Kategoriler
Ömer Sağlam Orta Doğu ve Afrika Politika Suriye

Homo homini lupus ve Arap Arabın düşmanıdır

Bir önceki bölümde dedik ki; “Eğer Araplar arasındaki bu kardeşlik gerçekleşmiş olsaydı, 6-7 milyon nüfuslu küçücük İsrail devleti, 400 milyonluk Arap dünyasına bu derece ferman okuyamazdı.” Arabın Araba olan düşmanlığını anlatmak için çok uzaklara, Hafız Esat’ın Hama’da kendi halkına yaptıklarına ve yıllarca işgal altında tutmuş olduğu Lübnan halkına ve bu ülkenin siyasi elitlerine yönelik katliamlarına, Saddam Hüseyin’in ülkesinde giriştiği kanlı olaylara ve Kuveyt’i işgaline kadar gitmeye de gerek yoktur. Libya’nın çılgın lideri Muammer Kaddafi’nin geçtiğimiz yıl içinde, Beşar Esat’ın da son iki yıldır kendi vatandaşlarına karşı sergiledikleri vahşet görüntüleri aslında gerektiğinde Arabın Araba bile düşman olabileceğinin ve Arap milletinin kendisinden zayıf olanları ezmede ve yok etmede hiçbir sınır tanımayacağının en açık göstergesidir.

Bu bakımdan Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, halen kendi halkını imha etmekle meşgul olan ve ülkesindeki iç savaşı bastırma konusunda “ölesiye kadar savaşacağını” belirten Suriye Devlet Başkanı Beşar Esat’a yönelik olarak 22 Kasım 2011 günü sormuş olduğu “O zaman insana sorarlar: İsrail’in işgal ettiği Golan tepeleri için neden ölene kadar savaşmadın. Kahramanlığını orada neden göstermedin? Neden gösteremiyorsun?” şeklindeki soruyu, son derece yerinde ve tarihi denebilecek çapta anlamlı bir soru olarak kabul ediyoruz(1).

Arabın Araba düşmanlığının en güzel örneği, galiba “Filistin’e Yol Açık Konvoyu”nun başına gelenler olmalıdır. Gazze’ye insani yardım götürmek üzere; İngiliz parlamenter George Galloway başkanlığında 6 Aralık 2009 günü Londra’dan yola çıkan ve geçtiği ülkelerde katılanlarla birlikte 200 araç ve yaklaşık 500 kişilik insan topluluğuna ulaşan konvoy, yaklaşık bir ay süren yolculuktan sonra Gazze’yi Mısır üzerinden dünyaya bağlayan tek kapı olan Refah’a ulaşıyor. İşte bu noktada Mısır Devleti’nin Firavunlara bile şapka çıkarttıracak zulmü başlıyor. Londra’dan kalkıp onca Hıristiyan Avrupa ülkesinden sorunsuz bir şekilde, üstelik de almış olduğu yardımlarla güçlenerek ilerleyen konvoya güya Müslüman bir Arap devleti olan Mısır her türlü güçlüğü çıkartıyor.

Önce Suriye ve Ürdün üzerinden Mısır’a ulaşan konvoya Ürdün üzerinden Mısır’a giriş izni verilmiyor ve konvoy geri çevriliyor. Bu sefer konvoy ters yüz edip Ürdün ve Suriye’yi tekrar kat edip Suriye’nin liman şehri Lazkiye’ye ulaşıyor. Burada Türkiye’den gönderilen “Ulusoy-6” isimli ro-ro gemisine yüklenen 200 araçlık ve 12 kişilik konvoy yaklaşık 18 saatlik yolculuğun ardından Mısır’ın El-Ariş limanına ulaşıyor. Konvoy’daki diğer kişiler ise Suriye’den uçaklarla Mısır’a gönderiliyor.

Mısır’ın sergilemiş olduğu Firavun tavrı, 6 Ocak 2010 tarihinde iyiden iyiye barizleşip taşlı, sopalı, polis coplu ve hatta silahlı çatışmaya dönüşüyor. Mısırlılar Konvoy’u taş yağmuruna tutuyor! Konvoy’da bulunan ve Müslüman Gazzeli Arap kardeşlerine yardım götürmeye çalışan yaklaşık 40 kişi Mısır polisince atılan taş ve diğer cisimlerle çeşitli yerlerinden yaralanıyorlar. Bir Mısır polisi de Filistin tarafından açılan keskin nişancı ateşiyle öldürülüyor! Yaralananların 30 kadarı ise ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşları oluyor. Zaten konvoydakilerin çoğunluğunu Türkler oluşturuyor ki; bunların 5 tanesi de milletvekilidir.

Konvoy, Türkiye’nin resmen devreye girmesiyle 6 Ocak 2010 günü geç saatlerde ancak Gazze’ye girebiliyor. Tabi ki Mısır’ın istediği şekilde! Çünkü Mısır, hem konvoydaki araçların tamamının Gazze’ye geçişine izin vermiyor, hem de Gazze’de kalış süresini önce 48 saat, arkasından da 24 saat ile sınırlandırıyor. Konvoy’daki Türk milletvekillerinden Hüsnü Tuna’nın şu küçücük açıklaması, aslında gerçeği bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyordu: Taşlar gelince Gazze’yi daha da hissettim. Gazze’deki insanların dünyaya açılmasını kimlerin engellediğini açıkça gördük. Sadece İsrail denirdi ama Mısır da İsrail’den geri kalmıyor.”(2).

Bir tesadüf eseri olsa gerek; Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşları’nın, Gazze’deki Filistinli kardeşlerine insani yardım ulaştırmak için Mısır’da Refah sınır kapısında Firavunların torunlarıyla çetin bir mücadeleye giriştiği sırada Filistin Lideri Mahmud Abbas Ankara’da resmi ziyaretlerde bulunuyordu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise Gazze ile Batı Şeria’nın, Hamas ile El-Fetih’in birleşmesini kastederek “Siz Filistinliler kendi aranızda birleştiğiniz zaman biz burada bayram yapacağız!” diyerek hem bu birleşmenin zorluğunu ortaya koyuyor hem de birleşmeleri konusunda Filistin Lideri Mahmud Abbas’a adeta yalvarıyordu(3).

Bizim gibileri Arap düşmanlığı yapmakla suçlayanlar, aslında Suriye vatandaşı bir Arap olan Dr. Hüsnü Mahalli’nin şu sözlerine bakarak umarım biraz insaflı davranır ve gerçekleri görme beceresi gösterirler:

Hüsnü Mübarek aptalca gerekçelerle kendi halkının akrabası olan ve İsrail kuşatması altında ölümle pençeleşen Filistinlileri kuşatmak amacıyla Gazze ile olan sınırında çelikten duvar ördürüyor. Mübarek’ten farklı olmayan Suudi Kral Abdullah ise 900 kilometrelik Irak sınırına benzer şekilde güvenlik tedbirleri alıyor. Şimdilik 3 milyar dolarlık olan bu tedbirler içinde duvar, kuleler, uydular, elektronik denetleme sistemleri ve daha neler var. Amaç; Kaide ve radikal İslamcı militanların Irak’tan Suudi Arabistan’a sızmalarını önlemek. Ama işin çok daha garip tarafı Irak’ta Amerika işgaline karşı direnen Kaide ve benzeri radikal grupların militanlarının büyük bölümü Suudi kökenlidir. Yani bu gençler Suudi Arabistan’dan kalkıp Irak’a giderek Amerikan işgaline ve İran destekli Şiilerin Irak’ı kontrol etmesine karşı savaşmaktadır. Aynı zamanda İran’ın Irak’ta etkin olmasından rahatsız oldukları söyleyen Suudi ve Sünni Körfez ülkelerinin liderleri zaman zaman direnişçi Sünni gruplara yardım ettikleri bilinmektedir.

Böylesi garip bir durumda olan Suudiler şimdi de İran destekli Şii Husilerle başı belada olan Yemen ile olan sınırlarında benzer duvarlar inşa etmeyi planlıyor. Oysa İsrail, Msır, Suudiler ve onların yolunda gitmeyi düşleyenler biraz olsun vicdan ve insaf ile hareket etseydiler tüm bu duvarlara gerek kalmayacaktı. İsrail 1967’den bu yana işgal altında tuttuğu Batı Şeria ve Gazze’den çekilmiş olsaydı ve bu iki toprak parçasında bağımsız bir Filistin devleti kurulmuş olsaydı bugün ne İsrail’in ne Mısır’ın Filistin ile sınırlarında bir tek asker koyma gereğini duymayacaklardı. Çünkü o zaman barış olacaktı, dostluk olacaktı ve insanlar duvarlar yerine karşılıklı olarak zeytin ağaçları dikeceklerdi. Aynı şey Suudiler için geçerli olacaktı.

Eğer bugün Amerikan işgali olmasaydı Irak’ta Kaide ve de radikal İslamcı gruplar olmayacaktı. Ve o zaman Suudilerin bu konuda hiçbir korku ve endişesi olmayacaktı. Gerektiğinde Suudilerin desteğiyle İran’a saldıran Saddam yine Suudilerin parası ile iktidardan düşürülebilirdi. Ama Amerikalılar işgali tercih etti çünkü böyle bir işgal ve sonrasındaki yıkım herkes için yeni endişeler ve dolayısıyla hesap ve planlar demektir. Yani herkes kendi kafasında sürekli olarak yeni duvarlar örüp duracaktı ve nitekim böyle oldu ve oluyor. Bunun tersini yapan tek ülke Türkiye. Yalnız Türkiye komşularıyla olan tüm duvarları yıkıyor ve duvar örmeye çalışanlara karşı da tavır alıyor. İşte bu nedenle duvarcı-badanacı ülkeler ve güçler Türkiye’den hoşlanmıyor…”(4).

Bu itibarla, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; Araplarla Türkler arasında ne dün kardeşlik vardı ne de bugün vardır. Bu ülkelerdeki monarşiler yıkılmadıkça veya bunların Türkiye’ye ve Türklere bakış açısı değişmediği müddetçe ne de yarın gerçekleşmesi asla söz konusu değildir. Bu iddialarımızın en güçlü kanıtı ise Saddam Hüseyin sonrası Irak ve Hafız Esat sonrası Suriye ile olan ilişkilerimizdir. Son bir yıldır Beşar Esat yönetimiyle yaşanan sorunları bir tarafa atarsak; şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; hemen her yönden olmak üzere, Türkiye’nin Irak ve Sureyi ile olan ikili ilişkilerin en yoğun ve en güçlü olduğu dönem, Saddam ve Hafız Esat sonrasındaki dönemdir(5).

Bu sebeple, Irak Başbakanı Nuri El-Maliki ve Suriye Devlet Başkanı Beşar Esat’ın diktatörlüğe yöneldiği son birkaç yıldır Türkiye ile bu ülkelerin arasındaki ilişkilerin tekrar gerginleşmeye başlamış olması, galiba her şeyi çok güzel anlatmaktadır.

