Ana sayfa Haberler Kültür/Sanat

Atatürk, Kur’an için “O Arap oğlunun yaveleri” dedi mi?

sözleşme-26 Ekim 1925

Mehmed Akif ve Elmalılı Hamdi (Yazır) ile Diyanet adına Ahmed Hamdi (Akseki) arasında yapılan meal ve tefsir yazılması hususundaki sözleşme(26 Ekim 1925)

Atatürk’ü “din düşmanı” ya da “İslam karşıtı” olarak göstermeye çalışanların istinat ettiği argümanlardan birisi de, Atatürk’ün Hz. Peygamber ve Kur’an-ı Kerim için “O Arap oğlunun yaveleri” dediği şeklindeki nakildir.

Lütfen hiç kimse, tıpkı General Kâzım Karabekir örneğinde olduğu gibi, saltanatın ve hilafetin kaldırılmasından tutun da laikliğin temelini teşkil eden çeşitli inkılaplara karşı çıktıkları için Atatürk tarafından dışlanan, ordudan ve aktif siyasetten uzaklaştırılan Atatürk muarızlarının ve muhaliflerinin veya Cemal Granda gibi, bir zamanlar onun sofrasında çöplenirken sonradan kenara itildikleri için Atatürk’e düşman olmuş veya kimi menfaat çevrelerince yönlendirilmiş kimi adamların iftira kokan nakillerine bakarak Atatürk’ü dinsiz ve din düşmanı olarak yaftalamaya kalkışmasın.

Neymiş efendim; Atatürk, Cumhurbaşkanı olduktan ve bütün kuvvetleri avucunda topladıktan sonra, tavrı değişmiş, Hz. Muhammed’den “Arab oğlu” Kur’an-ı Kerimden de “O Arab oğlunun yaveleri”, yani saçma sapan sözleri diye bahsetmiş. Kaynak kim; Kâzım Karabekir! Bunları ciddiye alıp yazan(1) ve televizyon televizyon gezip iştiyakla anlatan kim? Bir zamanlar Türk Milliyetçilerinin “ağabey” olarak kabul ettikleri ve onlara Atatürk sevgisini aşılayan Yavuz Bülent Bakiler.

Yavuz Bülent Bakiler’in 6 Kasım 2014 gecesi Habertürk TV’de yayınlanan “Öteki Gündem” isimli programda anlattığına  göre Atatürk Kazım Karabekir’e demiş ki: “Karabekir, Kur’an-ı Türkçeye çevirttim; millet okusun ve o Arap oğlunun(peygamberden bahsediyor), o Arap oğlunun ne yaveler yediğini görsün diyor, Atatürk’ün Kur’an-ı Türkçeye çevirmesinin başında bu geliyor…”(2).

Bu bilgi en başta tarih itibarıyla yanlış ve hatta yalandır. Sözün kaynağı kim, Kazım Karabekir. Çünkü konuşma, Atatürk ile Kazım Karabekir arasında geçiyor. Kazım Karabekir kim? Milli Mücadele sonrasında, yani cumhuriyetle birlikte Atatürk’le siyasi görüş ayrılığına düşmüş, Atatürk tarafından kenara itilmiş, 1924 yılında kurduğu parti (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) bir yıl sonra kapatılmış, 1926 yılında vuku bulan suikast girişiminden (İzmir Suikastı) dolayı idamla yargılanmış, ancak berat etmiştir. 1927 yılında milletvekilliği görevi sona erdikten sonra 10 yıl süreyle, yani 1937 yılına kadar sürekli takip ve gözetim altında tutulan 84 kişilik muhalifler grubunun başında yer almış, bu süre zarfında inzivaya çekilerek bazı kitaplar yazmış ancak yazmış olduğu “İstiklal Harbimiz” isimli kitap toplatılarak yakılmıştır. Özetle; Kâzım Karabekir, İsmet Paşa’nın Cumhurbaşkanı seçilmesine kadar aktif siyasetin dışında tutulmuş bir Atatürk muhalifidir. 26 Ocak 1939 seçimlerinde İstanbul Milletvekili seçilerek ancak aktif siyasete dönebilmiş birisidir. Bu sebeple, onun konuya ilişkin sözlerine itibar edilemez.

Öte yandan Cumhuriyet döneminde hazırlanan ilk Kur’an Mealleri ise yanlış bilmiyorsam Ömer Rıza Doğrul tarafından 1934 yılında “Tanrı Buyruğu” adıyla yayınlanan kitap ile Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır tarafından 1935 yılında hazırlanan ve halk arasında “Elmalı Tefsiri” olarak da bilinen “Hak Dini Kur’an Dili” isimli meal ve tefsirdir. Muhammed Hamdi Yazır’ın ise eserini Atatürk’ün talebi ile ve devlet bütçesinden ayrılan tahsisatla, yani devlet adına yazdığı bilinmektedir.

Aslında Atatürk, tefsir hazırlama görevini Muhammed Hamdi Yazır’a, Kur’an Meali hazırlama işini de Mehmet Akif Ersoy’a vermiş, Muhammed Hamdi Yazır, verilen görevi yerine getirdiği halde, Mehmet Akif Ersoy bu görevi yerine getirmemiştir/getirememiştir. Bu görev üzerindeyken Mısır’a gitmiş, uzun süre de orada kalmıştır. Daha sonra bu görevi de Muhammed Hamdi Yazır yerine getirmiştir. Öte yandan; damadı Ömer Rıza Doğrul tarafından 1934 yılında yayınlanan “Tanrı Buyruğu” isimli mealin, en azından bazı bölümlerinin Mehmet Akif Ersoy’a ait olduğu konusunda ciddi iddialar da bulunmaktadır.

Bu sebeple biz, Yavuz Bülent Bakiler’in bahsetmiş olduğu Kur’an Meali’nin, Atatürk’ün talebi ve görevlendirmesiyle Muhammed Hamdi Yazır tarafından 1935 yılında hazırlanan “Hak Dini ve Kur’an Dili” isimli meal ve tefsir olduğunu kabul ediyoruz ki; bu tarihlerde Atatürk ile Kâzım Karabekir adeta düşman derecesinde dargındırlar. Bu sebeple Yavuz Bülent Bakiler’in dediği gibi; Atatürk’le Karabekir’in bir araya gelip Kur’an Meali üzerinde değerlendirme yapmaları en başta tarih itibarıyla mümkün değildir. Dolayısıyla; en azından bize göre, Yavuz Bülent Bakiler’in konuya ilişkin sözleri, herhangi bir gerçeklik değeri olmayan yanlış bilgilerden ibarettir!

