Avrupa Birliği Bakanı ve Baş müzakereci Volkan Bozkır Türkiye’nin en güçlü dönemini yaşadığını Ekim ayı sonunda Uşak ziyareti kapsamında söylemiştir.

Türkiye’nin AB’ye 50 yıldır alınmadığını, “ancak bir veya iki yıl içinde üye ülkeler arasına gireceğini düşündüğünü” belirten Bozkır, “Türkiye’yi üye yapmazlarsa çok da fazla umurumuzda olmaz. Bunda kaybedecek olan AB’dir” demiştir. (Milliyet, 27.10.2014)

Bakan Bozkır bir hususta  haklıdır. Çünkü, AB genişleme süreci içinde hiçbir aday ülke yarım yüzyıl AB kapısının önünde bekletilmemiştir.

AB Devlet ve Hükümet Başkanlarının 17 Aralık 2004 tarihinde almış oldukları karar şudur: Eğer Türkiye AB’ye üye olamaz ise, Türkiye’nin, AB kurumlarına demirlenmesi (is fully anchored in the European structures) söz konusudur. Çapalamak (demirlemek) şu demektir: “Avrupa Birliği’ne eğer üye olamayacaksanız, AB’den fazla uzaklara da gitmeyin.” Bu durumu Türkiye kabul edemez.

Eski Başbakanlardan Tansu Çiller, 7 Mayıs 1995 tarihinde Hürriyet gazetesine verdiği  demeçte, En geç 1998’de Avrupa Birliği’ne tam üyeyiz dedikten sonra, “Bu iş zor olmayacak, imajım etkili olacak.” gibi bilimsel olmayan açıklamalarda bulunmuştu.

 

 

 

AB Genel Sekreterliği’ni 2,5 yıl yürüten Büyükelçi Volkan Vural da, Hürriyet’ten  Sedat Ergin’e 20 Ocak 2003 tarihinde;  “2008-2011 arası bir dönemde Türkiye üyelik müzakerelerini tamamlar” demişti.

Çiller ve Vural’ın iyimser görüşleri  şimdi olduğu gibi güzel bir “hayaldi.” Eğer Çiller’in ve Vural’ın hayalleri gerçekleşeydi  Türkiye  1998, en geç 2003 yılından bu yana  AB üyesi olurdu.

Baş müzakereci Volkan Bozkır’ın da hayali güzeldir ama gerçek çok farklıdır. Ben de tıpkı Bakan Bozkır gibi Türkiye’nin AB üyesi olmasını istiyorum ama 1 Kasım’da göreve başlayan yeni Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker “Önümüzdeki beş yıl boyunca AB’ye hiçbir yeni üyenin katılmayacağını” açıklamıştır.

1982 yılında rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın beni AET Dairesi (AB Genel Müdürlüğü) Başkanı olarak atadığından, daha önce de 1975 yılında kabul edilen doktora tezimden bu yana, Türkiye’nin AB üyesi olması yönünde çaba harcamaktayım.

 

Türkiye’nin bir veya iki yıl içinde üye ülkeler arasına girmesi fiilen ve de hukuken mümkün değildir. Bunun neden mümkün olmadığını Türkiye AB İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak (Beta Basım, İstanbul, 2013) isimli kitabımda açıkladım.

 

AB’nin 2014-2020 bütçe döneminde Türkiye’nin üyeliğini dikkate alan bir bütçe planlaması yapılmamış olması, Avrupalıların Türkiye’yi 2014-2020 yıllarında  üye olarak görmediğini ortaya koymaktadır. Bunu bilmeyenlere hatırlatmakta yarar görüyorum.

 

Türkiye’nin AB üyeliği uluslararası hukuk açısından bir “ahdi yükümlülük” olmasına rağmen Kasım 2005’te Almanya’da iktidara gelen Şansölye Angela Merkel Türkiye için  “imtiyazlı  ortaklığı”  önermiştir. Mayıs 2007’de Fransa’da Cumhurbaşkanı seçilen Nicolas Sarkozy imtiyazlı ortaklığı önce seçim kampanyası sırasında sonra da Cumhurbaşkanlığı görevinde gündeme getirmiştir.

