Ana sayfa Haberler Türkiye

ARAP DOSYASI /// ERDAL SARIZEYBEK : ŞERİF HÜSEYİN’İN İHANETİ. MEKKE VE MEDİNE NASIL DÜŞT Ü ???

ERDAL SARIZEYBEK : ŞERİF HÜSEYİN’İN İHANETİ… MEKKE VE MEDİNE NASIL DÜŞTÜ ???

Sadakatten ihanete…

Hicaz’da, 23-24 Mayıs 1916 gecesi, Şerifler mücahitleri alıp Medine’den kaçarak, Türk Ordusu’nun karakollarına ve ulaşım yollarına saldırıya geçtiler. Mekke Şerifi Hüseyin’in oğulları Medine’ye saldırırken, kendisi de Mekke ile Taif ve Cidde’yi ele geçirmek çabalıyordu.

Şerif Hüseyin, Mekke’dedir. Mekke kalesinde ve civarda bulunan Türk muhafızlara saldırmakta ve Mekke içinde harp olmaktadır. Aynı zamanda Taif ve Cidde’de de çarpışmalar başlamıştır…

Haziran 1916 başında Medine Muhafızı Basri Paşa durumu şöyle özetlemektedir;

"Emir’in isyan ettiği tahahuk etti. Mekke’de askere hücum edilmiş, çarpışma devam etmekteymiş. Bir kısım kıtalar, zabitler ve memurlar asilerin eline düşmüş, bazı karakollar mukavemet etmekte imiş.

Vali Paşa Taif’dedir. İki gün evvel, Medine önündeki asilere Mekke’den beşyüz silah gelmiş. Cidde garnizonu denizden İngilizler tarafından bombardıman, karadan da asiler tarafından tazyik edilmektedir.

Cidde’deki kuvvetimiz iki piyade taburu ile bir dağ bataryasından ibarettir. Cidde bombardımanı 27-28 gecesi başlamış, düşman gemileri asilere her türlü yardımı yapmaktadır. Medine ile Mekke ve Cidde ile Mekke arasında haberleşme ve ulaşım kesiktir [1]…"

Suriye’den gelen takviye kuvvetlerle Fahreddin Paşa emir ve kumandası altındaki kuvvetler birleşir ve ‘Hicaz Kuvvet-i Seferiyesi’ adını alır.

Mekke’ye sefer yapılması şarttır, şarttır ancak öte yanda İngilizlerden kurtarılmayı bekleyen Mısır vardır, Süveyş Kanalı vardır. Ya Mısır seferinden vaz geçilip Mekke üzerine yürünecek ya da Mekke’den vaz geçilip Mısır seferi yapılacaktır. Enver Paşa ile Cemal Paşa Mekke seferinin yapılmasından yanadır.

Uzun yapılan görüşmeler ve yazışmalar sonunda, şu karar verilir;

"Mekke seferi yapmak için en az yeni bir tümen lazımdır. Umumi vaziyet ise, eldeki ihtiyat kuvvetlerinin kesin neticeyi sağlayacak bölgelerde kullanılmasını gerektirdiğinden, Hicaz’da şimdilik müdafaada kalmak, mümkün olursa Yenbu hareketini yapmak…"

Bu kararla Mekke seferinden vaz geçilir ancak Medine’nin müdafasına da karar verilmiş olur. Hicaz Seferi Kuvvetleri Kumandanlığı tarafından bu müdafaa yapılacaktır.

Bölgedeki bu gelişmeler üzerine, Fahreddin Paşa’nın yerine bir başka komutanın atanması gündeme gelir. Kimin atanması gerektiği konusunda Cemal Paşa ile Enver Paşa arasında uzun yazışmalar yapılır.