Gelin görün ki; Atatürk muhalifleri bunun da kolayını bulmuşlar ve bahse konu konuşmanın tarihini 1923’ün yaz aylarına kadar, yani Mustafa Kemal Paşa ile Kazım Karabekir Paşa’nın barışık olduğu zamana götürüvermişlerdir! Elbette yine Kazım Karabekir’i kaynak göstermek suretiyle(3). Gelin görün ki; bu tür adamları yine kendi yayınladıkları belgeler yalanlamaktadır. Çünkü “Mehmed Akif ve Elmalılı Hamdi (Yazır) ile Diyanet adına Ahmed Hamdi (Akseki) arasında yapılan meal ve tefsir yazılması hususundaki sözleşmenin son sayfası” diyerek yayınladıkları belgenin tarihi 26 Ekim 1925. Yani Kazım Karabekir’in partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatıldığı, Kazım Karabekir ile Mustafa Kemal’in aralarının açıldığı, yani muhalefetin gücünü kaybettiği tarihten (05 Haziran 1925) 4.5 ay sonrası(4). 

Yani Mustafa Kemal Paşa’nın konuya ilişkin düşüncesi ve planı, eğer Kazım Karabekir’in;

“Belli olmayan hususlardan birisi de, hükümetin din, daha doğrusu İslamiyet hakkındaki git-gelleriydi. Nitekim Kur’an-ı Kerim’in Türkçeye çevrilmesi meselesi, bu git-gellerden biriydi sadece. 14 Ağustos akşamı Türk Ocağı’nda verilen çay ziyafetinde ilk tehlikeli hamle göründü. Bakanlardan kimse yoktu. Hayli geç gelen Mustafa Kemal Paşa, bilim heyetinin şimdiye kadarki mesaisiyle ilgili görünmeyerek ‘Kur’an’ı Türkçeye aynen tercüme ettirmek’ arzusunu ortaya attı. Şer’iye Vekili Konya Milletvekili Hoca Vehbi Efendi ve bunun gibi sözüne inandığım bazı zatlar şu bilgiyi vermişlerdi:

‘Gazi Kur’an-ı Kerim’i bazı İslamiyet aleyhtarı züppelere (Cemil Said’i kastediyor) tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur’an’ın Arapça okunmasını, namazda bile yasaklayarak bu çeviriyi okutacak! Ve o züppelerle işi alaya boğarak güya Kur’an’ı da, İslamiyet’i de kaldıracaktır. Çevresindekiler böyle bir çevre, kendisini bu tehlikeli yola sürüklüyor.’

Aynı akşam bu fikre ayak uyduran bazı kişileri görünce bu tehlikeli gidişatı önlemek için Mustafa Kemal Paşa’ya şöyle cevap verdim: ‘Devlet Başkanı sıfatıyla din işlerini kurcalamanızın içeride ve dışarıdaki etkileri çok aleyhimize olur ve bize zarar verir. İşi ilgili makamlara bırakmalıyız. Fakat din konusu rastgele şunun bunun içinden çıkabileceği basit bir iş olmadığı gibi, kötü politika zihniyetinin de işi karıştırabileceği göz önünde tutularak, içlerinde Arapçaya ve dinî bilgilere hakkıyla vâkıf değerli şahsiyetlerin de bulunacağı yüksek ilim adamlarımızdan oluşan bir kurul toplamalı ve bunların kararına göre tefsir mi, tercüme mi yapmak uygundur, ona göre bunları harekete geçirmelidir.’

Mustafa Kemal Paşa bana şu cevabı verdi: ‘Din adamlarına ne gerek var, dinlerin tarihi malumdur. (Kur’an’ı) Doğrudan doğruya tercüme edivermeli!’

Bu fikrine şöyle karşılık verdim: ‘Sömürgeleri Müslümanlarla dolu olan büyük milletler Kur’an’ı kendi siyasî çıkarlarına göre dillerine tercüme ettirmişlerdir. İslam dinine ve Arapçaya hakkıyla vâkıf kimselerin bulunmayacağı herhangi bir kurul, tercümeyi mesela Fransızcasından yapabilir. Fakat bence burada eğitim programımızı tespit için toplanmış bulunan bu yüksek kuruldan, vicdanî bir mesele olan din bahsinden değil, pozitif bilim cephesinden yararlanmak hayırlı olur. Kur’an’ın yapılmış tefsirleri var, gerekirse yenisini de yaparlar. Devlet otoritesini bu yolda yıpratmaktansa enerjimizi millî kalkınmaya akıtmak daha hayırlı olur.’

Mustafa Kemal Paşa bu beyanlarıma karşı hiddetle içindekini tamamen ortaya döktü ve şöyle dedi: ‘Evet Karabekir, Arap oğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım! Ta ki, budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler!’

Orada bulunan Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ve Ruşen Eşref (Ünaydın) Beyler işin bir bilim kurulu önünde berbat bir şekle dönüştüğünü görerek, ‘Paşam, çay hazır, herkes bizi sofrada bekliyor.’ diyerek müdahale edip bahsi kapatabildiler. Bizler de özel masadan kalkarak sofraya oturduk, yedik içtik.”(5) şeklinde anlattığı gibi olsaydı, hazır muhalefeti ekarte etmişken ve aktif siyasetten dışlayarak ülkede tam anlamıyla bütün yetkileri elinde tutan tek adam konumuna geldikten sonra bu düşüncesini ve planını zaten hayata geçirirdi. Ancak geçirmemiştir. 

