Kategoriler
Türkiye

“DAHA DÜN GİBİ!” (-Göçmen Olup Yola Düşmek)

“DAHA DÜN GİBİ!”
(-Göçmen Olup Yola Düşmek)

Bir iki söz söyleme gereksinimi duyanlar;
-“Ne olacak bilmeyiz… Gittikçe kalabalıklaşıyorlar!” diyorlardı.
“Gittikçe kalabalıklaşıyorlar” dedikleri, elbette Yunanistan sınırlarına yığılan kaçkın göçmenlerdi. Bir panik havası içinde gelip, Yunanistan’ın orasına burasına yığılanların önemli bir kısmı da Selanik’e doğru savruluyorlardı. Sokak, her türlü kötülüğü, iğreti ve çirkinliğiyle bu insanları onlar istemese de kendine çekiyordu. Soğuk kış günlerinin, ara ara yoğunlaşan yağmurla buluştuğu o günlerde üstleri başları paralanmış göçmen kitlelerine hiç de acıması bulunmuyordu. Kentin başta iskele olmak üzere öbekleştikleri; korku ve ürküntü dolu gözlerle çevreyi süzdükleri görülüyordu. Kadın, kız; çoluk çocuk, yaşlı genç; perişen biçimde yolları dökülen bu insanların içinde azıcık parası olanlar; başlarını sokacak bir han, otel ya da bir iki göz ev arıyorlardı.
Bunların kimilerinin başlarında Selanik’ten aşina yüzler; gezici emlakçılık yapıyor; kimi zaman polis, kimi zaman bekçilerin denetiminde sokak aralarında kiralamak için ev aranıyorlardı. Limana her gün irili ufaklı gemiler yanaşıyor; bu gemilerden inen kalabalıklar her gün artarak, Selanik sokaklarındaki yerlerini alıyorlardı. Her birinin gözlerine korku ve ürkeklik yapışmış; sanki kişiliklerinin bir parçası olmuş gibiydi. Polisler, bu kitlelerin bir anda sağa sola dağılmamaları için olağanüstü çaba gösteriyor; ellerinde defterler; kimi sivil memurlarla birlikte kayıtlar almaya çalışıyorlardı. Bunun yanı sıra; göçmenleri uzun uzadıya konuşturarak, onların her birinin kendi dünyasında farklı anlamlar taşıyan öykülerini derlemeye çalışanlar da bulunuyordu. Limanda kurulmuş masaların önünde kayıt yaptırmak için sığınmacıların büyük kuyruklar oluşturdukları görülüyordu. Her zaman bu tür kalabalıkların bulunduğu yerlerde kendini derhal gösteren cingöz kişiler; bu insan panayırından payını almaya çalışıyorlardı. Gelenlerin her biri, kendilerini Selanik’e atan gemilere büyük paralar kaptırdıklarını söylüyorlardı. Değişik soygun ve haydutluk öyküleri anlatılıyor; şimdi adımlarını attıkları bu yeni kara parçası üzerinde, pek çoğu ilk kez Yunanistan’a gelmiş bu çoğu Rumca bildiği gibi Türkçe de bilen Anadolulu yeni konuklar, olayların bitmesiyle birlikte geri gideceklerini umuyorlardı.
Zaman zaman kendi aralarında ve kimi zaman da Yunan polisi ile tartışmalar; itiş kakış yaşanıyordu. Avurtları çökmüş, yüzü solmuş; gözlerinin feri kaçmış; kimisi hasta, yaşlı ve zayıf bünyeli bu insan yığını; büyük ölçüde geri döneceğini umarak Anadolu’dan, Trakya’dan ve hatta adalardan sökün edip; dalga dalga Yunanistan’a gelmişlerdi. Pek çoğu, Anadolu’yu gerçek yurt, Yunanistan’ı da yabancı bir ülke olarak görüyorlardı. Özellikle yaşlılar, yurt bildikleri Anadolu’dan kopup, buralara geldikleri için, yabancı bildikleri, otuna, kokusuna, kuzusuna; havasına, rüzgârına, nemine; her şeyden önce insanına ve sıcaklığına derin özlem duydukları Anadolu’dan, kopup geldikleri bu topraklarda ölüp gitmekten korkuyorlardı. Bir daha baba ocaklarını, çalıştıkları bahçeleri, tarlaları; her gün kapısını açıp, sokaklarına ayak bastıkları evlerine yeniden kavuşamamak korkusu içinde tir tir titriyorlardı. Özlem, korkuyla sarmaş dolaş olmuş, yumak yumaktı. Bolluk içinde yüzdükleri ana topraklarından gelip; şimdi bu sözüm ona yabancı ülkede, bir lokma ekmeğe muhtaç duruma düşmüş olmalarından müthiş derecede rahatsız oluyorlardı. Mis kokulu fırın ekmekleri; her gün Rum kasapların, günü birlik kasap dükkanlarının camlarını süsleyen Anadolu kuzuları; zeytin, zeytinyağı; küplerinde şarapları ve daha nice yiyip içtikleri, sanki bu savruluşun sonunda, onlardan bütünüyle koparılıp alınmıştı. Çok kişinin de ağzını bıçak açmıyordu. Ne olacağını, başlarına ne geleceğini bilmiyorlardı. O zamana dek; Yunanistan’dan kopup gelen azgın propagandistler, işgal günlerinde pek çoğunun köylerine kadar uzanmış; onlardan asker almaya çalışmış, akıl almaz sözler verilerek, çok daha güzel günlerin kapıda olduğu muştulanıp durmuştu. Şimdi için için pek çok Anadolulu Rum, bunun büyük bir tuzak olduğunu hissetmekten geri kalmıyorlardı.
Hep Yunanistan ve Yunanlılık övülmüştü. Yüceltilen değerler, yoksa bir düşten öte bir şey değil miydi? Olaylar, yazgı; başlarına gelen türlü felaketler, yıkım; korku, iç huzursuzluk ve güven duygusunda yaşanan büyük sorunlar; onları alıp buraya savurduğunda; onlar gerçek yurtlarına gittiklerinde; kendilerine anlatılanların pek çoğunun burada olmadığını derhal hissetmişlerdi. Onlar büyük ölçüde Yunanistan’a değil; Anadolu’ya aitlerdi. Yanıltıldıklarını düşünenler de vardı. Olaylar, yazgı; başlarına gelen türlü felaketler, yıkım; korku, iç huzursuzluk ve güven duygusunda yaşanan büyük sorunlar; onları alıp buraya savurduğunda; onlar gerçek yurtlarına gittiklerinde; kendilerine anlatılanların pek çoğunun burada olmadığını derhal hissetmişlerdi. Onlar büyük ölçüde Yunanistan’a değil; Anadolu’ya aitlerdi. Yanıltıldıklarını düşünenler de vardı.
Özellikle, Anadolu yenilgisinden sonra, nefret ettikleri Kemal’in süvarilerinin önünden kaçıp, canını Yunanistan’a zor atmış firari askerlerin bir kısmının, dağlarda eşkıyalığa başlayıp, nasıl yol kestikleri, hırsızlık yaptıkları; talanla var olmaya çalıştıkları haberleri onların da kulaklarına geliyordu. Ancak, o ya da bu; işte şimdi, firari olarak, bulundukları topraklarda, türlü sıkıntılar, dertler, yokluklar ve acılar yakalarını bırakmıyordu. Ne olacağını bilmeden; sabah akşam, geçen günlerle birlikte, ancak bekliyorlardı. Arada sırada gelen değişik haberlerin, pek çoğunun gerçek olmayışına artık alışmışlardı. Tek dertleri şimdi, başlarını sokacak küçük bir kulübe, bir dam altı bulmak; ondan da öte, ekmeklerini içine doğrayabilecekleri bir parça çorbaydı. Bolluktan, yokluğun da altına; ölüm sınırına dayanmış kalmışlardı.

 

Kemal ARI 14.02.2015

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.