlendirmek” amacı ile çelişir.

İsrail ile Filistin için sık sık karşı karşıya gelen, her uluslararası platformda Filistin’in haklarını savunan Türkiye’de kamuoyu  bu gerçekleri   bilmeli, ona göre tepki göstermeli,  havanda su dövmeye devam etmemelidir. Atalarımız ne güzel demişler: Lafla peynir gemisi yürümez. Gün konuşmak zamanı değil, icraat zamanıdır.

***

Sevgili Okurlar,

Ekonomi Bakanı  Nihat Zeybekçi  döviz kurunda yaşanan artışa değinmiş,  10 gün sonra bu durumun normale döneceğini  açıklamış, TL’nin değerinin Türkiye gerçeklerini yansıtmadığını belirtmiştir: “Nasıl ki 4,90’lara bilmem neye çıktı bu kadar zarar oluşmadıysa 3,70’lere indi bu kadarda gerilim oluşmadı. Bu dalgalanma, dalga boyu gittikçe küçülecek sonra belirli bir bant aralığına girecek ondan sonra da Türkiye ekonomisinin biraz önce saydığımız o realitelerine uygun bir şekilde TL’nin değeri oturacak ve olması gereken yere gelecek.”

Uluslararası İktisat profesörü olarak bakan Zeybekçi’nin  açıklamasından hiçbir şey anlamadım. Öğrencilerim de anlamamış.  Sayın Bakan  dolar kurunun 10 gün sonra ne olacağını acaba bilmediği için mi yuvarlak sözlerle durumu idare ediyor sorusu karşında ben bir şey diyemedim. Hükümetin önümüzdeki üç yılı kapsayan 2018-2020 Orta Vadeli Program  hedefleri döviz kurlarındaki ani yükselişle birlikte çökmüştür.  Hükümetlerin döviz kurunda bir hedefi olamaz. Ancak bazı büyüklükleri dolar cinsinden ifade edebilmek için bir dolar kuru varsayımında bulunmak  gerekir. 2018 yılı dolar kuru varsayımı 3.77  TL’dir. Orta Vadeli Programa göre dolar kuru 2019 için 3.95, 2020 için ise 4.06 düzeyinde varsayılmıştır.

Hükümetin 2018 yılı için 3.77 TL olarak öngördüğü dolar kuru 2018  yılı  bitmeden bu seviyeyi aşarak 2020 yılındaki  hedef olan  4.02 TL’yi geçmiş,  27 Mayıs’ta  4.72 olmuştur.  Bu durumda   dolar bazında Türkiye’nin milli geliri düşecek, enflasyon hedefi  tutmayacaktır. Bu  sebeple  2018-2020 Orta Vadeli Program’ın yeniden gözden geçirilmesi bir zorunluk olarak ortaya çıkmaktadır. Sayın Bakanın “Nasıl ki 4,90’lara bilmem neye çıktı (!) bu kadar zarar oluşmadıysa 3,70’lere indi bu kadarda gerilim oluşmadı” gibi  anlaşılması  mümkün olmayan   açıklamalar yapmak  yerine, doların 10 gün sonra ne olacağını  tahmin etmesi  gerekirdi.  Çünkü dolardaki artış, ekonomideki tüm makro dengeleri bozmaktadır. Benim tahminim 10 gün sonra dolar TL’ye karşı değer kazanacaktır.

 

Sohbete katılın

1 yorum

  1. Filistin eski dış işleri Bakanı Kıbrıs Rum tarafını ziyaret ediyor ve utanmadan ” Sizin de bizim de ülkelerimiz işgal altında” diyerek Türkiye’yi suçlamaktan çekinmiyor.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.