Ana sayfa Balkanlar Arnavutluk

Makedonyadaki Türklerin mücadelesi

Makedonya’daki Türklerin mücadelesini anlatan aşağıdaki metne yer vermeniz ricasiyle teşekkürler. Başarılı çalışmalarınız için teşekkürler. Saygılarımla…

İbrahim Metin imdevlet [[email protected]]

BIR MUAMMA OLARAK YUCEL VE YUCELCILER

Tarih: 2/07/2009 12:01

Konuya bir gazeteci gözüyle yanaşmayı arzuladığımı daha baştan belirtmek isterdim. Nedir ki, yakın geçmişte siyasete ‘bulaşmamın’ sonucu, bu sefer bunu becerebilecek miyim, bilemiyorum. Çünkü yer yer siyasetçi olarak da bazı noktaları ‘yuvarlak’ konuşacağım; gibi bir izlenim var içimde. Aslında Yücel olayı da sıradan bir konu değildir. O, özellikle siyasi yaklaşımı da istemektedir. Hatta konuşmacıyı buna zorlamaktadır. Bundan dolayı, bu fırsatta burada bahsedilenler, bu iki tarafımın ürünü olarak kabul edilmelidir.

‘Konuya nereden girsem’ diye düşünürken, bir anda, 1990 yılına döndüm hatıralarla. Türk Demokratik Birliği’nin henüz kuruluş meclisi yapılmadan, bu konuda hazırlıklar sürüp, gelişmelerin kafa karıştırıcı dertleri hissedilirken, kendisiyle çarşıda karsılaştığım ‘dostlardan’ birinin “Ne o? İkinci Yücel mi olmak istiyorsunuz?” gibisinden söz sarf etmesinden bir giriş yapayım dedim. Makedonya’da Türklük davasından hep uzak kalanların arasında hala yer alan bir meslektaşımın “Hadi hadi sıkılmayın, sigara içenlere sigara, içmeyenlere de çikolata getiririz hapishaneye!”  diye espri yapması,  o zaman beni epeyce düşündürdü. Bu laflar bende sinir yaratmadı diyemem! Ama bakın, işin hayırlı tarafına: bu iki ‘zat-i muhterem’, ayrı ayrı, bunları söylemeselerdi, ben nasıl başlayabilirdim bu yazımı?!

Belki sizi cevabım ilgilendirmektedir. Ama bunun artik önemi yok. Su anda önemli olan Yücel meselesidir. Fırsatı yakalamışken, geçmişte milli dava uğruna gençliklerini, bazılarının da canlarını bile feda etmelerinin sebeplerini sergilemektir. Onların hak ettikleri gibisinden anılmaları, toplumda hak ettikleri yerlerini almalarını sağlamaktır önemli olanı.

TDB’nin kuruluş hazırlıklarının sürdüğü, kurulusunun yaşandığı günlerde Yücel’le ilişkilerimizi durup ayrıntılarıyla hiç düşünmedim. Hatta kafamda birbirine temas ettiği noktalarıyla bu ilişkiyi hiç sorgulamadım. Ama su anda kendi kendime bunu sormaya, daha rahat kafa ile aynisini sorgulamaya imkânım vardır: Gerçekten Türk Demokratik Birliği mi ikinci Yücel’di, Yoksa Yücel mi ilk Türk Demokratik Birliğiydi? Hatta gelişmelere bakacak olursak, her iki sorudan alınacak cevaplarda doğruluk payı yüksektir. Yücel, 1912’den sonra Türklerin milli esasa dayanan ilk siyasi teşkilatlanmasıydı buralarda. İlerleyen yıllarda Türkler arasında teşkilatlanmalar yoktu denilemez. Ayni manevi kültürden gelip, Türkiye Cumhuriyeti’ni model gören, onda her zaman kendilerine ağabeylik hakki ve rolünün olduğunu yadsımayan teşkilatlanmalardı bunlar. Yücel, dernekler türünden olan bu teşkilatlanmalar sonucu bilinçlenmenin ürünü olarak kabul edilmelidir.  Yücel’e getiren gelişmeler ve zihniyetin urunu sayılabilecek TDB de siyasi teşkilatlanmamızın ikinci Yüceli’ydi. Doğrusu onun kadar önemliydi! Yalnız bazı farklar da yok değildi: Yücel’in kurulduğu yıllarla Türk Demokratik Birliğinin siyasi sahneye çıktığı dönem arasında büyükçe fark vardır. Bundan ötürü de o dönemde kurulan Yücel, gizli bir teşkilatlanmaydı. Türk Demokratik Birliğiyse kaydını resmi makamlarda yaptırma fırsatına sahip aleni teşkilattı. Dahası, o yıllarda bugünün demokratik süreçlerinin olmaması nedeniyle Yücelcilerin dördü idam ediliyor, birçoğu hüküm giyiyor… 1945 sonrası sistemin baskıcı politikaları devam etseydi, TDB de gizli kurulacaktı… Aramızdan belki gene dördü idam edilecekti, birçoğu hapislerde çürüyecekti… (Su anda yerimden oynayasım geldi…)

