Kategoriler
Kültür/Sanat Türkiye

HALUK’UN SONU (-“Hele ki Aşiyan… Anne, onu hiç unutamıyorum!”)

 

HALUK’UN SONU
(-“Hele ki Aşiyan… Anne, onu hiç unutamıyorum!”)

Tevfik Fikret 1915 yılı Ağustos ayında; “Yıkılıyorum… Yavrum, yavrum!” diye yaşama veda etmişti…
Yavrum dediği, elbette biricik oğlu Haluk’tu.
Haluk babası öldüğü zaman Amerika’daydı.
O günlerde ülke Birinci Dünya Savaşı’nın içinde, can derdindeydi.
Haluk din değiştirmiş, Hıristiyanlık dinine girmiş, Protestan kilisesinin sadık üyesi olmuştu
Şeker hastalığından hayatı cehenneme dönen, son deminde kolu bile kesilen Fikret öldüğü zaman oğlu Haluk babasının cenazesine gelemedi.
Annesi Nazıme Hanım, eşi Fikret öldükten sonra büyük bir yoksulluğun içine düştü.
Önce yuvaları Aşiyan’dan üç beş parçalar halinde eşyalarını satarak geçinmeye çalıştı.
Bir süre sonra artık satacak şey de kalmadı.
Bunun üzerine Aşiyan’ı Robert Kolej’de okuyan öğrencilere odalar halinde kiraya verdi.
Bu da yetmedi.
Bu kez para getirecek ufak tefek işler yapmaya başladı.
Fikret’in dostları az da olsa el uzatmaya çalışsalar da; bu bir yere kadardı.
Fikret işte geride böyle büyük bir dram bırakarak, oğlu Haluk’un özlemi içinde can vermişti.
Ya Haluk!
O, babasının ölümünden sonra ne oldu ve neler yaptı?
Tevfik Fikret öldüğünde 48, oğlu Haluk da 21 yaşındaydı.
O güne kadar, babasına yaşattığı en büyük şok, Haluk’un Hristiyan oluşuydu.
O bu kararını verdiği zaman henüz İskoçya’daydı.
Haluk’un bu kararına aile olarak çok üzülmüşlerdi.
Hele annesi Nazıme Hanım!
Buna bir türlü inanmadı.
Bunun gelip geçici bir heves olduğunu düşünüyordu.
Ancak hayır!
Haluk, içinde yaşadığı manevi boşluğu, önce lise eğitimini gördüğü Robert Kolej’in, ardından da İskoçya’nın ve burada kaldığı protestan ailenin etkisiyle, bu dine yönelerek doldurmak eğilimine girmişti.
Sonra da Amerika’ya gitmiş ve eğitimini orada sürdürmüştü.
Fikret öldüğünde Amerika’da bulunan Haluk, önce Michigan Üniversitesinde Makine Mühendisliği okudu. Ardından da akademik kariyer yaparak, Ohaio, Dünois ve Cincinatti Üniversitelerinde ders vermeye başladı.
Bir süre sonra da babasının şiirlerinde bile geçen mühendislik ve elektrik konularında teknik alanda profesörlük payesi almıştı.
Okulda tanıştığı ve kendinden dört yaş büyük olan bir Amerikalı kadına âşık oldu ve onunla evlendi.
Amerika’dan annesi Nazıme Hanım’a ve tanıdığı kimi baba dostlarına mektuplar yazıyor; ülkesinin havasını bu mektuplarla almak istiyordu.
Derken, Birinci Dünya Savaşı bitti.
Türkler kendilerine dayatılan antlaşmayı kabul etmemiş; Sevr Antlaşması’nın ağır koşullarını tarihin çöplüğüne atmış; yeni bir savaşa yönelmişlerdi.
Annesine pek düşkün olan Haluk, artık Amerika’da kalmak istemiyordu.
İstanbul’a dönmek hevesine düştü. Babasının da çalıştığı Robert Kolej’de öğretmen olarak çalışacak ve yaşamını sürdürecekti. Böylece hem annesine ve İstanbul’a kavuşacak; deneyimlerini ve bilgisini ülkesine aktaracaktı.
Konuyu eşine açtı. Amerikalı eşi öneriyi kabul etti.
Pasaportlarını ve yolculuk biletlerini aldılar; bavullarını hazırladılar.
O arada uzakta oldukları İstanbul’da Haluk hakkında basın çevresinde yığınla yakıştırmalar yapılıyor; yaşarken babasına hınç duyup onunla kavgayı göze alamayanlar, sanki hınçlarını Fikret’in oğlu Haluktan çıkarmak istiyorlardı.
Kışkırtıcılar en etkili biçimde devredeydiler.
Bu gibi kişiler, aralıksız Amerika’daki Haluk’a ulaşıyorlar ve İstanbul’a gelmemesini salık veriyorlardı.
Şunu söylüyorlardı:
“Anadolu büyük bir karmaşa içinde… İstanbul ise işgal altındadır. Gelecekte durumun nereye gideceği belli değildir. Senin ise Hıristiyan bir kadınla evlendiğin söyleniyor. Buralar mutaassıp yerlerdir; bir Hıristiyan kadınla evlenmiş olman hiç hoş karşılanmaz… Yerinden ayrılma ve ortalığın durulmasını bekle…”
Haluk gelmekten caydı.
Büyük bir düş kırıklığı yaşıyordu.
Artık Amerika’da uzun süreli kalması bir yazgı gibi görünüyordu.
Ne yapsın?
Bu koşullarda Amerika’da daha kalıcı işler yapmak gerekmekteydi.
İş hayatına atıldı. Bir firmanın temsilciğini aldı ve iyi de para kazanmaya başladı.
Kendisi Türkiye’ye gelemeyince bir süre sonra anasını Amerika’ya çağırdı.
Nazıme Hanım kalktı; Florida’da kalan oğlunun yanına gitti.
Kısa süre oğlunun yanında kalan Nazıme Hanım’ı Fikret elinden geldiğince Amerika’yı gezdirdi. Çok beğenip hevesle annesine gösterdiği yerleri hep İstanbul’un belli başlı köşelerine benzetiyor ve şöyle diyordu:
-“Bak anne, şurası Bebek, şurası Ortaköy; şurası Hisar, şurası Aşiyan”.
Haluk gurbet ellerde sanki İstanbul’u yaşıyor; bu duygular içinde sanki melankolik bir savruluşu yaşıyordu.
Aşiyan, ah Aşiyan!
Ana-baba yuvası; büyüdüğü ve çocukluk anılarının olduğu ev…
Aşiyan sözcüğü her geçtiğinde, içinde bir şeylerin kıyıldığını duyuyor gibiydi:
“Hele ki Aşiyan… Anne, onu hiç unutamıyorum!”
Ana, baba ve yuva sevgisi…
Ah, ah Aşiyan!
Fikret’in inzivası; kuş yuvası…
Son nefesini verdiği o kutsal yuva!
Nazıme Hanım elbette bütün analar gibi oğluna doyamadan Türkiye’ye döndü.
Haluk ilerleyen zaman içinde, Atatürk’ün değişen çağdaş Türkiye’sini görmeye büyük bir heves duymaktaydı. Ancak her niyet edişinde bir engel çıkıyor, Türkiye’ye gelmek kısmet olmuyordu.
Bir süre sonra büyük bir telaşa kapıldı:
Yoksa artık Türkiye’yi hiç göremeden ölüp gidecek miydi?
Bu kaygı uzun süre içini kemirdi durdu.
Nazıme Hanım ise hala, oğlu gelebilir umudundaydı.
Bu nedenle oğlu için iş arayışına bile başladı.
Başvurduğu yerlerin bir ikisinden “Hele gelsin bir bakarız” sözleri alıyordu.
Haluk Fikret için şimendifer memurluğu önerenler bile vardı.
Ancak hayır!
Bunların hepsi bir düştü.
Haluk Türkiye’ye gelmedi.
Bir ara eşinin önerisi ile Amerika’da teoloji eğitimine yöneldi.
Kendisi dininde daha yetkin ve derin bir kişi olmak istiyordu. Teoloji eğitimi veren bir fakülteye gitti ve orayı bitirdi.
Artık Haluk, rahip olmak istiyordu.
Bu arada onun izine düşüp Amerika’da kendisine ulaşan gazetecileri, değişik aralıklarla kendi evinde en iyi şekilde ağırladı.
Söyleşiler yaptı, sorulan sorulara yanıtlar verdi ve fotoğraflar çektirdi.
Ardından Türk gazetelerinde kendisinin papaz olduğuna dair fotoğraflı haberler yapıldı. Onunla söyleşi yapan bir gazete, Amerika’daki açık adresine kadar ayrıntılı bilgiler verdi.
Tevfik Fikret gibi adı unutulamayacak büyük bir adamın oğluyla ilgili kamuoyu büyük bir merak içindeydi.
Öyle ya!
Hep üzerine şiirler yazılan Fikret’in oğlu Haluk’a ne olmuştu?
Türkiye’de ileri geri kavgalarında, tutucu kesimi oluşturanlar ölüp gitmişlerdi.
Fikret’in devrimci yönünü hiç kabul edemeyenler, onu hedef haline getirmek istediklerinde, en olmayacak bir şey yapıyor ve oğlunun özel dünyasına girerek, oğlu üzerinden Fikret’e vurmaya çalışıyorlardı.
İş Türkiye’de normal tartışmanın dışına çıktı ve Amerika’da Haluk’u rahatsız eden düzeysiz girişimlere kadar geldi.
Haluk’un adresine çok sayıda gizemli mektuplar geliyor; bu mektupların bir kısmında tehdit ediliyordu.
Kimi mektuplarda ise, Türkiye’ye gelmesi durumunda tutuklanacağı ve hatta öldürüleceği bile söyleniyordu.
Artık annesi de ölmüş olan Haluk, bu tehditler üzerine Türkiye defterini bütünüyle kapattı.
Kendisiyle yapılan bir söyleşide şunları diyordu:
“Keşke ben de babam gibi güzel şiirler yazabilseydim. Güzel resimler yapabilseydim. Ama olmayınca olmuyor. Din değiştirmemin yakınlarımı mutlu etmeyeceğini bilmiyordum. Ancak ilkokul dâhil, öğrenimimin tamamını Hristiyanlık inancını kendini açıkça hissettirdiği kurumlarda yaptım. Ancak gene de İslamiyet ve Türkiye’ye toz kondurmadım. Düzgün bir insan olarak kendimi herkese kabul ettirdim. Babamın adını kirletecek, onun ruhuna acı verecek en ufak bir hareketim olmadı. Doğduğum ülkeyi her fırsatta yücelttim. Daima Türk kökenli olarak bilindim ve bundan da gurur duydum. İsmim doğduğumda neyse, şimdi de O: Hüseyin Haluk Fikret…”
O, herkesin değiştiremeyeceği bir kaderinin olduğunu söylüyor ve durumunu böylece kabulleniyordu.
Diyordu ki:
-“Rahip değil de sevilmeyen, güvenilmeyen bir insan olsaydım, beni tükürükle boğmak isteyenler mutlu mu olacaktı?”
Yaşı artık iyice ilerlemiş bir durumdayken artık istese de bir anlayış göremeyeceğini biliyordu.
-“Yaşlandım… Artık gelecekte kimilerinin nefret ettiği Haluk kalmayacak… Ama bir gün, iyi bir insan olarak Türkiye’de tanınacağım umudumu da taşıyorum?
Evet; işte Haluk’un Dramı bu olmuştu.
