Ana sayfa Haberler Türkiye

ERMENİSTAN BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GENEL KURULUNA BAŞVURSUN

Pulat Tacar[1]

Turkish Forum Danisma Kurulu Uyesi

“ERMENİSTAN BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GENEL KURULUNA BAŞVURSUN VE ULUSLARARASI  ADALET DİVANINDA TÜRKİYE  ALEYHİNE  DAVA AÇSIN”[2]

Giriş

Soykırımı savlarına uluslararası  tanıma sağlamak için siyasal faaliyet gösteren  Ermeni çevrelerinin öncelikli   amacı   Birinci  Dünya Savaşı sırasında   Türkiye’de yaşayan Osmanlı Ermenilerinin  ülkede bıraktıkları  mallar karşılığında    tazminat sağlamaktır. Bu amaçla, 1919 yılından itibaren Osmanlı  topraklarına dönerek  mallarını geri alan binlerce Ermeniye yapılan mal veya nakit  iadesini   unutturmak istiyorlar: Niyetleri  Lozan Anlaşmasının hükümlerini  ve  Birinci Dünya Savaşı sonunda  Ermenistan ile  Türkiye arasında yapılmış bulunan  anlaşmaları    da yapılmamış ya da geçersiz  saydırmak.   Buradan hareketle 1948 Soykırımı Sözleşmesinin kimi kurallarını  tahrif etmek için   bazı  yandaş hukukçuların hizmetinden    yararlanmayı  deniyorlar. Bunlardan biri de Alfred de Zayas.

Aslında, Ermeni militaları tazminat konusunda  Türkiye ile   pazarlık  etme   peşindeler. Bu  husus, diyasporadaki bazı Ermeni temsilcilerinin, -kendileri ile ABD’de görüşen-  Türk gazeteci  Ece Temelkuran vasıtası ile Türkiye’ye yolladıkları mesajdan da belli[3]. Bir soykırımı ticareti[4] girişimi ile karşı karşıya bulunuyoruz. Ermeni militanlar, soykırımı iddialarının Türk halkının büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmeyeceğini  biliyorlar; ama   soykırımı ticareti ocağının yakıtını bu savları oluşturuyor. Sözünü ettiğim ticaretten sağlanan gelir ortadan kalkarsa, soykırını dogma haline dönüştüren grupların keselerine akan fonlar  kuruyacak. Bu nedenle,  Türk ve Ermeni halkları arasında  diyalogu, uzlaşma çabalarını engelliyorlar ve kendilerine destek sağlayacağını sandıkları bazı ülke hükûmetlerinin baskısına zemin sağlamak için  “Ermeni  soykırımı” savının, parlamentolar, yerel meclisler  gibi siyasal organlar tarafından  ya da yetkisiz  yerel mahkemeler tarafından  tanınması için  çaba  harcıyorlar. Türk halkının ve hükumetlerinin baskıya boyun eğeceğini sanmaları,  kanımca, en büyük hataları.

Soykırımı  suçu işlendiğinin  siyasal nitelikli parlamentolar,yerel meclisler tarafından karara bağlanacağını sanmaları da büyük bir yalnış. Zira, 1948 Soykırımı Sözleşmesinin Hazırlık  Konferansının zabıtları,  soykırımı suçunun işlenip işlenmediğinin  yetkili Mahkeme tarafından saptanması  konusunun  uzun uzun  tartışıldığını  ve bu saptamanın, değil   siyasal meclislerde alınacak  kararlarla,  “evrensel yargı” yani suçun işlendiği ülke dışında bir  ülke mahkemesi- tarafından yapılmasının  bile    reddedildiğini gösteriyor[5]. Uluslararası Ceza Mahkemesi ise belirli koşullarda bu davaları  sonuçlandıracak olan diğer yargı makamı.

ABD’nin Kaliforniya Eyaletinde bulunan  iki avukatın  Türkiye Cumhuriyeti Devletine, Merkez Bankası  ile Ziraat Bankasına  açmayı düşündükleri tazminat  davasının  amacı ,  bir yerel mahkemeden  bu yönde  karar çıkartabilmek.  Bunun  uluslararası hukuk açısından hiç bir geçerliliği bulunmayacağınıı  bildiklerini  sanıyorum. O halde,   gerçek amaçları, temsil ettiklerini ileri sürdükleri  Ermenilere tazminat sağlamak değil, kendi keselerini doldurmak ve mümkünse  Türkiye’nin ABD  ile  ilişkilerine yaratacakları gerginlik ile  zarar  vermek. Bundan  diyaspora Ermenileri veya Ermenistan Cumhuriyeti  ne yarar sağlar?  sorusunun yanıtı  onları hiç ilgilendirmiyor. Ama, Ermeni militanlar, konuyu hukuk alanına taşıma girişimlerinden amaçladıkları sonuca ulaşamasalar bile,  dünya kamu oyunu  bu dava haberleri ile meşgul etmek istiyorlar. Bunlar, özellikle Doğu Hristiyanlığının o coğrafyada zemin kaybetmesi konusunda  araştırma yapan bazı tarihçi veya sosyal bilimcilerin de  katkısı ile [6],  Osmanlı Devletinin  Ermenilere ve tüm Hristiyanlara karşı soykırımı suçu işlediği savını  yaymayı  sürdürmeyi, Türkiye Cumhuriyeti Hükumetlerinin de ülkedeki Hristiyanlığı yok etmeyi  amaçladığını isbatlamayı, böylece   2015 yılına kadar   bazı ülke parlamentolarından ya da yerel meclislerden – hiç kuşkusuz o ülke halklarının mazlum Hristiyan kardeşlerini savunma güdüsünden de yararlanarak- Ermeni soykırımını tanıma kararları çıkartmayı,  Türkiye üzerindeki siyasal baskıyı sürdürmeyi  amaçlıyorlar.

1915 tehciri  sırasında  yaşanan trajik olayların soykırımı olduğu  görüşünü  -tartışşmayı reddederk- savunanlar, o dönemdeki olaylar konusunda  “âdil bir belleğe”  sahip  olmaya  gerek  duymuyorlar[7]. Yüz yıl önce yaşanan  elim olaylar  hangi ortamda, neden ve nasıl  cereyan etti? Ermenilerin Van ayaklanması ve Van kentinin Rus ve Ermeni birlikleri tarafından işgali ile kentte Müslümanlara karşı  – sırf  Türk veya Kürt oldukları gerekçesi ile- yapılan katliam, aslında   tehcir kararını tetikleyen  olay   değil miydi? O dönemde yaşanan  faciadan  hem Ermeniler hem de  Türkler ve diğer Müslüman halklar  zarar görmedi mi?  Bu olaylar sonucunda sadece Ermeni  halkının gördüğü zarara bakmak ve  diğerlerinin acısına  gözünü  kapatmak  ırkçılık  sayılmaz mı? Olaylarda suçu bulunanlar  Osmanlı adaleti tarafından yargılanmadı mı? Bunlara hangi cezalar verildi ?     Ermeni militanların inkârcı dediği  Türk toplumunun  görüş ve  eldeki belge ve verilere  dayanan  gerekçelerini de  ele alarak,  o trajik dönemin büyük  acı ve kayıplarını karşılıklı empati ile anlamağa çalışmak, geçmişte yaşanan acıların yasını  birlikte  tutmak daha insancıl bir yaklaşım olmaz mı? Bu yapılmaz ise,  toplumlar arasındaki uçurum  gittikçe derinleşir ve genç kuşaklara nefret tohumları aşılanır.

Ermeni militanlar,  tazminat taleplerinin  hangi hukuksal gerekçelere dayandırılabileceği konusunda kendilerine yakın bir   emekli Birleşmiş Milletler görevlisinden hukuksal mütalaa  istemişler. Alfred de Zayas ta  -elbette  ücreti karşılığında-, bir hukuksal mütalaa yazmış. Alfred de Zayas’ın 2010 yılında yayımladığı kitapta dile getirdiği  görüşlerin bir kısmının özeti italik harflerle aşağıda  sunulmuştur. Bu görüşler hakkındaki  yorumlarımız     sırası geldikçe kaydedilmiştir.

Alfred de Zayas  kimdir?

Alfred de Zayas   Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesinin  sekreterliği görevinden emekli olduktan sonra,  Cenevre Diplomasi Okulunda uluslararası hukuk dersi okutmağa başlamış olan ve çalışmasını Ermeni diyasporasının hizmetine adayan bir şahıs.  İnceleyeceğimiz kitabı, 2010  yılında  Beyrut’taki  Ermeni Hagazian Üniversitesinde   “ 1948  Soykırımı Sözleşmesi Bağlamında  1915-1923 Ermenilere karşı işlenen  soykırımı suçu”  başlığı ile yayımlamış.  Zayas  bu kitaptaki  görüşlerini 2003 yılında  “Adalet ve Demokrasi İçin  Avrupa Ermeni   Avrupa  Federasyonu”   örgütünün finansmanı ile yazdığı    bir Muhtıra  ile   daha önce de   açıklamıştı[8]. Bu belge 2005 yılındaa Erivan’da yapılan “Ultimate Crime, Ultimate Challenge”   başlıklı Konferansa katılanlara dağıtılnış ve  Ermenistan Dışişleri Bakanlığının resmi  sitesinde  yayımlanmıştı[9] .

1. De Zayas’ın Ermeni soykırımı savına ilişkin tarihsel yorumları

De Zayas’a göre : “Osmanlı  döneminde, 1909 yılında  Adana katliamında 30.000 Ermeni katledilmiştir…Birinci Dünya Savaşı sırasında  Osmanlı devletinde  yaşayan 1.500.000 Ermeni, 800.000 Pontus ve İzmir Rum’u ve Asuri-Keldani  toplumu Jön Türk Hükumetince katledilmiştir. Ermeni soykırımı 1923 kadar sürmüştür”

De Zayas “ Türkiye’nin Sevres  Anlaşmasını imzaladığını, ancak uygulaması için kendisine gerekli baskının yapılmadığını, ABD’nin izolasyonist politika izlediğini,  Rusya’da Sovyet rejiminin iktidara geldiğini,  İngilizlerin Türkiye’den askerlerini çektiklerini, Jön Türk Hükumetinin  düştüğünü , Türkiye’de Kemalizmin  yükseldiğini, 24 Temmuz 1923 Lozan Anlaşmasının   Osmanlı Türklerinin  Ermeni soykırımı için uluslararası  mahkeme önüne çıkarılmasından ve cezalandırılmasından, jenositten kurtulanlara tazminat ödenmesinden…. vazgeçtiğini, 28 Mayıs 1918’de kurulan  Ermenistan’ın Batı Ermenistan’ı Türkiye’ye kaybettiğinı” …. “Sevres Anlaşması, hiç bir  zaman  yürürlüğe girmemekle birlikte,  Türkiye’nin Ermeni  halkına karşı işlediği katliam suçunun  uluslararası camia tarafından  tanınmış bulunmasının veciz bir kanıtı  olduğunu…”  ileri sürmekte [10].

De Zayas,  Ermeni diyasporasının son yıllarda kullandığı  1915-1923  yıllarına yayılan soykırımı söylemini ve Osmanlı Ermenilerinin  kayıpları hakkındaki  aşırı iddiaları  benimsemiş. Oysa, çok sayıda  Türk  ve yabancı araştırmacı, gerek  Osmanlı Ermenilerinin sayısı, gerek  o dönemdeki trajik olayların “karşılıklı katliam” sayılması gerektiği  yolunda

-batı kaynaklarına da dayanan-  farklı  görüşler ileri sürdü ve bunları belgelerle destekledi[11]. De Zayas  kitabında    sübjektif  ve  selektif bir   tarih anlatımını yeğlemiş

Osmanlı devletinde yaşanan Ermeni ayaklanmaları, tehcir  ve buna bağlı trajik olaylar konusunda  Ermeniler ile Türklerin büyük çoğunluğunu  ayıran husus, Ermenilerin, kendi tarih yorumlarına uymayan karşı görüşleri   görüşmek hatta duymak bile  istememeleridir[12]. Bunlar,  Ermeni iddialarını yadsıyan, tartışmaya açan yayınları yasaklatmak, farklı görüşü savunanları toplantılarda konuşturmamak, tehdit , hatta  mahkum ettirmek isterler; dogmaları içine hapsedilmiş durumdalar. Oysa, tarihte vuku bulmuş olaylar konusundaki farklı görüş ve yorumların yasaklanması,  tarihi bir bilim dalı olmaktan çıkarır ve doktrin durumuna  getirir. Tarihsel araştırmayı durdurur.Son olarak Fransa parlamentosuna, o kurumun başkanı Bernard Accoyer taraından sunulan “Belleğe  ilişkin konular hakkında rapor”  12.10.2008 tarihli Blois Çağrısından esinlenmekteydi; bu girişimin ardında “Tarihe Özgürlük” adlı  sivil toplum örgütü bulunmaktaydı[13]. Türkiye için de  geçerli olması gereken  bu  girişimlerin  destekçisiyim.