Sarkozy’nin Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkması, (Nicolas Sarkozy,  Testimony: France, Europe and the World in the Twenty-First Century, 2007, s.189) Avrupa Birliği’nde Türkiye’nin üyeliğine verilen desteğin düşmesinde önemli rol oynamıştır.

Merkel ve geçmişte Sarkozy, uluslararası hukukta geçerli olan “ahde vefa” (pacta sund servanda)   kuralını yok saymışlardır. Sarkozy artık iktidarda değildir ama yeni Fransa Cumhurbaşkanı  Hollande  da  Türkiye’nin müzakere sürecindeki vetoları  henüz kaldırmamıştır.

Ankara Anlaşması ve Katma Protokol’de, “imtiyazlı ortaklık“ şeklinde bir tanımlama yoktur. Türkiye zaten AB ile gümrük birliğini gerçekleştirdiği için bir anlamda “imtiyazlı ortak”  statüsündedir. Türkiye’nin adaylığının devamlı sorgulanışı, Türkiye’de AB hakkındaki  önyargıları güçlendirmekten başka bir işe yaramamaktadır.

Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç’ın 15 Eylül 2014 tarihinde AA tarafından yayınlanan demecindeki “… Türkiye kamuoyunun AB sürecine olan desteğinin giderek göreceli olarak zayıfladığı konuları, herkes tarafından konuşuluyor ve yazılıyordu”  tespiti doğrudur. Çünkü kamuoyunun AB üyeliğine verdiği destek,  Türkiye’ye karşı uygulanan çifte standart sebebiyle hızla düşmüştür.

 

Türkiye AB ilişkilerinin gelişmesinin önündeki en büyük engel Kıbrıs’tır. Kıbrıs sorunu çözülmeden Türkiye’nin AB üyesi olması mümkün değildir.  

Bir zamanlar eski Başbakan Mesut Yılmaz’ın ifade ettiği gibi AB üyeliğinin yolu Diyarbakır’dan değil, Kıbrıs’tan geçmektedir. Mesut Yılmaz16 Aralık 1999 tarihinde  Başbakan Yardımcısı olarak gittiği Diyarbakır´da “Avrupa Birliği´ne üyeliğimize giden yolun Diyarbakır’dan geçtiğine inanıyorum” demiştir.

Ama, 13 yıl sonra Türkiye 2012 Yılı İlerleme Raporu’nda bu durum farklı bir şekilde ortaya konmuştur: “Konsey ve Komisyon’un müteaddit çağrılarına rağmen, Türkiye, Avrupa Topluluğu ve Topluluğa üye devletler tarafından 21 Eylül 2005’de yapılan deklarasyonda ve Aralık 2006 ile Aralık 2010 tarihli olanlar da dâhil, Zirve sonuçlarında belirtilen yükümlülüklerini hâlâ yerine getirmemiştir.” 

Benzer görüşler 2014 Yılı İlerleme Raporu’nda da yer almıştır.

8 başlık Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi’nin 11 Aralık 2006 da almış olduğu karar çerçevesinde “Ek Protokolün tam olarak uygulanması şartına bağlı olarak” müzakerelere açılamamaktadır. Diğer başlıkların geçici olarak kapatılması da engellenmiştir.

 

Bunun yanında Nicolas Sarkozy’nin 2007 tarihinde Fransa Cumhurbaşkanı olması ve GKRY’nin Türkiye’nin AB sürecini Kıbrıs konusunda tavizlere dayandırma politikası başta bu iki ülkenin müzakerelerin yürütüldüğü Hükümetlerarası Konferans kapsamında tek taraflı olarak veto kullanmasına yol açmıştır. Fransa Cumhurbaşkanlığı’na François Hollande’ın seçilmesinin ardından Fransa sadece bir başlıkta vetosunu kaldırmıştır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son Paris ziyaretinde  Hollande vetoları kaldırmamış, Türkiye’nin AB’ye üye olup olmayacağına değil, masadaki konularda ilerleme kaydedilmesine odaklanılması gerektiğini söylemiştir.

Konsey’in 2006 tarihinde aldığı 8 başlığın açılmaması kararı 2009  yılında yeniden gözden geçirilmiştir. GKRY bu toplantıda Türkiye’ye ek bazı yaptırımlar uygulanmasını talep etmiştir ancak bu talepler diğer üye devletlerce uygun bulunmamıştır. Bunun üzerine GKRY tek taraflı bir  bildiri  ile 6  başlığı  bloke edeceğini açıklamıştır.

Türkiye 35 başlığın müzakere sürecini tamamlasa da  AB üyeliği garanti değildir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi,  Fransa ve muhtemelen Almanya Türkiye’nin üyeliğini veto edebilir. Ayrıca Avrupa Parlamentosu da Türkiye’nin üyeliğine onay vermeyebilir. Çünkü, Parlamento’nun Türkiye’nin sözde Ermeni soykırımını kabul etmesine ilişkin dört kararı vardır.

Ayrıca 22-25 Mayıs 2014 tarihlerinde   yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Fransa, İngiltere, Yunanistan, Danimarka, Avusturya ve Macaristan’da Euro’ya  şüphe ile yaklaşan, Avrupa Birliği karşıtı ve aşırı sağcı partiler  oylarını arttırmıştır. Fransanın AB’den ayrılmasını savunan Marine Le Pen liderliğindeki Ulusal Cephe (FN) yüzde 25’le birinci parti olmuştur. Le Pen27 Mayıs’ta haber Kanalı BFM TV’ye verdiği demeçte  “Türkiye’nin AB’ye üyeliği veto edilmeli” demiştir.

Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan  liderler, tıpkı yıkılan Berlin Duvarı’nın altında kalan komünist liderler gibi büyük bir fırsatı kaçıracaklar, gelecek nesiller bu liderleri Avrupa bütünleşmesine engel olan kişiler olarak anacaklardır. 

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi sözcüsü Nikos Hristodulidis ada etrafında doğalgaz arama faaliyetlerine Türkiye’nin müdahalesini gerekçe göstererek, Ankara’nın Avrupa Birliği’ne katılım müzakerelerinde hiçbir yeni başlığın  açılmasına izin vermeyeceklerini söyleyerek, Türkiye’nin üyeliğini tek başına bloke edebilmektedir.  

 

Hükümet Programı’nda da vurgulandığı  gibi Türkiye’nin AB üyeliği stratejik bir hedeftir ve kararlılıkla sürdürülmeye devam edecektir.

Türkiye’ye karşı uygulanan   çifte standart  olan Bobon  kriterleri (Bo: Bizden olanlar, Bon: Bizden olmayanlar) sebebiyle Türk kamuoyunda AB’ye verilen destek  daha da düşerse,  ileride  bazı alternatifler gündeme gelebilecektir.

Bu durumda Türkiye’de hiçbir hükümet AB üyeliği konusunda istekli olmayacak, Türkiye ile Batı dünyası arasındaki ilişkiler zayıflayacak ve Türkiye’de bir “eksen kayması” bu durumda olabilecektir.

O zaman rahmetli İsmet İnönü’nün dediği gibi “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orda yerini alır.” 

 

Atatürk’ün Evi Neden Bomboş?

Bu köşede ve de Turkish Forum’da 14 Temmuz 2014 rkarluk tarihinde yukarıdaki başlık altında bir yazım yayınlandı. Atatürk Evi, nihayet 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı öncesinde Kültür Bakanlığı’nın Türkiye’de çeşitli müzelerden topladığı yaklaşık 50 parça özel eşyası ile donatılmıştır. Bu yazımı haftaya sizlerle paylaşacağım.

***

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.