Dün ve bugün eğer Türk-Arap kardeşliğini çağrıştıracak bir durum söz konusu ise, bilinmelidir ki; bu, tamamen konjonktürel bir durumdur ve asla kalıcı değildir. 24 Kasım 2009 günü ülkesine resmi ziyarette bulunan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a en üst seviye devlet protokolü uygulayan, onuruna çöl ateşi yaktırıp sahra çadırında ağırlayan, Libya Lideri Muammer Kaddafi’nin, 13 yıl önce aynı çadırda Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sıfatıyla Sayın Necmettin Erbakan’ı azarlayıp Türkiye’ye hakaretler yağdırdığını unutmamak gerekir. 13 yıl önce Atatürk’e dil uzatıp Türkiye’ye hakaretler yağdıran, kendisinden yaşça büyük T.C. Başbakanı Erbakan’ı adeta bir çocuk gibi azarlayan Kaddafi, ne olmuştu da Sayın Erbakan’ın siyasi yetiştirmesi olan Sayın Erdoğan’a jest üstüne jestler yapmak, onunla da yetinmeyip yıllardır Türkiye’ye uyguladığı vizeyi kaldırmak durumunda kalmıştı? Aynı Kaddafi’nin, Arap Baharı’nın rüzgârlarının ülkesinde de esmeye başladığı 2011 yılında, 2009 yılındaki resmi ziyareti sırasında büyük itibar ettiği dostu Erdoğan’ın ikaz ve uyarılarına kulak asmayarak,  kendi halkıyla ölümüne mücadeleye tutuşmasını ve 20 Ekim 2011 tarihinde linç edilerek öldürülünceye kadar savaşmasını nasıl açıklarsınız? Sizi bilmem ama ben bu durumu, tamamen, bedevinin çöl ikliminden kaynaklanan tutarsızlığıyla, karakterinde zaten var olan dönekliği, ikiyüzlülüğü ve siyasi konjonktüre göre tavır almasıyla açıklıyorum.

Esasen hiç kimse de Arapların Türklerle dost ve kardeş olmasını beklememelidir. Zaten devletlerarasında ebedi dostluklar ve ebedi düşmanlıklar da söz konusu değildir. Söz konusu olan, devletlerin karşılıklı menfaatleridir. Bunu söylerken, herhalde hiç kimse durduk yerde kalkıp Araplara düşman olmamızı beklememelidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti, milli menfaati hangi ülke ile iyi ilişkiler kurmayı gerektiriyor ise o ülke ile ikili ilişkiler kurar ve yürütür. Bunun için, hiç kimseden izin alma ve hiç kimsenin menfaatini gözetme durumunda değildir. Türk Milleti’nin üzerinde duracağı temel nokta, kendi milli menfaatleridir…

BİTTİ

______________

1-http://www.hurriyet.com.tr/gundem/19300286.asp

2-bkz. http://www.ihlassondakika.com/detail.asp?id=234654, 7 Ocak 2010 tarihli Milliyet Gazetesi’nde bulunan, “İnsanlık Gazze’de” başlıklı manşet haber ve 8 Ocak 2010 tarihli Milliyet Gazetesi’nde bulunan “Türkiye’ye Teşekkür” başlıklı haber, s, 18 .

3- bkz. 7 Ocak 2010 tarihli Milliyet, “Birleştiğiniz zaman bayram yapacağız” başlıklı haber, s, 14.

4- bkz. Hüsnü Mahalli, “Beyinlerdeki Duvarlar” başlıklı makalesi, Akşam, 12 Ocak 2010. Hüsnü Mübarek’in, Hüsnü Mahalli’nin bu yazısından yaklaşık bir yıl sonra 11 Şubat 2011 günü, Arap Baharı’nın ılık rüzgârlarına bile dayanamayıp devrilmiş olması, aslında bu diktatörlerin ne kadar zayıf olduklarının da bir göstergesidir.  General Hüsnü Mübarek’in halen demir kafes içerisindeki sedyede yatarak muhakeme edilmesi ise ibretlik bir konu olsa gerek.

5- Bu sebeple keşke Saddam Hüseyin, emperyalist güçlerce değil de yıllarca demir yumruk altında yönetmiş olduğu Irak halkı tarafından alaşağı edilebilmiş olsaydı ve keşke, boynu idam sehpasında koparılarak öldürülecek derecede kendi halkına kin ve nefret tohumları saçmasaydı. Keşke Muammer Kaddafi, inat etmeseydi ve batının elinde oyuncak olan kendi halkı tarafından linç edilerek öldürülünceye kadar direnmeseydi. Keşke Hüsnü Mübarek, işi demir kafes içindeki sedyesinde yargılanacak derecelere vardırmasaydı. Ve keşke Beşar Esat, önümüzdeki günlerde başına gelebilecek kaçınılmaz sonu hesap edebilecek zekâ pırıltılarını bir an önce gösterebilseydi.

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.