Samsun 19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dekanlığı da yapan İlahiyat Profesörü Osman Zümrüt “Atatürk’ün Kur’an’a Bakışı” başlıklı bilimsel makalesinde, muhtemelen yine aynı kaynaklardan edindiği bilgilerden hareketle “Atatürk, Kur’an’ın Türkçe’ye çevrilmesi düşüncesini ilk kez 14 Ağustos 1923’te devletin eğitim politikasını belirleyecek heyete anlatmıştır. Heyette çeşitli görüşler ortaya atanlar olmuştur.” dedikten sonra “Kur’ân’ın Türkçeye çevirisi konusu, 21 Şubat 1925 tarihinde TBMM’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi görüşülürken, hatalı ve eksik Kur’ân tefsirlerinin yapıldığı gerekçesi öne sürülerek gündeme gelmiştir.” diyerek, bizim tartışmaların yapıldığı tarih dilimine ilişkin tahminlerimize oldukça güçlü bir ışık tutmaktadır(6). 

Peki, Atatürk Kur’an-ı hangi maksatla Türkçeye tercüme ettirdi?  

Osman Zümrüt, Atatürk’ün konuya ilişkin görüşünü, niyetini ve amacını uzun uzun anlatmış olduğu makalesinde: Büyük devlet adamlarının din anlayışını iki açıdan ele alabiliriz: Birincisi, devlet adamının bireysel din anlayışı ve uygulamaları, ikincisi ise kamusal alana yönelik din anlayışı ve uygulamalarıdır. Atatürk’ün din anlayışında tüm devlet adamlarındaki din anlayışlarından farklı olarak bireysel alan ile kamusal alan net olarak gerçekçi biçimde ayrılır. O, Kur’ân’ın milletçe iyi anlaşılmasını , Türkçeye çevirterek ve Türkçe Tefsir ve Hadis kitapları yazdırarak sağlamıştır. Atatürk, Kur’ân’ın anlaşılarak okunmasına ve okutulmasına son derece önem vermiştir. O, Kur’ân’ın özgün Arapça okunmasını da taktir ederek güzel sesle okunmasını özendirmiş ve Türk hafızlarını övmüştür. Atatürk, Kur’ân’ın taassup aracı olarak kullanılmasına ve istismar edilmesine son derece karşı çıkmıştır. Atatürk, en son din İslamın temeli Kur’ân’ın iyi anlaşılmasını ve çağımızdaki insanların ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde yorumlanmasını amaçlamıştır…”(7) dedikten sonra, onun konuya ilişkin niyetini ve amacını gözler önüne seren sözlerine de yer vermektedir.

Atatürk, bahse konu makalede de yer alan sözlerinde şöyle der:

“(Türkler)Kur’an-ı Arapça okuyamazlar. Oysa şimdiye kadar (halkın kavrayabileceği düzeyde) Kur’an-ı Kerim Türkçe’ye çevrilmemiştir. Bunun başlıca nedeni, dünyadaki bütün Müslümanların başına geçerek bu ana kadar bu dini inananlarının büyük bir görkemle itibar kazanmasına hizmet etmiş olan Türklerin, İslam dinine duydukları özel yakınlıklarından dolayı Türkçe’ye çevrilmesinde olabilecek hatalardan korkmalarıdır. Oysa zamanımızda bu gibi görüşlere tahammül yoktur. Çünkü dünyada hatadan tamamen yoksun bir şey yapılamayacağı bilimsel bir gerçektir. Böyle olası bir hata endişesinden dolayı, Kur’an’ı anlamadığı bu Arap diliyle tamamen ezberleyecek düzeyde dinine aşık olan Türk Milletinin, kutsal kitabın bu yüce anlamını istediği gibi anlayabilmekten yoksun bırakmak doğru değildir…  

Kur’an’ın tercüme edilmesini emrettim… İlk defa olarak Türkçe’ye tercüme ediliyor. Hz. Muhammed’in hayatına ait bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim. Halk, tekrarlanmakta bulunan bir şey mevcut olduğunu ve din işleriyle ilgili kimselerin derdi ancak kendi karınlarını doyurup, başka bir işleri olmadığını bilsin.  

Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kur’an Türkçe olmalıdır. Türk, Kur’an’ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde ne var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın. 

Camilerde Türkçe Kur’an okuyacaksınız. İşte size birer tane Kur’an veriyoruz. Evet bu tercüme belki iyi değildir. Çünkü Arapça’dan Fransızca’ya ve ondan da Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Bununla beraber, Ankara’da daha iyi bir Kur’an tercümesi yapılmaktadır.”(8).

Atatürk’ün söylediği yukarıdaki sözlerden en dikkat çekeni bana göre, en sondaki sözüdür. Burada Kur’an’ın, namaz kılarken değil, camilerde halka anlatılmasından, yani Kur’an’ın Türkçe mealinin, camilerde halka vaaz ve nasihat verilirken anlatılmasından bahsedildiği çok açıktır ki; Osman Zümrüt de zaten makalesinde, Osman Ergin’in, “Türk Maarif Tarihi, İstanbul, 1977, c. 5” ten alıntı ile “Atatürk’ün Kur’ân’ın okunması konusundaki tutumu, camilerde namazda değil, namazdan önce veya sonra, vaaz ve nasihat mahiyetinde Kur’an-ı Kerim’in aslı okunduktan sonra, bu okunan kısmın Türkçe anlamının verilmesi şeklinde olmuştur.” demek suretiyle bize iştirak etmektedir(9).

Bununla birlikte Kur’an’ın Türkçe veya başka bir dile çevrilmiş haliyle namaz kılınabileceğini söyleyen ilahiyatçı ve din adamları da yok değildir. Onlar, bu konuda ashaptan Selman-ı Farisi’nin (İranlı Selman), Hz. Peygamber’in izniyle Fatiha suresini Farsça’ya çevirerek ibadet ederken okumaları için İran halkına göndermesini delil olarak gösterirler.

“Arabın Oğlu” İfadesi Hakaret Değildir!

Konuya ilişkin olarak şu kadarını da söylemeliyiz ki; Hz. Peygamber için “Arap Oğlu” anlamına gelen “İbn-i Arap” tabiri söylenmiş olsa bile, bu tabir hakaret içirmez. Hele de Araplar için! Çünkü Araplar, değil kendilerine Arap denilmesinden, “Bedevi” denilmesinden bile gurur duyarlar. Ben buna, 1984 yılında bizzat şahit oldum. 1984 yılı hac mevsiminde, “Ebva Köyü” üzerine yapmış olduğum bir çalışma sırasında Ebva köyünde kendisinden bilgi aldığımız Amr b. Şiteybi Numan El-Harbî isimli yaşlı köylü, tercümanımızın “Amca sen bedevi misin?” şeklindeki sorusuna “Elhamdülillah” , yani “Allah’a şükürler olsun” şeklinde cevap vermiştir!

