VİYANA –ŞAM
HATTINDA “YÜZLEŞME”

Hüseyin MÜMTAZ

Türkiye bıraksa; coğrafya, tarih, kültür ve sosyoloji
bırakmıyor, Türkiye’nin paçasına yapışıyor ve onu kendileriyle yüzleşmeye
çağırıyor.

Bir süredir Şam-Viyana hattında “Ortadoğu-Anadolu-Balkanlar-Orta
Avrupa” içerikli Türk-Türkçülük-Türkçe üzerinde derin ve kapsamlı hesaplaşmalar
yaşanıyor.

Anadolu Ajansı çıkışlı şu haber geçen hafta basına
servis edilmiştir:

“Van 3. Ağır
Ceza Mahkemesinde yargılanan terör örgütü PKK üyesi yabancı uyruklu Z.H.N,
terör örgütü kamplarında Türkçe eğitim verildiğini ve Türkçe konuşulduğunu
söyledi. Alınan bilgiye göre, 15 yaşında katıldığı terör örgütü PKK kamplarında
5 yıl süresince siyasi ve askeri eğitim aldıktan sonra 12 Temmuz 2010′da Hakkâri’nin
Yüksekova ilçesinde güvenlik güçlerine teslim olan terör örgütü PKK üyesi
yabancı uyruklu Z.H.N hakkında, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesince açılan davaya
devam edildi. Bitlis E Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Z.H.N’nin hazır
bulunduğu duruşmada, sanığın savunmasını Türkçe yapması üzerine mahkeme heyeti,
Türkçeyi nerede ve nasıl öğrendiğini sordu. Z.N.H, terör örgütüne katılmadan
önce Türkçe bilmediğini, Türkçeyi terör örgütü kamplarında öğrendiğini ifade
ederek, ‘Örgüt kamplarında Türkçe konuşulur. Ben de orada öğrendim. Cezaevinde
bulunduğum süre içinde de Türkçemi ilerlettim’ dedi”.

Terör örgütü
kamplarında Türkçe konuşulduğuna göre örgüt üyelerinin mahkemelerde,
milletvekillerinin de TBMM’de Kürtçe konuşma gösterileri bu lâfın söylendiği andan
itibaren propaganda içerikli birer fantezi olarak havada asılı kalmıştır.

Aşağıdaki haber de 30 Nisan tarihli olup www.hurriyet.com.tr de Uğur Ergan
imzasıyla yayınlanmıştır;

“SURİYE’nin
Hatay Yayladağı İlçesi’ne yakın Harabjoz ve çevresindeki bazı köylerinde
yaşayan 243 Suriyeli, akşam saatlerinde Güveççi Köyü yakınındaki tel örgüyü
aştı. Aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu Suriyeliler, 2-3 metre kadar
Türkiye sınırını geçti. Ellerindeki Türk bayraklarıyla Türkçe ‘Türkler gibi
yaşamak istiyoruz’, ‘Demokrasi istiyoruz’, ‘Başbakan Erdoğan’ın bize sahip
çıkmasını istiyoruz’ sloganları atan Suriye vatandaşlarını askerler durdurdu.
Aralarında Türkmenlerin de bulunduğu grup, Ankara’dan verilen talimat sonrası
minibüslerle ilçe merkezindeki spor salonuna yerleştirildi”.

Sınırı geçen
“Suriyeliler”; 1.“Türkler gibi yaşamak istiyoruz” dediklerine göre Suriye’de
sâkin Bayır Bucak Türkmeni değil, Araplardır ve 2. “Türkiyeliler gibi” değil de
“Türkler gibi yaşamak istiyoruz” dediklerine göre gerçekten Türklere özenmektedirler.

Oğuz
Türkmenleri’nin ve Memlûk Kıpçakları’nın torunları olan Suriye Türkmenleri’ne
Bayır-Bucak Türkmenleri de denilmektedir. Türkmenler bu ülkede azınlık olarak
kabul edilmemekte ve kayıtlarda “Müslüman” olarak geçmektedirler. Ancak halk
arasında “Türkmenler” olarak adlandırılmaktadırlar..

Hayrettir, Yunanistan Türkleri de Yunanlılara göre
“Türk” değil, “Müslüman azınlık”dırlar. Yunanistan’ın Hristiyan, Suriye’nin ise
Müslüman olup Türk’e Türk dememekte buluştuklarını bir kenara not edin lütfen..

