Gulnara Inanch Ethnoglobus (www.ethnoglobus.com) uluslararasi online informasyon ve arastirma merkezi direktoru, www.turkishforum.co.uk sitesi rusca bolumu editoru

Mübarek gitti, yerine iş arkadaşları askerler geldi. Ancak askerler iktidarı bırakmayacak ve iktidar için sert bir mücadele verecek gibi… Guzey Afrikada yasananlar ve bu olaylarin Iran azerilerine etkisi`ni
Turkiyeli politika uzmani Mehmet Perincek`in www.novosti.az ajansliqina ozel aciklamada konusuyor
.

– Mısır’daki olayları doğru anlamak için ilk önce Arap dünyasının durumunu ve hareketin itici güçlerini analiz etmek gerekiyor. Yani bu hareketin doğmasındaki inisiyatif kime aittir? Bu, ABD’nin güdümündeki bir “renkli devrim” midir, yoksa Mısır halkının kendi inisiyatifi mi? Açıktır ki, Arap coğrafyası Batı tarafından yapay olarak bölünmüştür. Aynı dili konuşan, aynı din, kültür ve tarihe sahip olan Arapların arasına cetvellerle sınır çekilmiştir. Amaç, çok geniş stratejik bir alana yayılmış olan Arapları bölüp kontrol altında tutmaktır. Kurulan bu devletlerin birçoğunun başına da Batı tarafından işbirlikçi diktatörler yerleştirilmiştir. Bu diktatörlük rejimleri, içerde baskı politikası izlerken, uluslararası arenada da ABD ve İsrail’in bölgedeki piyonu olmuştur. Tabii ki Nasr, Baas hareketi gibi bunu delenler çıkmıştır. Arap dünyasının kendine özgü bu milli demokratik hareketleri Batı’nın hedefi haline gelmiştir.

Ancak bugün Batı’nın özellikle de ABD’nin bölgede istediği gibi at koşturamadığını görüyoruz. Çünkü ABD ekonomisi, krizlerle gerilemekte, yavaş yavaş önderliğini kaybetme yoluna girmiştir, boğazına kadar iç ve dış borca batmıştır. Artık Atlantik çağının bittiğini Batılı uzmanlar bile kabul etmektedir. Fakat bütün bunlara rağmen ABD, hâlâ dünyanın en büyük silahlı gücüne, kışkırtma ve tertip aygıtına sahiptir. İşte Mısır’daki olaylar, böyle bir ortamda patlak vermiştir.

İlk başta altı çizilmesi gereken unsur, Mısır’daki hareketin ABD’ye göbekten bağlı, bugüne kadar Amerikan planlarının en önemli aktörlerinden biri olan Mübarek’e karşı başlamasıdır. Hatta homojen bir yapıya sahip olmayan, farklı farklı unsurları birleştiren temel özellik Mübarek karşıtlığıdır. Halk, ekonomik yoksulluğa, baskı rejimine ve ABD/İsrail işbirlikçisi politikalara isyan etmiştir.

ABD’nin süreç boyunca aldığı tavırdan da hareketin doğuşunda bir parmağı olmadığı görülmektedir. Washington, ilk başta şaşkın durumda kalmış, ne yapacağını bilememiştir. Kendi içinde çelişkili açıklamalar birbirini izlemiştir. Amerikan yönetimi, önce Mübarek’i istikrar unsuru olarak nitelemiş, halk hareketinin daha da güç kazanmasıyla Mısır’a reform çağrısı yapılmış; artık Mübarek’le yürünemeyeceği anlaşılınca da “geçiş dönemi” formülü bulunmuştur. Kısacası ABD, umudunu kesene kadar Mübarek’i muhafaza etmeye çalışmış, hareketin büyümesinden taraf olmamıştır. Ancak ABD, kaybedenin yanında olmaz. Kontrolü elinden kaçırmış, artık bundan sonraki hamleleri kontrolü tekrar ele geçirmeye yönelik olmuştur ve olacaktır. Mübarek’in başına gelen emperyalizmin tipik bir “kullan at” modelidir.

