Tayyip Bey’in Çılgın Projesi İstanbul’un Payitaht Yapılması mıdır?

Siyasi parti liderleri, 12 Haziran genel seçimleri için aday listelerini belirleyip, seçim beyannamelerini açıklayarak seçim çalışmalarına resmen başladılar. Dün gerçekleştirilen ilk mitinglere bakılınca, bu propaganda döneminin bol kavgalı ve gün görmedik hakaretlerle dolu geçeceği muhakkak gibi gözüküyor. - gunbatimi asker ucakgemisi

Siyasi parti liderleri, 12 Haziran genel seçimleri için aday listelerini belirleyip, seçim beyannamelerini açıklayarak seçim çalışmalarına resmen başladılar. Dün gerçekleştirilen ilk mitinglere bakılınca, bu propaganda döneminin bol kavgalı ve gün görmedik hakaretlerle dolu geçeceği muhakkak gibi gözüküyor.

Zira Başbakan’ın İstanbul’dan “…Bırakın ustalığı, kalfalığı, daha çırak bile değil siyasette. Öğrenecek bu işleri… Bir kaset skandalıyla genel başkanlığı kaptın…”(1) şeklindeki sataşmasına CHP Lideri Samsun’dan şu karşılığı veriyordu; “…Sen Ecevit’in tırnağı bile olamazsın… Ecevit’e dil uzatıyorlar. Sen kim Ecevit kim. Adını ağzına alman için senin önce abdest alman lazım…”(2).

Bahçeli ise Başbakan’a İzmir’den şöyle sesleniyordu: “…Bozkurtun sesini duyan bu zihniyet, birden bire asıl yüzünü de ele vermiş ve aziz dava arkadaşlarıma hayvan imasında bulunarak, alçakça ve rezilce bir ifade kullanmıştır… Evet, Recep Tayyip Erdoğan, ben bir Bozkurt olarak elbette bozkurtlarla dolaşıyorum. Ama senin etrafında eşrefi mahlûk olarak gördüklerin, aslında esfeli safilindir. Sen onları iyi bilirsin. Emir aldıkların ve taşeronluğunu yaptıkların da esfeli safilindir. Müslümanları katleden, eşrefi mahlûkata kıyan da yanında hizaya girdiklerindir. Başbakan Erdoğan sen asil Bozkurtlarımı yanındaki çakallarla mı karıştırıyorsun? Etrafında bulunan insan suretinde ahlaksızlarla aziz dava arkadaşlarımı bir tutmaya nasıl cüret edersin”(3).

Yukarıdaki sözlerden hareketle denilebilir ki; 12 Haziran seçimleri, genelde AKP ile MHP’nin belden aşağı vuruşlarla yapacakları kavgasına sahne olacaktır. Özellikle Devlet Bahçeli’nin tavrı, tıpkı elindeki avı kaptırmamaya çalışan bir yaralı kurdun ya da yaralı bir aslanın tavrına benzemektedir. Bahçeli’nin, Başbakanın etrafındakileri çakala benzetmesi bundandır. Sayın Bahçeli, bu yarayı 12 Eylül 2010 referandumu sırasında almıştır aslında. Zira Erdoğan liderliğindeki AKP’nin, uzunca bir süredir, özellikle de 12 Eylül referandumu arifesinden beri ülkücüler üzerine oynadığı, ülkücülerin bir kısmının da Başbakan’a inanarak referandumda “EVET” oyu verdikleri biliniyor. Alparslan Türkeş’in küçük oğlu Ahmet Kutalmış Türkeş’in AKP’den milletvekili adayı gösterilmesi ise ülkücüler üzerinde sergilenen bu oyunun halen devam ettiğini göstermektedir. Kendi oy tabanları üzerine oynanan bu büyük oyunun farkında olan MHP yönetimi, işte bu sebeple Başbakan’a karşı bir hayli sert.

