Ana sayfa Yazarlar Hüseyin Mümtaz

ÇANAK, ÇÖMLEK PATLADI-HÜSEYİN MÜMTAZ

ÇANAK, ÇÖMLEK PATLADI !

Hüseyin MÜMTAZ

Fileleftheros’ta iki gün önce (20 Şubat 2009) yayınlanan şu haber Kıbrıs’ta denizin bittiğinin, gelinen noktanın ve nafile müzakerelerin suyunun ısındığının resmidir:

“Rum Meclisi’ne sunulan Kıbrıs’ta garantiler ve garantörlük haklarına karşı hazırlanan bildiri, Rum siyasi partileri tarafından tartışıldı ve onaylandı.

“Söz konusu bildirinin Rum Meclisi’ne sunulmasından hemen sonra, Rum Yönetimi Başkanı Hristofyas ile DİSİ Başkanı Anastasiadis’i telefonla arayan Cumhurbaşkanı Talat bildirinin onaylanmamasını talep etti.

“Ama ne var ki, Rum siyasi partileri Talat’ın talebini geri çevirdi ve -AB’ye üye bir devlet olan Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nde garantiler ve garantörler düşünülemez- ifadesini içeren bildiri Rum Meclisi tarafından onaylandı”.

            Çanak, çömlek patlamıştır efendiler ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

            Yapılacak iş bellidir.

a)Görüşmeler derhal kesilmelidir, b) KKTC, tanınmak ve üye olmak için AB ve BM’ye başvurmalıdır, c)Türkiye ile Gümrük Birliği Anlaşması imzalanmalıdır, d) KKTC Meclisi de derhal toplanıp –garantilerden asla vazgeçilemeyeceğini- karar altına almalıdır.

Rum Meclisi’nin son parametreleri, KKTC’deki Cumhurbaşkanlığı seçimi için de bir tür turnusol kağıdı etkisi yapmış, saflar belli olmuştur.

Hristofiyas Talât’ı desteklediğini beyan etmiş, Kurucu Cumhurbaşkanı Denktaş “Şüphesiz ki Eroğlu desteklenecektir” demiş; Serdar Denktaş “Artık görüşmelerin anlamı kalmamıştır” diyerek ilk defa son derece radikal bir söylemle “Herkesin her yere bayrak asması” çağrısında bulunmuştur.

Haberdeki Talât ayrıntısına dikkat ettiniz mi?

Söz konusu bildirinin Rum Meclisi’ne sunulmasından hemen sonra, Rum Yönetimi Başkanı Hristofyas ile DİSİ Başkanı Anastasiadis’i telefonla arayan Cumhurbaşkanı Talat bildirinin onaylanmamasını talep etti”.

Talât’ın siyasi hayatı ve geleceği görüşmelere, görüşür-müş gibi yapmaya bağlı.. Rum Meclisi’nin bu kararı ise pişmiş aşa su katıyor. Bir çuval inciri berbat ediyor.

Farklı taraflar, meşreplerine göre iki tür yorum yapıyorlar; a)Rum tarafının en başından beri tezi zaten buydu, değişiklik, dolayısı ile de büyütecek bir şey yoktur; b) Rum tarafı görüşmeden kaçmak için Eroğlu’nun seçilmesini bekliyor..

 Madem öyle, iyi ya işte Eroğlu’nu seçin, de kimin asıl oyun bozan, anlaşmaz olduğu ortaya çıksın, dünyanın gözü önünde sahnelenen uluslar arası orta oyunu da bozulsun.

Çünkü Eroğlu diyor ki; “Masadan kalkmayacağım ama onurlu bir devletin onurlu bir Cumhurbaşkanı olarak oturacağım”.

Bu tavır oldukça önemli.. Çünkü Talât şimdiye kadar “sürdürdüğü” nafile görüşmelerde, “sanal bir müzakere” yapıyordu. Hristo ile “başbaşa” görüşüyor; sonrasında ne görüştüğünü “ilgili yerlere” bilinmesini “uygun gördüğü” kadarıyla aktarıyor; akabinde diğer maskesiyle heyetlerarası görüşmelere katılıyor, toplantıdan sonra arabada yine maske değiştirip Türk tarafında başka şeyler anlatıyordu.

Hep “Müşterek hareket ediyoruz” dediği ve görüntüsünü verdiği Ankara’ya bile “doğruyu” söylediği üzerinde şüpheler mevcut.

Rum Meclisi’nin görüşmeleri torpil(lemesi gereken)leyen kararının; Avrupa Parlamentosu’nun ardından, AB’de de “Türk askerini Kıbrıs’tan çekin” diyen bir rapor hazırlanmasının, üstelik bu kez, çekilme için yıl sonuna kadar süre tanınmasından sonra ve “derhal” açıklanmasına ayrıca dikkat edin lütfen.

Raporda “ayrıca”; “Türkiye’nin limanlarını Rum Kesimi’ne derhal açması çağrısı yapılıyor. Gecikmenin, katılım sürecini aksatacağı uyarısnda bulunuluyor. Türkiye, kadın hakları, ayrımcılkla mücadele, dini özgürlükler, azınlık hakları, ifade özgürlüğü, işkence ve yolsuzlukla mücadele gibi konularda yeterli adımları atmamakla eleştiriliyor. Bozcaada ve Gökçeada’daki Rum azınlığın sorunlarının çözülmesi talep ediliyor. Fener Rum Patriği Bartholomeos’un ekümenik sıfatının tanınması ve Heybeliada Ruhban Okulunun açılması isteniliyor, TBMM’nin Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarmasını -savaş nedeni- sayan kararının değişmesi de talep ediliyor”.

Uzun süren ve bir türlü sonuca ulaşamayan müzakereler sonrası her iki tarafta da bir bıkkınlık olduğu, “ayrışma”nın; her iki tarafın en müfrit birleşmecilerinde bile  eskisine oranla daha kabul edilebilir bir fikir hâline geldiği her geçen gün daha fazla gün yüzüne çıkıyor..

Müfrit küreselleşmeci, dolayısı ile AB-D’ci Cengiz Aktar diyor ki;

“Ayrılmanın Kıbrıs Türkleri ve Türkiye açısından sonuçları ise farklı olur. 1974’ten bu yana adanın kuzeyi Türkiye’nin malî, askerî, siyasî ve beşerî vesayeti altında.

İktisaden, İngiltere’de bir mahkemenin ‘Orams davası’nda Kıbrıs Cumhuriyeti mahkemelerinin KKTC’deki mülkler hakkındaki kararların AB hukukuna göre İngiltere’de uygulanabileceğine dair verdiği hüküm Rum mallarının üçüncü şahıslara peşkeş çekilmesi yolunu, açılmamak üzere kapatmış bulunuyor. Karar, İngiliz orta sınıfına villa inşaatı ve satışı bitti demek. Adayla bağı olmayan Ortadoğulu veya Türkiyelinin ise çorak Kıbrıs’tan ev alacağını düşünmek anlamsız. Turizme gelince, ağırlıklı olarak İngiltere’den gelen mütevazı turistler ve Türkiye ile İsrail’den gelen kumarbazlarla sınırlı bir turizm potansiyeli söz konusu.

Ekonomik faaliyet kaynağı olarak geriye kapalı ekonomide yaşayan yani dışarıdan alışveriş etmeyen 40.000 asker ve üniversite diplomaları AB’de tanınmayan 50.000 Türkiyeli ve başka ülkelerden öğrenci kalıyor. Onlarla bir ekonomi ne kadar döner artık siz hesap edin.

Adanın kuzeyinde resmen 260.000 nüfus var. Ancak Kıbrıslılar bu sayının üç katı insan yaşadığını ve bunların Anadolu’dan geldiğini söylüyor. Nüfus sayımının olmadığı yerde 400.000’e yakın kayıtlı araçtan kalkarak yapılan bir tahmin bu.

Bütün bunların anlamı, adanın kuzeyinin üretimde payı olmayan ama haliyle tüketimde olan birçok Türkiye vilâyeti gibi bir vilâyet haline gelmiş olması. Bu, KKTC üzerinde başta AB tarafından uygulanan ekonomik tecrid ve ‘evlad-ı fatihan’ siyaseti sonucudur. Bunun yükü, askerî giderler de dâhil Türkiye ekonomisini çökertmez. Ancak siyaseten bedeli olduğu ve ileride bu bedelin artacağı açıktır.

Birincisi Anadolu’da kışlasına girmekte olan TSK, Kıbrıs’ta fiilen politikanın içinde olmayı sürdürecek. İkincisi Türkiye’nin AB müzakerelerini birebir etkileyen ve resmen 8, fiilen 14 faslın askıya alınmasına sebebolan Kıbrıs meselesi sürdükçe AB işlerindeki tıkanıklık da sürecek.

Geriye iki yol kalıyor. Türkiye tek taraflı olarak taviz verip adada çözümün ve kendi müzakerelerinin önünü açacak veya her iki konuyu da rafa kaldırıp bedelleri karşılamaya çalışacak ki bu daha olası”.

AB’yi hayatının ideali, kişiliğinin felsefi temeli olarak görenler için Aktar’ın kâbusu; a) Yurt dışında (“Anadolu”da hâl’edilmiştir) askerin belirleyici bir konumda olması ve b) Kıbrıs fasılları nedeniyle AB işlerindeki tıkanıklık..

Önerisi de çok açık ve sâde..  “Türkiye tek taraflı olarak taviz verip adada çözümün ve kendi müzakerelerinin önünü açacak”..

Bu kadar basit.. Ver gitsin.. Ver kurtul..

Verdik, kurtulduk da AB’ye alınacağımıza gerçekten inanıyor mu acaba “İlim adamı, üniversite hocası” Aktar?

Yoksa bu da bir tür “tanzimat aydını deformasyonu” mu?

Son not ekonomik krizle boğuşan, buı yüzden de AB’yi bile bunalıma sürükleyen Yunanistan’dan..

Kriz Yunanistan’da gece hayatını vurmuş.. Restoranlar, tavernalar sinek avlıyormuş..

Yunanistan’da? İnanılır gibi değil..

Bu eğer bir kriter ise hiç merak etmeyin, KKTC’de herşey güllük-gülistanlık.. Klâsik “haftasonu formatı” aynen devam ediyor. Cuma geceleri Dereboyu, Cumartesi geceleri Girne, pazarları da gün boyu “bütün satıh”daki yeme-içme mekânları yine tıklım tıklımdı geçen hafta sonu..   22 Şubat 2010

 “57’İNCİ ALAY HERYERDE..

HEPİMİZ 57’İNCİ ALAY’IN NEFERİYİZ.”

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here