Mısır’daki hareketin ABD güdümündeki “renkli bir devrim” olmadığının önemli bir göstergesi de halkın ABD’nin kontrol alanındaki bir bölgede ayaklanmasıdır. Yoksa Rusya, Çin, İran gibi ABD’nin rakibi ve muhalifi olan bir ülkenin etki alanında değildir. ABD politikaları, bölgede iflas etmektedir, ABD’nin bütün hamleleri günü kurtarmak adınadır.

Mısır’daki olayların adını koyacak olursak bunu kendiliğinden gelişen bir “halk hareketi” olarak değerlendirmek en doğrusudur. Bu hareketin öncü bir grubu, temel bir örgütü yoktur. Tek başlı, siyasi bir liderliğe de sahip değildir. Dolayısıyla manipülasyonlara ve dışarıdan müdahalelere açıktır. Hareketin içine Batıcı, Sorusçu unsurlar da sokulmaktadır. Ancak Mısır halkı bu yollardan geçerek, bağımsızlık ve özgürlük yönünde mevziler kazanarak gerçekten demokratik bir rejim tesis edecektir. Bu yüzden Mısır’daki halk hareketi, ileriye yönelik tecrübe ve birikim yaratmak açısından çok önemli bir adımdır. Yarın iktidara kim gelirse gelsin Mısır, bugün dünden daha ileri, daha özgür bir durumdadır.

– Mısır’da iktidar mücadelesinde aktif olarak El Baradey ve Müslüman Kardeşler bulunuyor. Bu güçlerin ülkedeki ve bölgedeki toplumsal siyasal konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Yukarıda ifade ettiğim üzere Mısır’da ayaklanan halkın örgütlü bir gücü yoktur. ABD, Mübarek’le yürüyemeyeceğini anlayınca yine Washington’un bölgedeki kuvvetlerinden biri olarak değerlendirebileceğimiz Mısır ordusunu devreye sokmuştur. Fakat bugün gazetelerde Mısır ordusuna karşı da halkın tekrardan eylemlere başladığını okuyoruz. Belki çok büyük bir başarı sağlayamasa da bu çok önemli bir noktadır.

Halk örgütsüz olunca haliyle meydan daha önceden “örgütlenmiş” güçlere kalmaktadır. Muhammed El Baradey’in “muhalefet lideri” olarak ortaya sürülmesi, “geçiş dönemi” pazarlığının bir sonucudur. Batı adına “kontrollü bir geçiş dönemi” sağlamak hedeflenmektedir. Baradey’in Batıcı çizgisi su götürmezdir.

Diğer bir seçenek olarak ise Müslüman Kardeşler’in adı geçiyor. Müslüman Kardeşler’in kuruluşuna ve ilk dönemki faaliyetlerine baktığımızda Amerika’nın önemli bir rolü vardır. Bölgedeki Batı karşıtı bağımsızlık yanlısı Arap tarzı milli demokrasilere karşı kullanılmışlardır. Fakat bu süreçte tutumu nasıl olacaktır göreceğiz. Artık İslamcılık üzerinden Batı işbirlikçiliği bölgede çok fazla tutmamaktadır. ABD, eski piyonları üzerindeki kontrolünü kaybedebilmektedir. Tabi burada İran faktörü de önemlidir.

Ancak çıkan tablodan “bir Amerikan piyonu gitti, yerine yeni Amerikan piyonları geldi” diye düşünmemek lazım. Artık iktidardakiler istedikleri gibi hareket edemeyeceklerdir. Mısır halkı, rüştünü ispatlamıştır. İşaret ettiğim gibi ancak bu süreçlerden geçerek gerçek bağımsızlığına ve özgürlüğüne ulaşacaktır.

– Mısır’da yakın gelecekte askerlerin, El Baradey’in ve Müslüman Kardeşler’in iktidarı paylaşacağı düşünülüyor.