Fikret, Halukun Defteri, Haluk’un Amentüsü, Halukun Bayramı, Halukun Vedaı” diyerek canı kadar sevdiği oğluna:
-“Bol bol ışık getir; teknik getir; uygarlık getir!” diye seslenmişti ama sonuç bir aile açısından bakıldığında tam bir trajedi idi.
Hüseyin Haluk Fikret, 1965’te 72 yaşında Amerika’da kanserden öldü.
Öldüğü zaman Lake Şehri’nde Presbiteryen Kilisesi Başpapazıydı.
14 yaşlarında Avrupa’ya ve oradan Amerika’ya savrulan bir ömür; işte böylece sessiz sedasız söndü gitti.
Ve Haluk’un naşı, görev yaptığı kilisenin yanına gömüldü.
Öldüğü zaman Park Lake şehri Presbiteryen Kilisesi başpapazıydı
O, bir dönem imparatorluğunun türlü fırtınaları içinde oradan buraya savrulmuş bir kuşağın en dramatik örneklerinden birini oluşturuyordu.
“Sonra ne oldu dersiniz?
Nazime Hanım, eşini yitirmiş, oğlundan da uzak biri olarak bir yaşam savaşının içine girdi. Önce evinin eşyalarını sattı.
Ancak her şey kar gibi eriyordu.
Bu kez evini öğrencilere oda oda kiraya verdi.
Bir süre de böyle sürdürdü yaşam kavgasını.
Robert Koleji, evi satın almak istedi. Böylece Fikret’in canı kadar sevdiği aşiyanı, Amerikalılar’ın eline geçecekti.
Gazeteler kampanya başlattı.
Nasıl olur da Fikret’in evi yabancılara satılırdı?
Derhal dönemin Milli Eğitim Bakanı devreye girdi. Aşiyan, İstanbul Belediyesi tarafından satın alındı.
Ardından da müze olarak halka açıldı.
İşte bir şairin acılı portresi…
Ve bir ders:
Mehmet Akif Ersoy, Tevfik Fikret’le tartışmasında oğlu din değiştirdi diye, ona “Zangoçluk” yakıştırması yapmıştı…
Bu yakıştırmadan Fikret, derin bir elem duymuş ve Fikret’e “Molla Sırat” diye seslenmişti.
O gün Fikret’e ve oğluna “Zangoç” diyen Mehmet Akif Ersoy’un yıllar sonra torunlarından biri olan Aydemir Güler, Akif’in düşünce ve değerler dünyasını bütünüyle ret ederek Türkiye’nin en seçkin TKP başkanlığı da yapan komünistlerinden biri oldu.
Gelin kulaklarımızı Aşiyan’ da esen rüzgârların esintisine verelim ve Fikret’in kendi sesinden oğlu Haluk’a seslendiği bazı mısraları dinleyelim:

Bu memlekette de bir gün sabah olursa Haluk,
Eğer bu memleketin sislenen alın yazısı,
Dirençli, dinç bir elin güçlü, canlılık verici;
Dokunmasındaki titreyişle silkinip, şu donuk…
Şu paslanan yüzü halkın biraz gülerse… – O gün;
Ben ölmemiş bile olsam, hayatla pek ölgün,
Pek az ilişkim olur kuşkusuz; – o gün benden,
Ümidi kes; beni kötürüm ve boş muhitimde;
Bütün acımla unut; çünkü kör, topal, tükenik,
Bakışlarım seni geçmişte görmek ister; sen
Bütün etin, kemiğin, kimliğinle yarınsın:
Ve şarkılar gibi hep, hep kulaklarımda sesin…

Kemal Arı, 6.1.2015

“HALUK’UN SONU (-“Hele ki Aşiyan… Anne, onu hiç unutamıyorum!”)” için 2 yanıt

Allah hepsine rahmet eylesin o şartlarda savrulmamak gerçekten çok zor ama türk kalabilmiş olmaları bile bir erdemdir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.