Bu benzetmeleri zincirlemesine daha da uzatmak mümkündür… Bunların hepsi ilginç benzetmeler olsa bile, bu kısa zaman içinde söylemek istediğim daha bazı şeyler olduğundan benzetme faslına ara verip, onları geçeyim.

Ne yazıldıysa yazılsın, ne yapıldıysa yapılsın… Yazılanların bir çoğu, yapılanların belki de hepsi, duygusal birer yaklaşımdı. Sağ kalan Yücelcilerin aydın denen kesiminden ucu bir araya gelip de bize, bugüne ve yarının genç kuşaklarına Yücel davasını açıklayacak içerikte bir şeyler yapacak yerde, onlar da okutulan Mevlitlerde ölenlerin ruhlarına yapılan dualarda, okunan Fatihalarda el kaldırıp, âmin demekten fazla bir şey yapmadılar. Duruşmada mahkemenin jüri üyesi olan iki Türk’ten Mehmet Şakir ve Remzi İsmail’in burada kalıp neden göç etmediğini anlıyorum da, anlamadığım bir şey sudur ki, nasıl oldu da Yücelci öğretmenlerimden burada kalan merhum Fetih Süleymanpasicle Mustafa Ruşit’ten, Adem Durak’tan başka hepsi apar topar Turkiye’ye göç edip, Türklerin göçünü hızlatılmasına destek olacaklarını düşünemediler… Burada göç etmeden kalan biri daha vardı ama onun adını bir başka fırsatta anmayı düşünüyorum.

Benim burada ortaya attıklarımla Yücel’in siyasi davasını gölgelemek gibisinden bir niyetim yoktur. Öyle olsaydı TDB’ye ikinci Yücel benzetmesini yakıştırmazdım herhalde.

Bu fırsatta bu panelde konuşurken, konuyla ilgili her yazdığımda veya konuştuğumda çektiğim sıkıntının aynisini çekmekteyim. Bu da konuyla ilgili yeteriyle bilginin, verinin, delilin elimize ulaşmış olmamasıdır. Tek sözle böyle bir dayanağımızın bulunmamasıdır.

Yücel konusunun iki boyuttan ele alınması gerektiğine göre, bu boyutlardan birinin siyasal, diğerinin de hukuksal olduğunu kabullenmemiz en doğru olanıdır. Sanırım, meselenin üzerinde durulmasına en az gerek duyulan duygusal boyutunun öne çıkması da bu veri, bilgi ve delil noksanlığından ileri gelmektedir. Biliyorum. Benimle ayni düşünceyi paylaşmayanlar olabilir. Ancak hukuk boyutunu değerlendirmeye gidildiğinde, Yücelcilerin o zaman geçerli olan bir kanuna göre yargılandıkları gerçektir. Yargılanmada tek hata, teşkilatın başında bulunan ve teşkilatın en cesur kişisi dışında her tutuklunun  suçlarını kabul etmeleridir. Tabii ki mahkeme, suçunu itiraf edenleri serbest bırakmayacaktı. Kaldı ki, bu kanun gereğince yalnızca Yücelciler yargılanmadı. Makedonların VMRO teşkilatı üyeleri ve Natsional Demokrat Siptare üyeleri de ayni kanun üzere yargılandı. Dahası benim bildiğim kadarıyla her üç teşkilatta idam edilenlerin sayısı dörttür. Ancak bunun uzantısı olarak Yugoslavya’da   (Makedonya’da) öteki teşkilat mensuplarından bu ilk idamlarla tutuklamalar dışında kalanların birçoğunun akıbeti yine ya ölüm ya da sürgündü.

Simdi siz diyeceksiniz ki, o zamanın kanunlarını demokratik kanun olarak mı kabul etmek gerekir!? Doğrudur. Bugünkü şartlardan buna bakıldığında haklılık derecesi yüksektir. Hem de nasıl yüksek! 20 maddeden oluşan bir ceza kanununun geçerli olması, mahkeme başkanı ile jüri üyelerinin vicdanına terk edilen bir adaletin hüküm sürdüğünün kanıtıdır. Ancak o günkü şartlarda teşkilatlananlar da geçerli olan kanunları bilmeyen kişiler değildir.

Yücel olayının hukuksal yönünü açıklamakta bir başka zorluk daha vardır: Elimizde bulunan mahkeme duruşması dosyasında yazılı duranları olduğu gibisinden kabul etmek ne kadar doğrudur. Mahkeme sureci bana Stalinle ilgili bir fıkrayı hatırlattı:

“Stalin ile generallerinin biri arasında o dönemde yapılan katliamlarla ilgili bir konuşma geçer. General: ‘Şu olup bitenler yüzünden bir gün tarih bizi sorgulamayacak mı? Tarih karsısında nasıl birileri olarak çıkacağız diye düşünüyorum; der. Gaddar Stalin’in tabii ki buna cevabı vardır: ‘Sen ona üzülme. Tarihi yapan da biziz, yazan da!’ diyerek konuşmayı orada tamamlar.”

Stalinci zihniyetin hükmettiği o yıllardaki duruşmalarda tarihi yaptıklarını sananlar, her halde tarihi de kendi istedikleri gibi yazmakta kararlıydılar?! Öyleyse onların tarihe aktardıkları ‘gerçekler’ birer düzmeceden ibaret değil midir? Buradan giderek, o günleri hatırlayanlar, hatırlayıp da olup bitenleri açık seçik anlatanlar olmayınca, elimizde mevcut mahkeme dosyası, duruşma ile ilgili haberleri aktaran gazeteler de nasıl yorumlanabilir? Nasıl yorumlanmalıdır?! O zaman yapılacak tek şey olarak, bize, mevcut mahkeme dosyası ve gazetelerde yazılanları tersinden okumak kalmaktadır. Dahası dönem, olaylar, gelişmeler ve yaşananları anlayabilmek için onların hepsini çözerek okumak gereği duyulacaktır ki, bu epeyce geniş çalışmaları gerektirmektedir.

Bugun Yücelin hukuksal yönünü çözerek okumaktan ziyade, ‘kızıl terör’den zarar görenlerin suçlarının affedilmesini sağlayacak yaklaşıma yol açabilecek ve kabullenmesi olası görünen belgelerde çözümü aramak yapılması gereken en doğru bir davranış olabilir. Bunun dışında denenecek her şeyin, o dönemdeki hukuk kurallarının demokrasiye aykırı olduklarını kanıtlamanın yine mahkeme surecinin başlatılmasını isteyebileceği gerçeğinden giderek, konuyu ciddi bir sonuca ulaştırabileceğini pek sanmıyorum.

Bunun sonucu olarak, gündeme Yücel’in siyasi boyutu gelmektedir. Teşkilatın siyasi boyutunu anlayabilmemizi de yine yazılanların yetersizliği dolayısıyla verilerden, delillerden hala uzakta bulunmamız nedeniyle kolay yapılacak bir is olarak göremiyorum.

Olayın siyasi boyutu dile getirilirken ilgili tarafların meselenin onlara değen uçlarından mı, yoksa bizim hala bilmediğimiz meselelerden mi gereken safhaya ulaşamadı. Ama burada vebal yine sağ kalan, ancak konuyu her yönüyle ciddi bir zemine oturtmadan aramızdan ayrılan teşkilat üyelerindedir. Bana göre bu yaklaşımla anlatılması gereken bir suru şey vardı. Buna rağmen bugun bu konuda çekilen bilgi ve delil yetersizliği sıkıntısı başka yönde de düşünmemize yol açmaktadır: Ya teşkilat çok büyüktü, ya da onlar teşkilat karsısında küçük kaldılar. Yücel teşkilatının çok anılan ve konunun bu boyutunu çözebilecek 17 (7 ?) noktadan ibaret programı (tüzüğü?) ile yemin metnine henüz ulaşılmış olunmaması, bu muammanın devam etmesinin baslıca sebepleri olsa gerek. Yücel teşkilatının çözülmesinden sonra başlayan ve çok kısa bir surede biten duruşmaya, gazetelerdeki yazılara bakıldığında, buna bir de dönemin siyasi kuvvetinin yaklaşımını kattığımızda, bu iki metnin mahkemede acık delil olarak kullanıldığının görülmemesi, teşkilatın siyasi boyutunun her yönüyle açıklığa kavuşmasını önleyen bir durumdur. Korkarım ki, zamanın sistemi bu metinleri ‘yazacakları’ tarih adına o zaman daha yok etmiştir.

Teşkilatın yabancı diplomatlarla görüşmesi konusuna gelince, ben bu görüşmeleri ülkülerine destek ve yardım aramaktan başka bir özellik taşımadığını sanıyorum. Dönemi değerlendirmeye kalkıp, olup bitenleri 2001 yılında Ohri Çerçeve Anlaşmasına getiren olguya taşıyarak, bunlarla bir kıyaslama yaparsak, her iki gelişmenin siyasi enlem ve boylamlarının fark içermediğini rahatlıkla tespit edebiliriz. Ülkemizin yeni tarihinde adil bir düzende eşit hakli yaşamak talebinin silahlı eylemlere kadar ulaştığı o Makedonya’daki iç çatışmada, haksızlık yaşayan kesimi silahlı eylemlerde destekleyen her halde Makedonya devleti değildi. 2001 yılında başkaldıranların, başkaldırıp silahlı eylemleri başlatanların destek gördükleri dış devletler, dış istihbaratlar, dış kuvvetler açık seçik bir biçimde vardı. Hatta Makedonya’ya silahların bile yine ayni tarafların rızası üzere sınırlardan girdiğini bugün açık bir dille belirtmekteyiz. Bu bir… Bir de iç savaşın kısa sürmesinden, bu durumun anılan son dönemde başlamış bir mesele olmadığına işaret ettiğini de izlemekteyiz. Buradan giderek, saptayacağımız sudur: Makedonya’da hakların çiğnenmesi ile ilgili silahlı olmasa da direnişin, Yücel ve diğer teşkilatların kurulduğu yıllarda daha başladığı ayandır. Öyleyse Ohri Çerçeve Anlaşmasına getiren surecin 1945’li yıllarda başladığı ve meselenin o yıllara kadar uzandığı izlenimi doğmaktadır. O zaman mantıklı bir bağlantı kurulduğunda, öldürülen Yücelciler, Ohri Çerçeve Anlaşmasına götüren yolda Makedonya Türklerinin ilk şehitleridir. O gün, bugun olsaydı, ‘terörcü’ olarak ölüme götürülenler, hüküm giyenler kendi toplumunun kahramanları sıfatıyla resmi olarak anılacaktı. Aslında Yücel ve Yücelciler Makedonya Türk Toplumu karşısında hep böyle bilindi zaten…

Burada bir noktada daha durmak istiyorum. Teşkilat ve teşkilatın olumlu tarafları yani sıra her halde bugünkü gözle bakıldığında olumsuz tarafları da olabilir. Bunu, daha ciddi araştırmalar gösterecektir diye düşünüyorum. Ancak kimi Yücelcilere ‘teşkilatı ele verme’ gibisinden bir lekenin kondurulmasını doğal ve yerinde kabul edemiyorum. Burada dolaşan söylentiler bir değil, birkaç adi zikretmektedir. Bu adları burada anarsam, onları anmakla onları suçlayanların isledikleri hatanın aynısını islemiş olurum diye düşündüğümden bu gibi karalatmaların yanlış olduğunu da vurgulamak isterdim. Burada, teşkilatın “Yugoslavya dışından gelen bir ihbar sonucu” ele verildiğini en doğru olarak kabul etmek gerekir. Hatta bunu biraz daha dar çerçeveye oturtmak için ‘bu tarafın’ bir devlet olduğu, bu devletin Bati Avrupa devleti olduğunu gösterebilecek bir çok sebebin bulunduğu söylenebilir. Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” romanında Orlando, Lloyd George, Clemenceau ve Başkan Wilson’un ortak çekilen bir fotoğrafın altına düşen not söyle: İtalya, İngiltere, Fransa ve ABD başkanı Türkiye’nin işgal edilmesini ve parçalanmasını kararlaştırdılar. Buradan giderek, 1920’li yıllarda bir yerde Türkiye’nin hala parçalanmasını planlayan güçlerin, doğrusu Avrupa’nın Yücel gibisinden Türk teşkilatlarını destekleyeceğini düşünmek yanlış olurdu. Burada Batılı devletlerden yardım umulduysa, Yücel ve Yücelcilerin farkına varmadan siyasi açıdan hataya yöneldikleri gerçeği ortaya çıkacaktır. Bugun bile Avrupa’da mevcut Müslüman ve Türk unsurunu dışlama zihniyetinin o zamanlarda ne kadar kuvvetli olduğunu anmağa gerek yoktur bile! O dönemde güvenilecek tarafın neresi odluğunu tam olarak anlayabilmekte yardımcı olabilecek tek taraf Türkiye olabilirdi ki, gelişmeler Türkiye’nin bunu yapmadığını saptamamıza yol açmaktadır. Tabii bu görüsün haklilik düzeyini, Yücele ve Yücelcilere kimin ve ne kadar sahip çıktığını, onları kimin destekleyip kimin desteklemediğini zaman gösterecektir.