Cemal Paşa İsmet Paşa’nın atanmasını teklif eder ama Enver Paşa bunu kabul etmez, bakın yerine kimin atanması istenir, işte Enver Paşa’nın Cemal Paşa’ya verdiği cevap;

"Miralay İsmet Bey, gerek yaşının küçüklüğü ve gerekse 2. Ordu’da İzzet Paşa’ya olan yardımı dolayısıyla Fahreddin Paşa yerine Hicaz Seferi Kumandanlığı’na tayinini muvafık bulmuyorum. Bundan başka Fahreddin Paşa’ya kolordudan fazla bir ordu kumandanlığı yetkisi de verilmiştir. Bu yetkinin, kolordu kumandanlığına henüz geçmiş olan İsmet Bey’e verilmesi biraz erken olur.

Binaenaleyh, Fahreddin Paşa’nın yerine, İtalya harbi esnasında Bingazi’de( Libya) bulunarak Arapları pek iyi idare etmiş ve Çanakkale’de iyi hizmet görmüş olan ve bugün 2. Ordu kumandanlığını vekâleten yapmakta bulunan Mirliva Mustafa Kemal Paşa’yı göndermek istiyorum. Bu husustaki mütalaanızı süratle iş’arını istirham ederim [2]…"

Bu telgrafı Cemal Paşa hemen cevaplandırır ve bu atamadan dolayı müteşekkir kalacağını bildirir.

Enver Paşa, Hicaz Seferi Kumandanlığına atandığını ve hemen hareket etmesini Mustafa Kemal Paşa’ya bildirir.

Mustafa Kemal Medine’ye gitmeden önce Şam’a gelir ve Cemal Paşa ile görüşür.Aynı gün Enver Paşa Hicaz’ın boşaltılmasını ve buradan elde edilecek kuvvetlerle Filistin cephesinin takviye edilmesini Cemal Paşa’ya iletir. Durum incelenir ve Medine’nin boşaltılmasının uygun olacağı kararlaştırılır.

Karar verilir ancak bu boşaltma işlemini kim yapacaktır ve de nasıl?

Feridun Kandemir:

"Esasen boşaltma ve çekiliş başlar başlamaz demiryolu boyundaki bütün Bedeviler, o zamana kadar sadık kalanlar da dahil ayaklanacaklar ve yağmacılık hevesiyle trenlere üşüşeceklerdi. Bundan dolayı kıtalar demiryolu ile gönderilemezdi.

Yaya olarak gitmek zarureti vardı. Trenler ancak su, erzak, cephane, yaralı ve hasta taşıyacaklar, yaya giden seferi kuvveti, ağırlık gibi takip edeceklerdi. Kıtalar trenlerin önünde, iki yanında öncü, yancı, artçı olarak gideceklerdi.

Gündüz her taraftan ateş, akşama kadar muharebe, geceleyin kale nizamında kalmak, ertesi sabah tekrar yürüyüş, tekrar muharebe ve yüzlerce kilometre hep böyle çarpışa çarpışa yürünecekti. Altı yüz kilometre ateş hattı. Böyle bir harekatın harp tarihinde misali yoktu…"

Enver Paşa, Medine’nin boşaltılması görevini Mustafa Kemal’e vermek ister. Ancak bu vazifenin şöyle bir zorluğu da vardır; şimdiye kadar müdafaa edilmiş olunan bu kutsal topraklar düşmana terk edilmiş olacaktır ve bu vazifeyi yerine getirmek kolay değildir. Enver Paşa’nın kasıtlı olarak, Mustafa Kemal’i gözden düşürmek amacıyla, bu vazifeyi verdiğini düşünen yazar ve araştırmacılar da vardır.

Mustafa Kemal’in, şimdiye kadar müdafaa edenin boşaltma işlemini de yapmasının uygun olacağını bildirmesi üzerine, bu karardan vazgeçilmiş ve Medine’nin yeniden müdafaasına karar verilmiştir.

Mustafa Kemal’in ‘Hicaz Seferi Kuvvetler Komutanlığı’na atanması ama görevi kabul etmemesi olayını, tarihçi, yazar Sinan Meydan’ın yaptığı araştırmalar da doğrulamaktadır;

"I. Dünya Savaşı’na Çanakkale cephesinde İngilizleri ve Fransızları durduran, Doğu cephesinde Muş ve Bitlis’i Ruslar’dan geri alan Mustafa Kemal Atatürk, 17 Şubat 1917’de Hicaz Seferi Kuvvetler Komutanlığı’na atanmıştır.

Bu ordunun görevi, Arap Yarımadası’nı; Mekke’yi, Kâbe’yi savunmak ve Suriye’yi Medine’ye bağlayan demiryolunu elde tutmaktır. Fakat Atatürk’ün çok daha başka düşünceleri vardır: O, değil Hicaz’a asker sevk etmek, oradaki askerleri de alıp Anadolu ve çevresinde güçlü bir savunma hattı oluşturmak istemektedir.

Atatürk, Halep’e giderek bu düşüncesini Enver Paşa ve Cemal Paşa’yla paylaşmış, ancak görüşleri dikkate alınmayınca görevinden istifa edip İstanbul’a dönmüştür

[3] …"

Gerek Sinan Meydan’ın, gerekse Bilal Şimşir’in araştırma sonuçlarıyla tarihçi Cemal Kutay’ın bu konudaki araştırmaları birbiriyle örtüşmektedir;

"Ali Fuad Paşa: Mustafa Kemal Üçüncü Ordu Kargahında vazifeli idi, ben de hudutta, Karaferye’de, mıntıka kumandanı idim. Her hafta sonu Selanik’e gelirdim. O da zaman zaman bana gelirdi. Böyle bir akşamdı. Önceden hazırladığını bildiğim haritayı da beraberinde getirmişti.

Bu, hasta adam Osmanlı’nın taksimini beklemeden, bizim, kan dökülmesine ve mukadder mağlubiyetleri beklemeden, şeklen sınırlarımız içinde olmasına rağmen, asla ve hiçbir zaman bizim olmamış toprakları terk etmeden sonra, temeli Türk olan bir devletin hudutlarını gösteriyordu. Yemen’i, Hicaz’ı, Filistin’i, daha sonra 1911’de beraberce giderek müdafaa ettiğimiz Trablusgarp’ı asıl halkına bırakıyorduk.

Bugünkü Suriye’de olan Halep, Irak’ta olan Musul bizimdi. Makedonya, Oniki Ada, zaten o günlerde elimizde idi. Mısır gibi, hâkimiyeti nazarileşmiş yerleri halkına bırakıyor, ama 1878’de İngilizlere emanet ettiğimiz Kıbrısı’ı geri alıyorduk. Lozan’daki kayıplar dışında zaten İlk Misak sınırları bazı farklarla Karaferye’ye getirdiği haritanın hudutları idi

[4] …"

İnsan elinde olmadan düşünüyor: Mekke Şerifi Hüseyin’in Osmanlı’ya ihaneti göz önüne alındığında, bu ihanet yüzünden Mısır’da, Filistin’de ve Gazze’de verdiğimiz binlerce şehit ve ardından gelen yenilgiler akıllara geliyor.

Hasta ve yaralı askerlerimizle, binbir güçlük altında geri çekilişler akla geliyor ve bugün düşünüyor insan;Mustafa Kemal haklıymış, diyor. O günkü koşulları içerisine kendimizi koyup düşünmek ve karar vermek elbet doğru değil, bu savaşın sonunu bildiğimiz için şimdi çıkıp bunu söylemek kolay geliyor bize ama doğru.

Eğer ki daha ilk baştan, ordularımız kırılıp dökülmeden, dinç kuvvetlerle Şam-Musul hattına çekilmiş olsaydı eğer, Kut’ül Ammare’de İngilizleri perişan eden Halil Paşa ve ordusunu takviye edebilecek, Basra’yı İngilizlerin eline düşürmeyecektik, belki de, elde tutacaktık.

Ya Özdemir Bey! Revazdiz kahramanı, tek başına kaldı Revandiz’de İngilizlere karşı, takviye edemedik, Süleymaniye’yi geri alamadık. Musul’u elde tutamadık. Peki, ne oldu sonunda? Müslüman âlemin kutsal kenti Medine’yi savunmak için binlerce askerimizi şehit verdik biz, asla pişman da değiliz savunduğumuz için ama ne oldu?

Müslüman âlemden gelen, hatta Yüce Peygamber soyundan gelen Şerif Hüseyin ihanet etmedi mi?

Mekke’yi, en kutsal kentimizi, hiç savaşmadan, İngilizlere teslim etmedi mi? Medine’yi teslim etmedi mi? O’nun yüzünden Sina’yı, Filistin’i, Gazze’yi kaybetmedik mi?

Yaşananları unutmamamız gerekiyor, hep ders çıkarmamız gerekiyor, tarihimizi bilmek gerekiyor, hem de çok iyi…

Bakınız Mustafa Kemal bu düşüncesini hangi strateji temeline dayandırıyor;

" Askeri politikamız bir savunma politikası olmalı. Elimizde bulunan kuvvetleri ve bir tek eri sonuna kadar saklamalıyız. Memleket dışında da bir tek Türk askeri kalmamalıdır. İşte benim düşüncem bundan ibarettir. Bulunduğumuz mevki sebebiyle bunları tasvir etmekle vicdanım üzerindeki yükü atmış olduğuma inanıyorum [5]…"

Sonuçta, Medine’yi savunmakla birlikte, bir kısım kuvvetlerin, Filistin üzerine yürümekte olan İngilizlere karşı kullanılmak üzere, Filistin cephesine gönderilmesine, kutsal emanetlerin de her ihtimale karşılık İstanbul’a gönderilmesine karar verilmiştir.

İlk ayrılan, Şerif Hüseyin yerine atanan Şerif Ali Haydar Paşa olur.

Ardından kutsal emanetler Medine’den çıkarılarak İstanbul’a gönderilir.

Bu arada Medine müdafaası sürmektedir. Medine olduğu kadar Hicaz demiryolunun da güvenliği, buradaki kuvvetlere aittir. Yukarıdan takviye gelmemektedir, ancak kuvvet gönderilmesi için yapılan çağrılar çoktur.

Yapılan kuvvet taleplerinden birine, o dönemin anlaşılması için, verilen cevaplardan birisi şudur, Cemal Paşa’dan Medine Muhafızlığına;

"Zatıâliniz, Hilafetin eşsiz incisi olan Medine ile anavatan arasında en nazik bir bölgeyi bir avuç askerle müdafaa ediyorsunuz. Kuvvet ne kadar az olursa olsun, azim ve himmet o kadar çok olmak lazım gelir. Ve 4. Ordunun bugünkü durumu böyledir. 4. Ordu bütün hayatı kuvvetini Sina cephesinde İngilizlere karşı toplamak zorunda olduğundan iç ve kıyı bölgelerdeki kolordu kumandanları birer avuç askerle kalmışlardır. …

En büyük düşman olan İngilizlere karşı Filistin hududunu kapayabilmek için, orada en ziyade kuvvetli olmak ve öteki bölgeleri birer avuç askerle sizin gibi büyük vatanperverlerin namus ve fedarkarlığına bırakmak mecburiyetindeyim. Geçirdiğimiz bu müşkül günlerin hatırası, gelecek nesiller için en iyi terbiye mektebi olacak ve Türkiye, barış masasına oturduğu vakit Medine elimizde bulunursa, bu şerefte sizin de yüksek bir övünme hisseniz olacaktır. Sizin kahramanlığınıza benim itimadım vardır…"

Mesajın kibarca dili şudur; size gönderecek takviye kuvvet yoktur, hepimiz aynı haldeyiz.

Savaş bitmesine rağmen Fahreddin Paşa Medine’yi düşmana teslim etmedi.

Osmanlı’nın yenilmesine rağmen bu kutsal şehri düşmana teslim etmedi. Açlık ve yoklukla ve bir de Arap ihanetiyle uğraşarak Medine’yı hep müdafaa etti.

30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes anlaşması imza edildi ama Fahreddin Paşa yine Medine müdafaasından vaz geçmedi. Medine müdafasının bırakılıp, Mondros ateşkesi gereği, Osmanlı ordusunun teslim olması ve Mısır’a gönderilmesine ilişkin kararlar alındığında dahi, vazgeçmedi!

Bakın Fahreddin Paşa’nın halka dağıttığı şu bildiriye;

"Türk, Arap, Kürt, Çerkez, Laz, Arnavut, Boşnak, ey ümmeti Muhammed! Mademki bir cariye gibi Mısır’a esir gidecekmişiz, ya beş senedir niçin kan içinde yüzdük? Niçin ocaklarımızı söndürdük? Niçin bunca aziz kardeşlerimizi kurban ettik? …Hamdolsun, süngümüz hala elimizdedir. Dişimizden, tırnağımızdan, aç kalıp bugünlere sakladığımız erzak ise aylarca idaremize kâfidir.

Biz Mısır’a, esir kampına değil, anavatanımıza gidebiliriz. Asi Şerifler tarafından yağmaya çağrılan ve ellerine bir aslan pöstekisi geçeceğini ümit eden keçi çobanları, etrafımızda boşuna bekliyorlar. Biraz daha tevekkül ve gayret edelim.

Sulha kadar düşmanın takazası altında, Mısır’da sürünmekten, orada tahkimatta, yol inşaatında çeşitli angaryalar altında ölmektense, şimdiye kadar bizi aç bırakmayan Allah’ın inayetine sığınarak, burada Peygamberimiz’e misafir olmak elbette hayırlıdır, aziz dindaşlar!"

Fahreddin Paşa, ne zamanki Halife Sultan Padişah, Medine’nin ve Fahreddin Paşa ile askerlerinin İngilizlere teslim olması için bir irade-i seniye çıkarır ve bunu Fahreddin Paşa’ya gönderir, işte o zaman Fahreddin Paşa, çaresiz kalıp razı olur ve Medine’yi bırakır.

Bıraktığı tarih 7 Ocak 1919, yani ateşkesten tam iki ay bir hafta sonradır.

Ayrılışı ise şöyledir;

"Fahreddin Paşa’nın Medine’den ayrılıp teslim olmaya gitmesi için, yapılacak başka bir şey yoktu. …Makam odasındaki masasının başından kalktı. Dışarı çıktı…

‘Harem-i Şerif’e gidelim’ , emrini verdi.

Şehre ayak basıldığı anda olduğu gibi, ayrılırken de Harem-i Şerif’e varılmak, Hazret-i Peygamber’e veda ziyareti yapılmak her mümin için bir vazifedir. Fahreddin Paşa işte bu veda ziyaretine gidiyordu…

Fakat bu yollarda, daima sağda ve solda saygı ile selamlayanlara, yüzüne başka bir asalet veren o pek tatlı gülümseyişiyle karşılık vererek geçen Paşa, şimdi kimseyi görmeden ve kimseye görünmeden geçmek istiyormuş gibi son derece dalgın ve mahzundu.

Harem-i Şerif’te, öyle bir saat içinde yıllarca yaşlanmış hissini verecek derecede yorgun ve mecalsiz görünerek girip, ağır ağır Ravza-i Mutahhara’ya yaklaşan Fahreddin Paşa, tam Ravza’nın gümüş parmaklığının önüne gelince, bütün bütün kendinden geçer gibi bir halsizlik içinde, el bağlayıp duaya dalmıştı[6]…"

Fahreddin Paşa teslim olur. Mısır’a sürgüne gönderilir, oradan da Malta’ya…

Şimdi soru şu; OSMANLI’YA İHANET EDİP SIRTINDAN HANÇERLEYEN BİR ŞERİF HÜSEYİN ÖRNEĞİ VAR İKEN, BUGÜN YENİ OSMANLIYIZ DİYEREK SUUDLARIN KARŞISINDA EL PENÇE DİVAN DURANLARA NE DEMELİ…

Erdal Sarızeybek

[1] Medine Müdafaası, s.44.

[2] Medine Müdafası, s.66.

[3] Cumhuriyet Tarihi Yalanları, araştırma, s.39, Sinan Meydan, İnkılap Kitapevi, 2010.

[4] Atatürk Bugün Olsaydı, araştırma, s, 23, Cemal Kutay, İklim Yayıncılık, 2005.

[5] Age,s.41.

[6] Medine Müdafaası, s.190

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here