De Zayas, uluslararası hukuku  da kendi amacı doğrultusunda kullanmış ve bu bağlamda   selektif davranmıştır. Örneğin, 1948 Soykırımı Sözleşmesinin bazı kurallarını ( VII. maddede kayıtlı olan ve  aşağıda dipnotunda da  belirtildiği gibi,Sözleşmenin hazırlık toplantısında uzun müzakereler sonunda kabul edilen “yetkili mahkeme” hükmünü ve buna ilişkin  Hazırlık Konferansının  zabıtlarını) görmezden gelmiştir. Oysa, konuya eğilen her akademisyen gibi o da bu  zabıtları elbette  incelemiştir. De Zayas, bazı kelimeleri   (örneğin, Uluslararası Adalet Divanının Bosna/Sırbistan davasında  altını özellikle çizdiği ve soykırımı suçunu diğer  suçladan  ayıran en önemli unsur olarak belirlediği  1948  Sözleşmenin   II. Maddedeki as such terimini) [14] atlayarak Sözleşme metnini    tahrif etmiştir. Mağdurlara karşı  “sırf ulusal etnik,dinsel veya ırksal bir gruba mensup bulunmaları gerekçesiyle suç işlenmiş bulunması” özel kastının 1948 Sözleşmesinin temel taşlarından biri yapılmasının  amacı soykırım suçunu  başka suçlardan ayırmaktı. Uluslararası Adalet Divanı da bu özel kastın isbatlanması konusundaki  “kanıt  çıtasını” çok yüksek tuttu ve Bosna’da  yaşanan dramların pek çoğunu  soykırımı  suçu çerçevesinin dışına taşıdı[15]. Bu nedenle eleştirildi de…

Alfred de Zayas, Birinci Dünya Savaşına Türkiye açısından son veren Lozan Anlaşmasını  ve  Türkiye ile Ermenistan arasında  I. Dünya Savaşından sonra  akdedilen    anlaşmaları  yok sayıyor. Bunun yerine,  hiç bir  Devlet tarafından onaylanmayan ve uluslararası  geçerliliğe sahip bulunmayan  10 Ağustos 1920 tarihli  Sevres Anlaşmasını  yeniden gündeme  taşımak istiyor; böylece kalemini   siyasal yanlı Ermeni  propagandası için kullanıyor. Uluslararası geçerli anlaşmalar yerine, geçerliği bulunmayan bir  tasarıyı yerleştirme çabası, başta Viyana Anlaşmalar Sözleşmesi olmak üzere, tüm uluslararası hukuk düzenini  dinamitlemekle eş anlamlıdır.

De Zayas ve yandaşlarının  Ermeni soykırımı  savını 1915-1923  dönemine yaymak istemelerinin  nedenlerinden biri de Pontus Rum, Yunan, Asuri-Keldani  propagandacıları  kendi saflarına  çekmek, Kurtuluş Savaşı  dönemini  tüm   Doğu Hristiyanlarına karşı

“katliam-soykırımı eylemi dönemi”  şemsiyesi altına  sokmak,  böylece  Orta Çağ  haçlı  zihniyetini hortlatmaktır. Ama,  Huntington’un bile  kendisini alkışlayacağını sanmam.

De Zayas    Batı Ermenistan  diye adlandırdığı, önceleri Osmanlı Devletine, şimdi   Türkiye Cumhuriyetine ait  toprakların Ermenistan tarafından “kaybedildiğini” yazarak   siyasal  ve tarihsel gerçekleri  de  saptırmıştır. Büyük Ermenistan hayali kuran aşırı ulusalcı Ermeni örgütleri, ya da  bazı Ermenistan Cumhuriyeti  politikacıları  da halen   Türkiye’den, Azerbaycan’dan, Gürcistan’dan  -Büyük Ermenistan kurma hayali ile- toprak istiyorlar; bu nedenle  Türkiye’nin  doğu illerini   Batı Ermenistan  olarak   adlandırıyorlar. Tarihte benzer genişleme hayali kuran  Ermeni komitacıları ve  onları destekleyen bir kısım halk bu girişimden büyük zarar görmemiş miydi?

2.Soykırımı yerine  insanlığa karşı suç   terimi de kullanılabilir  görüşü

De Zayas’a göre : “Adına  katliam, yerinden etme, toplu mezalim, yok etme, etnik temizlik v.b  ne denirse  densin.   soykırımı suçunun cezalandırılması ve mağdurlardan hayatta kalanlara tazminat ödenmesi  Sevres  Barış Anlaşmasının  230 ve 144  maddelerinde  öngörülmüştü…..  O eylemler bugün  soykırımı olarak adlandırılabilir, ayrıca,  daha genel bir terim olan insanlığa karşı suçlar  çerçevesine de girer” [16] ….  “28 Mayıs 1915 tarihinde Fransa , Büyük Britanya ve Rus Hükumetleri ortak bir bildiri yayımlayarak,   Ermenilerin katledilmesinin  insanlığa  ve uygarlığa karşı suç  teşkil ettiğini açıklamışlar,   Osmanlı Hükumeti üyelerinin  bu konuda  sorumlu tutacaklarını   vurgulamışlardı”[17].

De Zayas’ın yukarıda kayıtlı  görüşünün birinci cümlesi  1948 Soykırımı Sözleşmesinin özelliğini  ve soykırımının diğer  suçlardan farkını yok saymaya yöneliktir. Toplu öldürme, karşılıklı katliam, kışkıtrtma sonucu saldırı, tenkil, teammüden cana kast, mal  edinmek için cana kast  v.b. gibi suç eylemlerinin  her birinin ulusal ceza hukukundaki yeri ve cezası  ayrıdır. Ulusal ceza yasalarında soykırımı  veya  insanlığa karşı suç kategorilerine de yer veren ülkeler, cezalandırılacak suçlar listesini 1948 Sözleşmesine uygun olarak genişletmişlerdir.

Biraz önce değindiğimiz gibi,   Uluslararası Adalet Divanı  (UAD) da   Bosna/Sırbistan davasında,  Bosnalı  Müslümanlara uygulanan çeşitli zulümlerin, öldürmelerin, ırza geçmelerin v.b. varlığını kabul etmiş, ancak o eylemlerin Sözleşmenin öngördüğü  soykırımı suçu  çerçevesine girmediği – yani özel kasıt unsurunu taşımadığı [18]- sonucuna vararak,  bunların başka suç çerçevesine girebileceğini, ancak UAD’nin o suçlar konusunda karar verme yetkisinin bulunmadığını   açıklamıştı [19].  UAD’nın  bu  kararı Bosna halkı ve  uluslararası kamu oyu  tarafından   haksız bulunmuş  ve çok eleştirilmişti. Anca, Soykırımı  Sözleşmesinin metni, yargıyı  dünya kamu oyunda hiç te popüler olmayan bu kararı  alma  zorunda  bırakmıştır. Bu  nedenle  her  katliam  bağlamında soykırımı teriminin  kullanılması  ancak siyasal nitelikli bir söylem olur ve  hukuksal sonuç getiremez. Tekrar edelim, soykırımı  suçunun  oluşması ve hukuksal/yargısal sonuç getirmesi için, zanlının  savunmasının da alınacağı  usulüne uygun bir yargılama  sonucunda   yetkili mahkeme tarafından karara bağlanmış olması gerekir.

Bu gerçeği bilen hukukçular, Uluslararası Adalet Divanının  Bosna-Sırbistan  27 Şubat 2007  tarihli kararından sonra, 1915  Ermeni olaylarının, 1948 Soykırımı Sözleşmesi çerçevesine  giremeyeceğini anlaşmışlar, o  eylemlerin  belki  “insanlığa karşı suç”  sayılabileceğini belirterek   Ermeni diyasporasına  ve Ermenistan Hükumetine  bir  söylem değişikliği telkininde bulunmuşlardır[20]. Diyaspora ve Ermenistan Hükumeti ise  dogma haline getirdiği terminolojiden  geri adım atamıyor.

Sözünü ettiğimiz hukukçulardan bazıları, ayrıca,  soykırımı suçunun,   genel anlamda  insanlığa karşı suç terimi içine girdiği   görüşünden hareketle,  “soykırımı ya da insanlığa karşı suç, hepsi aynı sonuca varır” görüşünü  savunmaktadırlar. Oysa  Uluslararası Ceza Mahkemesini kuran Roma Statüsü, Soykırımı, İnsanlığa Karşı Suç ve Savaş Suçu  kategorilerini birbirinden ayırmış,  farklı tanımlar getirmiştir [21]. Bir örnek vermek gerekirse,  Lemkin’in soykırımı tanımında  korunan gruplar arasında düşünülen  “siyasal gruplar” Soykırımı Sözleşmesi azırlık Konferansında, korunan gruplar kategorisinden çıkarılmıştır; siyasal gruplar, daha sonra  Roma Statüsündeki “İnsanlığa Karşı Suç” çerçevesine  alınmıştır:   Bu durumda  ayaklanmak için bir araya gelen ve  terör dahil çeşitli eylemler yapan gruplar – korunan grup bağlamında- soykırımı  suçu  dışında kalır.

William Shabas, Erivan’da  20-21 Nisan 2005 tarihinde yapılan bir toplantıya  sunduğu  bildiride[22] soykırımı  suçu ile insanlığa karşı suç kavramlarını  ayrıntılı bir şekilde  incelemiş ve “ 1948 Sözleşmesinin, Rafael Lemkin’in soykırımı tanımını  sulandırdığını, Devletlerin  bu Sözleşme ile kendi  sınırları  dahilinde, kendi uyruklarıı hakkında,  o zamana kadar hiç karşılaşmadıkları bir   egemenlik kısıtlaması ile karşı karşıya kaldıklarınıNürnberg davaları, insanlığa karşı suçların savaş zamanında olduğu gibi, barış zamanında da işlenebileceğini kabul etseydi, 1948 Sözleşmesine gerek kalmayacağını… Savaş sonrası dönemde  soykırımı  kavramı ile insanlığa karşı suç kavramı arasında bir rekabetin (gerginliğin)  mevcut olduğunu… son zamanlarda kurulan Uluslararası Ceza Mahkemelerinin aldığı kararların  Sözleşmede sayılan  korunan grupların listesini genişlettiğini….soykırımı  suçuna iştirak edenlerin suçu işledikleri  zaman  soykırımı kasıtlarının bulunmasının da artık  aranmadığını,…   daha da önemlisi zorunlu yer değiştirme  eylemlerinde    grubu fiziki olarak yok etme  niyetinin    de sorulmadığını” belirtmiştir. Shabas  bu gelişmelerin Ermeni soykırımını “inkâr edenlerin” rahatını kaçırması gerektiğini  Erivan’da  söyleyerek, oradaki muhataplarını hoş tutmak ve yüreklendirmek istemiş, anlaşılan. Ancak,   Shabas’ın ve   diğer  Ermeni destekçisi kişilerin, 1948 Sözleşmesinin  uluslararası hukuka  getirdiği  yargısal gerekleri  unutturmak istedikleri izlenimi doğuyor. 1915 olaylarının aradan  yaklaşık yüz yıl geçtikten sonra, o eylemlerin  hukuken soykırımı  suçu olarak ilan edilmesi için, hangi zanlı    savunması    alınıp yargılanacak ?  Hayatta değiller. Ölmüş bir zanlının yüz yıl önce soykırımı suçu işlediği  hangi mahkemenin  kararına, nasıl bağlanabilecek? Ya da bugün  Türkiye Cumhuriyeti Devleti  ardılı  olan Osmanlı Devletinin  o dönemde   soykırımı suçu işleme iddiası ile mi  yargılanacak? Devleti kim yargılayacak Uluslararası hukuka göre Devlet yargılanabilir mi?  Devlete tazminat  davası m ı   açılacak?Tazminat davası açılacak ise, bu tazminatı dayanağını oluştuıracak olan  soykırımı suçunun işlendiği hukuken nasıl saptanacak? 1948 Sözleşmesinin  Hazırlık Konferansı zabıtlarını inceleyen W. Shabas  ya da De Zayas  böyle bir davanın Soykırımı Sözleşmesinin ve genel olarak ta  uluslararası hukukun   temel ilkelerine aykırı olduğu bilmiyorlar mı? Tabii ki biliyorlar. O halde  amaçları adalet   değil, Türkiye’yi  hıtrpalamak…

3. Malta’ya  yargılanmak için götürülen Osmanlıların  İngiliz  tutsakları ile takas edildiği   savı

De Zayas , Malta’ya sürülen 140 Osmanlı görevlisi ya da politikacısının  130’nun Ermeni katliamı ile  suçlandıklarını,  ancak 1921-22 yıllarında   yeni Kemalist  Türk Hükumetin  rehin  olarak tuttuğu  İngiliz    subaylarına karşı  serbest bırakıldıklarını”ileri sürüyor .

De Zayas, işgalci güçlerin  Malta’ya sürgün edilen Osmanlı vatandaşlarına karşı  dava açmaya yetecek  kanıt bulamadıklarını, İngiliz Hükûmetinin bu konuda ABD Hükûmetinden de  yardım istediğini ve    kanıt bulunamadığı  yanıtını aldığını  görmezlikten geliyor.   İngiliz makamlarının  elinde  Malta’da tutuklu bulunanları yargılayacak en ufak bir   kanıt olsaydı  bu yargılamalar elbette  yapılırdı; esasen o  Osmanlı vatandaşları yargılanmak üzere Malta’ya kadar götürülmüştü [23].  De Zayas’ın yazdıkları propaganda sınıfına girer.Kanıt sağlanması  için  ABD makamlarına başvurulduğu ve olumsuz yanıt alındığı gerçeğini  görmezden gelenlerden biri de 1915 olaylarının soykırımı olduğu görüşünü savunanlardan  Geofrey Robertson’dur . O da [24] bu konuyu  şu sözlerle  geçiştiriyor: “Yabancıların kendi insanlarını öldürmeleri konusundaki hukuksal güçlükler  Balfour’u tedirgin etmiştir.  Balfour, 1918 Aralık ayında müttefikleer konferansında  Ermeni  katliamını yapanlarınkelimenin dar anlamı”  ile  hukuka aykırı bir şey yapmadıklarını… o noktaya nasıl varıldığının göz önünde tutulması gerektiğini; Talat’ın Ermenilerin sürekli sorun çıkardıklaını söylediğini, bunlardan kurtulma kararını verdiğini ve sonuç olarak bunları toplu  olarak katlettiğini, politiklanın böyle olduğunu ve saldırganlar belirli bir hukuksal  suç işlemedikleri  cihetle  Divan-ı Harp tarafından  yargılanamadıklarını söylemiştir.” Robertson İngiliz ve diğer  güçlerin işgal ettikleri Istanbul’daki arşivlerde  gerekli belgelere ulaşamadıklarını  da iddia ediyor. Ülkemizde buna kargalar bile güler. Robertson, “Malta’da tutuklu bulunan zanlılar,  Constantinople’daki Britanyalı esirlere karşı değiş tokuş edilmişlerdir. Britanya Dışişleri Bakanlığı  bu  düzenlemenin şantajı çağrıştıran bir tedbir olduğunu, ancak zamanın koşullarına göre haklı  sayılabileceğini bildirmiştir” diyor.  Bugün  Birleşik Krallık  Dışişleri Bakanlığı  sözcüleri, verdikleri demeçlerde, 1915 olayları ile ilgili  olarak soykırımı suçu öğelerinin  bir araya gelmediğini  beyan ediyorlar. Anlaşılan,  Robertson “tüm İnghiliz Hüükumetleri opportünist”   demek istiyor.

4.  Osmanlı Mahkemelerinde yargılanıp mahkum edilenler  Ermenilere  soykırımı yapıldığının  kanıtıdır  görüşü

De Zayas, Osmanlı Ceza Kanuununun  45 ve 170 maddesi uyarınca  Hükumet üyelerinin  gıyabında  bazı  davalar görüldüğünü, bu davaların Ermeni soykırımı konusunda ek kanıtlar  içerdiğini,  kimi zanlıların 5 Temmuz 1919 tarihinde  Ermeni katliamı suçundan   mahkum edildiklerini belirtiyor[25].

A) Yazarın sözünü ettiği 1919 yargılamaları  işgal altındaki Osmanlı Devletinin mahkemeleri tarafından, işgal koşullarına göre yürütülmüş  ve  o dönemdeki Osmanlı yasaları uygulanarak –bir kısmı  Osmanlı vatandaşlarının vicdanını rahatsız  eden-  mahkûmiyet kararları verilmişti. Malta’ya sürülenler zanlılar hakkında  Osmanlı arşivlerine ulaşılamadığı iddiasını ileri süren militanlar, 1919  davalarında  arşivlerdeki belgelerden geniş biçimde yararlanıldığını  ya görmezden geliyorlar ya da okluyucuları kandıracaklarını sanıyorlar.

Öte yandan,  Osmanlı Devletinin yargı organları,   1916 yılında, tehcir sırasında bazı Osmanlı görevlileri  ve vatandaşları tarafından işlenen suçları kovuşturmuş,  Osmanlı yasalarına göre  yapılan yargılamalar sonucunda Osmanlı  memur ya da yurttaşlarından suçu saptananlar mahkum edilmişlerdi[26]. Ermeniler ve onları destekleyenler bu gerçeği de görmezden gelirler; Bu konuda  Taner Akçam’ın   Taraf  gazetesine  yolladığı[27] ve karşısındaki Profesörleri yalancılık veya hokkabbazlıkla niteleyen  seviyesiz  yazısı, militanların geçekler karşısında  telaşlandıklarının    en iyi kanıtıdır.  Zira  açıklanan bilgiler ve  belgeler, Osmanlı Devletinin, tehcir sırasında işlenen suçlar  konusunda gerekli kovuşturma ve yargılamaları yaptığını kanıtlıyor.  Nihayet, Ermeni propagandacıları, bir zanlının, bir  ülkede yürürlükteki yasalara göre yargılanıp  mahkum edildikten  sonra, aynı   eylem için bir başka suçtan bir  daha mahkum edilemeyeceğini ve o eylemin suç niteliğinin  sonradan  değiştirilemeyeceği yolundaki  evrensel   hukuk kuralının  varlığını    hatırlamak istemiyorlar.

5)   “1948 Soykırımı  Sözleşmesi yeni bir suç yaratmamıştır. Daha önce var olan bir suçun teyididir”[28]. “1948 Soykırımı Sözleşmesi  geriye doğru  da   işler” görüşü

5A)Alfred  de Zayas    Soykırımı Sözleşmesinin geriye yönelik uygulanmasının mümkün olduğunu savunuyor; daha önce işlenmiş  soykırımı suçuna ilişkin sivil sorumluluk konusunun da  daha sonra  çıkarılmış  yasalar çerçevesinde  ele alınabileceğini  söylüyor.

De Zayas’ın  amacı,  Sözleşme cezai anlamda geriye  yönelik uygulanabiliyorsa,  tazminat bağlamında da geriye yönelik sorumluluk  bulunabilir  çıkarsamasını   yapmaktır. Öte yandan,

Soykırımı Sözleşmesinin geriye doğru uygulanamayacağını  ileri sürenler  de var. Bu konuda   Uluslararası Adalet Divanı bir karar almış değildir.  Akademisyenler arasındaki  görüş ayrılığının daha uzun  sürelere çözüme bağlanabileceğini sanmıyorum.  Ancak şu hususu belirtmek isterim:  1948 Sözleşmesi geriye doğru yürütülse bile,   -soykırımı suçunu gerçek kişiler işleyebildiği için- bu suçun  varlığı,  ancak yetkili mahkemenin bir zanlıyı  yargıladıktan sonra vereceği  kararla ortaya çıkabilecektir. Zanlının savunması  alınmadan  ve evrensel ölçekte  kabul edilmiş yargılama usullerine uyularak  dava görülmeden, mahkumiyet kararı alınamaz ; suç ta oluşamaz. Bu  evrensel bir  hukuk kuralıdır. Daha önce vuku bulmuş bir eylem,  yetkili mahkemenin  kararı  bulunmadan,  nasıl olacak ta soykırımı  suçu niteliğine bürünecek? O eylemin soykırımı olduğuna  zanlıyı yargılamadan, ve en önemlisi savunmasını dinlemeden bir  devletin   ya da örgütün parlamentosu mu, akademisyenler mi karar verecek ?

5B)De Zayas, “1948 Soykırımı  Sözleşmesinin  yeni bir uluslararası  suç yaratmadığını , daha önce var olan uluslararası hukuk kuralını teyid  ettiğini  ileri  sürüyor.Sevres Anlaşmasında belirtildiği gibi,insanlığa karşı suç kavramının  Osmanlı Ermenileri katledildiği zaman da var olduğunu, bunun da ikame ve tazmin ile kişisel cezai sorumluluk sonuçlarıı doğurduğunu” belirtiyor[29];

Ayrıca “1948 Soykırımı Sözleşmesinin  geriye doğru işlediği görüşünü   desteklemek için özetle, şu gerekçeleri ileri sürüyor:

a) 1948 Sözleşmesinin Giriş bölümünde,  “tarihin her döneminde, soykırımının insanlığa

büyük kayıplar verdirdiği”  yazılıdır. Sözleşmenin 1. maddesinde Akit Taraflar, soykırımının savaş  ya da barış sırasında işlenmiş olsun, soykırımının uluslararası hukuka göre bir suç olduğunu “teyid  ederler”  hükmü yazılıdır. Ancak önceden var olan bir şey teyid  edilebilir.

b) Sözleşmelerin geriye doğru yürürlükte olmayacağı kuralının  istisnaları vardır. Örneğin,

8 Ağustos 1948 tarihli Londra Sözleşmesi  daha önce var olmayan “barışa karşı suç” kategorisini benimsemiş ve bunu  Nürnberg ve Tokyo Mahkemeleri için uygulamaya koymuştur. Bu istisna, hukukun genel ilkelerine uyum sağlamanın bir gereğidir. Benzer şekilde  hukukun genel ilkelerine 1899 ve 1907 Lahey Kara Savaşı Sözleşmesinde de  değinilmişti.1948 Soykırımı Sözleşmesi, bu konuda suskundur; ama geriyedoğru uygulanamayacağı konusunda bir hüküm de içermez. Buna karşılık, 1998 tarihli Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü, Mahkemenin  ancak  Statü yürürlüğe girdikten sonra işlenmiş olan cürümleri yargılayabileceğini  belirtir.  Viyana Anlaşmalar Hukuku Sözleşmesinin 4 . maddesi “bu Sözleşme Devletlerin bu Sözleşme yürürlüğe girdikten sonra akdettikleri Anlaşmalara uygulanır”  demekte  ise de, Viyana Anlaşmalar Hukuku  Sözleşmesi yürürlüğe girdikten sonra, bazı  uluslararası mahkemeler verdikleri  kararlarda, anılan kuralın  daha önce var olan hukuk ve uygulama yönünden iş’ari (bildiriici) olduğunu  vurgulamışlardır.  1948 Soykırımı Sözleşmesini  hazırlayanlar, Sözleşmenin sadece ileriye yönelik olarak uygulanabileceğini  belirtmek  isteselerdi, bunu Sözleşmeye  açıkça  kaydederlerdi. Geriye doğru yürürlükte olmama kuralı, pragmatik bir ilkedir;son zamanlarda yapılan vergi, telif hakkı  gibi Sözleşmelerde terk edilmeğe başlanmıştır. Holokost  sırasında el konulan mallar hakkındaki davalarda, ABD mahkemeleri yasaları geriye doğru uygulama konusunda  terreddüt etmemişlerdir[30].(ABD’de görülen Altmann/Avusturya Cumhuriyeti davasında,ABD 9.  Temyiz Mahkemesi, 12 Aralık 2002 tarihli kararında, 1976 Yabancı Hükümranlık Muafiyeti Yasasının -1976 Foreign Immunites  ACT- geriye dönük olarak 1930 ve 1940 olaylarına uygulanabileceğini, ve Bayan Altman’ın  malına  yasaya uygun olmayan şekilde ve ayrımcılık yapılarak  el konulduğunu  bildirmiştir).Benzer şekilde, ABD Federal Makemesi nezdinde açılacak bir davada  Ermeni malları hakkında  dava görülebilir.”

Yukarıda belirtildiği  gibi çok sayıda uluslararası  ve soykırımı hukuku uzmanı Soykırımı Sözleşmesinin geriye doğru uygulanabileceği konusunda  karşı görüşü savunur[31].

De Zayas’ın  örnek olarak verdiği, Nürnberg Mahkemesinin  geriye doğru işletildiği  ve yargılama  yapıldığı görüşünden hareket edilse  bile, zanlıların  Nürnberg  ve Tokyo Mahkemeleri tarafından yargılama sonucu mahkum edildiği, hatta Arjantin’den  İsrail’e kaçırılan Eichmann’ın bile  yargılanarak mahkum edildiği, başka bir anlatımla   suç varlığının ancak yargılama yolu ile  tesbit  edildiği  unutulmamalıdır.

Lozan Anlaşması ve ABD ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki 24 Aralık 1923 ve Ek Anlaşmalar[32] İstiklal Savaşında sonra  muharip Taraflar  arasındaki sorunları çözüme bağlanmış, barışın koşullarını oluşturmuştur. Lozan Anlaşmasının 58. maddesine göre Taraflar,  1 Ağustos 1914 ile 6 Haziran 1924 arasındaki dönemde, savaş ya da elkoyma, müsadere ve kullanım önlemleri yüzünden doğan, kayıp, zarar ve ziyanlar nedeniyle her türlü  tazminat taleplerinden karşılıklı olarak vazgeçmişlerdir. 65-72 maddeler iktisadi hükümlerdir; mallar haklar, menfaatler bölümünde, tehcire tabi tutulmuş bulunanların tüm hukuksal ve mülke ilişkin çıkarları korunmaktadır. Anlaşmanın 74 maddesinde sigorta sözleşmeleri ve buna ilişkin  zaman  aşımı konularında özel hükümler bulunmaktadır. Lozan Anlaşması VIII  eki olan    Genel Affa ilişkin  Bildiri ve Protokolun 6. paragrafı Osmanlı devletinin savaşı kaybettiği 1918 yılından 1922 yılı  sonuna kadar, Türkiye sınırları dışında kalmış yerlerdeki Ermenilerin geriye dönmeleri , mal ve mülklerinin iade edilmesi konusunda, İngilizlerin ve Fransızların aldıkları kararların olduğu gibi uygulanmasının Türk Devleti tarafından kabulünü öngörmektedir. Buna göre geri gelmek isteyen Ermeniler geri gelebilecek, Türkiye sınırları içinde olup ta mal ve mülkleri iade edilmiş Ermenilere ilişkin  düzenlemeler geçerliliğini  koruyacaktır, Ermenilerin haklarını talep etmeleri için bir süre belirlenmiş, çıkabilecek uyuşmazlıkların çözümü için  Muhtelit Hukuk Mahkemesi kurulmuştur.Bu mahkemelerde Türkler yanında çeşitli ülke yargıçlarının bulunması öngörülmüştür [33].

Sevres Anlaşması gibi, Türkiye ile Ermenistan arasında yapılan 2 Aralık 1920 Gümrü Anlaşması  onaylanmadığı için bir kenara bırakılsa bile,  Türkiye ile Rusya arasında yapılan 16 Mart 1921 Moskova Anlaşması ve buna dayanılarak  Türkiye, Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan arasında  13 Ekim 1921 tarihinde imzalanan  Kars Anlaşmasının 15. maddesi  “Kafkas cephesinde savaş nedeniyle  işlenen cinayet ve cürümler için öteki  Taraf uyrukları yararına tam bir genel af ilan etmeyi” yükümlendiklerini göstermektedir.  Osmanlı topraklarında yaşanan trajik olayların bir kısmı da güney bölgelerinde Fransa ile işbirliği içinde hareket eden silahlı Ermeni grupların Müslüman halka yöneklik katliamları nedeniyle ortaya çıkmıştı. Karşılıklı katliam yaşnmıştı. Fransa ile Türkiye 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Anlaşması, Tarafların işgal edecekleri topraklarda genel af ilan etmelerini öngörmüştür.

Lozan Anlaşmasından önce yapılan bu Anlaşmalar ile Türkiye ile Ermenistan arasındaki  sorunlar konuya özel  (lex specialis) Moskova ve Kars  Anlaşmaları ile  halledilmiştir. [34].

Bütün bu Anlaşmaların  amacı 1914’ten itibaren ülkenin ve bölgenin  dirliğini bozan savaşa ve isyanlara neden olan gerginliklere  son vermektir ;  af  getirilmek sureti ile de insani boyutta  barış  sağlanmak  istenmiştir.

Anlaşılan De Zayas bu  uluslararası Anlaşmaları  da  yok saymak, neredeyse yüz yıl önce oluşturulmuş  olan  özel barış düzenini  yıkmak istiyor. O düzen yıkılırsa  ne olur?  Taraflardan biri,  kendisini desteklediğini sandığı güçlerin  siyasal baskılarının  sonuç vermeyeceğini    anlayınca,  yüz yıl sonra  yendien canlandırılmak istenen  uyuşmazlık ve kan davası, tarafların büyük kayıplar verecekleri yeni  çatışmalara  yol açmaz  mı?

Ya da – geçmişte nasıl kullanılıp yüzüstü bırakıldıklarını unutan – Ermeni militanlar,  19 yüzyıl sonu ve 20 yüzyıl başında olduğu gibi  koruyucuları olan bazı Devletlerin  -tüm çıkarlarını bir kenara iterek-  Türkiye Cumhuriyeti üzerine baskı kurup Ermenilerin taleplerini  kabul ettireceklerini mi sanıyorlar?  Öyle ise, onları bu rüyadan uyandırmak güç. Ancak, kendilerine bu yönde vaatte bulunan  ve “Türkiye Ermeni soykırımını tanımadan  Avrupa Birliğine  alınmayacaktır” sözleri ile  yüreklendiren Fransız politikacılar bulunduğunu birinci ağızdann duyduğumu   eklemeliyim.

5. Soykırımı suçu  zaman aşımına uğramaz  görüşü[35]

De Zayas,  soykırımı suçunun zaman aşımına uğramayacağı görüşünü savunmaktadır. 26 Kasım 1968  tarihinde  Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından kabul edilen, 11 Kasım 1970 tarihinde yürürlüğe giren, (Türkiye’nin Taraf olmadığı)  Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçların Zaman Aşımına Uğramayacağına Dair Sözleşmenin  1 maddesinde “işlendiği tarihe bakılmaksızın 1948 Sözleşmesi tarafından tanımlanmış olan soykırımı suçuna  zaman aşımı  sınırlaması uygulanamaz”  denmektedir….. Ayrıca  Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin 15. maddesinin 1. fıkrasında kayıtlı  “nullum crimen sine lege, nulla poena sine lege praevia”  (yasasız  suç olmaz ve daha önce kabul edilmiş  bir yasa olmaksızın ceza  verilemez )  kuralı , aynı maddenin  2. fıkrası hükmü ile  dengelenmiştir. Anılan  ikinci fıkrada, “işbu madde uluslar camiası tarafından kabul edilmiş olan hukukun temel ilkelerine göre  suç teşkil eden eylemlerin  veya ihmallerin yargılamasını ve  cezalandırılmasını  engellemez”  demektedir.Aralık 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 11 madde 2 fıkra kuralı da buna benzer. 1948 Soykırımı Sözleşmesinin hem soykırımını önlemeğe, hem de suçluyu cezalandırmaya yönelik iki işlevi vardır…… Soykırımı suçunu işlemiş  bulunanların bu suçtan sağlanan  meyveleri  muhafaza etmemelerine müsaade   edilmemelidir.”

Bu  kuralı 1915 olaylarına uygulamak isteyen De Zayas’ın ihmal ettiği  çok önemli bir  hukuk  öğesi  var: Herşeyden önce, bir  eylem,    siyasal  nitelikli bir organın vereceği   kararla  ya da ahbap / çıkar  ilişkisi   sonucunda  soykırımı olarak nitelenemez. Böyle bir karar   sadece  siyasal niteliklibir söylemden ibarettir. Bir eylemin  hukuken soykırımı  sayılması için  yetkili mahkemenin  geçerli bir karar alması şarttır.  Böyle bir karar yoksa, o  eyleme soykırımı denilememesi gerekir. Netekim, U.A.D. Bosna’da işlenmiş olan ve katliam ya da etnik temizlik nitelikli suçların varlığını yadsımamış,  ancak bunların  soykırımı sayılması için gereken hukuksal koşulların bir araya gelmediğini, kararına  açıkça yazmıştır. Yukarıda dipnotlarda bu konuda  ayrıntılı bilgi verildi. Buna rağmen  Türk poltikacılar da dahil  olmak üzere  siyasetçilerin  ve halkın her eyleme soykırımı yaftasını  yapıştırdığı da bir gerçek.

6. “Suçun işlendiği yer dışında bir yerel mahkeme de  soykırımıı suçu konusundaki davayı görmeğe yetkilidir”  savı [36].

Alfred de Zayas, “soykırımı suçunun, ulusal   bağlamda  suçtan zarar  görenlerin yaşadığı bir ülke makemesinde de   kovuşturulabileceğini   savunuyor  ve    Adolf Eichman’ın   Arjantindan İsrail’e kaçırılarak orada  yargılanmasını, mahkum edilmesin örnek gösteriyor; Eichman’ın  İsrail  mahkemesinin  yetkili olmadığına  dair   savunmasını  çürütmek istiyor, delicta juris gentium  ( uluslararası hukuka aykırı  suçlar)  alanında İsrail’deki Eichman davasında yerel makemenin aldığı kararı geçerli (ve emsal karar)  sayıyor, bir yerel mahkemenin  bu yargılamayı yapma konusunda  yetkili olduğu  görüşünü ileri sürüyor”

De Zayas’ın amacı  Holokost ile 1915 tehcirine ilişkin olaylar arasında  paralellik kurmaktır.

Oysa  bu olayların çok farklıdır. Herşeyden önce Holokost’un varlığı ve niteliği Nürnberg Mahkemesi tarafından  kararlaştırılmıştı [37]. Almanlar tarafından soykırmına uğratılan  Avrupa Yahudileri yaşadıkları ülkede  örgütlenerek  silahlı isyan mı başlatmışlardı?

7. Suçun işlendiği tarihte var   olmayan bir Devletin mahkemesi de soykırımına ilişkin  davayı görmeğe yetkilidir  savı [38]

De Zayas, “ Eichman davasından hareketle, suçun işlendiği sırada mevcut olmayan bir  Devletin, mağdurlar ile hukuken geçerli bir  temel ilişki içinde bulunmasıı durumunda,  soykırımı suçu nedeni ile bazı yabancı uyruklu kişileri yargılayabileceği görüşünü ileri sürmekte.  Bu bağlamda,  suçun işlendiği tarihte  var olmayan Ermeni Cumhuriyetinin  soykırımı mağdurlarının ve soykırımından kurtulanların haklarını temsil edebileceği yazar tarafından iddia  ediliyor; yazar,  Fransa, Kanada ve ABD gibi devletlerin  de soykırımından kurtulanların  soyundan gelen  kendi yurttaşlarının,  hatta  halen  ülkelerinde ikamet edenlerin haklarını  temsil edebileceklerini  iddia ediyor[39]

Yazarın bu görüşü   a)1948 Soykırımı Sözleşmesinin  yetkili mahkeme ile ilgili  … maddesini yok  sayıyor ya da  res’en değiştirme  çabası içinde; b) Yazar, herhangi bir ülkenin  yargısının, kendisini zaman sınırı olmaksızın  bir başka ülkede  işlenmiş bir suç eylemi soykırımı  konusunda  karar vermeğe  yetkili olduğu sonucuna varıyor;c) ayrıca, herhangi bir  başka Devletin,   1948 Sözleşmesi yürürlüğe girmeden önce de  olsa, kendi vatandaşı  olan hatta ülkesinde ikamet eden birinin,  bir  başka ülkede yaşanmış olan  bir toplumsal facia sonucunda  veya işlenmiş bir suçtan  zarar gören   ailesinin,  haklarını  hukuken  koruyabileceği  görüşünde.  Bu  düşünce  mevcut Devletler  Hukuku kurallarına olduğu gibi ve Devletler  Özel Hukuku kurallarına  da  aykırıdır.Bu  talebin öngördüğü  uygulama    tüm uluslararaıı hukuk düzenini  alt üst etmekle   eş anlamlıdır.

Ne kadar ciddiye alınması gerekeceği  konusunda kuşkularım olmakla birlikte, ABD’nin Kaliforniya Eyaletinde  mukim iki  Ermeni asıllı avukatın  açmayı düşündükleri dava konusu ile birlikte  ele alındığı takdirde,  de Zayas’ın    savlarının   bu şahırlara  zemin hazırlama  amacını güttüğü     söylenebilir

8.  Devletlerin ika ettikleri zararı tazmin sorumluluğu[40]

De Zayas “ bir önceki maddede  belirtilen görüşlerine dayanarak Devletin  uluslararası

eylemleri nedeni ile  sorumluluğu bulunduğunu ve eyleminin oluşturduğu  zararı   tazmin etmekle mükellef olduğunu  belirtmekte. De Zayas’a  göre, uluslararası camia bir uluslararası cürüm sonucu ortaya çıkan durumu hukuken kabul etmemeli, hukuka aykırı durumun devamını sağlayarak uluslararası suçu işleyene destek olmamalı ve yükümlülüklerin yerine getirilmesini talep  eden   diğer devletlere  yardımcı olmalıdır.”

De Zayas’ın bu sözleri Ermenistan Cumhuriyetinin Azerbaycan’a karşı işlediği  suçlar gözönünde tutulursa, haklıdır. Gene de Devletin  ika  ettiği zararın tesbiti, oluşan zararın o  devletle ilişkisi, hangi hukuksal çerçeveye girdiği, Devletin  borçlarını  veya  uluslararası anlaşmalar ile  saptanan bu zararı  karşılayıp karşılamadığı  hukukun genel ilkeleri ile ikili veya çok taraflı  anlaşmalara göre  saptanır. Bu  alanda uyuşmazlık var ise, o da uluslararası yargı veya tahkim yolu ile  çözüme bağlanabilir.  T ürk Devleti yasalara ve anlaşmalara aykırı bir işlem veya  eylem yapmış ise, Türkiye’de  buna karşı yargı yolu açıktır. Uluısal yargı yolu tükendikten sonra,  bireylerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurarak  haklarını  aramaları mümkündür. Netekim, Türkiye’deki azınlıklara ait taşınmaz mallar konusunda ulusal mahkemelerin verdiği kararlar, azınlıklar temsilcileri tarafından AİHM’ ne  götürülmüş,  açılan bazı davalar kazanılmış, haksızlıklar yargı yolu ile  onarılmıştır.  Aynı yolu   tüm hak sahipleri  izleyebilir[41].

9. De Zayas   ardıl  Devletin sorumluluğu  doktrininden hareketle Türkiye’deki Ermeni mallarının  tazminini  talep ediyor

De Zayas, “Türkiye’de bulunan tüm Ermeniler öldürüldükten ya da göçe zorlandıktan sonra  Ermeni katliamının  yaklaşık 1923 yılında  durduğunu, ancak mallarının, kiliselerinin  ve  tarihsel Ermeni  anıtların tahribinin   devam ettiğini, bu eylemlerin bellek tahribi  amacını  güttüğün , Türk Hükumetinin  tahrib olan  malların  onarımına izni vermeyerek, tahribata katkıda  katkıda  bulunduğunu” ileri sürmekte

De Zayas “ uluslararası hukukta  Devletin sorumluluğunun ardıl devlete de sirayet ettiğini   eski bir Hükumetin ihlalleri nedeni ile doğan talepler konusunda,  daha sonra görev alan Hükumetlerin   sorumluluğunun devam ettiğin, bunun özellikle  soykırımı suçu işlenmiş olması durumda  geçerli olduğunu” vurguluyor[42].”Bu ilkeye  göre Federal Alman Cumhuryeti  Üçüncü  Reich’ın işlediği tüm suçlarla ilgili tazmin    sorumluluğnu  üstenmiştir”. “Devlete ait Mallara, Arşivlere ve Borçlara İlişkin Ardıl devlettinn Sorumluluğu”  hakkındaki 8 Nisan 1983 tarihli  Viyana Sözleşmesinin 36 maddesi, ardıl Devletin sorumluluğunun, Hükumet  değişiminden  etkilemeyeceğini âmirdir.Buna göre, Sultanlığın ve daha sonra “Mustafa Kemal rejiminin”   haksız bir şekilde  el koyduğı Ermeni   mallarına ilişkin  talepler yok olmuş sayılamaz.  Ardıl Devlet kendisinden önceki  Devletin ve Hükumetin yaptığı ihlallerden  sorumlu olmağa devam eder.Bu ilke Lighthouse Hakemliği davasında Uluslararası Hakem Mahkemesi tarafından  açıklanmıştır.O davada Fransa, Özerk Girit yönetiminin ihlallerinden Yunanistan’ın sorumlu olduğunu ileri sürmüştü”.

De Zayas’ın bu konuda  hatırlamak  istemediği  husus, Türkiye Cumhuriyetinin, Osmanlı borçları konusunu  Lozan Anlaşması  ile çözümlemiş olduğu[43], ayrıca ABD ile Türkiye Cumhuriyeti arasında akdedilmiş ve  uygulamış bulunan   24.12.1923  tarihli ve ek Anlaşmalar gereğince  Türkiye’nin  ABD vatandaşlarına olan borcunu  ödemiş bulunduğudur.

Terkedilmiş mallar  (Emval-i metrûke) konusu  ise  ayrı ve çok geniş  bir  inceleme  alanıdır;     bir  incelemede irdelenecektir [44]. Bu  aşamada çok kısa olarak hatırlatmakta yarar  gördüğüm  bazı  belge ve refetranslar  şunlar :

-ABD Arşivlerinde (NARA,T& 1192 R2.860J.01/395  sayılı Errmeni Patriği tarafından onaylanmış olan belgede Sevr Anlaşmasının hemen öncesinde geri dönen ve Anadoluya yerleşen Ermenilerin sayısı 644.900 olarak edilmiştir [45].

-Ermeniler, 1915 tehcirinde terkettikleri malların bir bölümünü  1918-1919  döneminde  Osmanlı topraklarına dönerek geri almışlardır.  Örneğin 30 Nisan 1919 tarihine kadar iade edilen emval 241.000  adettir. Bu taşınmaz malların yaklaşık %98’dir.[46] Uygulamada  aksaklıklar olduğu  ve bazı haksızlıklar yapıldığı da  kayıtlara geçmiştir [47].

Hukuka aykırı işlemler var ise, elbette bunlara karşı ulusal yargıya başvurulabilir ; iç hukuk yolları tüketildikten sonra AİHM ‘ne müracaat edilebilir. Bu yollara başvurmadan  hukuksal  sonuçlara ulaşmak isteyen   akademisyen ya da hukukçulara güven duyulması güçtür.

Osmanlı Ermenilerine soykırımı suçu işlendiğine  ilişikin savı   hukuksal değil, siyasaldır . Osmanlı devleti görevlilerinin  soykırımı suçun işlediklerine dair  hiç bir yetkili mahkeme kararı yoktur. Tehcir sırasında  suç işleyen  bazı Osmanlı yurttaşlarının  1916  yılındaki yargılamalarda  Osmanlı yasalarının öngördüğü cezalara  mahkum edildiklerine  ayrıca değindik. Osmanlı   adaleti bu alanda  görevini yapmıştır.

Nihayet, De Zayas,  Türkiye Cumhuriyetine  “Mustafa Kemal rejimi”  diyerek, sahibininin  sesini dile getiren  bir   militan  olduğunu  kanıtlamaktadır;  daha fazla söze    gerek yok.

11. Soykırımı kurbanlarının  zaman aşımına uğramayacak  olan hakları [48]. Diyaspora Ermenilerinin  Türkiye’ye dönerek yerleşme hakları bulunduğu  savı

De Zayas   “etnik temizlik ve soykırımı kurbanlarının haklarının  zaman aşımı  nedeni ile kaybolmadığını belirtmekte ve bu hakların, Özel Raportör olarak atanan  Awn  Shawkat Al Kassawnneh  tarafından yazılıp B.M. İnsan Hakları Komisyonu Alt Komitesine   sunulan ECN.4/Sub.1/1997/23, Ek II  rumuzlu raporda ve o rapora ekli Bildirge taslağında  kayıtlı olduğunu vurgulamaktadır.Bu haklar şunlardır:  a) kurbanların evlerine geri dönmeleri ve mallarını geri almalar hakkı; b)   iade veya telafi  sağlama hakkı.

Raporun ekinde bulunan Bildirge taslağında halkların  zorunlu göçe tabi tutulmasının hukuka aykırı olduğu da söylenmekte”

De Zayas, “bu  amaçla B.M. Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin 12 Maddesinin sığınmacıların ve dışlananların  geri dönmeleri dahil seyahat özgülüğünü güvence altına alındığını belirtmekte,  anılan Sözleşmenin  23 Eylül 2003 tarihinde , 1. sayılı   Protokolunun da 26 Kasım 2006 tarihinde  Türkiye tarafından  onaylandığını  ileri sürmekte, buna göre diyaspora Ermenilerinin  Türkiye’ye dönerek yerleşme haklarının bulunduğunu, bu hakları reddedilenlerin Sözleşmesnin 12. maddesine dayanarak  İnsan Hakları Komitesine başvurabileceklerini söylemekte, bunun ilgi çekici bir  emsal  davası olabileceğini “ sözlerine eklemektedir.

Biz bu konuda  Prof.Dr. Nurşen Yazıcı’nın yazdıklarını yansıtmakla yetinelim: [49]: “Lozan Barış Anlaşmasının  31 maddesi ile vatandaşlığını kaybetmemiş bütün Ermenilerin geri, dönme haklarına ek olarak, vatandaşlığını kaybetmiş olanların çocukları, 18 yaşına girdikleri zaman, belli bir süre içinde Türk vatandaşlığını tercih ederlerse Türkiye’ye dönebileceklerdir…. Bu süre aşılmış olsa  bile  Türkiye de, Rusya gibi, Van, Diyarbakır, Bitlis kökenli olduklarını kanıtlayan ve bu yerlerde beş, yedi veya on yıl ikamet etmeleri koşuluyla Türkiye’ye dönmek isteyen Ermeniler’e bir fırsat verebilir….” ve  şunu ekleyelim :  “aslında,  Türkiye kökenli olmaya da gerek yok  ülkeye yerleşmek için. Bu satırların yazarının ikamet ettiği  yerde  çok sayıda  Amerikan ve Avrupa ülkesi vatandaşı  sürekli  ikametgâh sahibi. Bunlardan bir bölümü  Türk vatandaşlığını  da  aldı” .

12. D e Zayas’tan Ermenistan Cumhuriyetine öneriler[50]

A)  Ermenistan  Birleşmiş Milletler Teşkilatına ve  Uluslararası Adalet Divanına  başvursun

“1948 Soykırımı Sözleşmesinin VIII  maddesi, Sözleşmenin Taraf’larından herhangi birinin Birleşmiş Milletler Teşkilatının yetkili organlarına başvurarak, soykırımının “ortadan kaldırılması”  (suppression) için uygun gördüğü önlemleri almasını talep edebileceğini öngörür.  “ Ortadan kaldırma”   daha kapsamlı bir sözcüktür;  suçluyu cezalandırma dışında, hayatta kalan kuşaklara  iade ve tazminat ödenmesini  de kapsar.”

B) Ermenistan Uluslararası Adalet Divanına başvursun

“Ermenistan Cumhuriyeti Soykırımı Sözleşmesinin yorumu, uygulanması ve yerine getirilmesi konusunda, ayrıca Taraf  Devletin soykırımı ya da Sözleşmenin III maddesinde öngörülen eylemlerden herhangi birine ilişkin sorumluluğu hakkında Taraf devletler arasında bir ihtilaf bulunduğu takdirde, bu ihtilafın Taraflarından birinin eli ile   Uluslararası Adalet Divanına götürülmesini öngören,  IX maddesine dayanarak  UAD’ye başvurmalıdır.

U.A.D. bugüne kadar 1948 Sözleşmesini  üç kez ele almıştır. Birincisinde Sözleşmeye konulan çekinceler konusunda 28 Mayıs 1951 tarihinde bir danışsal görüş vermiştir. İkincisinde, 3 Eylül 2006 tarihinde Rwanda konusunda soykırımının yasaklanmasının uluslararası hukukun  emredici normu olduğu kararını  almıştır. Üçüncü dosya Bosna/Hersek- Yugoslavya davasıdır.

U.A.D., De Zayas’ın önerdiği biçimde bir taleple karşılaştığında , herşeyden önce,  iki  veya daha fazla devlet arasında Divan Statüsünün 38 maddesine sözü edilen  cinsten bir hukuksal ihtilaf  bulunup bulunmadığını  inceleyecektir.Bu maddeye göre varsa hukuksal uzlaşmazlıklar uluslararası hukuk kurallarına göre çözüme bağlanır. İçtihada göre,  “ihtilaf,   bir hukuksal ya da fiili konuda, iki taraf arasında  karşıt hukuksal görüşlerin ya da çıkarların çatışması anlamına gelir”; “Varsa, uyuşmazlığın objektif olarak saptanması  gerekir.”; “Taraflardan birinin  talebinin öbür tarafın  açık bir itirazı ile karşılaştığının kanıtlanması icab eder.” [51]. UAD,  ele aldığı davalarda, örneğin Portekiz ve  Avustralya  arasında  Doğu Timor konusunda[52], Bosna Hersek ile Yugoslavya arasında soykırımı suçlaması konusunda[53], Lihtenştayn Prensliği ile Almanya arasında Prensliğin  bazı malları konusunda[54] o Devletler arasında ihtilaf bulunduğuna hükmetmişti. U.A.D.’nın ihtilaf olmadığı sonucuna vardığı talepler de var. De Zayas’ın sözünü ettiği başvuru, çok  farklı bir çerçeveye giriyor. Bu makalede U.A.D.’nın –yukarıda bir kaç örneğini referans olarak verdiğim- “ihtilafa ilişkin ”     hukuksal gerekçelerin ayrıntısına girmeyeceğim; bu ayrı bir inceleme konusu.

Ancak, dava açmadan önce, Ermenistan Cumhuriyetinin iki Devlet arasında hukuksal  ihtilaf bulunduğu konusunda, Türkiye Cumhuriyetine resmen başvurması , Türkiye’nin de bu ihtilafın varlığını resmen kabul eylemesi gerekir. De Zayas ta  Uluslararası Adalet Divanı içtihatlarını incelediği takdirde, ileri sürebilceği  “1915 olayları ile ilgili olarak, 1948 Sözleşmesinin uygulanması, yerine getirilmesi veya tefsiri konusunda Ermenistan ile Türkiye arasında bir  hukuksal ihtilafın”  varlığını  ileri sürmenin  çok güç olduğunu  biliyordur. Burada  1915 olaylarının soykırımı olduğu ya da sayılmadığı  şeklindeki  değerlendimeler ve beyanların, hukuksal  değil,  işarî  ve siyasal belirlemeler olduğunu  ilave etmeliyiz.   Davayı açanın , somut olarak,   “karşı tarafın  1948 Sözleşmesinin hangi hükmünü çiğnemiş, Sözleşmenin ruhuna veya sözüne aykırı yorumlamış ya da hangi yükümlülüğünü yerine getirmemiş ?” olduğunu  açıklayarak  U.A.D.na başvurması gerekir.  Ermenistan,  bu konuda  en ufak bir şans görseydi, U.A.D. nezdinde dava girişiminde   bulunurdu. Yapamadı ise,    bazı hukuksal  ve siyasal  gerekçeleri vardır.

C) Uluslararası Adalet Divanı (U.A.D.) soykırımı suçunun varlığını  saptasın ki tazminat taleplerinin  sonuçlanması kolaylaşsın

1)“Faillerden hiç biri hayatta olmadığı için Soykırımı Sözleşmesinin  cezai  yanının uygulanması söz konusu  olmayacaktır. Öte yandan,    haksız olarak el konulan ve  soykırımından  kurtulanlara (survivors), bunların varislerine veya Ermeni Kilisesine  iade edilmeyen  veya tazmin olunmayan Ermeni malları  vardır.”

2)Bu nedenle  Uluslararası Adalet Divanının soykırımının .varlığını saptaması, tazmin ve iade taleplerinin intacını kolaylaştıracaktır.Buna, Ermeni halkına ve Ermeni Kilisesine iade edilmesi gereken,   Ermeni halkı için    tarihsel ve kültürel önemi bulunan diğer varlıklar, örneğin kiliseler, manastırlar  dahildir.”

3)Türkiye, Ermenistanın soykırımındann kurtulanların haklarını temsil etme hakkının olmadığı yolunda bir itiraz ileri sürerse,   İsrail Mahkemesinin Eichman davasında kabul ettiği  “koruma ilkesi”  ile buna cevap verilebilir.Ayrıca Ermenistan diyasporadaki tüm Ermenilere  yurttaşlık hakkı da  verebilecektir.

U.A.D.  Srebrenica olaylarının soykırımı  niteliğini tanımış  ise,  Ermenilere uygulanan  öldürmeler, dışlamalar ve sürgünler haydi- haydi soykırımı   sayılır. .Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 18 Aralık 1992 tarihli 47/121  sayılı kararında Sırpların uyguladığı etnik temizlik poltikasının  biir  çeşit soykırımı  olduğunu belirtmişti. Bu karar daha sonraki BM Genel Kurul kararları ile teyid olunmuştur ve 1915-1923 Ermeni soykırımı konusunda da  açıkça geçerlidir.”

Türkiye devletinden tazminat isteyen  bireyler ve ardılları  bu konuda öncelikle ulusal yargıya başvurmak  durumundadırlar. Bu  hukukun temel ilkesidir.  De Zayas  ulusal hukuk kanallarını  atlamayı  öneriyor.  Bu öneri  uluslararası  hukuk camiasının kabul edemez; oluşturacağı emsal tüm hukuk düzenini altüst eder.

Yetkili mahkeme soykırımı konusunda  usulüne uygun ve zanlının savunma hakkına da riayet ederek yargılama yapmadan  soykırımı suçu işlendiği hukuken illeri sürülemez.

D)Uluslararası Adalet Divanından  Ermeni soykırımı hakkında danışsal görüş istensin

U.A..D. danışsal görüş talebi ile de  harekete  geçirilebilir. B.M. Anayasasının 96. maddesi gereğince Güvenlik Konseyi veya  Genel Kurul’un  “ 1948 Soykırımı Sözleşmesinin, 1915-1923 Ermeni Soykırımına uygulanması” konusunda ve/ veya “ Türk devletinin  Ermeni  toprakları, malları ve kültürel mirasını elinde bulundurulmaya devam etmesinin hukuksal sonuçları” hakkında  ve /veya “  “Ermeni Soykırımından kurtulanların ardıllarına Türk Devletinin tazminat ödemesi” konusunda  Uluslararası Adalet Divanından danışsal görüş istemesi  talep edilebilir . Bu talebin  büyük olsalılıkla  –veto edilebileceği için- Güvenlik Konseyi değil,  çoğunluk  sağlanabilecek olan Genel Kurul tarafından yapılması  daha uygun olur.

Birleşmiş Milletletler Genel Kurulundan, tarihte  vuku bulmuş trajik olaylar konusunda  soykırımı tanımlaması kararını  almasının talep edilmesi, bu  alanda  “Pandora’nın Kutusunun”  açılması  sonucunu vereceği muhakkaktır. Böylece   Amerikalıların kendi topraklarındaki  yerlilere, İspanyolların  Meksika ve Peru’daki yerlilere, Fransızların Cezayir halkına,  Ermenistan’ın Azerbaycadaki   Hocalı halkına,  Fransız Katoliklerin Saint Barthelemy katliamı ve onu izleyen olaylarla Protestanlığı seçmiş olanlara,   gene Fransızların  Albi katliamı ile Cathare’lara  yaşattığı,Avustralyalılar’ın  Aborijinler’e, İsveç ve  Norveçlilerin Sami halkına, Çeklerin Sudet Almanlarına, Rusların topraklarındaki  çeşitli  halklara, Bulgaristan ve unaistan’ın Balkanlardan sürülen Türklere   uyguladıkları  ve  daha binlerce  katliam ve mezalimlerin hepsi, B.M. Genel Kurulunda bu vesile ile gündeme getirilecek   ve  Teşkilat, herhalde, kurulduğu günden bugüne kadar yaşanmış, herkesin içindeki zehiri  dökeceği en  ilgi çekici  ve  hararetli oturumunu  yaşayacaktır

E) U.A.D. uluslararası camiayı soykırımının sonuçlarını tanımamaya davet etsin

Öte yandan, U.A.D.  Devletleri,  uluslararası hukuku ihlal eden eylemleri, özellikle soykırımının, doğrudan veya  dolaylı  sonuçlarını tanımamaya davet edebilir.  Bu  bağlamda, zorunlu ahali transferinin hukuka aykırı olduğu konusundaki Al Khasawneh Bildirisinin 10. maddesine   atıfta bulunulması yararlı olur. Bildirinin bu maddesi, bir bütün olarak  uluslararası camianın ve bireysel devletlerin aşağıdaki hususlara uymak  zorunda olduklarnı  belirtilmekte;a) Bu gibi eylemler ile oluşturulmuş durumları yasal olarak kabul etmemek;b)devam eden durumlarda   eylemin derhal sona ermesini  sağlamak;c)bu  eylemi yapan Devlete  tüm desteği durdurmak.

De Zayas göre,  bu doktrin gereğince,  uluslararası camia, Osmanlı İmparatorluğu tarafından  yapılmış olan soykırımının finansal ve toprakla ilgili sonuçlarıını kabul etmeme yükümlülüğü altındadır ve Ermeni halkının kültürel mirasının Ermeni halkına ve Patrikhaneye iadesini isteme  hakkında sahiptir; ayrıca  soykırımı kurbanlarına  uygun bir tazminat ödenmes gerekir.Bu  amaçla bir Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği tarafından idare edilecek bir uluslararası fon oluşturulmalıdır.

Uluslararası Adalet Divanının vereceği bir danışsal görüş, bir insan hakkı olarak gerçeğe ulaşma hakkının genel kabul görmesine katkıda  buklunacaktır.Bu hak herkesin kendi külltürüne ve kimliğine ve insanın saygınlığının ayrılmaz  bir parçasıdır. Voltaire’in dediği gibi, “yaşayyanlara saygı, ölülere ise sadece  gerçeği borçluyuz”.20 Aralık 2005 tarihinde, Birleşmiş Milletler İnsan haklatrı Komisyonu “Gerçeğe Ulaşma Hakkı”  başlıklı bir karar kabul etmişti. ….

Alfred de Zayas’ın bu  önerileri de  sanırım işverenini memnun etmeğe  yönelik. Biraz  Nasreddin Hoca’nın “göle yoğurt mayası çalma” öyküsünü hatırlatıyor. Bu önerilerin kabulü, dünya tarihinde bugüne kadar yaşanmış  acıların, yapılan katliamların, zulümlerin  yeniden gündeme taşınması anlamına gelir ki, uluslararası gerçekleri biraz  bilen   kimseler  önerilerin gerçekleşme  şansının bulunmadığını  anlarlar.

Gene de bu konuda  akla  şu soru geliyor ? “Neden sadece 1915 tehcirine ilişkin soykırımı  iddiaları gündeme getiriliyor da,  diğer tarihsel trajedilere  değinilmiyor? [55]” The  Washington Post gazetesine 16 Ekim 2007 tarihinde yazan  Richard Cohen, “ Osmanlı Ermenilerinin 1915’te  soykırımına uğratıldıkları savının tartışmalı olmasına rağmen, Türk yetkililerinin meseleyi ele alış tarzını eleştirmişti. Aynı değerlendirmeyi başkalarından da duydum. Bu eleştiri   bizi – bu makale bağlamında-  tarih yazımınıın  sübjektifliği  bahsine   ve De Zayas’ın  “gerçeğe ulaşma hakkı”  dediği  önemli  konuya getiriyor.  Tarih  felsefesi yazarları  bu alanda   çok yazmışlardır. Ben, bu  yazıyı bitirirken, ünlü  Fransız filozofu   Paul Ricoeur’ün  tarih yazımının  donmuş ve durağan olmadığı, tarihsel gerçek  – (hatta Ermeni militanların deyimi ile  tartışılamayacak tarihsel gerçek)- olarak tanıtılmak istenen   yorumun  nihai olamayacağı, tarih anlatımının  sürekli  geliştiği, tarihsel olayların  devamlı araştırıldığı  tezinin doğruluğuna  değinmek istiyorum. “Bellek-Tarih ve Unutulma”  adlı kitabı ile  uluslararası ün kazanmış olan  Paul Ricoeur [56], Le Monde gazetesinde 15 Haziran 2000 tarihinde de özeti yayımlanan bilimsel  makalesinde[57] kollektif bellek kavramını da  eleştirmş ve kollektif  bellek örtüsü altında ideolojilerin  oluşturulduğuna  değinmişti. Paul Ricoeur  – Türkiye’ye yerli ve yabancı  düşünürler ya da politikacılar  tarafından sık sık hatırlatılan-  “ Bellek ödevinin yapılması”  uyarısı hakkında, “bellek ödevinden”  değil,  “bellek çalışmasından”  söz  edilebileceğini, mahkum etmenin,  cezalandırmanın yargıcın  görevi olduğunu, yurttaşın “unutmaya”   direnmesi,  ama aynı zamanda  “âdil hafıza”  sahibi olması gerektiğini, tarihçinin görevinin ise  suçlamak veya  aklamak değil, anlamak olduğunu   vurgulamıştır.   “Bellek çalışması”  sürekli gelişmeye açıktır  ve bellek görevine karşı, ezber  bozucu  niteliği ağır basmaktadır.  Paul Ricoeur’ün  görüşlerine katılıyorum.

Osmanlı Ermenilerinin ve diğer Osmanlı yurttaşlarının  1915  olayları sırasında  büyük bir trajedinin öznesi olduklarını,  canlarından, mallarınndan  ve  ailelerinin yüzyıllar boyu yaşadığı  yurtlarından  edildiklerini  yadsımamaktayım. Gerek tehcir uygulamasında,   gerek daha sonraki  yıllarda   yönetimlerin ve yöneticilerin  hakça  davranamamış, hatta  yasaları gerektiği gibi  uygulamamış olduklarının  da bilincindeyim. O trajedinin bir  eşinin yeniden   yaşanmaması için gerekli önlemlerin alınması, ayrıca  Türk vatandaşı  Ermenilerin canlarının, mallarının ve  tüm haklarının daha büyük özenle  korunması gerektiği görüşündeyim. Errmeni kökenli dostlarım ve Erivan’a yaptığım ziyaret sırasında karşılaştığım  Ermeni entellektüeller, birbirimizi  dinlememiz koşulu ile, bir diyalogun  oluşturulmasının mümkün olduğunu gösterdi. Elbet bunun istisnaları da var.   Yaptığım  incelemeler, 1915 tehcirine bağlı olayların hukuksal  anlamda soykırımı  sayılamayacağını  gösteriyor.  Diyalog  kurmağa çalıştığım Ermenilerin çoğu ise, Osmanlı Hükûmetinin  1915 tehcirinde Osmanlı Ermenilerinin büyük bir bölümünü , sadece ayaklandıkları için değil, Ermeni oldukları gerekçesi ile  sürdüğü ve yok olmalarına neden olduğu görüşünde. Bu görüşte olanların inancını  ve olayları tefsir biçimlerini değiştiremeyeceğim kanısına vardım. Onlardan tek istediğim, benim de farklı görüşe sahip olabileceğimi  anlayabilmeleriydi. Temasları, önceleri  monolog biçiminde olsa, dinleye dinleye  diyalog haline dönüştürmek,  iyi niyetli insanların görevidir.

De Zayas’ın  Soykırımı  Sözleşmesi Muvacehesinde  Ermeni    olayları kitabını  yanlı  bilimsel, uzlaştırıcı olmaktan ve empati duygusundan uzak,   barışa hizmet  edici bir  adım olarak  değerlendiremedim


[1] Emekli Büyükelçi

[2] Bu öneri Alfred de Zayas’ın “ The Genocide Against The Armenians 1915-1923 and The Relevance of the 1948 Genocide Convention” (Haigazian University, Beyrouth, February 2010) başlıklı kitabından alıntıdır.

[3] Ece TemelkuranAğrı’nın Derinliği”  Everest Yayınları, Mayıs 2008, Sh. 223-250 :  “… son derecede sert bir tonda…ismimi yazmıyacaksınız, benim söylediğim hiçbir şeyi benim  ağzımdan yazmayacaksınız… fotograf çekilmeyecek…. 1915^te olanlarla ilgili hiç bir ayrıntıya girmiyorlar…ne düşündüklerini anlatmaya bile çalışmıyorlar….Biz toprak değil para istiyoruz  diyorlar….Bizim ısrarla vermek istediğimiz mesaj budur, fiatta anlaşırız, … üstelik Türkiye kabul ettiği takdirde,  o parayı Avrupa ve Amerika verir  zaten….Türkiye barışı satın alabilir… bu mesajı Türkiyeye iletmelisiniz, sonsuz acımız için sonlu bir rakkam istiyoruız….  milyonlarca dolardan söz ediliyor  muhatabım  Türkiye için bir kâr ve zarar hesabı yapıyor… bu hesaba göre Türkiye’nin inkârcılık politikasının Amerika’daki lobisini yapmak için harcadığı para zaten yetiyor  tazminatı ödemeye….

[4] Şükrü Server Aya,The Genocide of Truth” ; Istanbul Commerce University Publication: No.23; 2008;  ISBN: 978-975-6516-24-9. Şükrü Server Aya, özellikle yabancı belgelerle diyaspora yalanlarını çürüttüğü  kitabının  özetinin Türkçe çevirisine   “ Soykırımı tacirleri ve gerçekler” başlığını  koymakla  ne kadar da isabetli davranmış.  Gerçekten   Türkiye  halen bir “şantaj yoluyla tazminat sızdırma”  kampanyası ile  karşı karşıya bulunuyor. Bu makalede incelediğimiz   kitabın yazarı  Alfred de Zayas ta    şantaj girişimlerine hukuki zemin hazırlamakla görevlendirilmiş bir kişi izlenimini veriyor.

[5] Hazırlık Komitesi Dokümanlarında “Evrensel Yargı Yetkisi”  ya da “Evrensel Yargılama”  konusunda bakınız: 05.04.1948. Doc.E/794.Sh.29-33 Komitede yapılan oylamada  “Evrensel Yargılama “ yetkisi  4 oya karşı 2  aleyhte, bir çekinser oy ile reddedilmiştir.Evrensel yargının tanınması  önerisini reddedenler  şu görüşleri  savunmuşlardır  (A. g. belge Sh.32) :  “ … that universal repression was against the traditional principles of traditional law and that permitting the courts of one State to punish crimes committed abroad by foreigners was against the sovereignity of the State. They added , that, as genocide generally implied the responsability of the State on the territory of which it was committed, the principle of universal repression would lead national courts to judge the acts of foreign governments. Dangerous international tension might result” . ( Evrensel yargılama yetkisinin uluslararası hukukun  geleneksel  ilkelerine aykırı olduğunu, bir Devletin mahkemesinin yabancılar tarafından  dışarda işlenen  suçları yargılamasının devletin egemenliğine aykırı olduğunu, soykırımı genelde  suçun işlendiği ülkenin  devletinin  sorumluluğunu  gerektirdiği cihetle, evrensel yargı ilkesinin tanınmasının yabancı Hükumetleri yargılama  sonucunu  vereceğini ve bunun tehlikeli  uluslararası gerginlikler doğrurabileceğini ilave etmişlerdir.)

Konu  Sözleşmenin VII. maddesinin  görüşülmesi sırasında   Sözleşme Hazırlık Konferansı Genel Kurulunun  9,10 ve 11  Kasım  1948  tarihli oturumlarında   ele  alınmıştır. (Bakınız  Hazırlık Konferansı zabıtları Sh. 361-407) Uzun  tartışmalar sonucunda  Soykırımı Sözleşmesinin VII. Maddesinin şimdiki metni 21 lehte, 10  aleyhte

15 çekimser oyla kabul edilmiştir.

[6] Jean-Pierre ValognesVie et Mort des Chrétiens d’Orient” (Doğu Hristiyanlarının Doğuşu ve Ölümü),”Les Chrétiens de Turquie” (Türkiye Hristiyanları)  Sh. 786-832; Fayard, Paris,1994

Youssef Courbage-Philippe FarguesChretiens et Juifs das l’Islam Arabe et Turc” (Arap ve Türk İslamında Hristiyanlar ve Türkler) “ De l’Empire Multinational a la Republique Laique: la Disparition de Christianisme en Turquie” (Çokuluslu İmparatorluktan Laik Cumhuriyete: Türkiye’de Hristiyanlığın  Yokoluşu) Sh.191-246; Fayard,Paris, 1992

[7] Taner Akçam :“1915 üzerine konuşurken herkes acı çekti söyleminden kurtulmak gerekiyor. Ortada farklı nitelikteki şiddet biçimleri  söz konusudur….Dışişleri Bakanı, Ermeni   soykırımı konusunda “âdil hafıza”kavramı ile yeni üslup denemesinin başını  çekiyor”  diyor (Taraf Gazetssi, 1105.2010)  . Taner Akçam ve onun  gibi düşünenler, 1915 tehcir kararını tetikleyen  öğenin  Nisan 1915’te başlatılan Van Ermeni Ayaklanması ve Van katliamı  olduğunu  görmezlikten   geliyorlar. Ermenilerin Van  ayaklanması ve Van^da yaptıkları  katliam konusunda bakımnız : “ The Armenian Rebellion  at Van “ (Van’da Ermeni Ayaklanması)

Justin Mc.Carthy,Esat Arslan,Cemalettin Taşkıran, Ömer Turan,  The University of Utah Press, 2006.

[8] European Armenian Federation for Justice & Democracy : “ Memorandum on the genocide against the Armenian 1915-1923 and the application of the 1948 Genocide Convention”  by Alfred de Zayas.

[9] http://www.armeniaforeignministry.com.conference/speakers.html

[10] De Zayas a.g.e.   Sh. 23-25

[11] Bu konuda Şükrü Servet Aya’nın derlediği “ The Genocide of Truth”  adlı kitapta çok ayrıntılı bilgi ve belge mevcuttur.

[12] Soykırım iddialarını  savunan  tüm kitapları (örneğin Dadrian,Akçam, Hovanisyan v.b.) ve bunların Türkçe’ye çevirilerini Türkiyedeki kitapevlerinden satın almak mümkündür. Buna karşı  Ermenistan’da  soykırımı savını yadsıyan hiç bir kitap bulamazsınız. Fransa gibi ülkelerde yayınevlerine yapılan baskılar nedeni ile karşı görüşü içeren kitaplar yayımlanamaz. Yayımcılar  ve kitapçılar  işyerlerinin basılmasındann , tahtrip edilmesinden korkarlar. Şimdi de inkar yasaları ile yargılanmaktan çekindiklerini söylüyorlar.

[13] Bernard Accoyer “ Rapport sur les  quuestions mémorielles” ; Appel de Blois”; Liberté pour l’Histoire  Pierre Nora, Françoise Chandernagor. Bu yayınlara internet sayfalarından ve contact@lph.asso.fr adresinnden ulaşılabilir.

[14] Article II:  In the present Convention genocide means any of the following acts committed with intent to destroy in whole or in part,  a national,ethnical,racial or religious group AS SUCH…..”

[15] International Court of  Justice ;26 February 2007.Press Release 2007/8

[16] De Zayas a.g.e. Sh.26

[17] De Zayas a.g.e. Sh.30

[18] International Court of Justice, Press Release, No. 2007/8“Application of the Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide. (Bosnia Herzegovina  v. Serbia and Montenegro)” p.5  “ The Court “finds   that the specific intent to destroy the proptected group is not conclusevely   established”( Mahkeme korunan grubu yok etme konusunda  özel kasıt bulunduğunun  kesin biçimde ortaya konulamadığı görüşündedir)

[19] International Court of Justice, Press Release,No.2007/8  pp.4,5,6 “ With respect to killing members of the protected group the Court finds that it is established by overwhelming evidence that massive killings throughout  Bosnia and Herzegovina were perpetrated during the conflict. However the Court is not convinced  that those killings were accompanied by the specific intent on the part of the perpetrators, to destroy in whole or in part, the group of Bosnian Muslims. It acknowledges that the killings may amount to war crimes and crimes against humanity, but but it has no jurisdiction to determine whether this is  so”….( Mahkeme, korunan gruba mensup kişilerin öldürülmesi konusunda,  tüm Bosna-Hersek’te çatışmalar sırasında toplu öldürmelerin  yapıldığı  konusunda güçlü kanıtlar bulunduğunu saptamıştır. Ancak, Mahkeme, bu cinayetleri işleyenlerin   Bosnalı Müslümanları tamamen veya kısmen   yok etme özell kastının buklunduğu konusunda ikna olmamıştır. Bucinayetlerin savaş suçu ya da insanlığa karşı suç  olarak nitelendirilebileceğini kabul  etmekle birlikte, bunun böyle olup olmadığını  saptama konusunda yetkilendirilmemiştir”

Uluslararası Adalet Divanı, kararında,    “Kanıt” konusunda şöyle  demiştir : “ Concerning the standard of proof the Court requires that allegations…… must be proved by evidence that is fully conclusive….. ( Kanıt  standaardı konusunda Mahkeme,  iddiaların…. tam anlamı ile isbatlayıcı delillerle kanıtlanmasını  beklemektedir)

[20] Ahmet Insel,  in Ahmet Insel-Michel Marian “ Dialogue sur le tabou arménien” ( Ermeni Tabusu Konusunda Diyalog) kitabında (Sh. 114-125)  Ermeni  katliamı konusunda “soykırımı”  yerine  insanlığa karşu suç”  terimini yeğlediğini belirtiyor; ancak bu tercihinin nedeni, hukuksal değil,  katliamın  büyüklüğü ile ilgili. Ayrıca , hukuk sınırları dışına taşan sübjektif  değerlendirmesini Eski  Yugoslavya  Ceza Mahkemesi tarafından  soykırımı suçu olarak nitelenen Srebrenica  olaylarının  soykırımı sayılamayacağını  ifade etmeye kadar götürüyor. Bilindiği gibi  Srebrenica soykırımı Uluslararası Adalet Divanı tarafından da soykırımı  sayılmıştı.

Benzer şekilde Prof. Ahmet Kuyaş,   gazeteci Derya Sazak ile yaptığı  ve 3 Ekim 2005 tarihli Milliyet gazetesinde yayımlanan   söyleşide  “ Tarihçi olarak  soykırımına inanmıyorum, ama insanlık  suçu denilecek ölçüde bir kabahat işlendiğini  söyleyebilirim”  demiştir. Bu söyleşi,  2005 yılında  Istanbul’da yapılan “İmparatorluğun son  döneminde Osmanlı Ermenileri” konferansı münasebetiyle yapılmıştı. Bu görüş te soruna  Soykırımı Sözleşmesi   açısından bakanlar  ile  hukuksal  terminolojiyi arka plana atanlar arasındaki farka işaret  eder. Prof.Kuyaş, olayları  soykırımı  olarak mütalaa etmemesinin nedeni olarak, o sırada Müslümanlığı seçen Ermenillerin  tehcirden ve  olası ölümden kurtulduğunu  vurguluyor; Nazi Almanyası ile  karşılaştırma yaparak, Hristiyanlığı seçen Yahudilerin  ise Holokost’tan kurtulamadığını  belirt iyor.  Bu ifade  Sözleşmedeki  “as such”  yani sırf o gruba  mensup oldukları gerekçesi ile  yok edilmek   öğesine   yakın bir değerlendirmeye işaret eder.

[21] İnsanlığa Karşı Suç, Roma Statüsünün 7. maddesinde ayrıntılı olarak  ele alınmıştır. Buna göre, insanlığa karşı suçlar özetle  şunlardır: a)katletme (murder);b)yok etme  (extermination);c) köleleştirme (enslavement) d) halkı sürme ya da  zorla göç ettirme; e)hapsetme veya fiziksel özgürlüğünü elinden alma;f)işkence; g)ırza tecavüz; seks kölesi haline getireme, zorla fuhuş yaptırma,zorla gebe bırakma,zorla kısıtlaştırma, seksüeel şiddete maruz bırakma ; g) siyasal, ırksa,ulusal,etnik,kültürel,dinsel olarak tanımlanabilecek bir gruba  zulmetme (persecution) ; m)insanları zor kullanarak yok   etmek;n) apartheid: o)  diğer insanlık dışı eylemler.

[22] William A. Shabas, “ The Odious Scourge; Evolving Interpretations ofv the Crime of  Genocide”(Nefret edilesi  felaket; soykırımı suçu  konusundaki yorumlarda gelişme)

[23] Bu konuda bakınız :  Dr. Bilal  N. Şimşir, “ Malta Sürgünleri ve Ermeni İddiaları”  Türk Ermeni İlişkilerinin Gelişimi ve 1915 Olayları Uluslararası Sempozyumu Bildirileri,  Gazi Üniversitesi Yayını, 2006; Sh. 267-276

[24] Geoffrey Robertson “ Was there  an Armenian Genocide ?”  9 October 2009 Pollicy Memorandum

[25] De Zayas a.g.e  Sh. 30.31

[26] Bu konuda bakınız  Prof.Dr. Yusuf Halaçoğlu, “Ermeni Tehciri ve Gerçekler”     Ankara, TTK, 2001  :  Prof. Halaçoğlu    anılan kitabın 93-95  sayfalarında  1673 kişinin    mahkemeye sevkedildiğin,, 524 kişinin hapse, 67 kişinin idama , 68 kişinin kürek, para,pranga ve sürgün cezalarına çarptırıldığını   anlatıyor. Mahkemeye sevkedilenlerin 528’i asker, polis, Teşkilât-ı Mahsusa  elemanı, 107si Sıhhiye Müdürü, ttahsilldar, Kaymakam, Emval-i Metruke Reis belediye Başkanı v.b.

Aynı konuda   bakınız : Doç.Dr. Yusuf Sarınay, “Ermeni tehciri ve Yargılamaları 1915-1916”  Türk Ermeni İlişkilerinin Gelişimi ve 1915 Olayları  Uluslararası Sempozyumu Bildirileri, Gazi Üniversitesi  Yayını 2006     sh.257-265

[27] Taner Akçam, 15 Haziran 2008,  Taraf  gazetesi

[28] De Zayas a.g.e. Sh 34

[29] De Zayas. A.g.e.  Sh.34

[30] “Altmann v. Republic of  Austria.  United States  Court of Appeals for the in th Circuit- 12.12.2002  decided that  the 1976 Foreign Sovereign Immunities Act (FSIA) applied retroactively to the events of 1930’s and 1940’s. The US Court took jurisdiction and found that the property off Mrs.Altmann had been wrongfully  and discriminatorily appropriated in violation on international law”

[31] Geoffrey Robertson, “ Was there  an Armenian genocide ?  Policy  Memorandum, Foreign&Commonwealth Office to Minister; 12 April 1990”   October 2009, London,  sh. 14. “I do not consider that the Genocide Convenntion is retroactive  and I do not accept the view of those legal sholars who believe that the treaty was declaratory of pre-existing international law  and thus argue that it can be applied  retrespectively.. For example  Alfred de Zayas….(Soykırımı özleşmesinin geriye yönelik olarak uygulanabilirliği börüşüne katılmıyorum. Örneğin Alfrde de Zayyas gibi bazı hukukçu  akademisyenlerin  Sözleşmenin   daha önce mevcut olan uluslararası hukuka işare  ettiğini (işari olduğunu) bu nedenle geriye yönelik olarak uygulanabilir olduğunu kabul etmiyorum).Eemeni  soykırımı savını savunan William Schabas ta Genocide in International Law  başlıklı kitabında, (Cambridge University Press, Rev. ed. 1999) Sözleşmenin  ger iye doğru yürütülemeyeceğini savunur.

[32] Bu konudaki tüm ayrıntılar için bakınız : “American Turkish Claims Settlement Under the greement of december 24, 1923 and Supplemental Agreements Betqween the United States and Turkey” Opinions and Rreport prepared by Fred K. Nielsen.  Unıted States Government printing Office. Washington 1937”

[33] Prof. Dr. Nurşen Mazıcı,Ermenilerin tazminat davası”  Radikal gazetesi, 13 Ağustos 2010

[34] Doç.Dr. Sadi Çaycı  “ Ermeni sorununun hukuksal boyutuhttp://www.eraren.org/bilgibankası/tr/index2_1_2.htm

[35] De Zayas A.g.e. Sh 42

[36] De Zayas A.g.e. Sh 45

[37]Sevin Elekdağ, “Ermeni Olaylarını Anlamak. Holokost ile Karşılaştırmalı Analiz” Ermeni Araştırmaları Dergisi No.32 (2009)  Sh.91

[38] De Zayas A.g.e. Sh.63

[39] De Zayas A.g.e. Sh.53

[40] De Zayas A.g.e Sh. 54

[41] Prof. Dr. Nurşen Yazıcı . “ Ermenilerin tazminat davası”  Radikal gazetesi 13 Ağustos 2010 : “ … Mülk talebimnde bulunarak tazminat davası açmak isteyen.. Ermenilerin  AİHS 35. maddesine göre ve Ek protokoller çerçevesinde, örneğin Van’da mülk talepleri varsa, Van Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açmaları… iç hukuk yolları tükenirse AİHM ‘nde dava açmaları  mümkündür”

[42] Alfred de Zayas a.g.e.  Sh .62

[43] Bakınız: Lozan Anlaşmasının Eki-Genel Affa İlişkin Bildiri ve Protokol

[44] Bu konuda  ahiren yayımlanan bir çalışma için bakınız Nevzat Naran “ Emvâl-i Metruke Olayı. Osmanlı’da ve Cumhuriyette Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi”   Belge Yayınları, Mayıs  2010

[45] Yusuf Halaçoğlu ‘nun Taraf gazetesinde  yayımlanan  23 Haziran 2008 tarihli yazısı

[46] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA) UMVM 159/21”  lef.3

[47] “Tehcirden Dönenlerin Malları”   Toplumsal Tarih  Eylül 1994  S.45-48

Malların iadesi  Yd. Dç. Dr. Bülent Bakar, Editör Hikmet Özdemir in TBMM yayını  Türk Ermeni İhtilafı  Makaleler  Sh. 327-339.Bu konuda bakınız  8.1.1920 tarihli Kararname. Md. 33 bTakvim-i Vekayi 12 Kanunu Sani 1336  No.3747 BOA .MV. 245/15  Düstur II Tertip.C.II. sh. 553-554

[48] De Zayas a.g.e.   65 ve Sh 81

[49] Prof.Dr. Nurşen Yazıcı yukarıda  anılan Radikal gazetesinde yayımlanmış makale

[50] De Zayas a.g.e. Sh 91-97

[51] Filistin’deki Mavromatis Şirketi Davası Kararı Karar No.2, 1924 CPJI Serie  A No.2 Sh.11 Bulgaristan,Macaristan, Rumanya arasında akdedilmiş barış anlaşması  dosyası. Danışsal görüş: 1950 Kararları sh.74; Güney-Batı Afrika   UAD Kararıı: 1996 Kararları  Sh. 615 . paragraf 29

[52] UAD Kararları 1995 Kararları Sh. 100  para. 22

[53] UAD Kararları  1996 Kararları  Sh 615  para.29

[54] UAD Kararları  2005 Kararları WSh. 18  ve 19

[55] Bu soruyu  13 Ekim 2006 tarihinde Le Figaro gazetesinde bir makale yazan  François Terré “ Neden

sadece bu soykırımı?” sorusu ile sormuş,   Fransa parlamentosunda  ele alınan  Ermeni soykırımını  inkâr edenlere  ceza vermeyi öngören yasa tasarısını eleştirmiş “ Neden. Stalin’in Ukrayna soykırımı  veya Pol Pot’un Kamboçya soykırımı üzerine bir yasa  çıkarılmıyor da  Ermeniler için yasa  çıkarılıyor?”  sorgulamasını yapmış, tarihin parlamento kararları ile  yazılamayacağını  belirtmişti.

[56] Paul Ricoeur,  “ La mémoire, l’histoire, l’oubli”   Editions Seuil, 2000

[57] Metnin tümü  Annales Dergisinin  Temmuz-Ağustos 2000 nüshasında yayımlanndı.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here