Zira teşkilatın çözülmesinde, hapishanede gördükleri eziyet sonucu sağında ve solunda olanların adlarını vermekte hiçbir Yücelcide pek büyük bir suç görmüyorum. Daha sonra bir suru infazın yaşanıldığı Yugoslavya’da (Makedonya’da) o yıllarda ilk adımda her teşkilattan eşit sayıda kişinin öldürülmesi, bütün olayın planlı bir bicimde başlatıldığının ciddi delilidir. O zaman daha sonra hüküm giyecek olanların adlarının verilmesiyle gerçekte tutuklanan Yücelcilerin bu tavrı sayesinde, teşkilat dışında olanlarla sayının doldurulması önlenmiştir sanırım.

Ne kadar doğru olduğunu bilmek zor, ama bir yazımda aktardığım cümlelerin burada anılmasını doğru buluyorum. Bunlar öldürülen Yücelcilerin mezarlarının belli olup olmadığı meselesiyle ilgilidir. Burada anlatmak istediğimse sadece bir olaydan bir kesittir. Olayı anlatan milli mensubiyeti Makedon olan bir Makedonya vatandaşıdır. Hatta bu söylenti, artik dolasan bir rivayet halini aldı. Anlatılanla anlatanı kısaca özetleyeyim:

“Benim hatırladığım kursuna dizildikleri gecedir sadece. Kisin sonuna geldiği bu gecede kar değil, sağanak yağmur yağıyordu. Bu mevsimde görülmemiş,  acayip gök gürlemeleri vardı. Yücelci oldukları söylenen bu mahkûmları benim kullandığım cipe bindirdiler. Susatsa köyüne götürdüler. Bu köye götüren yol, Yukarı Güreler ve Vince köylerinden geçer. Susitsa koyunun girişinde sağda bir kaya vardı. Onları orada kursuna dizdiler. Nereye gömüldüğünü bilemeyeceğim. Orada bir sure kalındı. Sonra geriye donuldu. Ancak cesetler geri alınmadı.”

Buraya da aldığım birazı masal, birazı rüyayı andıran bu cümleler, gün olur bu şehitlerin mezarlarının belli olması doğrultusunda bir ipucu özelliği taşır belki! Bu önemli mi, diyeceksiniz. Bana Gore önemlidir. Yanında dört, karnında bir çocuğuyla genç dul kalan baba annem, ondan daha çok halam, amcam ve babasının ölüm haberinden dört ay sonra dünyaya gelen babam kadar benim de duyduğum bir boşluktur, öldürülüp ölüsünün verilmediği dedem Müderris Ömer Efendinin mezarının nerede olduğunun bilinmemesi! Bunu anlayan biri olarak sunu belirtmek isterdim ki, aileleri, evlatları, torunları için anlamlı olduğu kadar, biz Makedonyalı Türkler acısından da önemlidir idam edilen Yücelcilerin mezarlarının bilinmesi. Ancak sadece bununla ilgili bilgilere ulaşmanın, Yücel olayının gerçeklerini dile getirmeye faydalı olacağını hiç sanmıyorum. Mezar yerinin bulunması, aslında mevcut tarihi olayın aydınlatılmasının bir yerden başlamasının gerekliliğine işaret eden bir durumdur.

Türk Demokratik Birliği’nin Üsküp Şubesinin 1991 yılında kuruluş toplantısında Yücelle ilgili konuşmasını sağladığımız Mustafa Karahasan, olayı “Tavuğa gelinebilmek için, önce yumurta yaratıldı. Tavuk, Türklerin kovulmasıydı. Yücel, yumurtaydı,” diye konuştu. Bu cümleler Yücelin siyasi boyutuyla ilgili bir başka görüsü dile getirmektedir. Bunun için de bu düşünceleri öylesine sıradan belirtilen düşünce olarak kabullenmek yanlış olabilir. Mustafa Karahasan’ın o dönemde bir istihbaratçı olduğu bilinen gerçektir. O, bunu hiç kimseden hiçbir zaman gizlemedi. Kurulan devletin ideolojisine sıkıca bağlı olduğu da bilinen bu sahisin konuyla ilgili daha ciddi ipuçları bırakmaması onun bir hatası olduğu kadar, kendisinden alınacak çok daha başka bilgilerin de olabileceğini iyi değerlendirmemiş olmamız bizler acısından kaçırılan bir fırsattır.

Türkiye’de bir dernekte yapılan toplantıların birinde, Yücelcilerin Makedonya’yı Türkiye’ye bağlamak istediği gibisinden bir görüsün ortaya atıldığı izlenmektedir. Ne maksatla söylendiğini anlayamadığım ciddi olmayan bir görüştür bu. Arada Yunanistan ile Bulgaristan’ın bulunduğunu bilip siyasete soyunan bu aydın kesimin böyle bir saplantısının olacağına, böyle düşüneceğine inanmak zordur.

Olayda göze batan bir başka konu, teşkilat içindeki üyelerin yalnızca ikisinin Kopurlu’den,  tamamının da Üsküplü olmasıdır. Hüküm giyenler arasında sadece Üsküplü ve Köprülülü olanların bulunması her halde Makedonya’nın diğer yerlerinden en azından teşkilat taraftarlarının bulunmadığı anlamına gelmez. Bir yerde rastlanmadığı halde Kosova’da, Prizren’de Türkler arasında gelişmeyle bilgisi olanların bulunmasına rağmen, Teşkilat içinde bir tek Kosovalının bile adinin yer almaması da doğru açıklamayı isteyen meseledir. 1945-1951 yılları arasında Kosova ve Bati Makedonya’da Türklerle ilgili yazılanlarda bunun bir bakıma cevabinin bulunabileceğini sanıyorsam da konuya delillerle açıklık getirilmelidir diye düşünüyorum. Aksi takdirde teşkilatın çok dar bir cevrede taraftar bulduğu, hatta ve hatta ‘başka kuvvetler tarafınca kurulduğu anlamı’ doğabilir. Böylesi bir durumsa Yücelin ve Yücelcilerin hiç hak etmedikleri bir görünüme büründürülmelerini yaşatabilir!

Yücelcilerden birinin akil almaz bir açıklaması vardır. Ona göre “Berberler, saraçlar, sanatçılardan teşkilat mı olur” gibisinden bir yaklaşımından sonra, “Siz bir aydındınız. Nasıl oldu da bu teşkilata katılmayı doğru buldunuz” soruma karşılık vermeden, kızarıp bozardığını hatırlamaktayım. Bunu dile getirirken Ana ülkeden kopmamızı bağladığımız 1912 ile dedemin oldurulduğu 1917 yılının ortasına gelen 1914 yılında uzak Avustralya’da bas veren bir olayın hikâyesini buraya almayı yerinde buldum. Hikâye söyle:

“Yıl 1914. Yedi Duvel’in, ‘hasta adam’ olarak gördüğü Osmanlı’ya son darbeyi vurmak için hazırlıklarına başladığı, tarihin o en kanlı savasının arifesi. Kazdıkları kuyuya düşeceklerinden habersiz İngiltere ve Fransa, Birinci Dünya Savası hazırlıklarında, sadece kendi askerlerini değil, sömürgeleri altında bulunan milletlerin insanlarını da cepheye taşımaya çalışır. Bu ülkelerden biri de Avustralya’dır. Dünyanın obur ucundaki Anmaklar, İngiltere’den gelen talep üzerine asker almaya baslar. Avustralya’nın keşfi sonrası buralara göçmen olarak yerleşen birçok millete mensup insanlar arasında Osmanlı tebaası da vardır şüphesiz. Bunlardan biri Molla Abdullah’tır. Kendisi Silver City’de kasaplık yaparak geçimini sağlamaktadır. Onun en yakin arkadaşı ise ayni şehirde, ahaliye Osmanlı dondurması satan Türk genci Kul Muhammed’dir. Biricik vatanlarına savaş açıldığını haber alan iki genç, askere yazılmak isterler. Ancak Avustralyalı yetkililer ‘Siz Osmanlısınız’ diyerek bunu kabul etmez. Hatta ısrar edince, savaş esiri muamelesi yapmakla tehdit ederler. Yiğit Türk evlatları ise hemen yılacak insanlar değildir. Mademki vatanlarına gidemiyorlar, o zaman düşman topraklarında savaşmaya karar verirler. Ellerinde avuçlarında ne varsa silah ve cephane alır, asker sevkıyatı yapılan tren yolu güzergâhındaki Broken Hills dağında, dar bir geçitte mevzilenirler. 1915 yılının ilk günü. Bin askeri limana taşıyan tren, Broken Hills’teki geçide yaklaştığında durmak zorunda kalır. Çünkü rayların üzerinde, kırmızı-beyaz bayrak dikilmiş bir dondurma arabası durmaktadır. Ayni renkte bir bayrak da tepede görünür. Askerler namlularını tam tepeye doğrultmuşken, bir anda üzerlerine kursun yağmaya baslar. Saatler suren çarpışma sonrasında tren, içindeki onlarca ölüyle geri dönmek zorunda kalır. Bölgeye hemen yeni birlikler sevk olunur. Fakat giden her birlik orada çakılıp kalır, bir adim öteye geçemez. Gün boyu devam eden çatışmaların sonunda, bu iki kahramanın bulunduğu bölge çembere alınır. Bir sure sonra silah sesleri susar. Önce Kul Muhammed, ardından Molla Abdullah, sırtlarını kayaya yaslamış halde, ellerinde tüfekleriyle şehit düşerler. İki şehidin naaşları, silahları ve dondurma arabalarıyla birlikte şehre oturulur. Anmak askerleri, ‘başka Türk var mı?’ diye günlerce dağlarda arama yapar. Zira Avustralyalılar, kendileriyle çarpışan kuvvetlerin en azından bir tabur olduğunu zannetmektedir. Ancak kimseyi bulamayınca gerçeği anlarlar. Molla Abdullah’ın üzerinden ‘Bu yaptığımızı Allah ve sultanimiz adına yapıyoruz. Cihadımız Hak yolunadır. Ne yaptığımızı bir biz, bir de Allah biliyor’ yazılı kâğıt parçası çıkar. Avustralya’da yıllarca kahraman Türk şehitler ve onların cesaretleri konuşulur. Bu hadise, Avustralya tarihine ‘Broken Hills Savası’ olarak geçer. Bugun iki şehidin yeri bilinmese de, arabaları, silahları ve bayrakları bir müzede saklanmaktadır. Siper olarak kullandıkları kayaya da ‘Türk kayası’ adi verilmiştir.”

Molla Abdullah’la Kul Muhammed’in savasını bos bir savaş olarak görmek yanlıştır. Bu örnekten giderek de Yücelin teşkilat olarak söylenmemiş taraflarını acık bırakan yanlarına rağmen, benim, bütün yazılan ve konuşulanlardan çıkaracağım sudur: Yücel, bos bir hareket değildir. Yücel, Yugoslavya ve daha dar olarak Makedonya Türklerinin basına gelecek olanları görenlerin bir teşkilatlanmasıdır. Bütün talihsizliklere rağmen bir başkaldırıya hazırlıktır. Ancak, her ne kadar öyle bir renk verilmek istenmişse bile, terörcü bir teşkilat değildir. Onların aradıkları, Makedonya’da (o zamanın Yugoslavya’sında) Türklerin haklarının savunulmasıdır. Onların bu teşkilatla nereye varmak istediklerini anlamak için, Ohri Çerçeve Anlaşmasını okumak yeterdir. Onların savaşımlarının esasi bu belgededir.

Öldürülen Yücelcilerin ceplerinden bir yerde, Avustralya’da şehit düsen Molla Abdullah’la Kul Muhammed’in yanındaki mektup gibisinden bir mektup çıkmamışsa da bilinen bir gerçek vardır. Yazmaya fırsatları olsaydı, buna vakitleri yetseydi ‘Bu yaptığımızı Allah ve halkımız adına yapıyoruz. Cihadımız Hak yolunadır. Ne yaptığımızı bir biz, bir de Allah biliyor’ yazılı kâğıt bugun bize ulaşmış olurdu.  Buradan giderek olayın anlamı da kendini göstermektedir.

Öyleyse bu anlamlı olayın anlamsız bırakılmaması için ne yapılmalıdır?