– Gözlemcilere göre Eski Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammed El Baradey, geçiş hükümetinin için üzerinde durulan isimlerin başında geliyor. Ülkenin en büyük muhalefet grubu olan Müslüman Kardeşler geçiş döneminde Baradey’in liderliğine yeşil ışık yaktıklarını açıkladı. Böyle bir ortamda geçiş döneminde İslamcıların da yer aldığı koalisyon hükümetinin kurulma olasılığı yüksek.

Fakat bu noktada şuna dikkat çekmek istiyorum. Bölge ülkelerinin izlemesi gereken çizgi, ABD’nin Mısır’ın iç işlerine karışmasını engellemektir. ABD, Mısır’dan ve bölgeden elini çekmelidir. Mısır halkı, yoksulluğa, baskıcı rejimlere ve işbirlikçi dış politikalara karşı kaderini kendi eliyle çizmelidir.

– Kuzey Afrika’daki isyan dalgası İran’a etkisini nasıl gösterecek? İran iktidarı bu durumu kendi lehine mi kullanacak, yoksa 2010 devlet başkanlığı seçimlerinden sonra gerçekleşen halk hareketi tekrardan hız mı kazanacak? İran rejimi sallanabilir ve Tunus ve Mısır’da olduğu gibi düşebilir mi?

– İran’da gelişebilecek hareketle Mısır ve Tunus’taki hareketleri birbirinden ayırmak lazım. Biraz önce renkli devrimlerle arasında yaptığımız ayrım burada da geçerlidir. Bugün İran hükümeti, ABD karşıtı bir politika izlemektedir, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi karşısında ciddi bir engeldir. Yani ABD’nin bölgeyi kanlı savaşlara sürükleyecek, sınırları tekrardan çizerek kukla devletler yaratacak planlarının karşısında durmaktadır. Dolayısıyla ABD marifetiyle İran’daki bir iktidar değişikliği bölgeye huzur, barış ve özgürlük getirmez. Tam tersine çok daha kötü bir sürece sokar. İran halkının belirli talepleri olabilir, bunlara saygı da duyulabilir ancak ABD’nin kanlı oyunlarının bir parçası olmak ne İran’ın ne de bölge ülkelerinin lehinedir. Emperyalizm ne kadar güçlenirse gerçek demokrasi ve özgürlükten o kadar uzaklaşılır. ABD’den daha büyük bir diktatörlük, emperyalizmin tahakkümünden daha acı bir esaret yoktur. Dolayısıyla ABD kuklası bir rejimden daha beteri olamaz.

– İran milli çıkarlarını ve devletinin güvenliğini temel alarak siyasi kargaşa ortamını değerlendirip konumunu sağlamlaştırıyor. Savaş gemilerini Süveyş Kanalı’ndan geçiriyor. İleriki süreçte de açık ki İran’ın bölgedeki etkisini güçlendirecek olan Bahreyn’deki Şiiler harekete geçecek. ABD’nin Irak saldırısının ardından Şii bölgelerinde İran’ın etkisinin arttığını söyleyebilir miyiz?

– Doğrudur, İran’ın Şii bölgelerinde etkinliği artmaktadır. Ancak ben, Irak Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan bu durumu daha çok İran’ın dış politikasına bağlıyorum. Önemi vardır ama mesele sadece Şiilik değildir. ABD’nin Irak’ın başına getirdiği felaketlerin ardından İran’ın Amerika karşısındaki başı dik tutumu büyük sempati toplamaktadır. Bölge insanları, Amerika’dan nefret eder bir duruma gelmiştir. İran’ın Beyaz Saray’a kafa tutması, Washington karşısında sağlam durması bölge halklarına moral vermekte, güven yaratmaktadır. Esas olarak; hangi mezhepten hangi dinden olursa olsun kim Amerika’ya karşı boyun eğmezse bölgede güç toplar. Bölgede bir anket yapsanız Ahmedinecad’ın ardından herhalde en sevilen ikinci lider Chavez çıkacaktır. Chavez bırakalım Şii olmayı, Müslüman bile değildir. Kesin olarak söylüyorum, bölgede Amerikancı iktidarlar kaybedecek, ülkelerinin bağımsızlığını savunan, ABD’nin planlarına karşı duran ülkeler ve iktidarlar güç toplayacaktır.

