Avrasya İncelemeleri Merkezi’nin (AVİM) kurucusu ve onursal başkanı emekli Büyükelçi Ömer Engin Lütem, 6 Ocak’ta hayata veda etmiştir. Rahmetli Lütem, Dışişleri Bakanlığı’nın  kıdemli büyükelçilerinden biri olmasının yanı sıra, bir düşünce adamı olarak Türk fikir hayatına yaptığı önemli katkılarda  bulunmuştur.

1998 yılında emekli olduktan sonra 2001-2008  döneminde Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi bünyesindeki (ASAM) Ermeni Araştırmaları Enstitüsü’nün başkanlığını yapmıştır. 2009 yılında  Avrasya İncelemeleri Merkezi’ni kurmuş ve 2012 yılına kadar başkanlığını, vefatına kadar da onursal başkanlığını yürütmüştür.

Emekli Büyükelçi Ömer Engin Lütem için 9 Ocak’ta Dışişleri Bakanlığı’nda geniş katılımlı bir cenaze töreni düzenlenmiştir. Törende diplomatlar, Ömer Engin Lütem’in yakınları  ve AVİM personeli hazır bulunmuştur. Cenaze töreninde Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi  Ümit Yalçın, Emekli Büyükelçi ve yazar  Bilal Şimşir ve merhumun oğlu Büyükelçi Murat Lütem konuşma yapmıştır. Törende yapılan konuşmalarda Ömer Engin Lütem’in derin vatanseverliğine ve disiplinli ve çalışkan kişiliğine vurgu yapılmıştır. AVİM’deki etkinliklerde beraber olduğumuz büyükelçi  Lütem’in kaybından  büyük üzüntü duydum. Allah rahmet etsin.

İyi Parti Medya ve Propagandadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve Gaziantep Milletvekili Prof. Dr. Ümit Özdağ,  sözde Ermeni soykırımı muhipi Taner Akçam’ın  Ömer Engin Lütem’in vefatının ardından  hakkında yazdıklarını eleştirerek, “Şerefli bir Türk büyükelçisinin arkasından söylediği yalanlar üzerine Taner Akçam’a sadece hak ettiği cevabı verdiğimi düşünüyorum” demiştir. Akçam için “İnsanın bu kadar yalan söyleyebilmesi için sadece yalancı olması yetmez, halüsinasyonlar gören bir insan olması lazım” ifadelerini kullanan Özdağ’a hak vermemek mümkün değildir.

Taner Akçam’ın rahmetli Lütem için söylediği Ömer Engin Lütem adını her duyduğumda bu saldırgan, fanatik kişi aklıma gelirdi. Ölüm haberi üzerine bu anımı paylaşayım dedim. Ve de ne diyeyim; Rabbim neyi uygun görürse…” açıklaması   kabul edilemez. Kendisine gerekli cevabı sayın Özdağ vermiştir. Özdağ’ın cevabı  şöyledir:

Taner Akçam’ı Türkiye sözde Ermeni soykırımı ticaretinin tacirlerinden birisi olarak tanır. 12 Eylül öncesinde Türkiye’de terör sürecinin planlayıcılarından olan bu adam, sonra Almanya’ya kaçmıştır. Ermeni kökenli olmasından dolayı, Almanya tarafından sözde soykırım ticareti sürecine dahil edilmesi zor olmamıştır. Akçam, o günden bugüne değin Türk milletinin tarihine ve bugününe hakaret etmeye devam etmiştir.

Aslında Akçam gibi bir adam ile ilgili yazı yazmaya hiç değmez. Ancak çok kısa bir süre önce vefat eden emekli büyükelçi ve değerli dostum Ömer Engin Lütem ile ilgili yazdıklarını okuyunca bu yalanlara gereken cevabı vermeyi, hem Ömer Engin Lütem’e hem de bütün Ermeni çeteleri tarafından katledilen insanlarımıza karşı bir borç hissettim. Şerefli bir Türk büyükelçisinin arkasından söylediği yalanlar üzerine Taner Akçam’a sadece hak ettiği cevabı verdiğimi düşünüyorum.