Konuya aidiyeti cihetiyle müdahil olan Dışişleri
bakanı Davutoğlu ise şöyle söylüyor:

“Türkiye’nin
bakışının bölgedeki tüm ülkelerdeki insanların kendi yurtlarında, köylerinde
huzur içerisinde yaşaması olduğunu kaydeden Davutoğlu söyle konuştu: ‘Ancak
istenmeyen gelişmeler olursa bu konuda Türkiye Cumhuriyeti’nin çok büyük
tecrübesi vardır. Daha önce Mısır’da ve Libya’da da işledi. Saat gibi işleyen
bir mekanizmamız var. Bizim istediğimiz insanların bulundukları yerde mutlu
olmamaları ama aksi bir şey olursa ağırlarız. Bize misafir olurlar ve en kısa
zamanda evlerine dönerler.

Türkiye’nin gelişmelere bağlı olarak her
türlü fedakârlığı yapmaya hazır olduğunu vurgulayan Ahmet Davutoğlu, ‘Bunlar
bizim kardeşlerimiz. Herhangi bir insani ihtiyaç olduğunda mesafe koymamız
mümkün değildir’ şeklinde konuştu.

Ahmet Davutoğlu, Suriye ile olan vizesiz
geçiş sisteminin askıya alınıp alınmayacağı konusundaki bir soruya ise böyle
bir önlemin kesinlikle düşünülmediğini söyledi. ‘Biz attığımız adımı geri
almayız’ diyen Davutoğlu, Suriye ile her düzeyde temasın sürdüğünü ve iki ülke
arasında bir sorun bulunmadığını da vurguladı. Davutoğlu ayrıca ‘Suriye bizim
için kaderi kaderimiz olan en önemli komşumuz. En uzun sınıra sahibiz.
Gelişmeleri de an be an takip ediyoruz’ dedi”
. (www.hurriyet.com.tr 30 Nisan 2011 Zeynep
Gürcanlı)

Seçim
propagandası heyecanıyla olsa gerek Davutoğlu’nun kafasının karışık olduğunu
düşünüyorum..

“Mısır
ve Libya’da saat gibi işleyen mekanizmamız”dan bahsediyor..

Bildiğim
kadarıyla Mısır ve Libya’dan, orada iş yapan “Türkleri” tahliye etmiştik. (Aralarına
karışan eser miktarda Libyalı’nın ne halde olduğunu da Urla ve Seferihisar’daki
hastahanelerde gece nöbetlerinde kapılarını kilitlemek zorunda kalan hastahane
personeline sormak gerek.)

Halbuki
burada söz konusu olan Suriyeli Araplardır..

Büyük
bir ihtimalle Mısır ve Libya’dan tahliye edilen Türk vatandaşlarından
bahsederken “Bunlar bizim kardeşlerimiz.
Herhangi bir insani ihtiyaç olduğunda mesafe koymamız mümkün değildir”

diyen Davutoğlu’na hak veriyorum da,  “Suriye bizim için kaderi kaderimiz olan en
önemli komşumuz”
hükmüne ne yazık ki katılamıyorum..

Suriye’nin
kaderi nereden bizim de kaderimiz oluyormuş?

Yine
büyük bir ihtimalle kaderlerinin kaderimiz olduğunun Suriyeliler de farkında
değil..

Falih
Rıfkı’nın “Zeytindağı”nı okumuş mu acaba Davutoğlu?

“Müşterek
kaderi” yaşadığı ve taşıdığı söylenilen bölge Arapları, Türklere “yeri geldiğinde”,
“fırsat düştüğünde” öyle mi davranırmış?

Geçmişte
yaşamıyorum, geçmişi yaşayarak geleceğime yön vermeye çalışıyorum.

Zaten,
madem Irak-Suriye ve İran ile aramızda vizesiz giriş çıkışları öngören ŞAMGEN’i
düzenlemiş bulunuyoruz; neden Suriye’den gelenler için çeşitli düzenler alıp
Çadırkentler kuruyoruz? Dileyen, dilediği gibi girip dilediği kadar otursun,
gönlü olunca da (olursa) dönsün..

Bir
güzel besleriz, sonra da Kıbrıs Türklerine söylediğimiz gibi “besleme” der,
“takdir” bekleriz..

Der
miyiz?

PKK
kamplarında Türkçe konuşulurken..

Suriye’den
gelip sınırı geçenler “Türkler gibi yaşamak istiyoruz” derlerken…

Cumhurbaşkanımız
Gül de diyor ki; “Türklerin iki ana dili olsun”..

“13 yıl aradan sonra ilk kez Avusturya’yı
ziyaret edecek olan ve ziyareti öncesi Avusturya basınına konuşan Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül, Türklerin Almanca ve Türkçe olmak üzere iki anadili olması ve iki
anadili birlikte öğrenmesi gerektiğini vurguladı.

Avusturya’da okullarda Türkçe dil dersi
konulması tartışmalarıyla ilgili ‘Der Standart’ Gazetesi’ne konuşan Gül şöyle
dedi: ‘Avusturya’da 200 bin Türk yaşıyor, bunun 100 bini Avusturya vatandaşı.
Ben Avusturya’da yaşayan Türklerin Türkçe ve Almanca iki anadili olması ve iki
dile de iyi hakim olması gerektiği görüşündeyim. Bunu okulda mı, yoksa başka
bir yerde mi öğrenir, bu konuda çözüm yolları aranmalı, iki dilin de çok iyi
öğrenilmesi sağlanmalı. Ben Türklerin Avusturya’ya entegre olmasını arzu
ediyorum. Türkler Avusturya’ya katkıda bulunmalı ve sadık kalmalı. Bu benim arzum.
Avusturya’da yaşayan Türklerin iki ülke arasındaki ilişkilerin derinleşmesinde
bir köprü vazifesi üstlenmeleri çok önemli’. Türkiye’nin AB üyeliğiyle ilgili
Avusturya’nın referanduma gitme kararı üzerine gelen soruları da yanıtlayan
Cumhurbaşkanı Gül, yapılacak bir referandumda Türklerin de AB’ye ‘hayır’
diyebileceğini kaydetti. Gül, Avusturyalıları yabancılara karşı soğuk ve uzak
davranmakla eleştirdiği için Avusturya’da tepkilere yol açan Viyana Büyükelçisi
Kadri Ecvet Tezcan konusunda ise her iki tarafın önyargısız olması gerektiğini
söyledi. Gül, ‘Bu olayı iki taraf da önyargısız gözden geçirmeli’.”
(www.hurriyet.com.tr 30 Nisan 2011.Celal
Özcan, Fahri Arıkan)

“Ana
dil” bildiğim kadarıyla “Anamızın dili”dir ve aynı “Anamız” gibi  “tek”dir, “bir tane”dir, “yegâne”dir..

Dünyada
ve tarihte ilk örnek olarak, “Avusturya’daki Türklerin iki ana dillerinin
olabilmesi” keyfiyeti ise bana göre sosyolojik ve dahi biyolojik olarak mümkün
değildir..

1995 Gümrük
Birliği ile girilen süreçte Türkiye’deki Kürtlerin ayrışmasının yolu adım adım “iyi
niyet taşlarıyla örülürken”, çevre ülkelerdeki yerli ve uzak ülkelerdeki iş
gücü-göçmen Türklerin tam tersine oralara entegre olmalarını desteklemek de
acaba ayni tür iyi niyetli bir yaklaşımın ürünü mü oluyor?

Bakın tam da
Avusturya’daki bu entegrasyon konusunda Viyana Büyükelçimiz Ecvet Tezcan Kasım
2010’da Die Presse’ye verdiği demeçte ne demişti?

“Viyana’da Türkler
konut talebinde bulunduklarında, hep aynı semte gönderiliyorlar; bir taraftan
da gettolar oluşturmakla suçlanıyorlar. Türkler kenara itiliyor. Entegrasyon
kültürel ve sosyal bir sorun… Bu kadar büyük bir entegrasyon sorunu
yaşıyorsanız, neden 110 bin Türk’ü vatandaş yaptınız? Türklerin tek istediği
kendilerine virüs muamelesi yapılmaması…Burada yabancıları istemiyorsanız,
kovun onları gitsin. Başka insanlarla birlikte yaşamayı öğrenmelisiniz.
Avusturya’nın sorunu ne?”

Öyleyse burada bir terslik, bir sorun var.

Avusturya, vatandaş yaptığı halde “Avusturyalı
Türkleri” “gettolara” doldurarak entegre etmeye çalışıyor.

Ecvet Tezcan “entegrasyon sorunu yaşıyorsunuz” diye
durum tespiti yapıyor.

Biz de o Türklere kalkıp “İki ana dilinizle entegre
olun” önerisinde bulunuyoruz.