– Geçtiğimiz hafta İran’ın dini lideri Hamaney ülkenin Azeri bölgelerinde binlerce kişinin katıldığı gösterilerde konuşmalar yaptı. Tahran iktidarı, ondan da önce etnik kökeni Azeri olan Hamaney, Azerilerin İran’daki hareketlere katılmasının yaratacağı tehlikeyi çok iyi görüyor. Hameney’in memleketlilerinin önünde ifade ettiği gibi İran’da İslam Devrimi onların sayesinde zafere ulaştı. 2009 yılında Azeriler “yeşil hareketin” bir parçası olmadılar. Öyle ki bu durum, hareketi oldukça zayıflattı. Azeri faktörü de İran’da dış güçler tarafından ülkedeki bugünkü rejimi yıkmak için kullanılmak isteniyor.

– İran Azerilerinin Batı güdümlü “yeşil harekete” prim vermemesi doğru bir tutumdur. Azeri Türkleri, onurlu bir millettir ve hiç kimsenin, hiçbir dış gücün oyununa alet olmayacaktır. Amerikan pasaportlu Çöhregani’nin silinip gitmesi de bu sebepledir. Çöhregani, Türkiye’den de dışlahmıştır. ABD’nin bölgede önceliği ele geçirmesi kimse için olumlu sonuç doğurmaz. İran Azerileri, sorunlarını İran’ın birliği içinde çözmelidir. Bölücü hareketler Azerbaycan’a da bir fayda sağlamayacaktır. Bugün Hocalı katliamının yıldönümünü yaşıyoruz. Karabağ hala işgal altındadır. İran’ın düşmanlığını değil, dostluğunu kazanmak Karabağ’ı geri getirecek uluslararası şartları yaratır.

– İran Azerilerinin Azerbaycan-İran ilişkilerindeki yerini nasıl görüyorsunuz?

– ABD, iki ülke arasındaki ilişkileri bozmak, düşmanlık yaratmak için bunu kullanmak istemektedir. Buna izin verilmemelidir. Tam tersine iki ülkeyi yakınlaştıracak bir unsurdur. Hatta içinde Türkiye’nin, Suriye’nin Irak’ın da yer alacağı bölgesel bir ittifak için de önemli bir şanstır. Irak’taki ve İran’ın güneyindeki Türkmenler, Türkiye’deki Arap kökenli vatandaşlar, birçok ülkeye yayılmış Kürtler bölünmek için değil, bir yumruk gibi birleşmek, bölgesel bütünleşmeyi sağlamak için değerlendirilmelidir. Bölgeye güvenliği, barışı, istikrarı, ekonomik kalkınmayı getirecek olan budur.

– Bölgedeki son dalgalanmalardan hemen önce Azerbaycan’da eğitim kurumlarında türban takılmasının yasaklanması Azerbaycan-İran ilişkilerini gerdi. İran’ın Azerbaycan’ın da dâhil olduğu sınırları etrafındaki komşu ülkelerde İslam faktörünü harekete geçireceği düşünülebilir mi?

– Eğer yukarıda bahsettiğimiz şekilde bölgesel bir ittifak olacaksa bu birliğin en temel ilkesi ülkelerin birbirlerinin iç işlerine karışmamasıdır. Ancak bu şekilde güvene dayalı, köklü ilişkiler geliştirilebilir. İran açısından değerlendirecek olursak İran’ın da Azerbaycan’ın dostluğuna ihtiyacı vardır. Amerika’dan gelecek tehdidi başka nasıl göğüsleyebilecektir? Benim gözlemim, İran’ın Türkiye’nin iç işlerine yönelik müdahalelerinin uzun bir süreden beri olmadığı yönündedir. Bu sorunlar aşılabilecek sorunlardır ve aşılmalıdır.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.