Mahzun Rumeli

<p>Merhaba Mahzun Rumeli
Dış politik gündeme yetişmek mümkün değilken bir haftamızı Rumeli’ye ayırdık. Kosova, Mamoşa’da ekibimiz davul zurna ve halaylarla karşılandı, sevinç ve hüznün iç içe geçtiğini gördük. Bu arada Türkiye - İsrail ve ABD ile Batı ilişkilerinde kartlar yeniden karıldı. Bir adım sonrası için her pencereden farklı senaryolar üretilirken, Rumeli gibi gözden kaçan Türkistan coğrafyasından hüzünlü haberler sökün etmeye başladı. Fergana vadisinin doğu kısmı demek olan Oş bölgesinde kardeş kavgasında ölenler yüze yaklaştı. Kırgızistan, çare olarak Rus askeri çağırdı. Çarlık yönetimince Türkistan işgalinin benzer kardeş kavgası ile başladığı, hatta sırf bu maksatla Türkler arasında çatışmalar üretildiği unutuldu. Bu konuyu başka yazıya bırakarak gelelim mahzun Rumeli’ye.
Sakarya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nce ikincisi düzenlenen “Balkanlardan 21. Yüzyılı Okumak” başlıklı kongreye yüz elli civarında akademisyen katıldı. Türkiye’ce finanse edilen böyle bir kongrenin Kosova’nın Prizren’de yapılması anlamlıydı. Öncekilerin Priştina veya Kırgizistan’ın Celalabat şehrinde yapılması gibi. Her bir üniversite ve kurumumuzun bu tür faaliyetleri Rumeli’den Türkistan’a Kazan’dan Kerkük’e hüzünle sevincin depreştiği diyarlarda yapma mükellefiyeti bulunduğunu gördüm. Bu görevin, sadece bizim beldelerde unutulan bizleri hatırlamaktan ibaret olmayıp aynı zamanda akademisyen ve araştırmacılarımızı oryantalist körlükten kurtarma boyutu vardır.
Fatih Sultan Mehmed’in veziri Mahmut Paşa’dan ismini alan Mamuşa, tipik bir Anadolu kasabası gibi. Karşılama programının yapıldığı okul bahçesinde çocuklarla konuşuyorum. Anadolu safiyetini her şeyiyle muhafaza ediyorlar. İlkokul öğrencileri Sündüs, İsmet, Seher, Sacit gibi isimler teyze veya amcamızda görülebildiği halde yeni nesilde unutturulmuş, ancak Rumeli’de yaşıyordu.
Prizren’in ortasında dünyada benzeri olmayan bir anıt çok şey anlatıyor: camisi yıkılmış minare. Yüzlerce beldede, yıkılan binlerce cami ve minareden hiç eser kalmamış. Prizren’den Mostar, Saraybosna’ya hemen her Rumeli beldesinin ortasından bir ırmak akar: Bu ırmaklar çağlarken sanki haykırıyor. İki taraflı kıyılarda ayakta kalabilen camiler yanında muhafaza edilmiş, hatta Osmanlı bütçesinden tamir edilmiş kiliseler var. Irmaklar haykırırken, asırlarca Müslüman Osmanlının bu insanların dinine, diline, mabedine dokunmadığı halde Sırpların, Hırvatların ve diğerlerinin niçin ilk fırsatta Müslümanlara soykırım uyguladığını, camilerini yıktığını, kadınlarına tecavüz ettiğini, dillerini yasakladığını soruyor.
Hırvat topçusunun yıktığı Mostar Köprüsü bütün incelikleriyle yeniden inşa edilmiş, ancak Mimar Hayrettin Paşa’nın Esma-ül-Hüsna adedi olarak yaptığı 99 basamak tutturulamamış, 97’de kalmış. Mühendis arkadaşlarla köprüyü enine boyuna inceledik. Hırvatlar niçin bu sanat şaheserini yıkmak istedi? “Savaş şartları, köprüyü düşman Müslümanlar kullanmamalıydı” demek mümkün değil. Çünkü bu köprüden tank veya harp aracının geçmesi mümkün olmadığı gibi, biraz ötede daha kullanılışlı köprüler vardı. Geriye tek sebep kalıyor: Böyle bir mimarlık abidesinin Müslümanlarca yapıldığı bilinmesin, unutulup gitsin. Yani medeniyet düşmanlığı. Köprü yeniden inşa edilince Hırvatlar da tepeye dev bir haç dikmişler. Köprü ne kadar çevre, insan ruhu ve estetiği ile uyumlu ve mağrur ise tepedeki haç da o kadar uyumsuz, anlamsız, kaba.
Aynı medeniyet düşmanlığını Saraybosna’da da görüyoruz. Sırplar katliamın ilk aşamasında Başçarşı’nın yanındaki tarihi kütüphaneyi yakarak içindeki iki milyondan fazla kitap ve belgeyi imha etmişler. Bu medeniyet düşmanlığının unutulmaması, mutlaka hesabının sorulması gerekmektedir. Boşnak yönetimi binanın duvarından bu cümleleri haykıran bir kitabe yazmış. Burada yakılan asırların demlediği kültür ve medeniyet ürünlerinden ibaret değil, aynı zamanda millet ve devlet tapusudur. Kitabe, yerden göğe kadar haklı. Irak işgalinin ilk aşamasında Kerkük’teki nüfus ve tapu kayıtları binasının kundaklanmasını hatırlıyoruz.
Seyahat esnasında Prof.Dr. Cemalettin Taşkıran hocamızın “Unuttuğumuz Vatan: Rumeli - Kosova ve Makedonya” kitabını okumanın zevki ancak yaşayarak anlaşılır. Arnavutluk buram buram fukaralık kokuyor. Enver Hoca’nın en az yarım asır önceye hapsettiği bir ülke. Bununla beraber, halk bulabildiği bir evleklik alana dahi bir şeyler ekmiş. Kosova’da ise Türkiye’de olduğu gibi tarım ve hayvancılık zarar ettiriyor. ABD öyle bir düzen inşa etmiş ki ölmeyecek kadar geçim imkanı vermiş, ancak bereketli toprakları kendi iradeleriyle ekerek ayakları üzerinde durmasını istememiş. Herkes üretim için gerekli imkanların olmadığından, hasbelkader elde edilen ürünlerin para etmediğinden şikayetçi. Tıpkı IMF-Dünya Bankası politikaları ile ülkemiz sığır ithal etmek zorunda kalması gibi. Çürüyen şeker fabrikaları, kapanan sigara fabrikaları, her geçen gün küçülen pancar, tütün, fındık, kayısı alanları gibi. Seneye domates ithal eden bir Türkiye’den endişe ettiğimi de belirtmeliyim.
Bosna Hersek coğrafyasında kasaba veya köylerde cami veyahut kilise görmeden bulunduğunuz beldenin Müslüman veya Hıristiyan olduğunu anlayabilirsiniz. Sırp ve Hırvatlara dışarıdan sürekli destek gelip evler ve yollar daha mamur. Müslüman evler, beldeler Osmanlı, diyelim Tito dönemini aşamamış. Hıristiyanların aldığı dış desteği Müslümanlar maalesef alamıyor. Muasır medeniyet sahibi zannettiklerimiz Ortaçağ bağnazlığını aşamamış.
Saraybosna’nın narin minareleri gölgesindeki tarihi çarşısı buram buram tarih ve ecdat kokuyor. Hal hatır sorduğunuz vatandaş, sözü Dayton Antlaşması ile batının Boşnakları aldattığı meselesine getirir. Sırplar ve Hırvatlar saldırırken ustaca pasif kaldılar, ne zaman Müslümanlar toparlanıp topraklarını geri almak üzere atağa geçtiler, derhal büyük güçler araya girip, bunu önlediler. Bazı sıkıntılara rağmen ekonomik olarak ayakları üzerinde durabilir hale geldikleri müşahade ediliyor. Fakat orada burada dilenen, yüz ifadelerinin derinliğinde boğulduğumuz kadınlar, kadınlar! Dünyaya küsüp evine kapananların çok daha fazla olduğunu biliyorum. 30-40 yaşlarında, BM, Müslümanların elindeki silahları toplayıp Sırp erkekleri üzerine saldıklarında 15-25’inde, gelecek hayali kuran kızlarımız. Bu bakışların altında hangi tecavüze işaret var? Eşini, nişanlısını, sevgilisini, yavrusunu hangi batılı canavara kurban verdi de ortada yapayalnız kaldı? Bütün bunlar olurken bizler ne yapabildik?
Prof.Dr. Alaeddin Yalçınkaya</p> - alaeddin yalcinkaya

Merhaba Mahzun Rumeli
Dış politik gündeme yetişmek mümkün değilken bir haftamızı Rumeli’ye ayırdık. Kosova, Mamoşa’da ekibimiz davul zurna ve halaylarla karşılandı, sevinç ve hüznün iç içe geçtiğini gördük. Bu arada Türkiye – İsrail ve ABD ile Batı ilişkilerinde kartlar yeniden karıldı. Bir adım sonrası için her pencereden farklı senaryolar üretilirken, Rumeli gibi gözden kaçan Türkistan coğrafyasından hüzünlü haberler sökün etmeye başladı. Fergana vadisinin doğu kısmı demek olan Oş bölgesinde kardeş kavgasında ölenler yüze yaklaştı. Kırgızistan, çare olarak Rus askeri çağırdı. Çarlık yönetimince Türkistan işgalinin benzer kardeş kavgası ile başladığı, hatta sırf bu maksatla Türkler arasında çatışmalar üretildiği unutuldu. Bu konuyu başka yazıya bırakarak gelelim mahzun Rumeli’ye.
Sakarya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nce ikincisi düzenlenen “Balkanlardan 21. Yüzyılı Okumak” başlıklı kongreye yüz elli civarında akademisyen katıldı. Türkiye’ce finanse edilen böyle bir kongrenin Kosova’nın Prizren’de yapılması anlamlıydı. Öncekilerin Priştina veya Kırgizistan’ın Celalabat şehrinde yapılması gibi. Her bir üniversite ve kurumumuzun bu tür faaliyetleri Rumeli’den Türkistan’a Kazan’dan Kerkük’e hüzünle sevincin depreştiği diyarlarda yapma mükellefiyeti bulunduğunu gördüm. Bu görevin, sadece bizim beldelerde unutulan bizleri hatırlamaktan ibaret olmayıp aynı zamanda akademisyen ve araştırmacılarımızı oryantalist körlükten kurtarma boyutu vardır.
Fatih Sultan Mehmed’in veziri Mahmut Paşa’dan ismini alan Mamuşa, tipik bir Anadolu kasabası gibi. Karşılama programının yapıldığı okul bahçesinde çocuklarla konuşuyorum. Anadolu safiyetini her şeyiyle muhafaza ediyorlar. İlkokul öğrencileri Sündüs, İsmet, Seher, Sacit gibi isimler teyze veya amcamızda görülebildiği halde yeni nesilde unutturulmuş, ancak Rumeli’de yaşıyordu.
Prizren’in ortasında dünyada benzeri olmayan bir anıt çok şey anlatıyor: camisi yıkılmış minare. Yüzlerce beldede, yıkılan binlerce cami ve minareden hiç eser kalmamış. Prizren’den Mostar, Saraybosna’ya hemen her Rumeli beldesinin ortasından bir ırmak akar: Bu ırmaklar çağlarken sanki haykırıyor. İki taraflı kıyılarda ayakta kalabilen camiler yanında muhafaza edilmiş, hatta Osmanlı bütçesinden tamir edilmiş kiliseler var. Irmaklar haykırırken, asırlarca Müslüman Osmanlının bu insanların dinine, diline, mabedine dokunmadığı halde Sırpların, Hırvatların ve diğerlerinin niçin ilk fırsatta Müslümanlara soykırım uyguladığını, camilerini yıktığını, kadınlarına tecavüz ettiğini, dillerini yasakladığını soruyor.
Hırvat topçusunun yıktığı Mostar Köprüsü bütün incelikleriyle yeniden inşa edilmiş, ancak Mimar Hayrettin Paşa’nın Esma-ül-Hüsna adedi olarak yaptığı 99 basamak tutturulamamış, 97’de kalmış. Mühendis arkadaşlarla köprüyü enine boyuna inceledik. Hırvatlar niçin bu sanat şaheserini yıkmak istedi? “Savaş şartları, köprüyü düşman Müslümanlar kullanmamalıydı” demek mümkün değil. Çünkü bu köprüden tank veya harp aracının geçmesi mümkün olmadığı gibi, biraz ötede daha kullanılışlı köprüler vardı. Geriye tek sebep kalıyor: Böyle bir mimarlık abidesinin Müslümanlarca yapıldığı bilinmesin, unutulup gitsin. Yani medeniyet düşmanlığı. Köprü yeniden inşa edilince Hırvatlar da tepeye dev bir haç dikmişler. Köprü ne kadar çevre, insan ruhu ve estetiği ile uyumlu ve mağrur ise tepedeki haç da o kadar uyumsuz, anlamsız, kaba.
Aynı medeniyet düşmanlığını Saraybosna’da da görüyoruz. Sırplar katliamın ilk aşamasında Başçarşı’nın yanındaki tarihi kütüphaneyi yakarak içindeki iki milyondan fazla kitap ve belgeyi imha etmişler. Bu medeniyet düşmanlığının unutulmaması, mutlaka hesabının sorulması gerekmektedir. Boşnak yönetimi binanın duvarından bu cümleleri haykıran bir kitabe yazmış. Burada yakılan asırların demlediği kültür ve medeniyet ürünlerinden ibaret değil, aynı zamanda millet ve devlet tapusudur. Kitabe, yerden göğe kadar haklı. Irak işgalinin ilk aşamasında Kerkük’teki nüfus ve tapu kayıtları binasının kundaklanmasını hatırlıyoruz.
Seyahat esnasında Prof.Dr. Cemalettin Taşkıran hocamızın “Unuttuğumuz Vatan: Rumeli – Kosova ve Makedonya” kitabını okumanın zevki ancak yaşayarak anlaşılır. Arnavutluk buram buram fukaralık kokuyor. Enver Hoca’nın en az yarım asır önceye hapsettiği bir ülke. Bununla beraber, halk bulabildiği bir evleklik alana dahi bir şeyler ekmiş. Kosova’da ise Türkiye’de olduğu gibi tarım ve hayvancılık zarar ettiriyor. ABD öyle bir düzen inşa etmiş ki ölmeyecek kadar geçim imkanı vermiş, ancak bereketli toprakları kendi iradeleriyle ekerek ayakları üzerinde durmasını istememiş. Herkes üretim için gerekli imkanların olmadığından, hasbelkader elde edilen ürünlerin para etmediğinden şikayetçi. Tıpkı IMF-Dünya Bankası politikaları ile ülkemiz sığır ithal etmek zorunda kalması gibi. Çürüyen şeker fabrikaları, kapanan sigara fabrikaları, her geçen gün küçülen pancar, tütün, fındık, kayısı alanları gibi. Seneye domates ithal eden bir Türkiye’den endişe ettiğimi de belirtmeliyim.
Bosna Hersek coğrafyasında kasaba veya köylerde cami veyahut kilise görmeden bulunduğunuz beldenin Müslüman veya Hıristiyan olduğunu anlayabilirsiniz. Sırp ve Hırvatlara dışarıdan sürekli destek gelip evler ve yollar daha mamur. Müslüman evler, beldeler Osmanlı, diyelim Tito dönemini aşamamış. Hıristiyanların aldığı dış desteği Müslümanlar maalesef alamıyor. Muasır medeniyet sahibi zannettiklerimiz Ortaçağ bağnazlığını aşamamış.
Saraybosna’nın narin minareleri gölgesindeki tarihi çarşısı buram buram tarih ve ecdat kokuyor. Hal hatır sorduğunuz vatandaş, sözü Dayton Antlaşması ile batının Boşnakları aldattığı meselesine getirir. Sırplar ve Hırvatlar saldırırken ustaca pasif kaldılar, ne zaman Müslümanlar toparlanıp topraklarını geri almak üzere atağa geçtiler, derhal büyük güçler araya girip, bunu önlediler. Bazı sıkıntılara rağmen ekonomik olarak ayakları üzerinde durabilir hale geldikleri müşahade ediliyor. Fakat orada burada dilenen, yüz ifadelerinin derinliğinde boğulduğumuz kadınlar, kadınlar! Dünyaya küsüp evine kapananların çok daha fazla olduğunu biliyorum. 30-40 yaşlarında, BM, Müslümanların elindeki silahları toplayıp Sırp erkekleri üzerine saldıklarında 15-25’inde, gelecek hayali kuran kızlarımız. Bu bakışların altında hangi tecavüze işaret var? Eşini, nişanlısını, sevgilisini, yavrusunu hangi batılı canavara kurban verdi de ortada yapayalnız kaldı? Bütün bunlar olurken bizler ne yapabildik?
Prof.Dr. Alaeddin Yalçınkaya

Okumaya devam et  KANDİL, SEL, MAAŞ

Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir