Brexit, Britain (Britanya) ve Exit (çıkış) sözcüklerinin birleşiminden oluşur ve Britanya’nın (İngiltere) AB’den çıkması anlamındadır. Britanya’nın plebisit (halk oylaması) sonucunda ayrılma olasılığı tartışılırken, Türkiye’de de AB ile devam eden müzakere süreci konusunda bir plebisit yapılmasının mümkün olabileceğini Cumhurbaşkanı Erdoğan tartışmaya açmıştır.
Halkoylaması öncesinde İngiliz yayın kurumu BBC’de yayınlanan “Question Time” programına katılan Cameron, 23 Haziran Perşembe günü yapılacak halkoylamasına ilişkin programdaki bir seyircinin “Türkiye’nin AB üyeliğini veto edecek misiniz?” sorusu üzerine şu cevabı vermiştir:

“Türkiye’nin AB üyeliğinin on yıllarca olmayacağını düşünüyorum. Bu konunun, halkoylaması sürecinde dikkati başka yöne çekmek için kullanılan bir konu olduğunu düşünüyorum. Ülkemizde ya da Avrupa’da, Türkiye’nin gelecek 30 yılda AB’ye katılabileceğini söyleyecek tek bir uzman bulamazsınız. Katılım için 35 müzakere başlığını açıp kapatmanız gerekiyor. Türkiye sadece bir başlığı kapattı, bu hızla Türkiye 3000 yılında üye olur.”

Ayrılık kampanyasında, posta kutularına üzerinde “Türkiye AB üyesi olacak, İngiltere’nin de içinde bulunacağı AB ordusu kurulacak, Brüksel’e haftalık 350 milyon sterlin veriliyor” yazılı broşürler atıldığını belirten Cameron, bunların hiçbirinin doğru olmadığını söylemiştir:

“Eğer AB’den ayrılmak istiyorsak, bu yönde oy verelim ama tamamen doğru olmayan bu üç konu nedeniyle birlikten çıkma yönünde oy kullanmayalım. Türkiye’nin AB üyeliği gelecek birkaç yıl içerisinde gerçekleşecek olsa bunu desteklemezdim ama zaten bu olmayacak. Bu, gelecek 30-40 yıl içerisinde olabilir ve ben o zaman Başbakan olmayacağım. Türkiye’nin üyeliğini çok destekledik, çünkü Batı eğilimli bir ülke olmasını istiyoruz. Türkiye’de demokrasi, hukukun üstünlüğü olmasını istiyoruz. Gazetecilerin tutuklanmasını istemiyoruz, açıkçası şu anda pek de iyi gitmiyor. Bu halkoylamasında ‘Türkiye AB üyesi olacak’ diye kimsenin Birlikten ayrılma yönünde oy kullanmasını istemiyorum, çünkü bu olmayacak.”

Cameron, “23 Haziran’da AB’den ayrılmaya karar verirsek bu geri dönüşü olmayan bir karar olacak. Tekrar birliğe üye olamayacağız, bu son karar olacak. Bu karar, ülkemiz için yıllar sürecek belirsizlik demek.” demiştir.

Bu açıklamalar karşısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 22 Haziran’da Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’nin 2015-2016 akademik yılı mezuniyet töreninde bir konuşma yaparak Cameron’a cevap vermiştir:

“Türkiye’ye yönelik bir başka güya uyarıyı da AB Komisyonu Başkanı yapmış. Komisyon başkanı demiş ki; ‘Eğer Erdoğan ciddi şekilde geri kabul anlaşmasını uygulamama yoluna giderse o zaman Türklere niçin Avrupa’ya vizesiz seyahat imkânı verilmediğini Türk halkına kendisi anlatmak durumunda kalır.’ Ey! Başkan sen Türk milletini tanımadın be. Tanımadın. Bu millet, oradan gelecek vizeymiş, geri kabulmüş bunların peşinde değil. Siz şu anda tam manasıyla Türkiye’nin peşindesiniz. Eğer Türkiye kapıları açar da bu mülteciler Avrupa’ya doğru yürürse bizim halimiz ne olacak diye düşünüyorsunuz.
İşte Edirne’de 60 bin kişi toplandı. Tutuştular. Acaba bunlar Bulgaristan’a, Yunanistan’a doğru gidecekler mi diye. Biz 3 milyona ev sahipliği yapıyoruz. Geri kabul vs. bütün bunlar sizin ne kadar sözünüzde durmaz insanlar olduğunuzu gösteriyor. Anlaşmaları yaptık, kayıtlarda var; verdiğiniz sözde durmuyorsunuz.
“Erdoğan bu çirkin yüzünüzü ortaya koyduğu için çılgına dönüyorsunuz. Onun için de Erdoğan’dan nasıl kurtuluruz diye bunun çalışmaları içerisindesiniz…Bölücü terör örgütünün arkasında olduğu örgüt elemanlarını parlamento binanızın içerisinde duvarlara astınız o terör örgütünü paçavraları önünde resim çektiriyorsunuz. Ama biz o değiliz teröre karşıyız dediysek sonuna kadar karşısıyız. Ama siz samimi değilsiniz. Biz İngiltere gibi de değiliz. Yarın reformundum yapıyorlar. AB’den çıkalım mı çıkmayalım mı? Bize de sinyal gönderiyorlar; ‘3 bin yılına kadar Türkiye’nin AB’ye girmesi mümkün değil’. Bir araya geldiğimiz Cameron, sen böyle konuşmuyordun; ‘Her zaman yanınızdayız. Bir an önce Türkiye’nin AB’ye girmesi için her türlü gayreti gösteriyoruz’ diyordun. Ne oldu şimdi?
İşte bu. Bunların yapısı bu. Yarın bizi gerekçe göstererek kampanyayı öyle sürdürüyorlar görüyorsunuz. Oradan AB’den çekilmeme kararı çıkacak. Ben şimdiden size söylüyorum. Ondan sonra diyecekler ki; ‘Ne yapalım, İngilizler böyle istedi. AB’den çekilmedik, yola devam ediyoruz.’ Eee hayırlı olsun devam edin zaten oradasınız. Ama Türkiye bu değil. Türkiye’ye resmen sene 63 söz verdiniz. Sene 2016. 53 yıl geçti. Hala oyalıyorsunuz. Niye oyalıyorsunuz söyleyeyim; Ey Avrupa Birliği siz bizi halkının büyük bir çoğunluğu Müslüman olduğu için kabul etmiyorsunuz. Evet… Bunun aksini ispat edemezsiniz ve bunu Fransa’nın eski dışişleri bakanlarından bir tanesi bana zaten açık açık söyledi. Sayın Davutoğlu da yanımda, üçlü olarak görüşüyoruz ve açık açık söyledi. ‘Sizi almazlar’ dedi Avrupa Birliğine, ‘boşuna uğraşıyorsunuz’. ‘Niye?’ dedim, ‘Müslümansınız’ dedi.
Biz de biliyoruz da samimiyet testi diye bir yola girdik. ‘NATO’da bir yanlış oldu’ diyorlar. ‘Buralarda bu olmamalı.’ Ayrımcılık bunlarda var. Biz meseleyi milletimize rahat anlatırız. Sayın Komisyon Başkanı rahat olsun. Biz kalkarız İngilizlerin yaptığı gibi biz de bir kamuoyu araştırmasına milletimiz ile gideriz. ‘AB ile müzakerelere devam mı? Tamam mı?’ diye sorarız. Milletim devam derse biz de devam ederiz.
Ben kendilerine hep dedim, bizi almayacaksanız söyleyin alacaksanız da bu işi bitirin. Ne evet ne hayır dediler hep bizi oyaladılar. Düzenli göç imkanından mahkum kaldıkları için yeniden harekete geçecek milyonlarca mülteci AB kapılarına dayandığında sayın Komisyon Başkanı bu durumu kime nasıl anlatacak onu düşünsün. Biz vize serbestliği olmadan bugün olduğu gibi hayatımızı yine sürdürürüz. Ama AB ülkeleri geri kabul anlaşmasının getirdiği imkanlara umudunu bağlamış milyonlarca mültecinin yaşayacakları hayal kırıklığının ardından ortaya çıkacak tabloyu aynı rahatlık ve soğukkanlılıkla karşılayabilir mi onu bilmiyorum. Yaşayıp göreceğiz.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önerdiği gibi Türkiye’de de İngiltere’dekine benzer bir plebisit yapılması, Türkiye AB ilişkilerinin zayıflamasına ve genelde AB’ye üyelik konusunda bir “şüphe” duyulmasına yol açar. Malum, Nasrettin Hoca’nın sakalına bir bit girmiş. Hoca hemen sakalını kesmiş. Bir bit için sakal kesilir mi diye sual edenlere, “Sakala bir bit girdi mi yol olur. Artık o sakaldan hayır gelmez” cevabını vermiş.

Türkiye’nin AB üyeliği uluslararası hukuk açısından bir “ahdi yükümlülük” olmasına rağmen Almanya Başbakanı Angela Merkel ile önceki Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy tarafından Türkiye’ye önerilen imtiyazlı ortaklık, uluslararası hukukta geçerli olan “ahde vefa” (pacta sunt servanda) kuralını yok saymak anlamındadır. Çünkü, Ankara Anlaşması ve Katma Protokol’de “imtiyazlı ortaklık“ şeklinde bir tanımlama yoktur. Türkiye AB ile gümrük birliğini gerçekleştirdiği için bir anlamda “imtiyazlı ortak” statüsündedir.
AB’ye sonradan katılan ülkeler arasında Yunanistan dışında hiçbir ülke önce gümrük birliğine girerek üye olmamıştır. AB mevzuatına aykırı bir şekilde Türkiye’ye imtiyazlı ortaklık statüsü verilmesi söz konusu olursa, Lizbon ve Ankara Anlaşmaları ile Katma Protokol’ün değiştirilmesi hukuki zorunluluk olarak ortaya çıkar.
Avrupa Birliği ile ilişkilerde çeşitli faktörlerin etkisiyle meydana gelen olumsuz gelişmeler sebebiyle Türkiye’nin son 200 yıldır Batı’ya dönük yüzünü Şanghay İşbirliği Kuruluşu ve Avrasya Gümrük Birliği gibi Rusya’nın siyasi ve ekonomik etkinliğinde olan kuruluşlara yöneltmesi, hiçbir zaman bir alternatif olamaz, olmamalıdır da.

2014 yılında Dünya Bankası tarafından yayınlanan Rapor’da Gümrük Birliği’nin derinleştirilmesinin Türkiye ekonomisi üzerinde olumlu etkileri olacağı vurgulanmıştır. Tarım ürünleri ticaretindeki tarife ve tarife dışı engellerin kaldırılmasıyla birlikte hizmetler ticaretinin serbestleştirilmesi senaryosunda milli gelirin yüzde 0.46 oranında (cari rakamlarla yaklaşık 3.5 milyar dolar) artabileceği hesaplanmıştır.

Derinleştirilmiş Gümrük Birliği’nin ekonomik açıdan getireceği en büyük değişiklik, Türkiye ekonomisinin yaklaşık yüzde 70’ni oluşturan hizmetler sektörünün AB rekabetine açılacak olmasıdır. Bu gelişme, Türkiye’nin milli gelirini yüzde 0.2 oranında (2014 yılı rakamlarına göre 1.5 milyar dolar) artıracaktır. Sektörün Gümrük Birliği’ne dahil edilmesi; bankacılık, ulaştırma, haberleşme, enerji ve turizm sektörlerini etkileyecektir.

Müzakerelerin açıldığı 2005 yılında Avusturyalıların direnişini kıran İşçi Patisi milletvekili ve dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Jack Straw 2013 yılında yayınlanan kitabının 18’nci bölümünü Avrupa Birliği ve Türkiye’ye ayırmıştır. “Hasta Adam Karşılık Veriyor: Avrupa ve Türkiye” başlıklı bölümde Straw müzakere sürecinin başlamasından bu yana Angela Merkel ile Nicolas Sarkozy gibi Avrupalı siyasetçilerin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıktığını hatırlatarak bu iki siyasetçinin Türkiye’nin üyeliğini arzulamamasını, Türkiye’nin Müslüman bir ülke olmasına bağlamıştır:

“33 müzakere başlığının, 17’si engellenmiş durumda. Hiçbir aday ülkeye böyle davranılmamıştır. Acil sorun Kıbrıs’tır. Bu sorun, Fransa, Almanya ve İngiltere tek ses olursa çözülebilir. Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Avrupa’nın kendisine sınır çizmesi gerektiğini söylediğinde, coğrafi sınırları kastetmemişti. Öyle olsaydı, Malta veya Güney Kıbrıs’ın alınmaması gerekirdi. Kastettiği dini sınırlardı. Tüm bunda kaybedecek olan AB’dir, Türkiye değil. Türkiye’nin AB’ye duyduğu ihtiyaçtan çok, AB’nin Türkiye’ye şu anda ihtiyacı vardır” (Straw, 2013: Chapter 18 ).

2012 yılında Fransa’da François Holland’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla Fransa’nın bloke ettiği başlıklarda müzakerelere başlanmasının yolu açılmıştır. AB Genel İşler ve Dışişleri Konseyi’nin 11 Aralık 2006 tarihinde almış olduğu karar uyarınca 8, GKRY’nin tek taraflı olarak bloke ettiği 6 başlık bloke edilmiş durumdadır. 18 Mart 2016 tarihinde Brüksel Zirvesi’nde 33 No.lu “Mali ve Bütçesel Hükümler” başlığındaki Fransa vetosu kalkmış ve Fransa’nın tek başına blokajı yüzünden açılamayan başlık kalmamıştır.
Türkiye, AB için önemli bir stratejik ortaktır. Türkiye’siz bir AB, zayıf bir küresel güç olmaya adaydır. Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Başkanı Stefano Manservisi’nin de belirtmiş olduğu gibi Avrupa Birliği Türkiye’nin açık ara birinci ticari ortağıdır. Günümüzde Türkiye ve AB arasında Gümrük Birliği çerçevesinde gelişmiş güçlü ticaret ve yatırım ilişkileri vardır.

AB, Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımların ana kaynağıdır. Avrupalı şirketler otomotivden enerjiye, haberleşmeden mali hizmetlere çeşitli sektörlere yatırım yapmaktadır. Türkiye’deki doğrudan yabancı sermaye stokunun üçte ikisi AB ülkeleri kaynaklıdır. Avrupa Birliği Türk şirketlerin ana yatırım adresi olmuştur. Son beş yılda Türkiye kaynaklı doğrudan yatırımların yarısından fazlası (%57) AB üyesi ülkelere gitmiştir. Avrupa’da Türk sermayesiyle kurulmuş yaklaşık 150 bin şirkette 630 bin kişi çalışmaktadır

Avrupa Birliği’nin bazı üyeleri Türkiye’yi tam üye olarak alma konusunda isteksizdir ama Türkiye’nin başka denizlere yelken açmasını da istemezler. AB Devlet ve Hükümet Başkanları 17 Aralık 2004 tarihinde şu kararı almışlardır: Eğer Türkiye AB’ye üye olamazsa, Türkiye’nin AB kurumlarına demirlenmesi söz konusudur (is fully anchored in the European structures) . Demirlemek şu demektir: “Avrupa Birliği’ne eğer üye olamayacaksanız, AB’den fazla uzaklara da gitmeyin.”

Bu durumu Türkiye kabul edemez.

AB nezdinde geçmişte Büyükelçi olarak görev yapan yakından tanığım Pulat Tacer’in yapmış olduğu bir tespit çok önemlidir. AB ile Türkiye arasında yapılan geri kabul anlaşması ve 33’ncü Başlığın açılması konusunda Bavyera Maliye Bakanı CSU ‘lu siyasetçi Markus Soder ZDF televizyonunda (20 Mart 2016) kendisine sorulan bir soruyu cevaplandırırken, Türkiye’nin bu konuda üstüne düşen yükümlülükleri yerine getirmesinin güç olduğunu belirtmiştir.

Ayrıca, demokrasi, insan hakları, düşünceyi ifade özgürlüğü ve yargı bağımsızlığı konusunda Avrupa değerlerine uymayan Türkiye’nin vize muafiyetinden yararlanabilecek koşulları yerine getirmesini beklemediğini açıklamıştır.

