“… Ha, ben buradan şimdi özellikle CHP’ye de sesleniyorum. Bak SPK başkanına benim bu konularla ilgili verilmiş hiçbir talimatım yoktur. Bunu ispat edemeyen alçaktır, şerefsizdir, bu kadar açık söylüyorum. Tayyip Erdoğan’ı bu tezgâhların içinde göremezsiniz, sokamazsınız ve Baykal aynaya baksın, ondan sonra konuşsun…”(1). 

Yukarıdaki sözleri ben veya bir başkası, örneğin Genç Parti Lideri Cem Uzan söylemiş olsaydı, mutlaka Öfke Kontrolü Eğitimi’ne tabi tutulmamız istenirdi. Çünkü “Şerefsiz” ve “Alçak” sıfatları öyle kolayca söylenebilecek sıfatlardan değildir. Hakaretin en üst sınırına tekabül ederler.   

Bu sözlerin sahibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olan bir kişi. Üstelik bu Başbakan, sürekli olarak dindar olmakla övünen bir başbakan. Öyle ki; dindarlığını ispat etme adına yapmış olduğu girişimler sonucunda partisini kapatılmanın eşiğine getirmiş ve partisini 11 üyeli Anayasa Mahkemesi’nin 10 üyesinin oyuyla “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğunu” tescilletmiş bir siyasetçi. Üstelik bu dindar başbakan, yukarıdaki sözleri, bir Ramazan günü ve oruçlu olarak sarf ediyor. Yani ağızdan kötü ve çirkin söz çıkmaması ve orucun vücudun bütün uzuvlarına, nefse ve ruha da tutturulması gerektiğini bile bile yapıyor tüm bunları. Orucun sadece yemek-içmekten ve cinsel münasebetten uzak durmak olmadığını, bu şekildeki bir orucun hayvanlar tarafından da tutulabileceğini bile bile yapıyor bunları. Doğrusu oruç tutan bir kişi olarak, Başbakanın bu tutumunu asla tasvip etmiyorum. Muhatap kim olursa olsun, ne derse desin, değil başbakan seviyesinde bir devlet adamı, sıradan bir vatandaş bile bırakın oruçlu olmasını normal günlerde bile bu sözleri söylememelidir.  

Eskiler, oruçlu insana “Ağzı bağlı” derlerdi. Kendilerine sataşan insanlara, “Çekil git başımdan. Beni ağzımın bağıyla günaha sokma” derlerdi. Buradaki ağzı bağlı tabiri, kötü ve çirkin sözlere karşı ağzı bağlı anlamına gelirdi. Ağzı oruç bağı ile bağlı olan kişiden çirkin ve kötü söz sadır olmaz demekti bu. Sahih Hadis kitaplarında da vardır. Hz. Peygamber, “Oruç bir kalkandır. Sizden beriniz oruçlu olduğu bir zamanda kötü söz söylemesin, kavga etmesin. Ona birisi sataşır veya küfrederse ‘ben oruçluyum’ desin” buyurmuştur. Ayrıca bir başka hadiste de “Gerçek pehlivan, güreşte rakibini yenen değil, öfke anında öfkesini yenen kişidir”buyrulmuştur. Bizim imam-hatipli başbakan ise bu hadisleri mutlaka biliyor olmalıdır.  Ancak Sayın Başbakan’ın birkaç haftadır takınmış olduğu ve partisinin 14 Eylül 2008 günü yapılan Beyoğlu kongresinde taçlandırdığı hırçın tavır, bu hadisleri bilen ve gereğini yapması gereken bir Müslüman tavrı hiç değildir. 

Dolayısıyla mübarek Ramazan günü, muhatapları için “Alçak” ve “Şerefsiz” sıfatlarını uygun gören Sayın Başbakan’a tavsiyemiz, vakit geçirmeden ve gönüllü olarak “Öfke Kontrolü Eğitimi” almasıdır. Zira onun yukarıdaki tavrı ile kendisine “Senin hiç mi Allah’ın yok? Allahsız herif” dediği için mahkemeden “Öfke kontrolü eğitimine tabi tutulma ve bu konuda yazılmış en az beş kitap okuma” cezası alan Cem Uzan’ın tavrından hiçbir farkı yoktur.  

***

Sayın Başbakan geçmiş yıllarda Söğüt’e giderek Ertuğrul Gazi’yi Anma şenliklerine katılır ve MHP lideriyle rol çalma yarışına girişirdi. Hatta bunun için MHP’liler ve AKP’liler arasında arbede çıkar ve Söğüt, Ertuğrul Gazi’yi anma merasiminden çıkar, iki parti arasındaki güç gösterisine sahne olurdu. Boynuna bir Yörük Poşusu bağlayan fırlardı Söğüt meydanına. Ancak Sayın Başbakan, bu seneki şenliklere katılmadı. Bu sebeple sık sık dile getirdiği “İnsanı yaşat ki; devlet yaşasın” şeklindeki Şeyh Edebâli öğütlerini okuma görevi, bu sene CHP lideri Deniz Baykal’a düştü! Başbakan’ın Söğüt şenliklerine katılmak yerine partisinin Beyoğlu ilçe kongresine katılmayı tercih etmesine bakarak demiştik ki; tamam başbakan bugün Aydın Doğan’ın ipini çekecek ve ipliğini pazara çıkaracak. Ancak ne gezer. Boşuna beklemişiz. Tıpkı kedinin ciğer beklediği gibi ağzı sulanarak bekleyen Aydın Doğan ve Doğan Holding muhalifleri gibi… 

Açık söylemek gerekirse; Aydın Doğan ile Recep Tayip Erdoğan arasında birkaç haftadır devam eden ve Başbakanın öfkesinin tavan yapmasına sebep olan sinir maçında Sayın Başbakan ve partisi gol yemiş gibi gözüküyor. Öyle ki; Başbakan’ın yemiş olduğu gol ile Fenerbahçe’nin bu hafta, kalecisi Volkan Demirel’in uçarak sebep olduğu penaltı yüzünden Hacettepe’den yediği golden hiçbir farkı yoktur…  

Başbakan’ın, başbakan seviyesinde bir devlet adamına yakışmayacak biçimde Doğan Medya Grubu’na karşı girişmiş olduğu saldırılar, karşı saldırıları körüklemekten ve milleti boş yere meşgul etmekten başka hiçbir işe yaramamıştır. Doğan Medya Grubu’na ait gazetelerde çalışan ve AKP’ye sempati ile bakan yazarlar bile artık Başbakan’a yüklenme noktasına gelmişlerdir. Hemen hepsi, günlerdir bu konuya yoğunlaşmış durumdalar. Örneğin bugün itibarıyla Doğan Medya Grubu’na mensup bazı yazarların makale başlıkları şöyle: Oktay Ekşi: Despotizm, Tufan TÜRENÇ: Bu güzel ülkenin büyük talihsizliği…, Mehmet Yılmaz: AKP medyasına uyarımdır!,  Ahmet Hakan: Hangisi daha iyi medya patronu, Sedat Ergin: Sayın Başbakan Biraz Ayıp Oluyor, Can Dündar: Öfke, Taha Akyol: Otoriter mizaç. Başbakan birkaç haftadır takınmış olduğu öfkeli ve sinirli tavrı terk etmediği sürece, Doğan Medya Grubu’nun kendisine karşı takınmış olduğu bu tavır da sona ermeyecek ve Doğan Medya Grubu pek yakında AKP’nin sık sık yaptığı gibi mazlum ve mağdur rolünü oynamaya başlayacak gibi gözüküyor. Şimdiden oynamaya başladı bile. İMKB’de Doğan Grubu şirketlerin hisse senetlerinin genel düşüşten çok daha fazla düşmesini Başbakan’ın çıkışlarına bağladılar bile…  

***

Gafur Pijamasıyla ABD Genel Kurmay Başkanı’nı Kabul Etmek  

Belki sizlerin de dikkatlerini çekiyordur: ABD savaş gemileri Karadeniz’de cirit atıyor.  Rusya ve Gürcistan arasındaki savaşı müteakip insani yardım bahanesiyle Karadeniz’e gelen Amerikan Savaş Gemileri Karadeniz’de sürekli kalmanın peşindeler. Montrö Sözleşmesi’ne uyma adına üç hafta Karadeniz’de kaldıktan sonra birkaç günlüğüne Ege Denizi’ne geçip, akabinde tekrar Karadeniz’e dönüyorlar. Türkiye ise bütün bunlara seyirci kalıyor. Müttefiki ABD’ye “İnsani yardımları neden savaş gemileriyle gönderiyorsun?” diye soramıyor. “Benim Rusya ile çok yönlü ilişkilerim var. Beni bu savaş oyununa alet etme. Tıpkı Irak’ta sebep olduğun gibi beni yine çok büyük ekonomik zararlara uğratıyorsun.  Bunun emareleri şimdiden görülmeye başladı. Bak, Rusya, gümrük kapılarında Türk tırlarını bekletiyor ve ülkesine menim malımı sokmuyor…” diyemiyor. 

İşte bu ortamda Sayın Başbakan dün Dolmabahçe Sarayı’ndaki çalışma ofisinde ABD Genel Kurmay Başkanı Oramiral Michael G. Mullen’i kabul ediyor. ABD heyetinde başta ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson olmak üzere; birçok asker ve sivil bürokrat var.  O da nesi, Sayın Başbakan kravatsız ve üstünde Gafur pijaması desenli, kalın mavi-beyaz çizgili bir gömlekle konuklarını kabul ediyor. Ceketi var ama kravatı yok. Dikkat ettim, Sayın Başbakan’ın ABD Genel Kurmay Başkanı Mullen’i kabulünde giymiş olduğu gömlek ve elbise ile birkaç saat önce partisinin Beyoğlu kongresinde yapmış olduğu konuşma sırasında giymiş olduğu gömlek ve elbise aynı. Demek oluyor ki; Sayın Başbakan duş alıp elbisesini değiştirme fırsatı bile bulamamış. Kongreden çıkıp Dolmabahçe Sarayı’na koşmuş. Aydın Doğan ve CHP’ye yüklenmekten kaynaklanan terin olanca kokusuyla… 

Dolmabahçe Sarayı ve Sadrazam Recep Paşa    

Dolmabahçe Sarayı’nda başbakanlar için eskiden de bir çalışma ofisi bulunuyor muydu bilmiyorum. Eğer bulunuyorsa, bu uygulama muhtemelen meşhur Vezir-i Âzamlarımızdan Turgut Paşa (Turgut Özal) ile başlamış olmalıdır. Ancak şahsen ben,   en azından Bülent Ecevit, Tansu Çiller, Necmettin Erbakan, Süleyman Demirel ve Mesut Yılmaz gibi başbakanların Dolmabahçe Sarayı’nda çalışma yaptıklarını fazla hatırlamıyorum. Oysa Sayın Başbakanın, sanki bir Osmanlı Sadrazamı gibi davranıp ikide bir Dolmabahçe Sarayı’na kapağı atması oldukça ilginç. 22 Temmuz seçimlerinde almış olduğu %47’lik oy oranına ilave olarak Dolmabahçe’nin sahip olduğu büyüklük ve ihtişam, onun üzerinde bir büyüklük hissi yaratıyor mu emin değilim. Ancak Dolmabahçe’nin konumunun ve sahip olduğu ihtişamın Sayın Başbakan’ın ruh halini etkilediğine kesinlikle inanıyorum. Dolayısıyla takınmış olduğu pervasız, hükmedici ve tepeden bakmacı tavrın biraz da Dolmabahçe’nin ihtişamından kaynaklandığını düşünmeye başladım ben.  

Dolmabahçe’nin ihtişamına %47’lik siyasi gücü ve Kasımpaşalı edasını da ekleyince karşımıza çıkan portre işte bu portredir. Yani Sadrazam Recep Paşa portresi! Bu sebeple, kendisine bir an önce Dolmabahçe’yi terk etmesini ve böylece büyüklük kompleks ve kuruntusundan kurtulmasını tavsiye ediyoruz.  

Nerede elinde yardım paketleri ile şehrin varoşlarında yaşayan fukara Mehmet Emminin evine iftara giden veya şehrin meydanındaki iftar çadırına elinde yemek tepsisi ile sıraya giren  Başbakan Recep Tayip Erdoğan, nerede parti kongresinde hedef aldığı kişilere “Şerefsiz” ve “Alçak” diye bağıracak kadar fevrileşen ve “Bre nabekâr. Bre zındık tiz yıkıl karşımdan” edasıyla, muhataplarına adeta ferman okuyan Sadrazam Recep Paşa…  

*** 

Ermenistan’ın Elektriği ve AKP’nin Ampulü  

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün Ermenistan’a yapmış olduğu çalışma ziyaretiyle birlikte Türkiye’nin Ermenistan’dan elektrik alacağı gündeme geldi.  Yazılı ve görsel medyada buna ilişkin haberler çıktı(2). Daha sonra bu haberler yalanlandı(3). Oysa haber doğruydu ve hükümet yalan söylüyordu. Konu bir şekilde gündeme gelmiş ancak EPDK Ermeni elektriğine engel çıkarmış, Deniz Feneri ile aydınlandığı konusunda yoğun iddialar bulunan AKP’nin ampulünün, Ermeni elektriği ile aydınlanmasına engel olmuştu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün apar-topar Azerbaycan’a gitmesinden sonra konuya ilişkin olarak gazetelerde çıkan haberlerde şöyle deniliyordu: 

Rus enerji devi İnter Rao’nun Türkiye’de faaliyet gösteren iştiraki TGR’nin, Ermenistan’dan elektrik ithal etme talebi, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) tarafından reddedildi… Ermenistan Enerji Bakanı Armen Movsisyan, Ermenistan elektrik idaresiyle bir Türk şirketi arasında, anlaşma imzalandığını açıkladı. Söz konusu anlaşmayı imzalayan Unit Group henüz EPDK’ya başvuru yapmazken, anlaşma konusunda Enerji Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı’nın bilgisi olmadığı öğrenildi. Bu arada EPDK, Ermenistan’dan elektrik ithal ederek Doğu Anadolu’nun elektrik ihtiyacını karşılamak isteyen TGR’nin başvurusunu reddetti…”(4) 

Anlaşılacağı üzere; hükümet bir taraftan Başbakan marifetiyle Doğan Grubu ile polemiğe girişerek gündemi saptırırken ve dikkatleri başka tarafa yöneltirken, öbür taraftan kardeş Azerbaycan’ı küstürme pahasına ve sessiz sedasız Ermenistan’dan elektrik almaya çalışmış, ancak suçüstü yakalanmıştır.    

Peki, Ermenistan’da bize satacak kadar ihtiyaç fazlası elektrik var mıdır? Ermenistan bu elektriği nasıl elde ediyor. Bildiğimiz kadarıyla Ermenistan’da fazla su kaynağı ve buna bağlı olarak hidroelektrik santralı ve kayda değer termik santral de yok. O zaman geriye kalıyor nükleer enerji. Evet, şu anda Ermenistan ihtiyacı olan ve bize satmaya çalıştığı elektriği sahip olduğu nükleer santralden elde ediyor. Zira Sovyetler birliği zamanında kurulan Metsamor Nükleer Santrali hâlen faal ve enerji üretiyor. Bu santralin üretmiş olduğu elektrik, tek başına ülke ihtiyacını karşılamakta ve anlaşılan ihraç edilecek derecede enerji fazlası yaratmaktadır. Söz konusu nükleer santral Türkiye sınırında olup sınırdan bakıldığında görülecek kadar yakındır. Santral eski teknoloji ile çalışmaktadır ve herhangi bir nükleer sızıntıda etkilenecek ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. Deniz aşırı bir ülke olan Ukrayna’daki Chernobil faciasının ülkemize olan etkisini düşününce, sınırımızın hemen karşısında bulunan Ermenistan’a ait nükleer santralin ülkemiz için taşımış olduğu potansiyel tehlike ortadadır.  

Öte yandan ülkemizde kurulması düşünülen Nükleer Santrale ısrarla karşı çıkan çıkar çevrelerinin, Ermenistan’ın nükleer santral vasıtasıyla üretmiş olduğu elektriği ülkemize satmaya çalışması karşısında utanmaları gerekir diye düşünüyorum. Bu sebeple ben, Türkiye’nin en kısa zamanda nükleer enerjiye geçmesini, Mersin veya Sinop, nereye kurulacaksa bu santralin bir an önce kurulmasını arzu ediyorum. Allah’ın aç bilaç Ermenistan’ı bile hem de eski teknoloji ile bu imkândan istifade ederken, Türkiye’nin bu konuda ayak sürümesini büyük oranda aptallık olarak değerlendiriyorum. Hele hele kuraklık ve küresel ısınma sebebiyle barajlarımızın SOS verdiği, hava kirliliği bahane edilerek termik santrallere savaş açıldığı bir dönemde, bu konuyu milletimiz için hayati derecede önemli buluyorum. Yoksa ülkemizi, Rus doğal gazına bağlı olarak kurulan Doğal Gaz Çevrim santralleri çöplüğüne çevirmek üzereyiz haberiniz olsun. Rusya doğalgazı kesti mi, işte size Doğal Gaz çevrim Santrali çöplüğü…  

Bugün veya yarın, Ermenistan’dan elektrik almamız tekrar gündeme gelecek ve bu iş mutlaka gerçekleşecektir. Çünkü bunu biz değil, ABD ve AB istiyor. Bizim bu iki süper güce karşı durmamız olası değil. Ümit edelim ki; günün birinde Ermenistan’a ödeyeceğimiz elektrik ücreti, en azından Kuzey Irak’taki Peşmergeye ve Kandil Dağı’ndaki teröriste verdiğimiz elektriğin kilovatından aldığımız ücrete eşit olsun. Ancak “Maksat dostlar alışverişte görsün” diyen Hoca Nasreddin misali, ucuz satıp pahalı almaya alışmış bir millet olarak, bunu bile başaracağımıza inancımız yoktur bizim.  

15 Eylül 2008       

Ömer Sağlam

_____________

1- http://www.milliyet.com.tr internet adresinde bulunan 15.09.2008 tarihli ve Erdoğan’ın hedefi yine Doğan Grubu” başlıklı haber.

2- bkz. http://www.ntvmsnbc.com/news/458981.asp internet adresinde bulunan 12.09.2008 tarihli ve Türkiye Ermenistan’dan elektrik alacak” başlıklı haber. http://habervitrini.com/haber.asp?id=360849 internet adresinde bulunan 10 Eylül 2008 tarihli ve aynı başlıklı haber.

3- http://yenisafak.com.tr internet adresinde bulunan 11.09.2008 tarihli Ermenistan’dan elektrik alınmayacak” başlıklı haber.

4- bkz. http://www.milliyet.com.tr internet adresinde bulunan 15.09. 2008 tarihli veEPDK’dan Ermenistan elektriğine veto” başlıklı haber.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.