Kategoriler
Almanya

Anadilinin Önemi

Dr. Ali Sak

Anadilinin önemini ve kapsadığı alanları en iyi şekilde Konfüçyüs’e atfedilen kısa bir öykü ile dile getirmek istiyorum.

Konfüçyüs’e (doğum I.Ö. 551) sormuşlar: “Eğer bir ülkede yönetici olsaydınız, ilk olarak ne yapmak isterdiniz?” Konfüçyüs cevap vermiş: „Kuşkusuz ilk iş olarak dili düzeltirdim.” Bu cevap üzerine dinleyiciler şaşırarak sormuşlar: “Niçin?” Konfüçyüs’ün karşılığı: “Çünkü, eğer dilde bozukluk varsa, söylenen şey, söylenmek isteneni anlatmaz; eğer söylenen, istenen anlamı yansıtmazsa, yapılması istenen şey yapılmaz; eğer istenen yapılmazsa, ahlak ve sanat bozulmaya uğrar; eğer ahlak ve sanat bozulursa, adalet doğru yoldan çıkar; eğer adalet doğru yoldan çıkarsa, halk çaresiz bir bunalıma sürüklenir. Sonunda söylenen söz hakkında doğru karar verme fırsatı kalmaz. Böyle bir durumu önlemek, her şeyden önemlidir.”(Konuşma Sanatı, KONFÜÇYÜS ve DİL).

Kıssadan Hisse

Bu kısa öyküden yola çıkırak, şunun altını çizmemiz gerekiyor: Bir milleti yok etmek için ilk önce onun dilini bozacaksın; onu yüceltmek istiyorsan eğer dilini düzelteceksin. Dil, insanı diğer varlıklardan ayıran en önemli, hatta tek unsurdur diyebiliriz. Dil, beyin gelişimini ve zeka düzeyini belirlediği gibi, sosyal ilişkilerin de kaçınılmaz aracıdır. Hal böyle iken şu soruyu sormak gerekiyor: Neden biz dilimize, örneğin dinimize verdiğimiz kadar, gerektiği önemi vermiyoruz?

Anadilimiz olan Türkçe dünya üzerinde takriben 250 milyon insan tarafından konuşulmaktadır ve konuşucu sayısı bakımından dünyada ilk 10’uncu sırada yer almaktadır. Avrupa’da en çok konuşulan anadiller sıralamasında, Rusça ve Almanca’dan sonra ve İngilizce’den de önde, üçüncü sıradadır. Türkçemiz, konuşma dili olarak 5 bin, yazı dili olarak 1400 yıllık geçmişe sahip olduğu söyleniyor. Peki bu derecede köklü ve yaygın bir dil olan türkçemizi iyi öğrenmek için neden çekimser kalıyor ve kullanmaya adeta utanır olduk? Millet olarak tarih sayfalarından silinmek istemiyorsak, herşeyden önce dilimize sahip çıkmamız gerektiğini düşünmekteyim. Özellikle de çoçuklarımıza bu konuda eğitim almalarını fırsat vermeliyiz. Sürekli çocuklarımızın Türkçe’yi iyi konuşmadıklarından dolayı şikayetleniriz. Acaba suç onların mı…?

Peki nasıl davranmalı ve nelere dikkat etmeliyiz?

Bulunduğumuz ülkelerde imkanlarımız kısıtlı da olsa, dilimizden dolayı yerel toplum tarafından dışlanıyor da olsak, vehamete kapılmadan, „nasıl olsa yapacak bir şey yok“ demeden imkanlarımızı zorlamalıyız.

Herşeyden önce tabiiki çevremizdeki olanakları araştırıp, gerekirse uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan haklarımızın bilincine varıp imkanlarımızı zorlamalıyız diye düşünüyorum. „En iyi eğitimi konunun uzmanları verebilir“ düşüncesiyle çocuklarımızın mutlaka anadili derslerine kesintisiz ve ödünsüz iştirak etmesini sağlamalıyız, gerekirse zorlamalıyız. Bunun yanı sıra, elbette bizler de bir şeyler yapmalıyız. Örneğin özel günlerde çoçuklarımıza, diğer hediyesinin yanı sıra, mutlaka bir kitap armağan etmeliyiz. Sadece kitap almakla kalmayıp, onlara okudukları kitap hakkında sorular sorup, kitabın içeriğini tartışmamız gerekiyor. Hatta bunun neticesinde ödül de verebiliriz. Evimizde mutlaka kitap, dergi, gazete ve saire bulunmalı. Evinize giren gazete ve dergileri okuduktan sonra düzenli bir şekilde raflara kaldırmadan önce, bırakın bir süre sehpanın üzerinde kalsın. Çocuğumuz bunlarla aşina olsun, gözü alışsın, mutlaka başlıklara göz atacak ilgisini çeken bir okuma parçası bulacaktır. Evimizde bir kitaplık oluşturmamız gerekiyor. Çocuklarımıza hayvan masallarından başlayarak çocuk serüvenleri ve kahramanlık hikayeleri, hatta çocuğun ilgi alanı ile ilgili, örneğin futbol oynuyorsa futbol ile ilgili, hikayeleri içeren kitapları hediye ederek ve birlikte okuma saatleri düzenleyerek okumayı sevdirebiliriz. Ve en önemlisi, sadece OKUTMAK değil, kendimizde OKUMAYA özen göstermeliyiz.

Neden okumalıyız?

Çünkü okuyan kişi, sözcük dağarcığını, düşünme yeteneğini, dolayısıyla da üretken zekasını, dinleme ve konuşma yeteneklerini geliştirir.

Maalesef Türk milleti olarak „okuma özürlü“ denebilecek kadar gerideyiz. Örneğin İngiltere’de 3508 kişiye 1 , Belçika’da 4253 kişiye 1 kütüphane düşerken ülkemizde 65 bin kişiye 1 kütüphane düşmektedir.

Türkiye’de bir yılda 7 bin kitap basılırken Japonya’da 42 bin, Fransa’da 27 bin kitap basılıyor. Türkiye’de yılda 6 kişi 1 kitap okurken, 1 Japon 25, 1 isveçli 10 kitap okuyor.

Sonuç olarak bizler güzel dilimizi doğru bir şekilde öğrenerek, öğreterek ve yaşatarak kültürümüzü ve kimliğimizi muhafaza etmeli, hatta daha da ilerletmeliyiz. Ancak bu şekilde Mustafa Kemal Atatürk’ün öngördüğü gibi fikri hür, vicdanı hür nesiller yetiştirerek muassır medeniyetler hedefine ulaşabiliriz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.