Aynı anda iki doğru olur mu?

Şimdi…

Rice-Ralph Peters dominosu Tunus, Mısır ve Libya’dan
sonra Suriye’de yanıbaşımıza geldi.

Eğer durum kontrolden çıkar ve kriz de iyi
yönetilemezse..

Suriyeli Arap ve Kürtler “Türkler gibi yaşamak
istiyoruz” maskesi-bahanesiyle yüzler-binler-yüzbinlerle Türkiye’ye göç etme
durumunda. Kalabalığın arasına kimlerin, kaç tane PKK’lı’nın, silah ve
teçhizatın karışacağını asla bilemeyeceğiz..

Örnek A. Özal’lı yılların 500.000 kişilik peşmerge
göçü.

“Göçmenlerin” kaçının o zamanki gibi usulet ve
suhuletle Guantanamo’ya da tahliye edileceğini tahmin edemiyoruz.

İşte tam da böyle bir ortamda İmralı sâkini
“tartışmaya katılma hakkını kendisinde görüyor” ve ortaya çıkıyor.

1.”Devlet heyeti ile görüşüyorum, yetkisi az,
seviyesi yükseltilmeli, 15 Haziran’a kadar bir-iki sefer daha görüşürüm”;

2.”Kendinize güveniyorsanız işte
Yemen’deki, Tunus’taki örnekleri görüyorsunuz, ben sizi tutmam. Bazı yerlerde
sonuç aldılar. İşte Tunus’ta biri kendini yaktı, onun üzerine üç gün
ayaklandılar”
diyor.. (www.t24.com.tr
30 Nisan 2011)

Yâni;
Suriye krizi kapımıza dayanmışken Türkiye’ye kimin ve neyin gireceğinin kontrol
edilemeyeceği bir süreç başlıyor..

Ve
işte tam da böyle bir durumda İmralı sâkini Yemen’i, Tunus’u örnek gösteriyor.

Lâfı fazla uzatmanın gereği yok.

Suriyeli Arap ve Kürtlere de zahmet ve masraf edip
çadırkent kurmanın lüzumu yok.

İlk defa 20 yıl önce gittiğim Uzungöl, Ayder ve Fırtına
Vadisi’ni geçen yıl bir defa daha dolaştım..

Uzungöl, beton duvarlarla çevrilmiş, olmuş havuz..
Karadeniz’in Giresun, Trabzon, Rize bütün yaylalarına “yaylakent”ler yapılmış..
Çoğu devlet eliyle yapılıp özel ve güzel sektöre el çabukluğu ile devredilmiş..
Her taraf, hepsi Arap turist dolu olduğu için yemek yiyecek yer bulamadık..
Bütün yatma ve yeme mekânları o turistlerin yaşam kültürü ve alışkanlıklarına
göre süratle “dizayn” edilmiş, esnaf, yerli halk ve “misafirler” tam bir uyum
içinde..

Diyeceğim o ki, Suriyeli “göçmen”leri çadırkentler
yerine yaylakentlere iskân edersek kimse zorluk-sıkıntı çekmez.. Sonunda alışık
oldukları mekân ve zamanlarda gül gibi yaşar giderler.. Urla-Seferihisar
örneğindeki karşılıklı uyum(suzluk) sorununu da hissetmezler.

93 yıldır bu coğrafyada yaşamakta olduğumuz bütün bu
ve benzeri sorunların temelinde Mondros Mütarekesi’nin olduğunu düşünüyorum..

Eğer 30 Ekim 1918’de imzalanmış olan mütarekenin
bölgedeki sınırları “Misak-ı Milli”de öngörüldüğü gibi çizilmiş-kalmış
olsaydı..

Ne 42’inci paralel problemi olacaktı, ne Kuzey Irak
Bölgesel Kürt Yönetimi, ne de şimdiki Suriyeli “göçmen” kâbusu..

Ne de Süleymaniye Chuwall’ları..

Türk, Türkçülük ve Türkçe konusundaki yaşamakta olduğumuz
bu zihin bulanıklığını “3 Mayıs”
dolayısı ile bir defa daha beraberce irdeleyelim dedik..

Hatırlayanlarla… 3 Mayıs 2011

57’NCİ ALAY HER
YERDE

HEPİMİZ 57’İNCİ ALAY’IN NEFERLERİYİZ

[email protected]

 

 

 

 

 

 

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.