Şahsen birisi bana “Türk oğlu” anlamında “İbn-i Türk” dese, ben bundan alınmam, tam tersine gurur duyarım. Herhalde Yavuz Bülent Bakiler de gurur duyar kendisine söylenecek böyle bir tabirden. Zira Sivaslı olmakla, o da tıpkı benim gibi Türk oğlu Türk’tür. Tıpkı ailesi aslen Tokatlı olan Mustafa Kemal Atatürk’ün de Türk oğlu Türk olduğu gibi. En büyük Mutasavvıflardan birisi olan Muhyiddîn-i Arabî’nin kısaca “İbn-i Arabî” olarak zikredildiğini konuya vakıf herkes bilir bu memlekette.

Yavuz Bülent Bakiler’e sormak gerekir; “Madem Atatürk, Allah’ın sözleri olan Kur’an-ı Kerim’i, Arabın oğlunun yavelerini millet görüp anlasın diye tercüme ettirdi, peki kendi sözlerinden oluşan Sahih-i Buhari isimli hadis kitabını hangi maksatla tercüme ettirdi? Onu da, millet Arabın oğlunun ya lellisini görüp anlasın diye tercüme ettirmiş olmasın!”

Yavuz Bülent Bakiler’in, yukarıdaki konuşmasının devamında söylediği “Atatürk zamanında okutulan dört ciltlik tarihimiz vardır. O tarihte İslamiyet’le ilgil,i peygamberle ilgili söylenenleri burada size okuyabilirim. Muhammed kendinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı bir dine vatandaşlarını davet etmeye başladı. Bunun adı İslam’dır… Bunu devrin en önemli şahısları yazmışlar. 1931 yılında devlet matbaasında basılmış…”şeklindeki sözleri de kendi adına tam bir talihsizlik sayılmalıdır(10).

Çünkü bu sözleriyle, Y.B.Bakiler, başkalarınca yazılmış şeyleri de Atatürk’ün üstüne yıkmaya tevessül etmektedir. Neymiş efendim, devrin önemli yazarları “Muhammed kendinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı bir dine vatandaşlarını davet etmeye başlamış. Bunun adı İslam’dır…” demişler imiş!  E ne var bunda? İslam Dini, elbette Hz. Muhammed tarafından “Allah, bunları benim size tebliğ etmeme istedi. Ben bunları tebliğ edilmekle görevlendirildim” diyerek tebliğ edilmiş bir dindir.  O, söz konusu Kur’an ayetlerini Cebrail veya başka bir suretle (içe doğma ya da sadık rüyalar vs. yollarla) alırken, onu gören hiç kimse yoktu yanında. Üstelik O, o güne kadar hiç duyulmayan ve insanlar için bir anlamda gaip olan konuları aktardı insanlara. Sözlüklerimiz ise “Bulmak” filini “varlığı bilinmeyen bir şeyi ortaya çıkarmak, keşfetmek” şeklinde de tarif etmektedirler. Bu itirabla, Hz. Peygamber’in, ayetleri çeşitli yollarla Allah’tan alması şeklindeki eyleminin, başkaları tarafından “bulmak” fiiliyle ifade edilmesi, çok da yanlış sayılmamalıdır.

Dolayısıyla; milliyetçi bir aydın olarak insanlar arasında az çok isim yapmış ve kabul görmüş bir kişi olan Yavuz Bülent Bakiler’e, son yıllarda özellikle Atatürk’e karşı takınmış olduğu hoyratça tavır asla yakışmamaktadır. Kendisiyle sohbet etme ve karşılıklı mektuplaşma imkânı bulmuş bir kişi olarak diyebilirim ki;  üstat son yıllarda hızlı ve ilginç bir değişim yaşamaktadır!

Sürecektir.

__________

1-Yavuz Bülent Bakiler “Atatürk dinin nasıl öğretilmesini istiyordu -1-” başlıklı makalesi (Türkiye gazetesi, 18.08.2012). http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yavuz-bulent-b%C3%A2kiler/545763.aspx,

2- http://www.youtube.com/watch?v=lrThetdKuZw & https://www.facebook.com/ateisturk/videos/892960957431105/,

Bu konuda daha geniş bilgi almak için bkz. “Seninle Ülküdaş değiliz artık” başlıklı yazımız, http://sessizliginsesleri.blogspot.com.tr/2014/11/seninle-ulkudas-degiliz-artk-omer-saglam.html

3- Mustafa Armağan, “ Atatürk Kur’an’ı neden Türkçeye çevirtmişti?” başlıklı makalesi,

http://www.zaman.com.tr/yazarlar/mustafa-armagan/ataturk-kurani-neden-turkceye-cevirtmisti_2237981.html,

4- Mustafa Armağan, agm.

5-Mustafa Armağan, agm.

6- Prof. Dr. Osman Zümrüt, “Atatürk’ün Kur’an’a Bakışı” başlıklı makalesi, Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul, 1977, c. 5, s. 1957.,

7- Osman Zümrüt, agm.

8- Osman Zümrüt, agm.

9- Osman Zümrüt, agm.

10- bkz. 2 nolu dipnotta belertilen video kayıtları.

 

16 YORUMLAR

  1. […] 3http://www.turkishnews.com/tr/content/2016/01/21/ataturk-kuran-icin-o-arap-oglunun-yaveleri-dedi-mi/ […]

  2. Kur an-ı insanlar anlasın diye tercüme etmekle , “arapoğlunun ne naneler yediğini bu millet görsün” diye tercüme ettirmek arasında karlı dağlar kadar fark olduğunu bilmeyecek kadar cahil birinin yazdığı bu yazının hiç bir kıymeti harbiyesi yoktur.

