Kategoriler
Dünya Ekonomi Hüseyin Mümtaz Kültür/Sanat Politika Türkiye Yazarlar

BİR KIBRIS MASALI

BİR KIBRIS MASALI

Hüseyin MÜMTAZ

Dün gece yastığa başımı koyar koymaz neredeyse sabaha kadar hızlandırılmış bir Kıbrıs rüyasıyla boğuştum; sabaha çeyrek kala da “M”HP kâbusu başladı dayanamadım kan ter içinde uyandım.

Bir varmış, bir yokmuş… Deve tellal iken…

Akdeniz’in doğusunda Kıbrıs diye bir ada, onun da kuzeyinde bir Türk Cumhuriyeti varmış.

Rüyamda yine Selimiye Meydanı’ndaydım; dönemin Türkiye Başbakanı Dâvutoğlu’nun, açarken Müdürüne ve çalışanlarına; “Bu topraklara öyle bir tohum atın ki, bu tohumu öyle bir yüceltin ki, onun yeşerttiği çınarı kimse kesemesin. Çocuklarımıza dilimizi öyle güzel öğretin ki bu güzel Türkçe nesilden nesile aksın gitsin…” diye seslendiği Lefkoşa Yunus Emre Enstitüsü’nün önündeydim.

O topraklardaki tohumdan, çınardan, çocukların öğrendiği dilden haberi yok muydu Dâvutoğlu’nun diye düşündüm, soluma döndüm.

Selimiye’nin minarelerinde yine Türk bayrakları dalgalanıyordu.

10 metre sağımdaki anıt’da da TMT’nin Bozkurt amblemi, yine iki bayrağın arasında idi.

Yürüdüm, açılışından bu yana altı ayın geçtiği Enstitü’ye 50 metre uzaklıktaki Selimiye’nin kapısında yine hem “cami” hem “katedral” yazıyordu.

Hemen önündeki kaldırımda da üzerinde Rumca yazılar olan kanalizasyon kapağı…

Pes…

Enstitü çalışanları Dâvutoğlu’nun söylediklerine hiç kulak asmamışlardı ve minarelerdeki bayrakları görüp; “Bizim ne işimiz var burada, neden meselâ Katar’da, Uganda’da, Habeşistan’da değiliz” dememişlerdi.

Selimiye Meydanı’nda Rus tur operatörleri, emlak komisyoncuları, krupiyeler, “casino” görevlileri dolaşıyordu.

Pire berber iken…

Ayhan Sicimoğlu bu ülkedeki Rakı Festivali’ne katılmış; “Havaalanından, akşam müzik yapacağımız ‘Ambiance Restaurant’a doğru İngilizlerden miras kalmış soldan trafikte yol alırken, yolların düzenli ama çevresinin bakımsız ve çöplerle dolu olduğunu görüyorum. Şoförüm bu çöplerin eskiden olmadığını ancak Türkiye’den akın gelen yeni göçle başladığını, utanarak izah ederken Rum tarafında ise tabelaların yol kenarına çöp atmanın 860 euro cezasını ikaz ettiğini ilave ediyor” diye de anılarını yazmış.

Sicimoğlu’nun aklına şoföre; “Peki neden bu ‘Türkiye’den gelenler’ Türkiye’deki yolları hiç kirletmiyor?” sorusunu sormak gelmemiş.

                Deyneği kuşa verdim. Kuş bana kanat verdi.

Rüyanın bir yerinde, iyi saatte olsunların kulağıma fısıldadığına göre bu ülkede orta karar bir görevli, gece arabasıyla birine çarpıp öldürdüğünde çarpanın değil ölene promil kontrolü yapılıyormuş, merhum üfleyemediği için kanına bakılıyormuş, ölenin geceleyin koyu renk değil fosforlu-parıldayan elbise giyip giymediği “yaya hatası” olarak kabul ediliyormuş, o konuda “uzman yetkili polis olmadığı” kayıtlara geçirildiği için de çarpan aracın 150 filan değil en fazla 60 kilometre hızla seyrettiği kabul ediliyormuş. Çarpan serbest bırakılıyor, araçtaki hasar da bütün kemikleri kırılan çarpılanın vârislerine ödettiriliyormuş.

