Kategoriler
Orta Doğu ve Afrika Politika Türkiye

Türk-Amerikan İlişkilerinde “Kürt Baharı” Krizi mi?

Doç. Dr. Mehmet Seyfettin EROL, USGAM Başkanı

Arap Baharı sürecinde iki ülkenin dışişleri bakanları arasındaki “çak” işareti ile zirveyi gören, sonrasında “Kuzey Suriye” ile ani bir fren yapan, Başbakan Erdoğan’ın Putin’e “Şanghay Beşlisi” latifesi ve bölge politikalarında bir takım “dost”-düşman ülkelere yönelik “Suriye Türkleri” hatırlatması ile “Ankara-Washington hattında neler oluyor” sorusunu gündeme getiren son gelişmeler, açıkçası Obama’nın beyzbol sopalı olay fotoğrafı ile kafaları daha da karıştırmış vaziyette…

Dolayısıyla tüm gözler, Dışişleri Bakanı Clinton’un 11 Ağustos’ta Türkiye’ye gerçekleştireceği ziyarette. Bu kapsamda, Clinton’un çantasından ne çıkacağı büyük bir merak konusu. Bu hususta “havuç” diyenler de var, “beyzbol sopası” diye konuşanlar da.

Hiç kuşkusuz bu durum, “inişli-çıkışlı” bir karaktere sahip Türk-Amerikan ilişkileri açısından yeni bir husus değil. Nitekim tarafların “Johnson Mektubu” ile başlayan, “Afyon krizi” ve “Kıbrıs Barış Harekatı” ile yükselişini devam ettiren, “1 Mart Tezkeresi” ve “Çuval Hadisesi” gerginlikleriyle de doruk noktasına ulaşan sorunlu ittifak ilişkileri tarihinin, diğer taraftan “stratejik-model ortaklıklar” üzerinden geliştirilen bir takım ortak projeler geçmişine sahip olduğu da biliniyor.

Son haftalarda iki ülke bir kez daha yeni bir kriz dalgası ile karşı karşıya. Obama döneminde balayına girmiş bulunan ilişkiler, yine bu dönemde Arap Baharıyla birlikte Suriye üzerinden yeni bir bunalıma doğru sürükleniyor. Tarafların, süreç içerisinde ortaya çıkan farklı Ortadoğu-Suriye algıları-hesapları, burada oldukça etkili olmuşa benziyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Suriye krizini bir an önce çözmesi için Türk Silahlı Kuvvetleri’ni alana sürmeye çalışan ve içeride “1 Mart Tezkeresi bir hata idi” propagandasını, içlerinde daha önce bu kararı olumlu bulup, yere göğe sığdıramayan bir takım “zat-ı muhteremlere” de günah çıkarttırırcasına söyleten ABD’nin gerçek niyeti, Türkiye açısından şu son dört olay ile netlik kazanmış vaziyette: 1. F-4 Phantom keşif uçağının düşürülmesi, 2. Mısır’da Müslüman Kardeşlerin iktidara gelmesi, 3. “Kuzey Suriye”, 4. Uludere’den başlayan ve şu an Hakkari-Şemdinli’de devam eden gelişmeler.

Bu hususları biraz daha açmak gerekirse… F-4 Phantom hadisesinde şu ana kadar yaşanan gelişmeler (özellikle de Amerikan basınında yer alan bazı haberler göz önünde bulundurulduğunda), Türkiye’nin Amerika’ya rağmen bölgede manevra alanını genişletmeye yönelik bir takım girişimlerde bulunmaya çalıştığını fakat buna Washington’un tepki verdiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla, Türkiye-ABD arasında Yeni Ortadoğu’nun inşası sürecinde bir inisiyatif ve etki alanı mücadelesi söz konusu gibi. Özellikle ABD’nin Yeni Ortadoğu konusundaki “gizli gündemi”, burada Türkiye’yi  farklı arayışlara itmiş görünüyor.

Nitekim “Kuzey Suriye” sorunu, tam da bu noktada ABD tarafından hesap edilmemiş erken bir kriz olarak ön plana çıkıyor. Esad sonrası için farklı bir takım beklentiler-hesaplar içerisinde olan Türkiye’nin ciddi anlamda bir hayal kırıklığına uğradığı görülüyor. “Batı Kürdistan”ın, Türkiye’nin sert çıkışları-uyarıları sonrası ABD tarafından koruma altına alınması, “Suriye’ye gir” diyen ABD’nin “Kuzey Suriye”yi “yasak bölge” ilan etmesi, Washington’un bölgedeki “Büyük Kürdistan Projesi”ni bir kez daha deşifre ediyor.

Bu da akıllara kaçınılmaz olarak Esad’ın kuzeyi boşaltma kararının aslında çok daha derin bir takım süreçleri hedeflediğini ya da ispat etme arzusunu gösteriyor ki, nitekim bu hamle sonrası Suriye muhalefeti içinde ve Türk-Amerikan ilişkilerinde oluşan çatlaklar-sıkıntılar, bu tespitimizi teyit ediyor.

Bir diğer hayal kırıklığı ise çok fazla gündeme ge(tiri)lmese de, Mısır ve Müslüman Kardeşler Örgütü kapsamında yaşanıyor. Amerika’nın, bu örgüt üzerinden “Ilımlı İslam” projesini yürüteceğine dair verdiği sinyaller, açıkçası daha önce Türk dünyasında yüzüstü bırakılan Ankara’yı bu sefer de İslam dünyası projesinde yeni bir “Model” fiyaskosu ile karşı karşıya bırakacak gibi. Bu ise model ortaklığın çöküşü anlamına geliyor!

Uludere hadisesi ise, aslında hedefleri çok daha geniş bir alanı kapsayan ve “Kürt Baharı”nın gerçekleştirilmesine doğru Ankara’nın sorunu çözmeye yönelik girişimlerini sabote eden, Türkiye’nin Yeni Yalta sürecini engellemeye yönelik bir adım olarak ön plana çıkıyor. Artan terör eylemleri de, bu bağlamda Ankara’yı “Arap Baharı” ile “Kürt Baharı” arasında esasları ABD tarafından belirlenmiş yeni işbirliği şartlarını kabule zorluyor.

Burada Amerika’nın öncelikli şartı, Ankara’nın “oyun içinde oyun geliştirmemesi” olarak ön plana çıkıyor. Bunda ısrar eder ise, Türkiye’ye kriz içinde kriz yaşatılacağı mesajı veriliyor ve “Kürt Baharı”nın şimdilik ucu gösteriliyor. Dolayısıyla, sorun daha yeni başlıyor ve Ankara ne yazık ki 2003-2009 aralığında sahip olduğu araçlara, manevra kabiliyetine en azından şimdilik sahip değil. Türkiye’yi düşündüren, endişelendiren de işte bu husus…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.