Soder, 33’ncü Başlığın açılmasının aslında Türkiye’ye yapılan bir haksızlık olduğunu, çünkü Türkiye’nin üyeliğinin gereken çoğunluğu sağlamasının mümkün olmadığını tüm AB ülkeleri yöneticilerinin bildiğini, buna rağmen Türkiye’yi beklenti içine sokmanın aldatma olduğunu vurgulamıştır.

Önceki Başbakan Davutoğlu 28 Ocak 2015 tarihinde Türkiye’nin Avrupa Birliği hedefinin stratejik bir hedef olduğunu ve kararlılıkla devam ettirileceğini söyleyerek yeni dönemin hedefleri arasında stratejik AB hedefini de saymıştır. Davutoğlu’nun “AB bizim için stratejik bir hedeftir. İnşallah öyle veya böyle bir gün mutlaka Türkiye AB’nin üyesi olacaktır” görüşü, o dönemde AB ile iplerin inceldiğini fakat kopma noktasına gelmediğini göstermektedir (Hürriyet, 28.01.2015).

İngiltere eski Dışişleri Bakanı Straw 14 Mayıs 2013 tarihinde Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nda (TEPAV, 2013) verdiği konferansta, Bulgaristan ve Romanya’nın tüm kriterleri karşılamazken AB’ye üye ülke olduğunu, Türkiye’ye ise süreçte çifte standart uygulandığını belirtmiştir. Straw, coğrafi sınırlarla ilgili bir sıkıntın olmadığını ifade ederken, “Sarkozy zamanında ‘Avrupa’nın sınırları olmalı’ demişti. O zaman Güney Kıbrıs da AB üyesi olmamalıydı” derken çok haklıdır.

Lucius Annaeus Seneca’nın, “Hangi kapıya yöneldiğini bilmeyen hiçbir zaman uygun esen rüzgarı bulamaz” (ignoranti quem portum petat nullus suus ventus est) görüşü günümüzde Türkiye AB ilişkileri açısından önemli bir tespittir. Çünkü, yöneldiğiniz kapıyı bilmezseniz, hiçbir zaman uygun esen rüzgarı yakalayamazsınız. Ama bazen kapıyı bulmanız yeterli olmayabilir. Çünkü rüzgar eğer tersten eserse, sizi uygun olan kapıya değil, istemediğiniz bir kapıya yönlendirebilir.
Türkiye için zaman zaman “Batıya giden gemide Doğuya koşan ülke” benzetmesi yapılmıştır ama bunun doğru olmadığı Türkiye’nin üye olduğu Avrupalı ekonomik, askeri ve siyasi kuruluşlar tarafından ispatlanmıştır. Türkiye’nin dışında hiçbir Müslüman ülke AB dışındaki tüm Avrupalı kuruluşlara üye değildir.
Başbakan Erdoğan 12 Ağustos 2010 tarihinde Ankara’daki büyükelçilere vermiş olduğu iftar yemeğinde “Türkiye’nin dış politika ekseni değişmemiştir” demiştir. Çünkü AB üyeliği hedefinden bir sapma söz konusu değildir. 2001, 2003 ve 2008 yıllarında güncellenerek Bakanlar Kurulu kararıyla Resmi Gazete’de yayınlanan AB üyeliği hedefine yönelik Türkiye Ulusal Programı’nın giriş bölümündeki hedefte bir değişiklik olmamıştır.
Dokuzuncu Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’in Aydın Doğan’a 7 Şubat 2015 tarihinde yazmış olduğu mektupta önemle üzerinde durduğu husus, “Türkiye, ne olursa olsun, Avrupa Birliği çıpasına sarılmalıdır. Bundan vazgeçmek olmaz”dır (Hürriyet, 19.06.2015).
Büyük Önder Atatürk 29 Ekim 1923 tarihinde Fransız yazar Maurice Pernot’ya verdiği demeçte tercihini yapmıştır: “ Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye’de asri binaenaleyh batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edipte Batıya yönelmemiş millet hangisidir?”

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.