Tarihimizdeki ilk bomba faciası: ‘Yıldız Cami’

Tarihimizdeki ilk bomba faciası: ‘Yıldız Cami’

Türkiye’de meydanlarda ilk bomba 1905’te patlatılmıştı. Sultan Abdülhamit öldürmek için teröristlerin Yıldız Camii önünde patlattıkları bomba 26 kişinin ölümüne neden olmuştu.

Bu yazıyı yazdığım sırada, Ankara’daki lânet eylemde can verenlerinin sayısının 86’ya çıktığı açıklanmıştı… Böylesine caniyâne bir işi yorumlamak ve hakkında bir sıfat kullanmak konusunda söz ve kalem âciz kaldığı için, meydanlarda patlayan bombalarla ilk tanışmamızın öyküsünü anlatmakla yetineceğim…

Bizdeki ilk bomba hadisesi 1905’in 21 Temmuz’unda İstanbul’da, Yıldız Camii’nin önünde yaşanmış ve patlama 26 kişinin hayatına malolmuştu…
Günlerden cuma idi, zamanın hükümdarı Abdülhamid cuma selâmlığına çıkmıştı, yani merasimle cuma namazına gitmişti. Yıldız Camii’nde kılınan namazın tamamlanmasından hemen sonra, caminin yanıbaşına bırakılmış bir arabanın içine önceden yerleştirilmiş olan saatli bomba Abdülhamid’in geçmesine birkaç saniye kala patladı.

Padişah yara almadan kurtuldu, arabasına bindi, dizginleri eline aldı, saraya kendi kullandığı arabasıyla döndü ama patlamada 26 kişi öldü, 58 kişi yaralandı ve merasim için camiye getirilmiş olan atlardan 20 kadarı da telef oldu.

PADİŞAHI SOHBET KURTARDI

Hemen açılan tahkikat hem hadisenin sorumlularını ortaya çıkarttı, hem de İstanbul’un son anda nasıl büyük bir tehlikeden kurtulmuş olduğunu gösterdi: İşin gerisinde Ermeni komitacılar vardı. Abdülhamid’i öldürdükten sonra Babıâli’yi, Tünel’i, Galata Köprüsü’nü, Osmanlı Bankası’nı uçuracak; elçilikleri ve önde gelen resmi daireleri de yerle bir edeceklerdi.

Ermeni komitacılar Yıldız’da patlayan bombayı kendileri hazırlamamış, taşeronluğu Avrupalı teroristlere vermişlerdi ve bomba uzmanı terör ekibinin başında Charles-Edouard Joris isminde Belçikalı bir anarşist vardı. Bombayı o imal etmiş ve Yıldız Camii’ne bırakılan arabaya o yerleştirmişti. Abdülhamid’in daha önceki cuma selâmlıklarını dikkatle izlemiş, camiden çıkmasıyla arabasına binmesi arasında 1 dakika 42 saniye bulunduğu belirlemiş, seksen kilo patlayıcı ile yirmi kilo demir, çelik ve çividen yapılmış olan bombanın saatini buna göre ayarlamıştı. Hükümdarın hayatını, Şeyhülislâm Cemaleddin Efendi ile o gün cami kapısında uzun süren bir sohbete dalması kurtardı.

İstanbul’da hemen bir tutuklama furyası başladı. Joris’e yardım etmek için Avrupa’dan gelmiş olan teroristlerin hemen tamamı yabancı bandıralı gemilere binip İstanbul’dan çoktan ayrılmışlardı ama Joris ile birkaç adamı hâlâ şehirde idiler ve hemen yakalandılar.

Teroristlerin mahkemeye çıkartılacaklarının açıklanmasından sonra Babıâli ve saray yabancı diplomatların baskınına uğradı. Elçilikler “Joris sivildir, dolayısıyla onu yargılayacak olan hâkimlerin de sivil olması ve aralarında askerlerin bulunmaması gerekir” diyorlardı. Hükümet yapılan diplomatik baskıya dayanamadı ve sivil bir soruşturma komisyonu kurdu. Başkanlığı bir paşa ama sivil bir paşa, Ticaret ve Bayındırlık Bakanlığı Müsteşarı Necip Melheme yapıyor; Başsavcı Cemal Bey ile bir diğer savcı, Necmeddin Molla da Necip Melheme’ye yardım ediyorlardı.

NOTA VERDİLER

Sorgulamalar başlar başlamaz Belçika Büyükelçisi nasıl yaptı ise yaptı ve Joris’in ifadesi alındığı sırada yanında hazır bulunmayı başardı! Savcılar “Padişahın canına niçin kastedildiği” sorusunun cevabını ararlarken, büyükelçi “teroristin haklarının ihlâl edilip edilmediğini” araştırmakla meşguldü! Derken, sadece sivil hâkimlerin yeraldığı bir mahkeme kuruldu ve duruşmalar birkaç ay devam etti. Karar celsesinden bir gün önce, 1905’in 17 Aralık’ında, Belçika’nın İstanbul’daki büyükelçisi zamanın Osmanlı Dışişleri Bakanlığı olan Hariciye Nezareti’ne bir nota gönderdi ve “Mahkûm edilmesi halinde Joris’in kendilerine iadesini isteyeceklerini” bildirdi. Büyükelçi, iade talebini İstanbul ile Brüksel arasında 3 Ağustos 1838’de imzalanan Kapitülasyon Andlaşması’nın 8. maddesine dayanarak yapıyordu.