Başbakan’ın, kendisinin “Eşrefi mahlûkat”, yani Kur’an’ın ifadesiyle “yaratılmışların en şereflisi” olan insanlarla dolaştığını belirterek kendilerini “Bozkurt” olarak nitelendiren ülkücüleri kastederek Bahçeli’nin “hayvanlarla” dolaştığını ima etmesi, gerçekten de çok çirkindir. Bu, her şeyden önce yönetmiş olduğunuz milletin bir kısmını, ötekileştirmek ve onlara açıkça cephe almaktır. Açıkçası ayrımcılıktır. Sayın Başbakan, bu tutumuyla açıkça topluma nifak tohumları ekmeye devam etmektedir. Bir taraftan bu kesimin oylarına göz dikecekseniz, bir taraftan da bu insanları hâşâ huzurdan, “hayvan” olmakla itham edeceksiniz. Doğrusu, Kasımpaşalı Erdoğan’a yakışmakla birlikte Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na yakışmayacak bir tavırdır bu. Bana kalırsa aklı başında ve kendini bilen ülkücüler bir yana, hayatının herhangi bir döneminde ülkücülerle düşüp kalkmış veya onlardan yardım ve iyilik görmüş hiçbir insan, Başbakanın bu sözlerini içine sindiremez.

Elbette Bahçeli’nin, Erdoğan’ın çevresindekileri, hiçbir ayrıma tabi tutmaksızın ve genelleme yaparak “Esfele safilin”, yani “Aşağıların en aşağısı” ve “Aşağılık adamlar” olarak nitelendirmesi de Başbakanın yaklaşımından farksızdır ve bir o kadar çirkindir. Öte yandan Sayın Bahçeli’nin seçim zamanı gelince “Bozkurtlarım” ve “Dava arkadaşlarım” yaklaşımı sergilemesine karşılık, 1997’den beri MHP’nin yönetiminde şöyle parmakla gösterilebilecek hiçbir ülkücüye yer vermemesi de tam bir çelişkidir. En azından ben, siyasete ilgi duyduğum 1970’li yıllardan beri isimlerini ÜGD veya Ülkü Ocakları Genel Başkanı olarak duyduğum hiçbir ülkücünün, bugün MHP’nin üst yönetim kadrolarında bulunmadıklarını biliyorum. Muharrem Şemsek’ten Hasan Çağlayan’a, Yaşar Yıldırım’dan Azmi Karamahmutoğlu’na varıncaya kadar kim nerededir şahsen bilmiyorum. Bildiğim tek şey vardır; o da küstürülmüş Muhsin Yazıcıoğlu’nun (Allah rahmet eylesin), yine böyle bir seçim zamanı binmiş olduğu külüstür bir helikopterle Kahramanmaraş dağlarında düşüp parçalandığı ve cesedinin kurda kuşa yem olmaktan son anda kurtarıldığıdır. Ülkücüler adına gerçekten de hazin bir öyküdür bu…

12 Haziran seçimlerine dönük propaganda çalışmalarının bir başka önemli yanı da bu çalışmalar esnasında bazı Kur’an ayetlerinin ve dini söylemlerin, sık sık propaganda konuşmalarına malzeme yapılacağıdır. Zira hem Sayın Başbakan’ın dile getirdiği “Eşrefi mahlûkat” tabiri, hem de Sayın Bahçeli’nin dile getirdiği “Esfele safilin” tabiri, aslında birer dini kavramdır.  Her ikisi de dini tabirlerdir.

Örneğin Başbakan’ın kullanmış olduğu ve “yaratılmışların en şereflisi” anlamına gelen “Eşref-i mahlûkat” sözü, en azından anlam olarak Kur’an’ı Kerim’de  İsrâ Suresi’nde, “…ve onları yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.”(4) şeklinde geçmektedir. Aynı tabir, “Tin Sûresi” nde ise Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.”(5) biçiminde ifade edilmektedir.

Bahçeli’nin kullanmış olduğu ve “Aşağıların en aşağısı” anlamına gelen “Esfele Safilîn”  tabiri ise yine Kur’an’ı Kerim’de “Tîn Sûresi”nde, üstelik Bahçeli’nin kullanmış olduğu biçimiyle geçmektedir. Bahse konu ayetin anlamı; Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.”(6) şeklindedir.

Bence Erdoğan ile Bahçeli arasındaki bu sert çatışma ve polemik, kesinlikle Kılıçdaroğlu’nun işine yarayacaktır. Kemal Bey, bu toz duman arasında sükûnetini ve kibarlığını muhafaza ettiği sürece Türk seçmeninin gönlünü kesinlikle kazanacaktır. Tavsiyemiz, Kılıçdaroğlu’nun, özellikle Başbakan’ın tarizlerine fazla kulak asmadan kendi üslubuyla ve iktidara geldiklerinde sadece partisinin yapacaklarını anlatması ve kendi gündemini kendi yaratmasıdır. Bir farkla ki; “Benim adım Kemal” söylemi her ne kadar bir kararlılık söylemi ise de Kemal Kılıçdaroğlu, artık sadece bu söylemle yetinmemeli, yapacağı işlerin kaynaklarını da açıklamalıdır. Mesela; askerlik süresinin kısaltılarak buradan yapılacak tasarrufların aile sigortasına kaynak oluşturulacağı tezi, bence son derece gerçekçi ve akılcı bir tezdir. Olabilirlik ihtimali çok fazla bir tezdir.

Kanaatimizce de Türkiye’deki askerlik süresi çok uzundur ve bu uygulamanın, pratikte işsizliği 15 ay ötelemekten başka hiçbir anlamı yoktur.  Şunu da ilave edelim ki; bu millet, gerektiğinde yediden yetmişe asker olmasını bilen bir millettir. O sebeple gençleri, “Hazar” vakitlerinde sanki “Sefer” vaktindeymiş gibi 15 ay gibi uzun bir süre boşu boşuna devlet kesesinden beslemeye hiç gerek yoktur. Şurası muhakkaktır ki; asker sayısı fazla olan ordu, güçlü ordu demek değildir. O bakımdan sadece asker sayısını esas alarak “Dünyanın en güçlü …’ıncı ordusuyuz. NATO’da ise ABD’den sonra ikinci güçlü oduyuz” gibi anlamsız böbürlenmelere hiç gerek yoktur. Evet, Türk Ordusu kesinlikle güçlüdür. Ancak bu gücün asker sayısıyla hiç bir alakası yoktur. Bu güç, Türk Milleti’nin karakterinden ve vatan sevgisinden gelen bir güçtür. Ki; Türk Ordusu, nükleer silahsızlığın ve uçak gemisi gibi ileri silah teknolojilerinin yoksunluğunu, Türk askerindeki bu üstün karakter ve vatana bağlılık ile doldurmaktadır. Çünkü Türk Ordusunu yönetenler ve elbette bu orduyu yakından takip eden muhalifler, Türk milletindeki bu karakterin son derece işe yaradığını Çanakkale’de bizzat yaşayarak test etmişlerdir.

Başbakan’ın Kafasındaki Çılgın Proje İstanbul’u Yeniden Payitaht Yapmak mıdır?

Medyada uzunca bir zamandır Sayın Başbakan’ın çılgın projesinden bahsedilmektedir. İddiaya göre ise Başbakan birkaç gün sonra bu çılgın projesini açıklayacaktır. Yine iddialara göre; Başbakanın çılgın projesi İstanbul’a ilişkindir. Hatta çılgın proje hakkında fikir yürütüp tahminde bulunanlar bile var. Bazı iddia sahiplerine göre; bu çılgın proje Haliç’e bağlanacak ikinci bir boğazdır. Bazıları ise İstanbul’a, Dubai’deki “Palmiye Adası”ndan hareketle “Ay yıldız” şeklinde bir yapay ada yapılacağını iddia ediyorlar. Geçenlerde bir televizyon kanalında Samsun’u Ceyhan’a bağlayacak su kanalı vasıtasıyla Karadeniz’le Akdeniz’in birbirine bağlanacağı bile söylendi.