Ömer Engin Lütem’i ben ASAM başkanı iken Dışişleri Bakanlığı’ndan emekli olduktan hemen sonra tanıdım. Ermeni çetelerinin cinayetlerinin başlaması üzerine Dışişleri Bakanlığı’nda bu konu ile ilgili ilk çalışmaları başlatmış olan diplomattı. O günlerde ASAM’da Ermeni Araştırmaları Enstitüsü adlı bir enstitünün kuruluşu ile ilgili çalışmalar yapıyordum. Sayın Lütem’e bu enstitünün başkanlığını önerdim. O da kabul etti. Ve birlikte çalışmaya başladık. Kendisini yakından tanıma imkanı buldum. Büyük bir vatansever, çok iyi bir diplomat ve çok geniş bir kütüphaneye sahip bir entelektüeldi.

Olağanüstü soğukkanlı ve tam bir beyefendi idi. Özel kütüphanesindeki istihbarat ve istihbarat tarihi bölümü beni hep kıskandırmıştır. Sanıyorum benim kütüphanemden daha zengin tek kişisel istihbarat kütüphanesi Ömer Engin Lütem’e aitti. Ömer Bey ile birlikte birçok çalışmayı gerçekleştirdik. Benim ASAM başkanlığından ayrılmam sonrasında da görevinin başında kaldı.

ASAM’ın kapanmasından sonra Ermeni Araştırmaları Enstitüsü çalışmalarını, Avrasya İncelemeleri Merkezi adını alarak sürdürdü. Ricası üzerine bu süreçte kendisine seve seve bazı yardımlarım oldu. Uzun yıllar Avrasya İncelemeleri Merkezi başkanlığından sonra görevini bir başka emekli büyükelçimize devretti. Ancak duyduğum kadarı ile her gün işe gitmeye devam etti. Onlarca gencimizi Ermeni sözde soykırımı konusunda bilimsel mücadele için yetiştirdi. Onlarca çalıştay düzenledi. Yüzlerce sayfa yazdı. Dergiler ve kitaplar çıkardı.

Özetle, Türk Milletinin hukuku için savaştı. Hayatını Ermeni sözde soykırım yalanı ile mücadeleye ayıran bir Türk diplomatını birkaç gün önce kaybettik. Ömer Lütem’in vermiş olduğu bilimsel mücadele Taner Akçam’ın canını öyle yakmış olmalı ki, rahmetli büyükelçi ile ilgili Facebook sayfasına aşağılık yalanlarla dolu bir yazı yayınlamış. Hayatı boyunca Ermeni sözde soykırımı yalanını söyleyerek karnını doyuran bu adamın başka ne yazması beklenirdi zaten.” 

Şimdi, Taner Akçam’a cevap niteliğinde olduğu için  24 Eylül 2017 tarihinde bu köşede yayınlanan yazımı paylaşmak istiyorum.

Geçen hafta (22 Eylül) İstanbul’da Bilgi Üniversitesi tarafından AB-Türkiye İlişkileri konusunda bir konferans düzenlenmiştir.  Konferans; İstanbul Bilgi Üniversitesi Avrupa Birliği Enstitüsü, Friedrich-Ebert-Stiftung (FES) Türkiye Temsilciliği, Türkiye Sosyal, Ekonomik, Siyasal Araştırmalar Vakfı (TÜSES), KÜYEREL Düşünce Enstitüsü, Bilim Akademisi ve Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) işbirliğiyle gerçekleştirilmiştir.

Açılış konuşmalarının ardından AB-Türkiye İlişkilerinin 2017 sonbaharındaki durumu ve perspektifler tartışılmıştır. Konferansa Prof. Dr. Şevket Pamuk (Boğaziçi Üniversitesi), Prof. Dr. Refet Gürkaynak (Bilkent Üniversitesi), Doç. Dr. Lars Nilsson (Avrupa Birliği Komisyonu), Prof. Dr. İlter Turan (İstanbul Bilgi Üniversitesi), Prof. Dr. Ayhan Kaya (İstanbul Bilgi Üniversitesi), Doç. Dr. Nicolas Monceau (Bordeaux Üniversitesi), Prof. Dr. Gencer Özcan (İstanbul Bilgi Üniversitesi), Doç. Dr. Murat Somer (Koç Üniversitesi) ve Doç. Dr. Raffaele Marchetti (LUİSS Üniversitesi) konuşmacı olarak katılmışlardır.

Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinin nerdeyse kopma noktasına geldiği bir ortamda Bilgi Üniversitesi’nin bu konferansı düzenlemesi yararlı olmuştur. Özellikle AB Komisyonu’nu temsilen katılan İsveç kökenli Lars Nilsson’un sunumu dikkatimi çekmiştir. Sabahki oturumda dinlediğim Prof. Dr. Şevket Pamuk (Orhan Pamuk’un kardeşi) ve Prof. Dr. Refet Gürkaynak’ın sunumları, konuya açıklık getirmesi açısından katılanların akıllarına gelen tüm soruları aydınlatmıştır.

Sunumlar bittikten sonra sorulara geçilmiş, katılımcılar merak ettikleri konuları sunum yapanlara yöneltmişlerdir.  Süre sınırlı olduğu için oturum başkanı takriben 8-9 soru almıştır. Ben de sunum yapan hocalara şu soruyu yönelttim: 19 Ağustos 2017 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin 9 sayfasında yer alan Hedef Avrasya Gümrük Birliği manşeti ile verilen haberde Ekonomi Bakanı Zeybekçi, Türkiye’nin AB ile olan birlikten ayrılmadan Avrasya Gümrük Birliği’ne dahil olmasını hedeflediklerini belirtmiştir.

Pamukkale’de 13 Aralık 2014 tarihinde düzenlenen Serbest Bölgeler Çalıştay’ında yaptığı konuşmada da “Avrasya Gümrük Birliği, Türkiye için vazgeçilmezdir. Biz orada olmak zorundayız. Körfez İşbirliği Teşkilatı içinde olmak zorundayız. Orta Afrika Birliği denen… birliğin içinde yer almak zorundayız” demiştir.

Bu durumda Ermenistan gibi Türkiye’yi sözde soykırım yapmakla suçlayan bir ülke ile aynı kuruluşta yer almamız doğru bir tercih midir?  sorumu sunum yapanlara yönelttim. Ayrıca GATT/WTO kapsamında Türkiye’nin her iki Gümrük Birliği’nde olamayacağını söyledim.

23 Aralık 2014 tarihinde Kırgızistan ve Ermenistan, Rusya, Belarus ve Kazakistan’ın oluşturduğu ve 1 Ocak 2015’de hayata geçen Avrasya Ekonomik Birliği’ne kabul edilmiştir. Sorum, sizi her zaman katil olmakla suçlayan bir kişi ile nasıl aynı masada oturur, nasıl sohbet eder ve nasıl iş ortaklığı yapabilirsiniz anlamındaydı.

Prof. Dr. Şevket Pamuk bu soruya dolaylı cevap vermiştir. Prof. Dr. Asaf Savaş Akat ise sözde Ermeni soykırımını ağzından düşürmeyen Ermenistan ile Türkiye’nin aynı kuruluşta yer almasını mümkün olmadığını söylememden rahatsız olsa gerek ki, beni kınamıştır.  Oysa, bir gerçeğin ifade edilmesinin kınanacak bir tarafı yoktur.

Beni kınayanlar, bununla yetinmeyip Türklerin 1,5 milyon Ermeni’yi katlettiğini söyleyerek bir adım öteye geçmişler, içlerinden birisi hızını alamayarak 500 bin daha ekleyerek rakamı 2 milyona çıkarmıştır. Bu ifade karşısında acaba bir açık arttırma seansında mıyım hissine kapıldım. Birinin 1,5 rakamını diğeri hemen 2 milyona çıkarmıştır. Ermenistan’ın 1,5 milyon yalanına saf Anadolu insanlarının kandığına çok ama çok üzüldüm. Çok yazık…

Fransa, Türkiye’yi tarihte yapılmayan sözde Ermeni soykırımı ile suçlayan yasa çıkaran dünyadaki ilk ülkedir. Ayrıca Fransa, Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr (Sevres) Anlaşması’nın imzalandığı Paris’in Sevr banliyösündeki seramik müzesinin önüne Ermeniler tarafından 8 Mart 2001 tarihinde Ermeni soykırım anıtı açılmasına izin veren ülkedir. Anıtın üzerinde “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından Birinci Dünya Savaşı’nda soykırıma uğratılan 1,5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır.

Bu ifade Auschwitz-Birkenau toplama kampının önünde de vardır. Bir farkla. 1,5 milyon Yahudi 1,5 milyon Ermeni olarak değiştirilmiştir. (…where the Nazi’s murdered about one and a half million men, women, and children, mainly Jews from various countriess of Europe. Auschwitz  Birkenau 1940-1945) Bu yalan, uluslararası bir intihal olup, belgesi aşağıdadır.

Ben üzüntülerimi Asaf Hoca’ya aktardım.  Ertesi gün Asaf Hoca aşağıdaki e postayı gönderdi: “Rıdvan Bey, Uzun mesajınıza teşekkür ederim. Sizi üzmek istemezdim. Keşke toplantının geri kalan bölümünü de izleseydiniz. Yemek sırasında size bakındım ama göremedim. Konuşmaya başlarken isminizi söylemediniz, ya da ben duymadım. Neyse, kim olduğunuzu bilmiyordum. İşin ilginç tarafı, Avrasya birliğinin Türkiye için asla AB’ye alternatif olmadığı konusunda sizinle bire bir aynı görüşteyim. Ancak, ekonomik konuların tartışıldığı bir seansta aniden Ermenistan konusunu ortaya atmanızı doğrusu çok yadırgadım. Dolayısı ile müdahale gereği duydum. Soykırım konusundaki görüşlerinizi ilgili ortamlarda savunmak hiç şüphesiz sizin hakkınız. Görüşünüze katılmıyorum ama saygı duyarım. İtirazım dünkü toplantının bunun yeri olmadığını vurgulamak içindi.”

Ben de Hocaya şu cevabı verdim:

“Sayın Hocam, Hiç ilgisi yok dersek, buzağının altını göremeyiz. AEB’de Ermenistan da var. Bu ülke ve diasporanın sözde Ermeni soykırımını Türkiye’ye kabul ettirmek için uğraştıkları malumunuz. En son Almanya Parlamentosu karar aldı. Avrupa Parlamentosu’nun da 4 kararı halen yürürlükte. ABD’de nerdeyse tanımayan eyalet kalmadı. Ekonomi Bakanı da iki hafta önce buraya girmemizi önerdi. Hürriyet iç sayfalarda bunu manşet haber olarak verdi. Daha öncede aynı görüşü savunmuştu. Bende sözde soykırımı tanıyın diyen bir ülke ile aynı masada nasıl oturacağız anlamında söyledim. Ayrıca, Almanya’daki toplantıya beni yer yok diye almadılar. Bunu yazımda da bahsettim. Demek ki, Türkiye’de de farklı düşünenlere söz hakkı tanınmıyor diye düşündüm ve öğleden sonraki toplantıya katılmadım. Saygılarımla. R. Karluk”

Eylül ayı başında Avrupa Akademisi ve Lepsiushaus Potsdam Üniversitesi Berlin’de Ermeni Soykırımı İçin Avrupa Yaklaşımları (Past in the Present European Approaches to the Armenian Genocide) konulu bir Çalıştay düzenlemiştir. Ermeni-Türk Çalışmaları Atölyesi (Workshop on Armenian-Turkish Scholarship: WATS) toplantılarına sözde Ermeni soykırımını onaylayan akademisyenler katılmaktadır. Çalıştay’a aksi düşüncede olan biri olarak ben de katılmak istedim ama kabul edilmedim. Gerekçe ise çok komikti: Yer darlığı. Bana gönderilen cevap aynen aşağıdadır:

“[WATS 2017- Past in the Present: European Approaches to the Armenian Genocide] Registration Roy Knocke [[email protected]]  05 Eylül 2017 Salı 10:2 Dear Sir or Madam, Unfortunately, due to some space problems and therefore limited number of participants, the WATS-organizing committee cannot enable your registration. We apologize for the inconvenience and refer to the video captured presentations of the panels. Kind regards, Roy Knocke, Wissenschaftlicher Mitarbeiter Lepsiushaus Potsdam,Große Weinmeisterstraße 45 14469 Potsdam, Telefon: 0331 – 58164511 und 0176 – 76527624Fax: 0331 – 58164519, Email: [email protected] Web: http://www.lepsiushaus-potsdam.de/index.php?page=roy-knocke.”

