Türkiye geçen hafta önemli bir konuk ağırladı. Eğer Fransa’nın önceki Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Ankara’ya yaptığı saatlik  ziyaretini saymazsak, 22 yıl önceki François Mitterand’ın ziyaretinden sonra  Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande  Türkiye’ye resmi bir ziyarette bulunmuştur.

1990’lı yıllara geri gidecek olursak, ziyaret öncesi ve sonrasında Bayan Mitterand’ın Türkiye’nin iç işlerine müdahale ettiğini, Diyarbakır’a giderek şov yaptığını, bir kısım vatandaşımızı göstermelik olarak Fransa’ya kabul ettiğini, bunu Fransa’da basına kendi açısından Türkiye’yi karalayarak yansıttığını o dönemde Paris’te yaşadığım için çok iye hatırlıyorum.

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok  (Im Westen nichts Neues) Erich Maria Remarque‘nın yazdığı, savaşın korkunçluğunu ve anlamsızlığını ele alan bir romandır.

TV360, eski Paris Büyükelçisi, kıymetli arkadaşım Uluç Özülker’i geçen hafta konuk olarak almış ve Hollande’ın Türkiye ziyaretini değerlendirmesini kendisinden istemiştir.

Özülker de Erich Maria Remarque‘ın  romanına atıf yaparak bir değerlendirmede bulunmuştur. Bu değerlendirmeye katılmamak mümkün değildir.

Geçen hafta Doğan Hızlan, Gomitas Vartabed’in  Anadolu’dan derlediği Ermenice, Kürtçe ve Türkçe  şarkılardan oluşan  CD’si Yerkaran’ın, Kalan Müzik’ten  29 Ocak’ta çıktığını yazmıştır.

Gomitas’ın derlediği  CD’de  başta ezan olmak üzere  dini ve din dışı parçalar  yeni bir düzenleme ile biraya getirilmiştir.

Osmanlı vatandaşı olarak 1869 yılında  Kütahya’da doğan Gomitas, (gerçek adı  Kevork Sogomonyan) Ermeni kökenli besteci, müzikolog ve koro şefidir.

Fransa,  29 Ocak 2001 tarihinde bir cümlelik “Fransa, Ermenilerin 1915 yılında maruz kaldığı soykırımı tanır”  yasasını çıkardıktan iki yıl sonra 24 Nisan 2003 tarihinde Paris’te Kanada Meydanı’na Gomitas Sogomonyan’ın anıtı dikilmiştir.

Anıtın kaidesi üzerinde, “ Kompozitör ve müzikolog Gomitas’ın ve 1915’te Osmanlı İmparatorluğumda gerçekleştirilen 20’nci yüzyılın ilk soykırımının kurbanı 1.5 milyon Ermeni’nin anısına”  ve “Fransa için ölen Ermeni gönüllü asker ve direnişçilerin ansısına” yazılıdır.

Bu konuyu haftaya daha ayrıntılı  ele alacağım.

Fransa  Gaziantep’te Türkleri katleden  Ermeni çetecilerini Ermeni  gönüllü asker ve direnişçileri olarak tanımlamıştır.

 

Batı Ermenileri Ulusal Kongresi’nin sitesinde ifade  şöyledir:  “9 ve 16 Mayis 1916 tarihlerinde Kilikya’da imzalanan Sykes-Picot Anlasması ve Ermeni Ulusal Delegasyonu üyelerinin onayıyla Fransa’ya Diyarbakır, Harput ve Adana gibi Ermeni bölgelerinin otonomisini sağlamak için Koruyucu Manda statüsü verilmiş ve bu Doğu Lejyonu ve ardından Ermeni Lejyonunun doğusuna izin verilmiştir.”

 

Bu nasıl bir dost ülkedir ki, Ermeni çetecileri adına Paris’in göbeğine anıt dikmektedir?

Ziyaret sonrası basın toplantısında kendisine sorulan bir soruya, 1915 olaylarının gündeme geleceği bir zaman dilimine girildiğine (1915-2015) işaret eden Hollande şunları  söylemiştir: Bu yıl, Birinci Dünya Savaşı’nın 100. Yılı. Sonra 2015 olacak… Fransa’da bir kanun onaylandı. 2008’de alınmış bir çerçeve karar var, bunların uygulanması gerekiyor.”

Açıkçası Hollande, 2015 yaklaşırken, sözde soykırım konusunu yeniden gündeme getirecektir. Zaten Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de bu konuda Ermeni kökenli Fransızlara söz vermiştir.

Cumhurbaşkanı Hollande’ın 7 bakan ve büyük bir heyetle yaptığı Türkiye ziyareti, Fransa’nın politikasının değişmediğin göstermiştir.

Nitekim Fransa’daki Ermeni Diasporası, Paris’teki tarihi Le Salons Hoche’da verdiği resepsiyon ile resmen 2015 programını başlatmıştır. Gündemdeki en sıcak madde, İnkar Yasa Tasarısı’nın yeniden ülke gündemine getirilmesidir.  Resepsiyona Fransız hükümeti adına katılan Adalet Bakanı Christane Taubira, İnkar Yasa Tasarısı’nı yeniden gündemlerine alacaklarını açıklamıştır.

Cumhurbaşkanı Hollande’ın Türkiye’ye ziyareti öncesi Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi (http://akunq.net/tr/?p=27068) ile Batı Ermenileri Ulusal Kongresi’nin (http://www.western armenia.eu/stat.gov.wa/tr/2011/Bati_Ermenistan_Ulusal_Meclisi_Delegelerinin.pdf) “Gayrimüslimlerin vatandaşlıktan çıkarılma kararları iptal edilerek vatandaşlık hakları iade edilsin, tarihsel topraklarına dönmek isteyenlere izin verilsin, Osmanlı tapu kayıtları herkese açılsın, Başbakanlığa bağlı çalışan, Asılsız Soykırım İddialarıyla Mücadele Koordinasyon Kurulu lağvedilsin, soykırımın inkarına yönelik yürütülen faaliyetlere son verildiği  açıklansın, bunlar için 2014 Başbakanlık bütçesinden ayrılan pay iptal edilsin” söyleminin sebebi acaba Hollande’a bunları Türkiye’ye iletmesi isteği midir?

Ankara’da düzenlenen ortak basın toplantısında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, AB bizim için stratejik bir hedeftir,..  bu konuda acelemiz yok…Ahde vefa da AB’nin niteliklerinden biridir…Dolayısıyla bizim beklediğimiz bu konuda ahde vefa sergilenmesi” demiştir.

Benim bu görüşe katılmadığım tek nokta, Sayın Cumhurbaşkanının” “acelemiz yok” görüşüdür.

Acaba 1959 yılından bu yana tam 55 yıldır AB kapısında üye olmak için bekleyen başka hangi aday ülke vardır? Sayın Cumhurbaşkanı dahil  bizim kuşak AB’ye üye olduğumuzu göremeyecek midir?

 

Ukrayna: Maidan Anneleri ve Kırım Türkleri

 

Ukrayna’da Viktor Yanukoviç yönetiminin Kasım ayında Rusya ile daha yakın ilişkiler kurabilmek için Avrupa Birliği ile Ortaklık Anlaşması’na imza atmaktan vazgeçmesi üzerine AB üyeliğine taraftar olan Ukraynanılar ile  Rusya’ya taraftarı Ukraynalılar arasında müthiş bir gerginlik ortaya çıkmış, Kiev’de gösteriler başlamıştır.

Gösterilerin merkezi Maidan Nezalezhnosti, diğer bir deyişle Özgürlük Meydanı’dır.(Independence Square) Ukrayna diline girmiş az sayıda Arapça kökenli fakat Türkçeleşmiş  kelimeden biri  meydandır. Nitekim gösterilerin yapıldığı meydana Ukraynalılar da  bizim gibi “meydan” diyorlar.

Geçen Cumartesi günü bu meydanda Ukraynalı anneler de eylem yapmıştır.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov  göstericileri “faşist gençler” olarak nitelemiş ve ülkeye dışarıdan müdahale edilmemesi uyarısında bulunmuştur ama ben meydanda “faşist genç” görmedim.

 

Meydanda geçen hafta  gerginlik sonrasında  göstericiler ile polis arasındaki çatışmalar sonucu  hayatını kaybedenler olmuş, bunun üzerine  Cumhurbaşkanı Yanukoviç’in protestolara son vermek için parlamentoda olağanüstü bir oturum düzenlenmesi öncesinde öncesinde Başbakan Mikola Azarov, Ukrayna’nın birliğini korumak için kişisel bir karar alarak  istifa etmiştir.

16 Ocak’ta kabul edilen gösterileri engellemeye yönelik yasa ise 361’e karşı 2 oyla iptal edilmiştir.

Ukrayna’daki olaylar Türkiye’yi  yakından ilgilendirmektedir. Çünkü, Kırım Özerk Cumhuriyeti Ukrayna’nın sınırları içindedir ve Kırım’daki Rus nüfus, Batı yanlısı değil, aksine  Rusya taraftarıdır.

Eğer Ukrayna bir gün AB üyesi olur ise, Kırım’daki Tatarlar (Kırım Türkleri) daha özgür olacaklar, AB’nin insan haklarını koruyan ve kollayan mevzuatından daha fazla yararlanacaklardır.

Eskişehir’de yaşayan Kırım Türklerinin Ukrayna’daki son gelişmeler karşısında daha hassas olmaları gerektiği kanısındayım.

Bir hatırlatma: 9 hafta boyunca Kırım Türklerinin olağanüstü mücadelesi ile efsanevi lideri Mustafa A. Kasımoğlu’nun  hayatını konu alan, yapımcı Zafer Karatay tarafından çekilen belgesel, geçen hafta  TRT’de bu yıl 70’nci yılını anacağımız 18 Mayıs 1944 sürgününün anlatıldığı bölüm ile  yeniden yayınlanmaya başlamıştır.

31 Ocak 2014 tarihinden itibaren Cuma geceleri  saat 23.05, Pazar günleri 16.20 ‘den itibaren belgeseli yeniden seyretmek mümkündür. Belgeselin son bölümleri halen TRT Belgesel Kanalı’nda  Cumartesi 23.30 da yayınlanmaktadır. İnternetten de aynı anda izleyebilirsiniz
http://www.trt.net.tr/anasayfa/canli.aspx?y=tv&k=trthaber

 
Merkez Faiz Artırdı Dolar Düştü

 

Amerika Merkez Bankası FED’in para musluklarını kısacağı endişesi, gelişen ülke piyasaları özellikle Türkiye’yi önemli ölçüde etkilemiştir. Brezilya ve Hindistan’ın ardından Türkiye ve Güney Afrika faiz artırmak zorunda kalmıştır. Fakat Türkiye’deki faiz artırımı, diğer ülkelerden çok daha fazla olmuştur.

Bunda, ekonomik faktörlerin yanında Türkiye’deki siyasi gerginlik ve kutuplaşma ile TÜSİAD Başkanı’nın çıkışı önemli rol oynamıştır.

FED’in tahvil alımını azaltma kararının tedirginliğiyle geçen yıl Mayıs ayında başlayan fon çıkışını önemli miktarda  dolar satmasına rağmen önleyemeyen Merkez Bankası, kurun  2,39 liraya ulaşması üzerine faizleri şok bir kararla arttırmıştır.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Başbakan Erdoğan’ın aksine kararı doğru bulmuştur.

Dolar karşısında Güney Afrika Randı son 6 yılın, Endonezya Rupisi 5 yılın, Brezilya Reali 5 ayın, Rus Rublesi ise tarihinin en düşük seviyesini görmüş, Arjantin parasını  devalüe etmiştir.

Basında doların Türk lirası karşısında değer kaybetmesi bazen yanlış olarak “TL devalüe edildi”  olarak algılanmaktadır.

Devalüasyon, sabit kur rejimlerinde olur. Serbest kur rejiminde devalüasyon olmaz. Bu sebeple sevgili Ali Baş’ın “Devalüasyon Yasası” başlıklı yazasındaki 1946, 1958 ve 1970 kararları ile devalüasyon yapılmıştır ama 1994 ve 2001 kararları bir devalüasyon değildir. Çünkü bu dönemde esnek kur rejimi vardı.

Merkez Bankası’nın faiz artırımının ardından Başbakan’ın “B, C Planlarımız var” açıklamasıyla  birlikte  kamuoyunda acaba geçmişte olduğu gibi  sermaye kontrolü rejimi geri mi geliyor endişesi doğmuştur.

Başbakan Erdoğan bu açıklamasıyla bence Tobin vergisine işaret etmiştir.

Tobin vergisi, kısa vadeli sermaye çıkışları sebebiyle  dış dengeyi  ve ekonomik  istikrarı  bozan belirsizliklerin yoğun olduğu durumlarda riskleri arttırıp ekonomiye krize sürükleyen  kısa vadeli sermaye hareketlerini azaltmak için döviz işlemleri üzerine konan sermaye vergisidir.

Maliye Bakanı Şimşek sermaye hareketlerinde kısıtlamanın gündemlerinde olmadığını söyleyerek. “Sermaye hareketlerine herhangi bir kısıtlama gelmeyecek… Kur rejiminin değiştirilmesi gündemimizde değil, tartışılmadı, konuşulmadı” demiştir.

Eğer Merkez Bankası Başbakan  beğenmese de faizleri artırmamış olsaydı, Türkiye ekonomisi çok büyük bir ekonomik istikrasızlık ile karşı karşıya kalırdı.

Faizi, “ekonomi dışı bir enstrüman” olarak  algılamak, küresel dünyada doğru değildir. Faiz, çok önemli bir ekonomi politikası aracıdır. Eğer uygun zamanda ve dozajda bu aracı kullanmazsanız, sonuç ekonomide istikrarsızlık, çöküntü, işsizlik ve yoksulluk demektir.

Doların ve diğer dövizlerin öngörülenin üzerinde TL  karşısında değerlenmesi, diğer bir deyişle TL’nin aşırı değer kaybetmesini Merkez Bankası faizleri arttırarak önlemeseydi,  petrol fiyatları dövize endeksli olduğu için artacak, bu gelişme fiyatlara yansıyacak, ithalat pahalılaşacak, bu durumda enflasyon yeniden çift haneli rakamlara ulaşacak, hem dış ve hem de iç denge bozulacak, dolar ile borçlananlar borçlarını ödemede gecikince kredi derecelendirme kuruluşları Türkiye’nin notunu kıracak, geçmişte olduğu gibi Türkiye büyük bir ekonomik kriz ile karşı karşıya kalacaktı.

Sabah Gazetesi yazarı  Şeref Oğuz’un geçen hafta birkaç TV ekranına çıkarak tüm bu gerçekleri  “es geçerek”   faiz artırımının olumlu tarafını görmemesini ve olayı ekonomi literatüründe olmayan “faiz lobisi”ne bağlamak istemesini çok yadırgadım ve  ekonomi bilgisinden şüphe ettim.

Eğer Şeref Oğuz benim öğrencim olsaydı, Türkiye  Ekonomisi dersinden geçmesi bir hayal olurdu.

12 baskı yapmış ve tüm üniversitelerde tavsiye edilen “Türkiye Ekonomisi”  kitabımı okumasını kendisine tavsiye ederim.

Bir sözüm de Merkez Bankası Başkanına.  Başkan Başçı, “Yıl sonunda dolar 1.92 TL olur” demişti  ama tahmininde yanıldığını sonra kabul etti.

Peki Başkan Başçı’nın yanılma hakkı var mı?

Bence yok. Ben bir öğretim üyesi olarak yanılabilirim ama Merkez Bankası Başkanı yanılarsa, Ekonomi Gemisi kayalara çarpar ve gemi batar.

Tıpkı, İtalya’da gemisini kayalara çarptırıp batıran kaptan gibi.

Geçmişte Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel devalüasyon öncesinde kişisel hesabındaki 57 milyar lirayı dövize çevirdiği ve bazı bankalara 5,2 milyar dolara yakın döviz satarak görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle  suçlu bulunmuştu.

 

 

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.