  3. Gerçekten içi boş insanlarsınız. Bismi Rabbike safsatası diye kendi eliyle kaleme alan M.Kamal’in bunu demiş olmasına neden şaşıyorsunuz. Adam ben dinsizim ve din düşmanıyım diyor siz hala ısrarla Atatürk hafızdı gibi saçma sapan şeylerin arkasına sığınıyorsunuz. Buna kendi putuna tapınma denir.

  4. Peki kuran ayetlerinden ikra bismi rabbike safsataları diye bahsettiği kamalın kendi el yazması mektuptamı kazım karabekirin uydurması?

  5. Sayin Özel Büro Bayan ve Bay Yetkilileri.
    ALLAH Rati olsun Sizlerden aydinlattiginiz icin
    OguzTürk Ilhan

  6. Kendisi 1926 yılında Peygamber için haşa Ahlaksız bir Arabın görüşlerinden oluşan İslâm artık ölmüştür dedi. Kitabın İngilizcesi de ortada. Siz kimi kandırıyorsunuz?

  7. Ben senin türkçe anlayışını sikiyim bulmak fiili kaybolan bir şeyi ortaya çıkarmak kaybolan bir şeyi keşfetmek anlamında kullanılır senin beynini sikeyim. Atatürk apaçık bir islam dini düşmanıdır. Atatürk islam dini için Hz.Muhammed kendi uydurduğu ve doğru olduğuna inandığı yolu anlatmıştır diyor buradan ne anlıyorsun mal