Bu süreçte ABD’den 15 Eylül 2017 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, YÖK Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç’a ve diğer yekililere Çalıştay ile ilgili olarak Beth Baron (MESA President Professor, City University of New York) ve Amy W. Newhall (MESA Executive Director) imzalı bir mektup gönderilmiştir. Türkiye’yi eleştiri yağmuruna tutan mektubun ilgili paragrafı  şöyledir:

“As a member state of the Council of Europe and a signatory of the European Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms, Turkey is required to protect freedom of thought, expression and assembly.  Turkey is also a signatory to the Universal Declaration of Human Rights, the International Covenant on Civil and Political Rights, and the Final Act of the Conference on Security and Cooperation in Europe (OSCE), all of which protect the rights to freedom of expression and association, which are at the heart of academic freedom. Moreover, the rights being trampled in these actions are enshrined in articles 25-27 of the Turkish Constitution. We urge your government to take all necessary steps to reverse the decision taken by YÖK and restore the right of Turkish academics to travel to the Berlin conference and other international scholarly meetings to present their findings.”

Yukarıdaki paragrafın Türkçe özeti şudur: “Bu konferansa planlı katılımı için akademisyenlerin özel ve kamusal tacizi konusunda şiddetle kınıyoruz ve YÖK’e, akademisyenlerin konferansa katılmak için Türkiye’den gelmesini önleme politikasını derhal tersine çevirmeye çağırıyoruz. Bağımsız araştırmaların yürütülmesi ve akademik toplantılarda araştırma bulgularının sunulması elbette akademik özgürlüğün temel taşıdır.”

Mektupta açıklanan akademik özgürlük soykırımı savunan akademisyenler için geçerlidir de Türk üniversitelerinde sözde Ermeni soykırımı yoktur diyenler için akademik özgürlük acaba var mıdır? Bence yoktur. Çünkü yoktur dediğiniz için en hafifinden kınanıyorsunuz.

ABD’li hocalar Beth Baron ve Amy W. Newhall akademik özgürlükten bahsediyorlar ama Türkiye’de Ermeni soykırımı yoktur diyenler bu akademik özgürlükten yararlanamıyorlar.

BM’nin 72’nci Genel Kurulu’nda (20 Eylül) konuşan Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan, Ekim 2009 Zürih Protokollerini 2018 baharından önce feshedeceklerini ve 2019 yılında yeni bir girişim başlatacaklarını açıklamıştır.  Bu yeni girişim Lozan Anlaşması ile tarihe gömülen Sevr Anlaşması’nda yer alan Ermenilere söz verilen topraklar mı olacaktır? Bekleyip göreceğiz.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında mağlup Osmanlı devleti ile imzalanan Sevr Anlaşması ile (Md.88-93) Osmanlı Devleti Ermenistan Cumhuriyeti’ni tanıyacak, Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecekti. Dönemin ABD Başkanı W. Wilson 22 Kasım 1920’de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a vermişti.

Türkiye’de bu gelişmeler olurken Fransız Yazar Yves Benard, diğer Fransız  yazarlarının aksine Aralık 2017’de Fransa’da yayınlanan kitabında “Ermeni soykırımı yoktur”  görüşünü savunmuştur.  Benard, incelediği tüm belgelerin  sözde Ermeni soykırımı  iddialarını çürüttüğünü belirtmiştir: “Soykırım yoktur, iki taraf içinde katledilmişler vardır. Şuna ikna oldum ki aslında Türkler, Ermenilerden daha fazla katliam kurbanı olmuştur.”  

