Ana sayfa Haberler Kültür/Sanat

Duşakabinoğulları ve Reklam Arası Cumhuriyet!

şenerbahçelialimhanCumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan’ın, Filistin Lideri Mahmut Abbas ve Azerbaycan Lideri İlham Aliyev’i karşılama törenindeki görüntülerin gürültüsü hâlâ devam etmektedir. Aslına bakılırsa; normal zamanlarda olsaydı o görüntüler, mesela bizim gibi insanları hiç rahatsız etmezdi. Bizim gibi insanlar derken neyi kastediyorum; elbette Türk Milliyetçiliği’ne gönül vermiş insanları kastediyorum. Bizi rahatsız etmezdi; çünkü o türlü uygulamalar bizim öteden beri arzu ettiğimiz ve görmeyi istediğimiz uygulamalardır. Ancak keşke biraz daha ciddiye alınsaydı ve keşke Haziran/2015 Genel Seçimlerinden sonraya bırakılsaydı. Yani zamanlaması biraz manidar oldu ve haklı olarak genel seçimler için verilmiş bir mesaj olarak yankılandı Türk kamuoyunda.

Hele hele Sayın Erdoğan’ın, önceki yıllarda Türk Milleti’ni 36 etnik unsura böldükten sonra “Her türlü milliyetçilik ayaklarımızın altındadır” şeklindeki çıkışıyla önce Türk Milliyetçiliğini ayaklar altına alıp, arkasından seçimlere çeyrek kala başının üstüne çıkarması oldukça manidar gelmiştir bizim gibi düşünen insanlara. Ancak her şeye rağmen, keşke tıpkı sanat tarihçisi Prof. Dr. Nuran Atasoy’un geçtiğimiz Cumartesi gecesi yayınlanan, ertesi gün de tekrarlanan “Tarihin Arka Odası” programında ifade ettiği gibi; biraz daha ciddiye alınıp, çok daha kapsamlı bir araştırma yapıldıktan sonra çıkılsaydı kamuoyunun karşısına…

Duşakabinoğulları Beyliği ve Bornozcu Akgençlik!

Gerek kostümlerin hazırlanması konusunda, gerekse zamanlama noktasında gerekli özen gösterilmediği için ister istemez bahse konu uygulama, elbette haklı olarak kamuoyunda lehte ve aleyhte tepkilere sebep oldu. Uygulamanın lehinde çıkış yapanlar, iktidar partisinin yalakası olarak itham edilirken, aleyhte çıkış yapanlar, tarih bilmemekle, daha da kötüsü Türk tarihinin sergilenmesine karşı olmakla itham edildiler.

Özellikle aleyhteki çıkışlar, sosyal medyada alay ve hicivle karışık sergilendi. Bu çıkışlardan en ilginci ve en çok ses getireni, hiç şüphesiz bazı giysilerin bornozu andırdığından hareketle, bu elbiseyi giyen askerin “Duşakabinoğulları Beyliğini temsil ettiği” şeklinde dile getirilen çıkıştı. Hatta bu askeri kasıtla “Şu bornozlu fotoğrafı olan hangi beyliği temsil ediyor” şeklinde tweet atan bir dekan, gelen tepkiler üzerine görevinden istifa etmek zorunda kaldı(1). Zira bahse konu tweet’i atan dekan, özellikle Akgençlik tarafından bornoz yağmuruna muhatap kılınmış. Akgençler, P.Ü. Tıp Fakültesi Dekanı’na bol bol bornoz göndermişler.

Yer bornoz üretiminin ve tekstilin merkezi Denizli olunca, elbette muhataba bornoz gönderilmesi ilk akla gelen ve maliyeti en ucuz kampanya! Bu gençliğin, 30 Mart yerel seçimleri öncesinde beyaz renkli çarşaf ve bornozları giyerek “Kefenimizi giydik de geldik!” şeklinde seçim kampanyası yaptıklarını de bildiğimiz için, doğrusu dekana bornoz gönderme kampanyası yapmaları hiç de ilginç gelmedi bana. Sayın dekan, kendisine gönderilen bu bornozları açık arttırmada satarak bedelini fakir-fukaraya dağıtacağını açıkladı.

Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hasan Herken ve Dünya Bankası başkanı Paul Wolfowitz

Bence dekanın bu tavrı, Akgençliğin bornoz kampanyasından çok daha ilginç ve çarpıcıdır. Ancak bu ilk de değildir. Daha önce aynı şeyi Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfowitz de yaptı. 2007 yılında Edirne’de Selimiye Camii’ni ziyareti sırasında çorabının delik olduğu kamuoyuna yansıyınca, kendisine Türkiye’den belki de binlerce çift çorap gönderildi. Ben de gönderdim. Washington’dan bana göndermiş olduğu özel mektubunda, bu çorapları Washington D.W. çevresinde yaşayan ihtiyaç sahiplerine dağıtacağını söylüyordu Sayın Wolfowitz. İşte Paul Wolfowitz’in bana göndermiş olduğu o mektup:

“Dear Mr. Saglam,
I would like to thank sock you sent recently. It was thoughtful of you to send the package.
Thanks to the generosity of you and others worlwide, I now have enough socks to last a lifetime and wil donate some them to needy people in the Washington, D.V., area.
Sencerely,
Paul Wolfowitz
1818 H Streeet, NW. Washington, DC200433.USA”

Yanılmıyorsam Cumhurbaşkanlığı forsunda bulunan 16 Türk Devleti’ni temsilen farklı renklerde olmakla birlikte şekil ve görüntü itibarıyla birbirine çok yakın olan elbiseleri giyen askerlerden Akhunları temsil eden asker (Bu askerin Batı Hun Devleti’ni temsil ettiğine ilişkin haberler de var medyada), sosyal medyada epeyce eğlence konusu oldu. Giymiş olduğu kaftanı bornoza benzetenler ve buradan hareketle bu askerin Duşakabinoğulları’nı temsil ettiği söylendi. Elbette Dulkadiroğulları Beyliği’ne nazire olsun diye yapıldı bu benzetme. Ancak bildiğim kadarıyla Cumhurbaşkanlığı Forsu’nda bulunan devletler, Türklerce kurulmuş bulunan ve başlı başına devlet olan siyasi yapıları temsil etmektedir. Yani o forsun içinde, Dulkadiroğulları gibi beylik statüsünde olan küçük siyasi yapılar temsil edilmemektedir.

Öte yandan yine bildiğim kadarıyla; Türklerin kurmuş olduğu ilk devlet kabul edilen İskitler ile belki de Osmanlı’dan çok daha Türk olan Safeviler, ayrıca bulundukları coğrafyaya “Türkiye” denilen ve bazı kaynaklarda resmi adı “Ed-Devletü’t-Türkiyye-Türkiye Devleti” olarak geçen Memlükler de temsil edilmiyor cumhurbaşkanlığı forsunda. Keza Tolunoğulları, İhşidoğulları, Sacoğulları (Saciler) gibi devlet karakteri arz eden siyasi yapılara da yer verilmemiş söz konusu forsta.

Denildiği gibi; eğer o açık renkli elbiseyi giyen asker, Akhunları temsil etmek üzere oraya konuşlandırıldı ise bilinsin ki; Akhunlar veya Eftalitler denilen bu devlet, Büyük Hun Devleti’nin parçalanmasından sonra batıya yönelen Hunlardan teşekkül etmekle, bu devlet Hunların devamıdır. Ayrıca Eftalitler adı da verilen bu devletin Eftalitler isminin, Eftal veya Heftal isimli bir hükümdardan mütevellit olduğu rivayetleri var kaynaklarda. Bu durumda, bütün askerler koyu renkli kaftanlarla temsil edildikleri halde, Akhunların beyaz (ak) renkli bir kaftanla temsil edilmelerinin mantığı nedir? Akhunları anlatmak için ille de beyaz renkli kaftan mı giymek gerekiyor? Böyle basit ve yüzeysel bir tarih yaklaşımı olur mu?

Ayrıca eski Türkler savaşçı kavimlerdi. Askerler sürekli ata biner ve atın üstünde geriye dönüp ok atacak çeviklikte olurdu. Bu durumda, giymiş oldukları elbiselerin de bu tür çevik hareketlere imkan sağlayacak rahatlıkta olması gerekir. Ancak, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndaki askerlerin değil atın üstünde geriye dönüp ok atması, ata binmeleri bile mümkün değildir! Kaftanları diken dikimevinin sahibi kadın bile şu anlamda sözler söyledi televizyon ekranlarında: “Osmanlı’yı temsil eden askerin kıyafetleri tel halkalardan örüldü. Biz bile örünceye kadar yorulduk. Asker biraz da iri yarı olunca, işimiz çok zor oldu. Allah o askere yardım etsin.” Yani özetle; elbette bana göre de Osmanlı’yı temsil eden asker, Osmanlı askerinden çok, Mohaç’taki Macar askerlerini andırıyordu. Hani şu ağır zırhlar ve ağır silahlar kuşanıp, Osmanlı Ordusu’nun yarma harekatını engellemek için zincirlerle birbirine bağlanan Macar askerlerini. Şimdi denilecektir ki; “e ne var bunda? Macarlar da zaten Türk’tü!”.

Ancak eskilere kıyasla Osmanlı, biraz daha yakın bir geçmiştir. Kim bilir belki de muharip askerler değil ama, padişahların bulundukları mekânlarda koruma görevi gören veya resmi törenlerde görsel dekor olarak görev alan askerler böyle giyiniyorlardı Osmanlı’da. Sırf dost ülke temsilcilerine güven, düşman ülke temsilcilerine korku salmak için.

Tarihçi Murat Bardakçı’nın geçtiğimiz cumartesi günü yayınlanan, ertesi gün de tekrarlanan “Tarihin Arka Odası” programında, Enver Paşa’nın 1920’lerin başında Türkistan’da (Muhtemelen Özbekistan’da) çektirmiş olduğu ve üzerinde Özbeklerin geleneksel giysisi olan Çapan bulunan fotoğrafı ile son Buhara Emiri Alimhan’ın yine Çapan giymiş vaziyetteki fotoğraflarını göstermek suretiyle, 20. yüzyılın Orta Asya giysilerini 2000 yıl öncesinin giysileriymiş gibi sunması oldukça ilginçtir. Anlaşılıyor ki; kendisini tarihçi ve kültür araştırmacısı zanneden bir avuç zevat bir araya gelmişler, 21. Yüzyıl Orta Asya Türk kültüründen de esinlenilerek Tayyip Bey’i bu şekilde bir gösteri yapılması konusunda ikna etmişler! Bu, elbette sadece bir tahmin.

Anlaşılıyor ki; bu iş biraz da Murat Bardakçı’nın başının altından çıkmış! Çünkü bahse konu programda dediklerine göre; Cumhurbaşkanlığı’nda konunun değerlendirildiği toplantıya kendisi ve program arkadaşı Erhan Afyoncu da katılmış. Erhan Bey, tıpkı bizim gibi düşünerek tören sırasında Mehteran Bölüğü’nden bazı askerlerin kullanılmasını teklif ederken, Sayın Bardakçı bu şekli önermiş ve eksikliklerin sonradan giderilebileceğini teklif etmiş. Sonra da ortaya böyle bir manzara çıkmış!

Ancak Sayın Bardakçı’nın teklifini belgelemek için günümüzde bile Türk Cumhuriyetlerine giden konuklara hediye edilen Çapan, kalpak ve başlık gibi etnografik malzemeleri delil olarak göstermesi, olayı biraz basite indirgediğinin göstergesidir. Hele hele, Sayın Murat Bardakçı’nın, bahse konu programda tarihçi konuğu Prof. Dr. Ahmet Taşağıl’a söz hakkı vermeyerek ve sürekli program konuğu da olan sanat tarihçisi Prof. Dr. Nurhan Atasoy’u söz ve tavırlarıyla bastırarak Cumhurbaşkanlığına “Bahse konu giysilerde ısrarcı olunması ve işin akademisyenlere havale edilmesi halinde araştırmaların yıllarca sürüncemede kalacağını” telkin etmesi ve Erhan Afyoncu’nun da bu konuda kendisine destek vermesi, iste istemez tartışma ve alay konusu olan uygulamanın, büyük oranda bu iki isim tarafından kotarıldığını akla getirmektedir. Anlaşılan bir ara “Muhteşem Yüzyıl” isimli televizyon dizisinin tarih danışmanlığını da yapan Erhan Afyoncu, görsel malzeme konusunda fikri alınmak üzere saraya davet edilmiş, aynı zaman da program arkadaşı Murat Bardakçı da orada hazır bulununca bu düşünce hayata geçmiş bulunmaktadır! Hele hele, program sırasında kendisine mesaj çeken veya tenkit eden seyircileri sık sık “abuk sabukluk yapmakla” suçlayan ve onları “konuşulanları oturak yerleriyle değil kulaklarıyla dinlemeleri” konusunda uyaran Sayın Bardakçı işin içine girince, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda akan sular durmuş olmalıdır! Mazallah; o davudi sesiyle yeri göğü inleterek herkesi susturup, dize getirtmiştir Sayın Bardakçı!

Reklam Arası Cumhuriyet ve Cehaleti Paçasından Akan Sinan Çetin!

Gelin görün ki; her şeye rağmen Murat Bardakçı’ya yine de saygı duyuyorum. Zira Cumhuriyeti, “90 yıllık reklam Arası” şeklinde nitelendiren AKP Balıkesir Milletvekili Tülay Pabuşçu ile Türkiye Cumhuriyeti ismine karşı çıkarak “Devletin adı Osmanlı olsun” diyen Sinan Çetin’e, Murat Bardakçı’dan başkası hadlerini bildiremezdi. Nitekim bahse konu program sırasında Murat Bardakçı, Cumhuriyete “Reklam Arası” diyen AKP’li bayan vekili, ayıp etmekle, devletin adının Osmanlı olmasını teklif eden Sinema Yönetmeni Sinan Çetin’i de cehaletle suçlamış, Prof. Dr. Erhan Afyoncu sözlü olarak, Prof. Dr. Ahmet Taşağıl ve Prof. Dr. Nurhan Atasoy da jest ve mimikleriyle Murat Bardakçı’nın bu çıkışını desteklemişlerdir. Dolayısıyla; Murat Bardakçı’nın bu çıkışını biz de alkışlıyoruz. Tabi Sayın vekile biraz torpil geçtiğini de belirtmek zorundayız. Zira Sinan çetin için “cahil” sıfatını kullanırken, bayan vekil için “ayıp etti” demekle yetindi. Oysa iki ismin yaptığı da cehaletten başka bir şey değildir. Yok eğer bu tür çıkışları cehaletin eseri değil de maksatlı bir hareket soncu ise onun adı da herhalde başka bir şey olmalıdır.

Program sırasında Murat Bardakçı’nın da dediği gibi; tarihte Osmanlı Devleti diye bir devlet yoktur. Osmanlı hanedanı tarafından kurulup 600 küsur sene idare edilen devletin adı Osmanlı Devleti değil, “Devlet-i Aliye”dir. Yani “Yüce Devlet-Büyük Devlet”. Devletin kimliği ise Türk’tür. Hatta Osmanlı’nın egemen olduğu coğrafya, “Türkiye” olarak isimlendirildiği gibi; ikili ve çok taraflı uluslararası anlaşmalarda da Osmanlı Hanedanı’nca yönetilen “Devlet-i Aliye”nin adı “Türk Devleti” olarak geçmektedir. Yani devletin adı yerelde “Devlet-i Âliye”, küresel ölçekte “Devlet-i Türkiye” dir. Bazen bu isim “Devlet-i Âli Osman” olarak zikredildi ise de, bu durum daha çok devletin son zamanlarında ve belki de (elbette bana göre) devletten kopuşları önlemek ve devletin Türk kimliğini bir miktar gizlemek için yapılan bir siyasi manevradır. Türkiye Cumhuriyeti ise, Osmanlı’nın devamıdır ve adı da aynıdır; Türk Devleti! Değişen ise sadece rejimdir; yani yönetim biçimi. Saltanat kaldırılmış, yerine demokratik Cumhuriyet ikame edilmiştir.

Murat Bardakçı’nın Vahidettin’in kızı Sabiha Sultan’dan naklettiği şu söz, galiba her şeyi anlatıyor bize: “…Bugün Cumhuriyet kurulmuş, ailemiz vazifesini yapıp geçmiştir. Türk milletinin bizleri artık dedikodu mevzuu etmesi ayıptır, çünki milletimiz için Osmanlı Tarihi iftihar edilecek bir mirastır. İmparatorluk ayrı bir devirdi, fakat o da Türk’ün idi, bugünkü Cumhuriyet de Türk’ün malıdır!”(2).

Yine bahse konu programda izah edildiği gibi; yeryüzündeki Türkler, iki büyük Türk Devleti tarafından yönetilmişlerdir. Bunlar Doğu Türk Devleti, Batı Türk Devleti’dir. Zaman içinde sayıları farklı farklı olsa da ve isimleri kurucularının adıyla anılmak suretiyle birbirinden farklı devletlermiş gibi lanse edilse de durum asla değişmez. Esasen, bugün bile Merkezi Asya’nın en doğu ucundan, balkanlara kadar uzanan muazzam coğrafyaya yayılmış 300-350 milyonluk bir Türk nüfusunun, tek bayrakla yönetilmesi de mümkün değildir. Bu bakımdan, bugün bile Türklerin Doğu Türk Devleti-Batı Türk Devleti isimli iki büyük Türk Devleti tarafından yönetildiğini kabul etmemiz gerekiyor. Bana göre de; Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve belli bir noktaya kadar Tacikistan ve Afganistan gibi ülkeler, Doğu Türk Devleti’ni, Azerbaycan, Türkiye ve KKTC de Batı Türk Devleti’ni oluşturmaktadırlar. Bu durumda, bugün farklı bayraklar altında temsil edilen Türk Devletleri ve hatta imkan bulunduğu durumlarda yarı bağımsız Türk Devletlerinde, Ortak Alfabe ve Ortak Tarih kitapları kullanılmasının önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Bu bakımdan yapmış oldukları açıklamalarla kendi cehaletlerini ortaya koyan AKP Balıkesir Milletvekili Tülay Pabuşçu’yu ve Yönetmen Sinan Çetin’i ben de ayıplıyorum. Tıpkı Murat Bardakçı, Erhan Afyoncu, Ahmet Taşağıl ve Nurhan Atasoy’un ayıpladıkları gibi. Aslına bakılırsa ve elbette bana göre; cehalet her ne kadar bir kusur ise de ayıp değildir. Asıl ayıp olan, cahili münevver zannedip, ona gereğinden fazla değer vermek ve onu hiç de hak etmediği makam ve mevkilere getirmektir.
__________
1-http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/188301/16_Turk_devleti_askerleriyle_ilgili_tweet_atan_dekan_istifa_etti.html,x
2- Murat Bardakçı’nın konuya ilişkin ayrıntılı düşünceleri için bkz. https://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1031863-bilen-bilmeyen-herkes-konusuyor-osmanli-devletinin-resmi-adi-devlet-i-aliyyedir

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here