Bu fırsattaki sözlerimi burada ortaya atacağım bir teklifle bağlayayım:

Konu, önümüzdeki dönemde bir bilimsel toplantının düzenlenmesini aradığını göstermektedir. Böyle bir toplantıyı yapmak,  hem Makedonya’da yasayan, hem de Türkiye’ye göç eden Makedonyalı Türkler olarak boynumuzun borcudur. Bu toplantı bir yandan konuyla ilgili soruları bertaraf eder, diğer yandan da Yücelle ilgili manevi borcumuzu yerine getirmemize yardımcı olur.

Farkındaysanız konuşmamda öğretmenlerim olan ve kendisini yakından tanıdığım uç kişiden başka bir Yücelcinin adini anmadım. Bunun baslıca sebebi en önde açıklanması gerekenin Yücel Teşkilatı olduğuna inandığımdır. Teşkilat taslarını yerine oturtup, Yücel mozayığını oluşturarak, konuya hak ettiği bütünlük ve büyüklük verildikten sonra, Yücelin gerçek anlamının meydana çıkacağı bellidir. Zira Teşkilatın anlamı algılanmadıkça, Yücelcilerin değerlerini de her yanıyla anlamak mümkün olmayacaktır.

Buradan giderek, bu bilimsel yaklaşımı yaşatacak toplantının bir an önce yapılmasının gerektiğini söylerken, bunun sadece bizimle yani bura Türkleriyle yapılacak bir mesele olmadığını hatırlatmakta fayda vardır. Konunun açıklık kazanması üzere bu toplantıya Türk olmayan bilim adamlarının da katılması, özellikle bu olayın boyutlarının ciddi bir bicimde ele alınmasını sağlayabilecek Türkiyeli bilim adamlarının da yer alması şarttır gibime geliyor.

Böylesi bir toplantının ardından artılarıyla, eksileriyle muammanın çözülmesi yaşanacaktır. Aksi takdirde Yücel sadece Yücel demekle anılmaya devam edecek, Yücelciler yüceleştirilmeye çalışılacak, ama teşkilat ile üyelerinin bu anma toplantıları hep bilimsel gerçeklerden uzak kalacak, muamma çözülmeden yasamaya devam edecektir.

Bununla da en büyük haksizliği, Yücele yapmış olacağız. Böylesi bir bilimsel toplantının en kısa bir zamanda yapılmasını arzular, Yücel ve Yücelcilerin adlarının tarihe hak ettikleri bicimde kazılmasını temenni ederim.

Burada İkinci Yücel olarak andığım Türk Demokratik Birliğinin devamı olan Türk Demokratik Partisi üst düzey temsilcilerini gördüğümden, Yücelcilerin itibarlarının iadesi surecinin başlatılması için siyasi bir havanın oluşturulmasına gidilmesi gerekçesiyle, konunun siyasi boyutu doğrultusunda değerlendirilmesinin iyi bir fırsat olacağını ve bu görevi TDK’nin üstlenmesiyle en doğru bir bicimde yapılabileceğini âcizane dikkatlerine sunmaktayım.

Yazıda sözlerimi bağlarken, bu sefer Türk önsözünü taşıyan her uç partiyi hatırladım. Siyasi platformları bilmem var mıdır diyeceğim. Programları vardır her halde. Muhtemel hazırlanacak veya yeni hazırlanacak siyasi platformlarda, siyasi taleplerini sıralarken, Yücel ve Yücelcilerle ilgili iadeyi itibar konusuna da yer vermelidir diye düşünüyorum. Dahası, bu sadece partilerin değil, onların içinde bulunacakları veya bulundukları ortaklıklarda diğer siyasi partilerin söylemlerinde yer alacak bir konu olmalıdır.

Yazımın sonuna geldim. Umarım caninizi sıkmadım. Sonu Çanakkale Savasında düşenlere adanan bir kitabin arka sayfasında yer alan bir şiirin, konumuza ve Yücelcilere doğru gördüğüm bir uygulmasiyle yapayım:

“Yıl 1948

Yer, dördünün de mezarlarının bilinmediği Üsküp

Adları mı? Bir kelimede toplanmış, Turptu

Tek varlıklarıydı canları

Bize ne mi anlatıyorlar?

Dikkatlice dinleyin ve kulaklarınızı açın; bas bas bağırıyorlar:

Varlığımız Türk Varlığına Armağan Olsun

Ruhları şad olsun!”

www.gencmakedonyalilar.net

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here