                Annem düşmüş beşikten, babam düşmüş eşikten…

Çok çok üst düzey bir seçilmiş görevli; seçilmiş ve görevlendirilmiş olduğu halde adanın en büyük tuğla-çakıl-çimento tüccarlığına devam ediyormuş, üstüne üstlük bir de meyve suyu-maden suyu ticareti yapıyormuş… Kurbağa bilimleri dalında uzman olan dayısı da on gazetede yazdığı günlük yazılarda ve yirmi televizyonda yaptığı konuşmalarda her devirde hep Türkiye’deki hâkim otoriteyi övüyor, destekliyormuş.

Ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken…

Bir ehliyet uyduran Afrikalı “öğrenci” korsan taksicilik, otobüs uyduran Lefkoşa-Magosa arasında kitlesel taşımacılık, minibüs uyduran Lapta-Girne arasında duraksız-kooperatifsiz dolmuşçuluk, Girne-Güzelyurt arasında da her seferinde yolda kalan ve çekiciyle çekilen hurdalarla şehirlerarası toplumsal ulaşım sağlıyormuş.

Bütün bu şoförler araçlarında fasılasız sigara içiyormuş.

Ülkede 450.000 nüfus, 200.000 araba varmış. Araç sahiplerinin yarısı yıllık ruhsat ücretini ödemedikleri, bir türlü kontrol da edilemedikleri için idare yıllık ücreti, akaryakıt fiyatlarına ekleme kararı almış.

Çobandan kaymak yedim. Ağadan deynek yedim.

Magosa, Lefkoşa, Girne ve Lefke’deki üniversitelerde; Türkiye’dekinden fazla “karşıt görüşlü” öğrenci olayları çıkıyor, saatlerce-günlerce sürüyor, yöre halkını rahatsız eder hâle geliyor, olayların kontrolü için Akıncı, Demirtaş ile görüşüyormuş. Tutuklanabilenlerin çoğu 29-31 yaş arası “üniversite öğrencisi” çıkıyormuş.

Raftan fincan düştü kırıldı…

Tekneyle Girne Yat Limanı önlerine gelerek muhaceret işlemi yaptırmadan ülkeye kanunsuz yollardan girdiği saptanan 2 kişi tutuklanmış. Polis basın bültenine göre, M.R. (E-34) ve M.A. (E-29) dün saat 11.10’da, kıyıdan 50 metre açıkta fiber tekne ile herhangi bir muhaceret işlemi yaptırmadan KKTC’ye kanunsuz yollardan giriş yapmış…

Meğer bu ülkeye öyle de girilebiliyormuş…

Esrar, eroini kim getiriyor acaba?

Biri kaptı maşayı, dolandım dört köşeyi…

Orkinos balığı döneminde her yıl Türkiye’den gelen gırgır tekneleri yine Karpaz sahillerinde görülmüş.  Kötü hava şartlarını öne sürerek ‘KKTC karasularına’ giren 20 gırgır teknesi Dipkarpaz Zafer Burnu’na demir atmış. Ekolojik dengeye verdikleri zarar ile bilinen av türü, Trol ağı ile yapılan gırgır teknelerinin, Karpaz Burnu’na 5-6 metre açığında orkinos balığı başta olmak birçok balık avladığı öğrenilmiş. KKTC Balıkçılar Birliği Başkanı Kemal Atakan, Türkiye’den gelen ‘gırgır tekneleri’nin her yıl orkinos balığı dönemlerinde sahillere demir atarak ‘kaçak’ olarak avlandıklarını ileri sürmüş. Atakan, Kuzey Kıbrıs’ta ne devlet denetimi ne de deniz polisi olmamasına tepki göstermiş.

Manda berber iken…

Türkiye halâ Suriye sınırında düşürülen Rus uçağı travmasını yaşar ve iki ülke arasındaki ilişkilerde en ufak bir iyileşme olmaz, tersine yaptırımlar tırmanırken… “Rus Ordu Korosu” Girne’de bir otelde konser/gösteri sergileyecekmiş…

Eliften beye çıktım. Seğirttim köye çıktım…

Kâbuslar içinde kıvranırken rezilliği gördüm…

KKTC’nin Milli Futbol Takımı varmış… Şu anda Abhazya’nın başkenti Sohum’daymış…

Padania, Raetia ile oynamışlar.

KKTC’nin “North Cyprus” adıyla yer aldığı turnuvadaki diğer katılımcılar şöyleymiş;

Abkhazia, Chagos Islands, Kurdistan, Padania, Panjab, Raetia, Sapmi, Somaliland, Székely Land, United Koreans in Japan ve Western Armenia…

Yuh…..

Kürdistan ve Western Armenia ha?

Kürdistan, hangi renkteki formalarla çıkacak acaba sahaya? İmralı canisinin fotoğrafı da olacak mı?

KKTC Futbol Federasyonu’nun kendi başına Rum’a yamanma çabaları, pek farkında olmasa da, kabul etmese de Eroğlu’nun son seçimi kaybetmesinde büyük rol oynamıştı…

Giderek Akıncı’yı da mı yıpratacak?

Çaldım kanadı yere, uçup gittim göklere. Baktım bir has bahçe. İçinde sular akar. Oturmuş çeşme başında iki güzel bana bakar. Büyüğüne selam verdim, küçüğüne tutuldum…

Lâfı, KKTC’de mukim bir İngiliz vatandaşının, rüyamın sonunda Girne’de dolaşırken aldığım bir gazetede yazdıklarıyla bitirelim…

“Bu, KKTC’nin plansızlığının bir sonucudur…

 ‘Rakam çok yüksek olsun’ diyerek bu ülkeye 80 bin öğrenci getirdik diye övünmeyeceksiniz…

 Hatta bence bu rakamı gizleyeceksiniz…

 Övünmek istiyorsanız, askerdeki gibi, ‘önce atacak ve vuracaksınız’ yani araştırma, geliştirme, akademik başarı işleri başaracaksınız, sonra övüneceksiniz…

 Rakam büyüdü… 80 bin öğrenciyi aştık!

 İyi de, toplu taşımacılığınız yok, doğru dürüst öğrenciye hitap eden lokantalarınız yok, ev kiralarınız çok pahalı, alt yapı sıfır ama bunun da ötesinde, ‘polisiniz’ yok… Yani yeterli değil…

 Türkiye’den öğrenci getirecekseniz, oradaki siyasi ve etnik kavgayı da getireceğinizi iyi bileceksiniz… Ona göre plan yapacaksınız…

 Afrika’dan ‘gelin da iş bulacaksınız’ diyerek öğrenci getirecekseniz, zor durumda kalanların her türlü ‘kötü’ işi yapabileceğini de hesaplayacaksınız…

 Planlayacaksınız!

 Ülkede eğitimin hiç bir aşamasında planlama yoktur. Ve şu anda yapılması da mümkün değildir. Çünkü, nüfusu bilmiyoruz… Nüfusu, bırakın rakam olarak belirlemeyi, hiç bir istatistiki veriye sahip değiliz… Önümüzdeki beş yıl içinde nüfus yapısının ne olacağı hakkında hiç bir planımız, öngörümüz, tahminimiz yok.

 Haliyle sağlık da dökülüyor.

 Binlerce öğrenciyi ülkeye doldurduk… Yüzlerce sol direksiyon otomobile izin verdik…

 Yolumuz yok; kontrol edecek trafik polisimiz yok…

 Her yanı betonla kirlettik, plansız programsız dev apartmanlar yapıyoruz; haliyle dağları oyup taş çıkarmak zorundayız… Çevre tükeniyor. Dağlar bitiyor…

 Kumarhaneli lüks oteller yaptık, kanalizasyonumuz yok… Hepsi, denize boşalıyor…

 Girne’de denize girecek yerlerin tümünü oteller veya özel plaj işletmeleri aldı; yoksul insanlara denizi yasakladık; geriye kalanlar için de kirletiyoruz…

 Ne ektiğimizi biliyoruz, ne ürettiğimizi…

 Tarımla ilgili en küçük bir plan yok… Günlük işleri idare etmeye çalışıyoruz…

 Süt elimizde kalıyor… Hayvan hastalıkları gırla…

 Ve biz devletmişiz…

 Hatta aylık emekli maaşı 10 bin TL’yi bulan ganimetçilerimize göre, Güney’deki devlet, ‘sahte’ymiş; bizimkisi ise ‘gerçek’…”

http://www.kibrisgazetesi.com/?p=800032

Bir zamanlar denizlerin ötesinde, pek de uzak olmayan güzel bir ülke varmış…

Adı Kıbrıs’mış.

Bir uyandım,

Yokmuş… 3 Haziran 2016

57’İNCİ ALAY HER YERDE/HEPİMİZ 57’İNCİ ALAY’IN EFRÂDIYIZ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.