Yazı birkaç gün önce yayınlanacaktı ama otomatik
zamanlama çalışmadığından bugüne kaldı. Özür…
Belki, konuyu defalarca ele almam yüzünden “Çiğ kabak tadı verdi!” diyeceksiniz ama, bu kabağın size yansıyan kekremsi tadı, tek kişilik Hükûmet’imize “Antep Baklavası” gibi geliyor. 
*
Evet, doğrudur: konuyu kim bilir kaçıncı kez açıyorum. Yalnız bu kez, geçen seferkilere göre, ufak tefek farklılıklar görmeye başladık. “Gezi”ydi, “Anayasa Mahkemesi”ydi, “Avrupa İnsan Hakları”ydı, “Cemaat”ti derken; iktidarın yanlışları karşısında itirazı olanlar da cesaretlenir gibi oldular. Gibi diyorum ya, şundan: Olumsuz söylemlerin balyoz olup kafalarına düşme ihtimali hâlâ korkutuyor onları…  
*
Bugünlerde, “Olacak!” inadıyla yeniden gündeme düşen “Kanal İstanbul” konusunda da üç beş olumsuz ses duyduk. 
Buna da şükür!
 
Hatırlayalım:
Bundan üç yıl kadar önce, basınımız; Karadeniz’in Trakya üzerinden aşırılarak birtakım yerlere bağlanacağı ve bu iş için yirmi milyar dolar harcanacağı haberleriyle çalkalanmıştı. Yağlar, ballar, “Çılgın Proje” ve 
“Asrın Projesi” şakşakları arasında; fikrin sahibinin Başbakan, projeyi yapan kişininse adı A Ka Pe’yle özdeşleşmiş Mimar Sinan Genim olduğu açıklanmıştı. 
 
Aman efendim, aman da aman! 
Bu proje gerçekleştiğinde hem Karadeniz hem de Marmara tertemiz olacak, projenin dokunacağı derelerin suyu içilecek hâle gelecek, Haliç mis kokacak, İstanbul bir ada daha kazanacak, kenti bozan binalar yıkılabilecek, gemiler Karadeniz’e girip çıkarken bu güzergâhı kullanacağından Boğaz trafiği rahatlayacak, kanal para üstüne para basacaktı. 
 
Başbakan, tabii ki her zamanki taktiğini uyguladı: Ses etmedi… 
Herkes konuştu, konuşturuldu. Başbakan bekledi, Başbakan sustu… 
Milletin bu fikirle haşır neşir olduğuna, demirin tavlanma vaktinin geldiğine emin olduğundaysa şatafatlı bir sunumla çıktı ortaya..
Olayın el altından duyurulduğu ilk günler, 2010’un güz aylarıydı. Başbakan’ın açıklama yaptığı tarihse 27 Nisan 2011… Ne sabır ama… 

Tarihi bu kadar net verebilmemin nedeni, aynı gün, konuyu yeren bir yazımın yayınlanmış olmasıdır. 
 
Demokratik Sol Parti’nin seçim bildirgesinde de yer alan, üstelik bundan 19 yıl önce rahmetli Bülent Ecevit tarafından basın toplantısıyla duyurulan bu projenin, başka isimlerce “Benimdir!” diye üstlenilmesi son derece garip bir durum. Hadi bunu yapan bir siyasetçidir, Başbakan’dır; alıştık, yapabilir deyip geçelim de biyografisinde akademik kariyer yaptığı yazan, öğrenciler yetiştirmiş bir mimarın da ona uymuş olmasına ne demeli?  
Karadeniz’i, bugünkü gibi Rumeli değil de Anadolu toprakları üzerinden Marmara’ya bağlamayı amaçlayan farklı bir proje de Osmanlı döneminde defalarca gündeme gelmiş, buna karşın uygulanmamıştı. 
 
Gerçeklere karşı görevimi tamamlamanın huzuruyla “Çılgın Proje”ye dönüp, o konuyu ufaktan ufaktan irdelemek istiyorum.
 
Boğaz’ın sularıyla tanışıklığım normal bir insan ömrü kadar eski. O sularda az yüzmedim. O sulara az dalmadım. Akıntılarını bilirim. Hatta yüzey akıntılarıyla dip akıntılarının tuz düzeylerinin çok farklı olduğunu ve buna dayanarak Karadeniz’in nerede, Marmara’nın nerede etken olduğunu da… 
Bu akıntıların dönem dönem ters yöne dönebildiğini de… 
 
Boğaz’ı bir akarsu gibi düşünürsek, kanal onun debisinin bozulmasına, yüzey ve dip akıntılarının birbirine karışmasına neden olacaktır. Belli bir derinlikten sonra ölü deniz özelliklerine bürünen Karadeniz’in, zaman içinde, Boğaz ve Marmara’yı da kendisine benzetmesi kaçınılmazdır. 
 
Hemen yanı başına açılan kanal nedeniyle Boğaz’daki su basıncı farklılaşacak, her iki yakada yer alan toprakların tutunma gücü değişecek, toprak kaymaları olabilecektir. Ancak binlerce, hatta milyonlarca yıllık süreç içinde kayadan toprağa dönüşen bu değerli hazine, suların itelemesiyle kaybolup gidecektir.
 
İstanbul’un kazanacağı yeni adaysa İstanbul’un başına yeni dertler açacaktır. Bu tehlikelerin başında, adada ve adanın karşısında kalan bölgelerde, depreme direnç gösterebilecek yerlerin güçsüzleşmesi gelmektedir. Hesaba katılması gereken unsurlardan ikisi de İstanbul’un oynak zeminli alüvyonlu bölgeleri ve çok sayıdaki yapay dolgu alanlarıdır.
 
Öyle iddia edildiği gibi Karadeniz, Marmara ve Haliç tertemiz olamayacak, her üçündeki su içi yaşam bundan etkilenecek, kirlilik yüzünden daha şimdiden tehdit oluşturan oksijen tüketici zararlı canlılar bu suların egemen türleri olabilecektir. Marmara’nın dip kısmını kaplayacak çamur tabakalarına bağlı olarak, en hızlı etkilenenlerden bazıları; barınakları yok olan balık, denizatı, denizyıldızı, yengeç, karides, istakoz, tarak midyesi, istiridye, kara midye, kum midyesi ve benzeri kabuklular olacaktır. Marmaray projesinin verdiği zararlar ortada… Buna karşın, “Çılgın Proje illa sürdürülecektir!” demek için ya çevreye düşman ya da bilinmez bir amacın yoldaşı olmak gerek. 
 

Sistemin uygulama kolaylığı için, İstanbul’un akarsu yollarının kullanılacak olması da ayrı bir dert. Tatlı su kaynakları tuza bulanacak, kentin içme suları düşüncesizce kirletilmiş olacak, ortada tatlı su deresi kalmayacağından “Projenin dokunacağı derelerin suyu içilecek hâle gelecek” iddiası da safsatadan öteye gitmeyecektir.

Açılacak kanal yüzünden yer altı sularının kaçacağını söylemek, müneccim olmayı gerektirmez. Kanalın uzak çevresinde, hatta, altının neredeyse tamamen sularla kaplı olduğu söylenen Trakya’da da büyük etkilenimler olacaktır. Longoz ormanlarının yok olma riski yabana atılmamalıdır. Yer altı sularının çekilmesi belli bir dönem sonunda toprakta çökmelere, belki de dev obrukların oluşumuna yol açacaktır. İnsanımız, çok kısa zaman önce, su kaybı nedeniyle Konya ovasında beliren obrukları çok çabuk unutmuş görünüyor. Bir düşünün lütfen: Üzerinde yürüdüğünüz yol ya da oturduğunuz ev, bir anda oluşan bir obrukla yok olup gidiyor. Kaçma şansınız bile yok!

Kanal İstanbul, kentteki başıbozuk yapıların yıkılmasına yol açacak, böylece İstanbul daha güzel olacakmış. Çocuk olsam inanırdım elbet! Duyan da zayıf bir iktidarla karşı karşıya olduğumuzu, adamcağızların istedikleri uygulamaları yapamadıklarını, diğer partiler tarafından engellendiklerini sanır. Lütfen dikkat! İktidar canı ne isterse yapıyor. Hiçbir engel tanımıyor. Mahkemelerin reddettiği işlerde bile yılmıyor. Yeniden karar alıp, yoluna devam ediyor. Mahkemeye yeniden başvurulduğunda ise iş işten geçmiş, atı alan iktidar Üsküdar’ı geçmiş oluyor. Tazminat verilmesi gerektiğinde de devlet hazinesi emre amade. Bu nedenle “Kanal İstanbul olmazsa o binaları yıkamayız” sözleri, kötü bir şakadan başka bir şey olamaz.
 
Projenin ballandırıla ballandırıla anlatılan yararlarından biri de şuydu: 
“Gemiler Karadeniz’e girip çıkarken bu güzergâhı kullanacağından Boğaz trafiği rahatlayacak, kanal para üstüne para basacak…” 
Allahaşkına söyleyin. Siz gemi sahibi olsanız paralı yolu mu seçersiniz, bedavasını mı?
İktidar herkesi bizler gibi aklı kıt sanıyor. Öyle aklı kıtız ki, aynı kent içindeki evimize giderken bile köprü parası, otoyol parası vermekte ve boyun bükmekten başka hiçbir eylem yapmadan buna katlanmaktayız. 


Kesilecek ağaçlara, diğer bitkilere, bunlarda yaşayan canlı türlerine gelince; “Be hey gafiller, siz çevrecinin daniskasından daha mı iyi düşünürsünüz. Yıkılın karşısından!”
 
Fark ettiniz mi bilmem; büyük göç alacak yeni İstanbul’dan, kanalın çevresinde süratle oluşacak yerleşim alanlarından, doğal ihtiyaçlar için yapılması şart olan kanalizasyon sistemlerinin nereye boşaltılacağından, ısınma sorunlarının motorlu araçlarla birlikte büyük bir hava kirliliği yaratacağından söz açmadım hiç… Sudaki kirlilikse zamanla Haliç’in o eski, ama çok ünlü kokusunu aratır olacaktır. İşlikleri Haliç’e çevre semtlerde olan ya da o semtlerde oturanlar, lağım kokulu Haliç’i ve genizlerinden hiç gitmeyen o pis kokuyu iyi bilir. Daha yeni giderilebildiğini de… Kasımpaşalı uşağımız, bu ünlü parfümü özlemiş olacak ki, kokuyu tüm Marmara kıyılarına yaymayı planlıyor. 

Anlattığım olumsuzluklar, “hemen, o an, anında, derhâl” görünmeyecek. Zamanla, birer birer, “yavaş yavaş, siga siga, piyano piyano, rahvan rahvan” ortaya çıkacaktır. Tıpkı, Çernobil’in oluşturduğu felaketler zinciri gibi… Olayın zararları “Hemen, o an, anında, derhâl” olamayacağı için de kendimi; “Bakın, karşı çıktılar, çıktılar da n’oldu? Bunlar iki koyunu güdemezler! Bunları İstanbul’un ortasında bırak, yollarını bulamazlar!” sözlerine şimdiden alıştırmam gerekecek.

Buraya kadar “Çılgın Proje”yi eleştirdim. 
“İyi ama, yapılmak istenenlerin hiç mi yararı yok?” 
Yararını bulamadım ama yararlananlar var tabii…
Kanal İstanbul’un geçeceği yerlerdeki toprakları bir çırpıda satın alıp mülk edinen malum rantiyeciler; proje, plan, hafriyat ve inşaatı yapacak olan şunlar, bunlar, onlar…
Bir de… Evet, evet bir de…
Bir de nemacı başıyla onun kanatları altındaki yal bekleyen yavrucuklar…
 
 
Günay Tulun
[Yayın Tarihi 15.12.2013]