  8. Yeni İSLAMIN GERÇEKLERİ yazısı
    Muhammed ve Peygamberlikde Dikiş Tutturamayanlar!
    by bayraktr

    Arabistanda 7.yy da bir çok insan ortaya atılarak Peygamberlik iddiasında bulundu. Bazılarıda çevreleri tarafından iteklendi. Bunların çevresinde hemen bir kitle oluşuyor,en azından kendi kabilesince destekleniyordu.’Peygamber’ gelen kabile hemen diğer kabileler üzerinde maddi,manevi menfaat tesis etme çabalarına girişiyordu. Bu sözde Peygamberlerin içinde bazıları gerçekten uzun süre tutundular.
    Başta gelen sahte Peygamberler şunlardı;
    Esved ül-Ansi
    Tuleyha Bin Huveylid
    Secah
    Muhammed bin Abdullah
    Müseylimet ül-Kezzab
    Fakat sonuçta bir tanesi hariç hepsinin foyaları ortaya çıktı ve hiçbiri peygamberlikte dikiş tutturamadı. Muhammed ise elinde kılıç uydurduğu dini tüm arabistana yaydı ve başarıya ulaştı. Şimdi Muhammed’in ve İslam’ın ortaya çıkmasının hemen öncesinde nasıl bir ortam vardı, bunu irdeliyelim.
    Bu sahte peygamberlerin türediği dönemde Araplarda hakim olan inanç putperestlik dini idi. Diğer dinler komşular vasıtası ile belli bölgelerde etkilerini gösterseler de, Mekke ve Hicaz da bu dinlerin hiç biri hakim olamamıştı. Kabe o zaman da İbrahim’in tapınağı olarak biliniyordu ve kutsaldı.Savaşa gidenler, başlarını kazıtarak Kabe’yi ziyaret ederdi. Yarımada’nın çeşitli yerlerinde Kabe’ye benzer yüz kadar daha tapınak vardı, onların da etrafı tavaf edilir ve kurbanlar kesilirdi. Kureyşlilerin Mekke dışında Kabe ye ek olarak Batn-ı NAHLE’de, Uzza tapınağı vardı ve bakımı Süleym kabilesine aitti.
    Putperestliğin tabii sonucu olarak Arabistan’ında bir put veya tapınak edinmek oldukça önemliydi. Hemen her evde tapınılacak bir putun yer aldığı Arabistan’ında, ayrıca Kâbe veya tapınak önlerine de taş dikilirdi. İbadetlerin toplu olarak yapıldığı yerler, çok sayıda putun yer aldığı tapınaklar olup, ibadetler tavaf eder gibi taşın çevresini dolaşmak suretiyle gerçekleştirilirdi. Göçebelerin tapınak ihtiyacını karşılamak için de konaklanılan yerlerde kurulan çadırlardan biri tahsis edilirdi. Araplar nezdinde büyük saygınlığı olan bu tapınaklar çoğunlukla “beyt” adıyla anılsa da, küp şeklinde olanlarına “kâbe” denmekteydi. Yemen’in San’a bölgesindeki Riyam tapınağı, Cahiliye döneminin en tanınmış tapınakları arasında yer almaktaydı.
    Araplar o dönemde cinlerin varlığına da inanır ve onları Allah’ın kızları sayarlardı. Lat Uzza ve Menat ta birer cin bulunur ve bunların konuştuğuna inanılırdı. Diğer monoteist dinler kulaktan kulağa yayıldıkça Araplar da artık bu put olaylarına eskisi kadar rağbet etmiyorlardı ve geniş kudretli bir Tanrı fikrini daha mantıklı buluyorlardı. Tanrılara,yani putlara olan bağların zayıflaması Arap toplumunun zayıfladığını akla getirmemeli, çünkü Araplar da bağlar ve birlik din değil kan yolu ile kurulmuştu, yani akrabalık şeklinde. Artık yazılan şiir ve kitabelerden anladığımız kadarı ile Araplar Tanrılar’ın üzerinde olan bir Allah fikrini benimsemeye başladılar ve hatta Allah üzerine yemin etmeye ve Allah içeren isimler almaya başladılar. Bu bağlamda Kuran daki ‘Biz putlara ancak bizi Tanrı’ya yaklaştırsınlar diye tapıyoruz’ ayeti de bu durumu teyit etmektedir.
    Araplar da daha önce Tanrı’nın özel bir adı yoktu,her kabile kendi Tanrısını kastederek Rabbimiz yani efendimiz veya İlahımız derdi. Farklar putlardan geliyordu, mesela Sakiflerin Rabbinin müennesi el-lat tı, başka kabileninki farklı olduğu için Rab’den kasıt da farklıydı. Allah kelimesine geçilmesi ile bir anlam bütünlüğü, işaretlenmiş ve özel bir Tanrı, Tek Tanrı kavramı ortaya çıktı ve gelişti. İslamiyetten hemen önce Araplar kainatı kuran ve düzenleyen tek bir Tanrı’ya hükmetmişlerdi fakat bu yetmiyordu, onunla bir bağ kuramamışlardı ve bir din oluşturamamışlardı. İsa ve Musa dinleri vardı ama Araplar onlara pek yanaşmıyordu, çünkü Musa dini milli bir dindi, yahudi dini idi ve İsa dini ise zulum altında olan fakir Araplara diğer yanaklarını çevirme veya sabır ve tahammül tavsiye ettiğinden, milli akidelere ters düşüyordu.
    Aynı zamanda Araplar diğer dinlere karşı oldukça lakayt idiler, aynı kabile içinde farklı dini inançlar huzursuzluğa yol açmadığı gibi, Kabe’nin bile direkleri üzerinde Meryem ve oğlu İsa’nın resimleri bulunmasına kimse ses çıkarmıyordu. İşte bu sebeble mekkeliler Muhammed’e de ilk zamanlarda ses çıkarmadılar ancak Muhammed putlara hucum başlayınca, Mekke’nin artık iktisadi merkez olmayacağını düşünen Mekkeliler İslamiyete cephe aldılar.
    Arabistan’a sızmış olan dinler arasında Mandeenler ve Harran Sabiileri olarak ikiye ayrılmış olan Sabiiler vardı. Mecusilik yani Zerdüşt dini İran dan sızmıştır, daha çok Oman Bahreyn ve Yemen de etkisi vardı. Musevilik münferit yerlerde egemenlik kurmuştu bunlar Hayber, Teyma,Yesrip ve Fedek vahalarıdır. Hristiyanlık ise hristiyan esirler ve Habeşistan, Suriye’ye gidip gelen şarap tüccarları sayesinde sızmıştır. Yarımadada hristiyanlık en büyük zaferini Necran da kaydetti.
    Muhammed den önce Mekke Taif ve Medine’de putperestlikle tatmin olmayan bir takım insanlar belli araştırmalara girmişti, Tevrat ve İncil’i de inceleyen bu kişiler kendilerine Hanif demekteydi. Bunlar özellikle ataları ve Kabe’nin kurucusu gördükleri İbarahim’in dinini araştırıyorlardı. En meşhur Hanifler, Varaka bin nevfel (Hz Hatice’nin amcasının oğlu) Osman Bin Huveyris (Bu da aynen) Ubeydullah Bin Cahş (Muhammedin hala oğlu, Zeynep’in ağabeyi ve yine Muhammed’in karısı olan Ümmü Habibe’nin ilk kocası) Zeyd bin amr bin nevfel. Bu dörtlü çete oldukça fazla faaliyet yapmıştır.Varaka Muhammed’e görünen meleğin Cebrail olduğunu söyleyerek onun peygamberliğini müjdeleyen ve yayan şahıstır. Bu dörtlü İbrahim dinini araştırmak üzere ayrı ayrı ayrı yönlere seyahat kararı alırlar. Ubeydullah gittiği yerde Hristiyan olur ve kalır.
    Şimdi gelelim Muhammed zamanında ortaya çıkan ama başarısız olan diğer peygamber adaylarına bakalım. Sonuçta birçok insan ortaya atılarak Peygamberlik iddiasında bulundu. Bazılarıda çevreleri tarafından iteklendi. Bunların çevresinde hemen bir kitle oluşuyor,en azından kendi kabilesince destekleniyordu. ‘Peygamber’ gelen kabile hemen diğer kabileler üzerinde maddi,manevi menfaat tesis etme çabalarına girişiyordu.
    Bu sözde Peygamberlerin içinde bazıları gerçekten uzun süre tutundular. Fakat sonuçta hepsinin foyaları ortaya çıktı ve hiçbiri dikiş tutturamadı. Bir tanesi hariç! Bu konu hakkında, İslam Tarihi Doçenti olan ve haince bir suıkast ile katledilen Bahriye ÜÇOK’un çalışmalarından bir kesit sunmaya çalışacağım.
    Esved ül – Ansi
    Yemen Bölgesinde oturan Ans kabilesine mensuptu. Samiler’de kahinler ve peygamberlerin Peçeli dolaşma geleneğine uygun olarak Peçe ile dolaşırdı. Kahinlik eder,güzel konuşurdu.Halkı etkiler,özellikle marifetli eşşeği ile sergilediği çeşitli hokkabazlıklar çok beğenilirdi. Bir Rivayete göre, Bir gösterisinde 100 kadar hayvanı bir çizgi üzerine dizer ve sırayla mızraklar, Hiç bir hayvan çizgi dışına kımıldamaz. Ve Halk çok etkilenir.
    Hicret’in 10.Yılında Peygamber’in Veda Haccından dönerken hastalandığı haberi toplumda yayılmıştı. Sessiz çalışan Esved bu haberi alınca Peygamberliğini ilan etti. Kendine ‘Rahman ül Yemen’ adını vererek, kahinlerin kıyafetine büründü ve Rahman adına konuşmalar yapmaya başladı. Ans, Zebid, Üded ve Mezhiç kabileleri onun Peygamberliğini kabul etti. Hatta Necran bile birtakım kolaylıklar göstermeyi kabul etti.
    Esved büyük bir isyan başlatmış ve bu isyan tüm Güney Arabistan’a yayılmıştı. Buna karşı Muhammed hasta yatağından bu bölgeye, Emir ve tavsiye mektupları göndererek isyanı bastırmaya çalışıyordu. Muhammed Yemen deki Ebna’lara bir elçi göndererek Esved’e savaş açmalarını istedi. Bu arada Benül Harisler ve Kinde halkı islamiyetten dönerek Esved’e katıldı. Böylece güçlenen Esved Necran’ı zaptetti. San’a ya ilerledi orayı da alarak, Şehr Bin Bazan’ı öldürdü ve adet olduğu üzere karısı Merzubane Azad ile evlendi. Ve Esved, Hadramvi bölgesi sınırından Taif vilayetine ve Bahreyn bölgesinden Aden’e kadar olan bütün toprakları eline geçirdi. Daha sonra Aser, Şerce, Galafika, El Cend ve Aden’i hükmü altına aldı.
    Esved ül-Ansi’nin sonu
    Esved geniş topraklara hükmediyordu ve Zafer sarhoşluğu içinde idi.Ebnaların idaresini Komutanlarından Firuz ve Dazaveyh’e vermişti. Ne var ki bu komutanları ve Kays’ı küçümsemeye, horlamaya başladı. Bu sırada Muhammed’in memurlarıbdan olan Muaz Bin Cebel, Sekun kabilesinden Müslüman bir kadınla evlenmişti ve kabile içinde güçlenmişti.
    Muhammed, Muaz’a bir mektup göndererek, Esved’in öldürülmesini istedi. Muaz harekete geçti ve Esvaed’in kendini öldürteceğinden korkan Kays’ı yanına çekmeyi başardı. İşbirliği genişlemişti aralarına Esved’in karısı Azad’ın amcaoğlu Firuz’u da aldılar. Esved’i savaş ile yenemeyeceklerinden tuzağa düşürerek öldürmeyi planlıyorlardı. Firuz Azad ile ilişki kurdu ve Azad kocasını öldürmüş bulunan Esved’e karşı onlarla işbirliği yapmayı kabul etti. Firuz saraya girdi ve Esved durumdan şüphelenmeye başladı.
    Bir meydanda, getirttiği inek ve develeri mızraklayarak bir gösteri yaptıktan sonra Vahiy duymak için kulağını yere yapıştırıp bir süre bekledi, Sonra topluluğa dönerek
    ‘Yanımda bulunan melek,’Kays asidir,onun başını kes’ diyor’ dedi,yine başını yere koyup dinledi ve bu sefer de, ‘Ey Esved, Firuz asi ve azgınlardandır, onun sağ elini ve sağ ayağını kes’ dediğini haber verdi.
    Artık vakit kalmamıştı. O gece, Esved’in karısı Azad, Firuz’u saraya alarak yatak odasına sakladı. Firuz da Kays ve diğerlerini içeri sokarak, Azad’ın yanında uyumakta olan, Esved’in kafasını kestiler. Esved öyle şiddetli bir böğürtü çıkarmıştı ki, Şüphelenerek gelen muhafızlara, Azad ‘Peygambere vahiy geliyor’ diye seslendi. Daha sonra şehrin en yüksek kalasına çıkarak Veber’e ezan okuttular ve toplanan kalabalığın önüne Esved’in kafasını fırlattılar.
    Böylece Esved tarftarları kaçarak dağıldı. Fakat bu arada muhtelif rivayetlerde,bu olaydan 1 veya 5 gün sonra Muhammed’in de öldüğü bildirilmektedir. Yani Esved tam zamanında öldürülmüştü. Eğer önce Muhammed ölseydi, Esved belki de doğacak kargaşa ortamında çok daha güçlenecek ve belkide, Dinler dahil tüm Tarih değişecekti.
    Müseylimet ül Kezzab
    Yemame, Necid’in güneydoğusunda, Bahreyn’in batısında idi, ziraatçilikle rahatça geçinebiliyor ve Hanife kabilesinin kontrolunde bulunuyordu. Hicretin 8.yılında Hevze ölünce, Müseylime, Beni Hanife’nin hükümdarı olmuştu. Müseylime, zengin topraklara ve nüfus çokluğuna sahip bulunan Yemame de Muhammed gibi yeni bir Dinin, müjdecisi olduğunu ilan etti ve Kuran’a nazireler söylemeye başladı.
    Hicret’in 10.yılında şöyle bir mektup kaleme aldı;
    ‘Tanrı elçisi Müseylime’den Tanrı elçisi Muhammed’e mektuptur. Sana esenlikler dilerim. Ben Peygamberlikte sana ortak edildim. Yeryüzünün yarısı bize yarısı Kureyşlilere aittir fakat Kureyşliler adaletle hareket etmezler’
    Muhammed mektubu okumuş ve gelen elçilere, “Siz ne diyorsunuz?” diye sormuştur.
    Onlar da aynı cevabı verince:
    “Eğer elçiler öldürülmez kaidesi olmasaydı, sizin boynunuzu vururdum…” demiştir.
    Daha sonra da, Müseylime’ye bir mektup yazmıştır. Bu mektubun metni bazı tarihlerde yer almakta, fakat orijinali elde bulunmamaktaydı. Bu tarihî vesika Topkapı Sarayı Müzesi’nin Mukaddes Emanetler Dairesi’nde ortaya çıktı. Hicretin 10. yılının sonuna doğru Muhammed tarafından Übeyy b. Kaab’a yazdırılıp Müseylime’ye gönderilen bu mektubun Türkçesi ise şöyledir (son cümle tam olarak okunamamıştır.):
    “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla;
    Allah’ın Resulü Muhammed’den yalancı peygamber Müseylimet-ül Kezzab’a; Selâm hidayete tâbi kimseler üzerine olsun. Bundan sonra, bilesin ki; Yeryüzü Allah’ındır. O’nu kullarından dilediğine ihsan eder. Hüsn-ü akıbet ise muttakilerindir. (Allah’tan korkan mü’min kullara aittir). Sen ve beraberindekiler eğer tevbe ederseniz, Allah da seni ve seninle beraber tevbe edenleri affeder.’ Allah Resul Muhammed.
    Hicret’in 10. yılında Muhammed hastalanınca Müseylime etrafına kalabalık bir ordu topladı, Muhammed’in elçilerine rağmen Müslüman ahalide Müseylime saflarına geçmeye başladı. Muhammed ölünce Müseylime iyice cesaretlenmişti ama sonuçta talih Muhammed taraftarlarının yüzüne güldü ve Müseylime Ridde savaşları döneminde Halife Ebubekir zamanında öldürüldü.
    Müseylime’nin ‘Vahiy’ lerinden örnekler
    Tohum ekerek, Ekin yetiştirenler,
    Ekinleri biçenler, Buğdayları savuranlar,
    Sonra öğütenler, Onlardan ekmek yapanlar,
    Bu ekmekleri ufak,ufak doğrayarak, Et suyunda ıslatanlar,
    Ve bunların üzerine, Sade yağ dökerek yiyenler, Şerefine and içerek,temin ederim ki, Siz hayvan beslyerek,cadırda yaşayanlardan, Daha meziyetlisiniz.
    Binalarda yaşayanlar da size üstün gelmedi.
    Karanlıkları basan gece, Siyah Kurt, Ve yaşına basan, Çatal tırnaklı hayvan adına andiçerek, Üsseyid’lerin, Harem’in hürmetini çiğnememiş, Olduklarını teyit ederim.
    Muhammed dönemi sonrası ortaya çıkan diğer peygamber adayları:
    Ibnu’l Mukaffa kendine ait bir Kuran yazmaya calistigi icin, zindiklarin basi ilan edildi.
    Ebu’t-Tayyib kendine Kuran geldigini ve Peygamber oldugunu iddia etmistir. 980 yilinda oldurulmustur.
    Ebu’l- Ala’l-Muarri’nin de Kuran’a nazire olarak, kendi Kuran’ini yazmasi ve peygamberlik iddiasi nedeniyle 1074 de oldurulmustur.
    Horosanli Ebu Muslim’in katibi ve muridi Hasim (778) 2 yil hukum surdu guclendi ve kendi sarayinda sulalesiyle birlikte yakildi.
    IV Mehmet zamaninda Izmirli bir Yahudi olan Sabatay Sevi (1666) Mesih oldugu iddiasi ile ortaya cikti, 10 yil boyunca pek cok Museviyi Hiristiyan yapti. SIKISINca Islam’i kabul etti ve hayatini kurtardi.
    Zagreb’li bir Hırvat olan Ibrahim Muhammed’in cismi ile gonderildigini ve son peygamber oldugunu iddia etti. Guclendi sayisiz muridi oldu ve 1746 da idam edildi.
    Said-i Kurdi (veya Said- Nursi) de kendini bir peygamber olarak nitelemis, kitaplarini Kuran’a es deger gostermistir. Hala muridi olan bu sahtekarin, murid sayisi ve modern Turkiye’ye verdigi zarar bilinmemektedir.
    Bunlarin yani sira Abu’l-Huseyn Ahmed ibn Yahya al-Ravendi icin de Peygamberlik iddiasinda bulunuldugu iddia edilse de, al-Ravedi’nin onemli bir dusunur oldugu anlasilmaktadir. Muhammed’e sert sekilde elestirler getirirken sunlari soyluyor;
    ‘Muslumanlar, Peygamberlerinin peygamberligine delil olarak, O’nun getirdigi kitaba kimsenin nazire yapamayacagini soylemis oldugunu gosteriyorlar. Peki onlara denilse ki; Oklides de kendi kitabi gibi bir kitabi hic kimsenin yazamayacagini soylemistir. Peki Oklides boyle demekle peygamber mi oluyor?’ Al-Ravendi’nin bir cok kitabi oldugu soylenmekte ve at-Tac adli kitabinda Kuran’a nazire yaptigi aktarilmaktadir. (Bu kitap bugun elde yoktur)
    ALINTIDIR
    BU YAZI ”İslamın Gerçekleri” SİTESİNDEN ALINMADIR.OKUYUN, ARAŞTIRIN GERÇEKLERİ BİLEREK TENKİD EDİN.EN ÖNEMLİSİDE BÖYLE BİR TARTIŞMADA KÜFÜR ETMEYİN

  9. bu yazıyı yazan kişinin atatürk dönemi tarih kitaplarında geçen “Muhammed kendinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı bir dine vatandaşlarını davet etmeye başlamış. Bunun adı İslam’dır…” cümlesinin nasıl anlaşılması gerektiğini anlatırken bayağı bir komik olmuş. bu yazıyı yazan kişiye naçizane tavsiyem biraz daha düşünmesidir. ben bunu hakaret amaçlı söylemiyorum. çünkü olmamış. mantıklı değil.

  10. beyni yok fikri var. eğip bükmeyin artık , atatürk dine düşman biriydi. allayıp pullayarak işi tatlı gösterme çabası çok komik oluyor. yani herkes direk anlıyor bir bu akıllı olayın inceliğini görüyor. eh be yuh be çüş be.

  11. Zorlama bir yazı, Birde zannediyorki Yavuz Bülent Bakiler’e hatasını gösteriyor. Kendini küçültüyor veya karşısındakilerin aklını küçümsüyor.

  12. Araplar kendilerine ibn-arab denmesini elbette severler.
    Ama ķopeklerine arap ismi vermezler, verilmesine izin de vermezler.

    Tipki bizim Hindi dedigimiz hayvana İngilizlerin TURKEY dediğine kızdığımız için adımızı uluslararası camiada TÜRKIYE dedirtmeye çalıştığımız gibi.

    Ve Atatürk Araboğlu deken elbette hakaret amaçlı söylemekredir.
    Kendisinin bilmediği bir alanda içtihadlar uygulaması, (gerekçesi ne olursa olsun) hilafeti kaldırması, dünyada örneği olmayan diyanet işleri başkanlığı gibi ucube bir kurum kurup, devleti din ißlerine bulaştırması ve ardından da “devletin yönetimi lâiktir” diyerek dinkonusunda ve lâiklik konusunda pek bir fikrinin olmadığı, kendi kafasına göre dini bir kurum kurmaya çalışması, bunları yaparken NUTUK’da da belirttiği gibi din adamlarını TBMM’de tehdir etmesi, bu konularda gözünü ne kadar kararttığını ve din adamlarının tavsiyelerine tahammul değil ancak kafalarının kesileceğini söylemesi bize yeteri kadar kanıt sunmaktadır.

    Bizim Karabekir Paşa ile yaşadığı ve Karabekir gibi bir paşaya yapıp ettiklerini sizin de uzun uzadıya anlattıģınız olaylar sonucunda Karabekir’in kinle yazdığı ve toplatılan hatıralarına hiç de ihtiyacımız yoktur.
    Saygıyla.

  13. Bu memlekette ismini yazmaya bile korkan ne kadar çok Atatürk ve Türk düşmanı orospu çocuğu varmış meğer. Şerefsizlik diz boyu bunlarda.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here