BOMBACI SERBEST

Mahkeme kararını Belçika’nın nota vermesinden bir gün sonra, yani 18 Aralık’ta açıkladı ve Joris’i idama mahkûm etti. Belçika Büyükelçisi ise Babıâli’ye hemen ertesi günü bir daha başvurup hiç sıkılmadan Joris’in iadesini tekrar talep etti ve sadece Belçika değil, bütün Avrupa “Asamazsınız!” diye tutturdu! Babıâli çaresizdi, baskıların üstesinden gelemedi ve inanılmayacak bir karar verildi: Joris serbest bırakıldı, Avrupa’ya gönderildi ve kamuoyunu yatıştırmak için “Kan dökmekten hoşlanmayan padişahımız efendimiz, canına kasteden katili bile affetme yüceliğini göstermiştir” şeklinde bir resmi bildiri bile yayınlandı. İşte, bundan 110 sene önce yaşadığımız, tarihlere “Bomba hadisesi” diye geçen ve bizi terörün bombaları ile tanıştıran ilk eylemin hikâyesi…

RUSYA YÜZÜNDEN PADİŞAH BİLE YUHALANDI VE HUTBE YARIM KALDI

Rusya ile bazı tatsızlıklar yaşıyoruz ya, hatırıma hep geçmişte yaşadığımız anlaşmazlıklar, didişmeler, hattâ binlerce cana mâlolan savaşlar geliyor…

Geçen gün bu konudaki son haberleri ve her iki tarafın açıklamalarını okurken, 1771’de meydana gelen tuhaf bir hadiseyi, zaferle bir türlü neticelenemeyen Rus savaşı yüzünden zamanın padişahının bile yuhalanmasını ve Ayasoya’da Cuma hutbesinin yarım kalmasını hatırladım… İşte, o hadisenin kısa öyküsü: Ataları gibi cihangir olma hevesine kapılan Sultan Üçüncü Mustafa 1769’da Rusya’ya durup dururken savaş açtı ama cephelerden hiç de hoş olmayan haberler gelmesine rağmen adının başına “gazi” ünvanını ilâve ettti.

Üçüncü Mustafa’nın durup dururken bir savaşa girerek şan ve şöhret kazanma isteğini, Osmanlı tarihinin en büyük sadrazamlarından olan Ragıp Mehmed Paşa yıllarca engelledi. Paşa’nın padişahın savaş merakı karşısında “Biz uzaktan bir arslana benzeriz ama yakından bakılınca dişlerimizin ve tırnaklarımızın dökülmüş olduğu görülür” demesi tarihlere de kaydedilmişti.
Ama, Ragıp Mehmed Paşa’nın ölümünden sonra padişahın çevresinde savaş isteklerini frenleyecek kimse kalmamıştı ve Polonya meselesini bahane eden Üçüncü Mustafa, 1769 ilkbaharında Rusya’ya savaş açtı!
Savaş ilânı, İstanbullular arasında sevinç yarattı, zira herkes savaşın kazanılacağına inanıyordu. Ama, devrin önemli bürokratlarından olan Ahmed Resmî Efendi, sevinç gösterileri yapanların “Kızılelma’yı Boğdan’dan gelen ‘Alyanak elma’ zannedecek kadar cahil olduklarını” diye yazacaktı. Savaşın ilk haftalarında bazı başarılar elde edildi ise de, daha sonra ardarda mağlubiyetler yaşandı ve halk savaşı hiç umulmadık bir yerde, camide protesto etti.

Üçüncü Mustafa döneminin günlük olaylarını kaydeden Mehmed Hasib Efendi, “Ruzname”sinde halkın memnuniyetsizliğini çok sert bir şekilde dile getirdiğini yazıyor ve emsali pek yaşanmamış bir olay anlatılıyor:

“Ayasofya Camii’nde 2 Şubat 1771 günü kılınan cuma namazı sırasındaki hutbede, Üçüncü Mustafa’dan ‘gazi’ diye bahsedilince bir Mevlevi dervişi ile halktan üç kişi ayağa fırlayarak ‘Yalandır, gazi değildir’ diye bağırdılar. Camidekiler, sultanın böyle aleyhinde sözler edilmesi karşısında neye uğradıklarını anlayamadılar ama bu protestoyu yapanlara karşı da en ufak bir harekette bulunulmadı”.
Saray, Ayasofya’da yaşanan bu hadiseyi hiçbir zaman unutmadı ve Üçüncü Mustafa’dan sonra tahta geçen padişahlar “gazi” unvanını kullanmadan önce bu olayı hatırlayarak uzun müddet düşündüler.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.