Kitap,  Pantheon Yayınevi tarafından  Türk-Ermeni Görüş Ayrılığına Yeni Bakış (Divergences Turco-Armeniennes) adı altında (165 sayfa) basılmıştır. Benard, Türkiye’yi  gezerek  araştırma yapmış ve Türk toplumu hakkında adalet yerini bulsun  dileğinde bulunmuştur.  Yazar, “Bu kitabı yayınlatmakta çok zorlandım. 2009 yılında çıkardığım ilk kitap sadece bir hafta raflarda kalabilmişti. Çünkü yayınevi üzerinde çok büyük baskı vardı. Korktular ve yayını durdurmaya karar verdiler. Şimdi, öyle görünüyor ki artık daha kolay yayınlanabilecek bir konu. Bu sefer çok kolaylıkla bir yayınevi buldum. Oysaki ilk kitabım için en az 60 yayıneviyle irtibata geçmiştim. O dönemde yayınevlerinin yarısı olumsuz  cevap vermiş, diğer yarısı ise cevap  vermeye bile gerek duymamıştı” demiştir.

Kitap hakkındaki  değerlendirme (Türkçesiyle birlikte ) aşağıdadır.

“Ces documents, mieux que de longs discours, vont vous exposer le déroulé des événements tels qu’ils se sont passés réellement. Ces témoignages émanant de diplomates, de journalistes, d’officiers, d’ecclésiastiques, de terroristes méconnus des Français donnent un tout autre regard sur la tragédie turco-arménienne et démontrent à quel point, il est aisé de faire croire à l’opinion mondiale ce que l’on veut, au détriment de la vérité qui est tout autre ! 

Lorsque la première guerre mondiale éclate, commence une funeste période semant partout mort et souffrance. La Turquie est assaillie de toutes parts et ses hommes valides sont appelés à combattre, laissant derrière eux femmes, enfants et vieillards. En pleine rébellion, les miliciens arméniens orchestrent alors un plan d’extermination. Une véritable folie meurtrière donnant lieu à des actes de barbarie indescriptibles, n’épargnant rien à ces civils sans défense.

Présenté dans un ensemble structuré et appuyé d’archives essentielles, l’ouvrage met ainsi en lumière un fait méconnu du conflit turco-arménien. Démontrant que les Arméniens ont leur part de responsabilité, il révèle ici une page sombre et inattendue de l’histoire.

Convaincu que les manuels scolaires français font l’impasse sur un fait capital, Yves Bénard a mené une quête de documents périlleuse. C’est en arpentant la Turquie et en réalisant un travail de recherche conséquent, qu’il démontre sa volonté de rendre justice à un peuple attachant.”

“Bu belgeler, uzun söyleşilerden çok gerçek anlamda olayların nasıl gerçekleştiğini, anlaşılır ve açık bir şekilde sizlere aktaracaktır.  Belgeler; diplomatlar, gazeteciler, subaylar, din adamları ve  teröristlerin   açıklamaları ve de Fransızlar tarafından  Ermeniler lehine yorumlanan Türk-Ermeni trajedisine farklı bir bakış açısı getirmektedir. Onların görüşlerine  inanmak kolaydır.  Oysa gerçekleri kabul ettirmek çok daha zordur.

Birinci Dünya Savaşı başladığında, her yerde ölümün ve acının hüküm sürdüğü bir dönem başlamıştır. Türkiye her tarafta kuşatılmış durumdadır ve savaşabilecek durumda olan erkekler, kadınları, çocukları ve yaşlıları geride bırakarak  savaşa çağrılmışlardır.  Ermeni milisler,  isyan ederek savunmasız sivillere karşı  korkunç, acımasız ve barbarca bir imha  gerçekleştirmişledir.

Tasniflenmiş ve güvenilir bir arşivden desteklenen bu kitap, Türk-Ermeni çatışmasının az bilinen bir gerçeğini gün yüzüne çıkartmıştır. Ermenilerin sorumlu olduğunu gösteren belgeler, karanlık bir tarih sayfasını gözler önüne sermektedir.

Fransız ders kitaplarının önemli bir gerçeği gözden kaçırdığına inanan Yves Bénard, belgeler için önemli bir araştırma gerçekleştirmiştir. Türkiye’yi inceleyerek ve çok sayıda araştırma  yaparak,  adaletin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur.”

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.