Öncelikle peşin peşin söyleyelim ki; bu örneklerin hiçbirisi “Çılgın Proje” kapsamına girmez. Çünkü dünyada örneği, eşi benzeri ve yapılabilirliği olan hiçbir proje, “çılgın” sıfatına layık değildir. Çünkü 1869 yılında hizmete giren “Suveyş Kanalı”, 1914 yılında hizmete giren “Panama Kanalı”, 1945 yılında hizmete giren “Don-Volga Kanalı” ve 1962 yılında tamamlanan “Karakum Kanalı” örnekleri ortada iken İstanbul’a, ya da Türkiye’nin başka herhangi bir bölgesinde yapılacak benzer bir kanal projesi, asla “Çılgın Proje” sayılamaz. Köprü, denizaltı tüp geçit ve gökdelen gibi yapılar da bu kapsama girmez. Çılgın Proje’den maksat,  İstanbul’a, Kiler Holding’in 261 m. yüksekliğindeki kulesinden çok daha yüksek bir gökdelen yapmak ise, böyle bir proje de aslında “Çılgın” sıfatını hak etmez.

Ancak burada bir ayrıntıyı belirtmekte fayda var. O da deprem kuşağında, fay hattının üzerinde bulunan ve her an büyük bir deprem beklenen İstanbul’a bu tür yapıların yapılmasının gerçekten de bir çılgınlık olacağıdır.

Başbakan’ın çılgın projesinden maksat, İstanbul’un Neron vari bir tavırla büsbütün ateşe verilmesi veya örneğin Ayasofya’nın, “Ucube” yaklaşımıyla yıktırılması da olamayacağına göre bu çılgın proje acaba ne olabilir? Şeytanın avukatlığını yaparak diyorum ki; bize göre, Sayın Başbakan’ın aklındaki çılgın proje, olsa olsa İstanbul’un yeniden başkent yapılmasıdır! Çünkü Başbakan, parlamenter demokrasiden hazzetmediğini ve aklında yatanın aslında “Başkanlık rejimi” olduğunu belirterek, 2012 yılından itibaren bir “Sultan” veya “Padişah” olmak olduğunu ortaya koymuş bulunmaktadır. E böyle olunca da sıradan bir bozkır kenti olan Başkent Ankara’nın(!), Sultan Erdoğan’a payitahtlık yapması yakışı kalmayacaktır.

Ol sebeple, bize göre Sayın Başbakan’ın aklındaki çılgın proje, İstanbul’un yeniden başkent, daha doğrusu payitaht yapılmasıdır! Üstelik çok yakın geçmişte Almanya ve İsrail gibi bazı ülkelerin başkentlerini değiştirdikleri ortada dururken aynısını biz neden yapmayalım değil mi? Başkent Ankara’ya 8.5 yıldır şöyle kayda değer bir yatırım yapılmamasını, birçok özel ve kamu bankalarının yanı sıra birçok kritik kamu kurumlarının genel merkezlerinin Ankara’dan İstanbul’a taşınmasını, ayrıca başta Merkez Bankası olmak üzere birçok stratejik kamu kurumunun genel merkezinin İstanbul’a taşınma kararının alınmasını ben biraz da böyle okuyorum…

25 Nisan 2011

Ömer Sağlam

_________________

1-Milliyet, 25.04.2011, s, 16,

2-Aynı gazete, s, 16,

3-Aynı gazete, s,17,

4-Kur’an-ı Kerim, 17/70,

5- Kur’an-ı Kerim, 95/4

6- Kur’an-ı Kerim, 95/5


Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir