Blog

  • F-16’lar uçacak, tanklar yürüyecek

    F-16’lar uçacak, tanklar yürüyecek

    Turhan FEYİZOĞLU
    19 Aralık 2005, sayı: 97

    “Yukarıda mavi gök, aşağıda yer yaratıldıkta, ikisinin arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğulları üzerine atalarım Bumin Hakan, İstemi Hakan tahta oturmuş. Oturarak Türk milletinin ülkesini, töresini idare edivermiş, düzenleyivermiş. Dört taraf hep düşman imiş. Asker sevkedip dört taraftaki Kavmi hep itaat altına almış, mutlu kılmış. Başlılara baş eğdirmiş, dizlilere diz çöktürmüş… Ey Türk Oğuz Beyleri! Üstten gök çökmedikçe, alttan yer delinmedikçe bil ki, Türk Milleti, Türk yurdu, Türk devleti, Türk töresi bozulmaz.”

    (Göktürk-Orhun Kitabeleri’nde yazılan Bilge Kağan’ın hitabesinden bir bölüm).

    ***

    Türkler, insanlığın ilk devirlerinden beri Avrasya, Afrika, Ortadoğu, ve Uzakdoğu denilen bölgelere yön veren en büyük millet olmuş, günümüzde de tüm dünyaya yön verecek birikime sahip önemli bir millettir.

    Tüm dünyada herkes, Türk Milleti için şunu diyor:

    “Türk Milleti asker millettir.”

    Neden asker millet deniliyor? En yalın haliyle açıklamaya çalışayım. Türk Milleti, insanlığın var oluşundan beri “asker millet” anlayışını tüm hayatına uygulamıştır.

    “Batılı” olarak adlandırılan ve çok tartışılan bir kitabın yazarının değerlendirmesine göre bu durum şu tarihe kadar devam etmiştir:

    “Süleyman Şah’ın ölümünden sonraki üç yüzyıl içinde, onun onuncu halefi olan Kanuni Sultan Süleyman, Adriyatik kıyılarındaki Arnavutluk’tan, İran İmparatorluğu sınırlarına ve Mısır’dan Kafkasya’ya dek uzanan koskoca bir imparatorluğu adalet ve dirayetle yönetmeye başlamıştı bile. Macaristan ve Kırım ona bağlı prensliklerdi. Avrupa hükümdarları getirdikleri değerli armağanlarla huzuruna çıkarak, aralarındaki antlaşmazlıklar konusunda onun hakemliğine başvuruyorlardı. Orduları, Doğuya giden yol üzerinde yerleşmişti. Filosu tüm Akdeniz’e egemendi. Kuzey Afrika, hükümranlığını tanımıştı. İstanbul onundu. Bütün bunlardan sonra dünya egemenliğini elde etmek için uğraştı. 1580’de Viyana kapılarına dayandı ve Hıristiyan alemini kıskıvrak yakalamaya çalıştı. Başaramadı ve ölümünden sonra yozlaşma başladı. Halefi ayyaş (İkinci) Selim’di. Selim’in bir Ermeni uşağının piçi olduğu ve saltanat kanının onunla değiştiği söylenir. Bir istisna dışında, ondan sonra gelen yirmi yedi padişahın her biri bir öncekinden daha da dejenere idi. Yönetimi, saray haremi, iç oğlanları ve hadım ağaları ele geçirdi. İyi bir önderden yoksun kalan Türkler, tüm insanlıkla aynı şuaya girdi. Yapılarındaki çelik doku yok olmuştu. Enerjilerinden ve canlılıklarından eser kalmamıştı. Soy ve ahlak açısından çürümüşlerdi. Egemenlikleri altındaki bağımlı halklar, onlara başkaldırdılar… Muhteşem Süleyman’ın görkemli saltanatından sonraki üç yüzyıl içinde, Osmanlı İmparatorluğu müflis, mefluç ve çürümüş bir hale gelmişti. Bu imparatorluğun artık dağıtılması gerektiğine kani olan Hıristiyan güçler, onu baskı altına alıp, cesaret edebildikleri parçalarına el koymaya başladılar.”

    Neymiş. Türkler “Asker millet” olmaktan uzaklaştıkları zaman her şeyleriyle çöküntüleri olmuş. Demek ki “asker millet” özelliğini Türkler koruyacak, korumalı. Yoksa millet özelliği kalmayacak.

    Bu değerlendirmeyi ben yapmıyorum. Kim yapıyor? H. C. Armstrong adlı “Batılı” bir yazar, “Bozkurt” adlı kitabının 22. sayfasında bunu açıklıyor.

    Ben bir Türk vatandaşı olarak böyle bir değerlendirmeyi yapsaydım ne olurdu?

    Çağdaş (!), Batılı (!), özgür düşünceli (!) olarak nitelenen bazı aydınlar (!) tarafından yanlı davrandığım ileri sürülerek her türlü alçaltıcı ifadeyle değerlendirilecek, ölümle tehdit edilecektim.

    Armstrong adlı yazar, “Bozkurt” adlı kitabının 22. sayfasında yukarıda özetle aktardığım bölümde şunları diyor?

    1- Emperyalist Batıcı işgalci güçlerle işbirliği yapan Türkler, yozlaştı.

    2- Emperyalist Batıcı işgalci güçlerle işbirliği yapan Türkler, egemenliklerinde olan toprak parçalarını tamamen yitirdi.

    3- Emperyalist Batıcı işgalci güçlerle işbirliği yapan Türkler, savaşçılıklarını yitirdi.

    AB-ABD-İngiltere ve diğer emperyalist işgalci güçler bunu bildikleri için Türk toplumundan askerin özelliğini silmeye çalışıyorlar.

    Türk Milleti buna izin vermemeli.

    Türk Milleti “asker millet” olma özelliğini yitirmedi, yitirmemeli. Bu özelliğini korumalı.

    Avrupa Birliği (AB), İngiltere, ABD ve emperyalist işgalci güçler, 2005 yılında da Türklerin bu özelliğinden vazgeçmesini istiyor, bunun için çaba gösteriyor ve her türlü yolu deniyorlar.

    Ne diyorlar?

    “Askerin gücü azaltılsın”, “asker şuradan çıksın”.

    Bunu insan hakları, barış, kardeşlik adına söyleyen emperyalist işgalci-alçaklar, kendi askeri güçlerini artırmak için her türlü çabayı sarf ediyor.

    Seni hareketsiz hale sokuyor ki istediği gibi hareket etsin, sömürücü-işgalci emperyalist güç.

    Bunun son örneğini Irak’ta görüyoruz.

    AB-ABD-İngiltere-Fransa gibi emperyalist işgalci güçler Irak’ta soykırım yapıyor.

    Yarın, İran’da, bir başka gün Suriye’de, bir başka gün Türkiye’de aynı emperyalist işgalci tavırlarını sergileyecekler. Bunun için hazırlıklar yapıyorlar.

    Bunun için dikkatli ol sevgili kardeşim, arkadaşım, dostum.

    Günümüzde “kapkaççı” olarak nitelendirilen şahıslar bile senden daha örgütlü hareket etmektedirler. Bunu bilmeniz gerekiyor.

    “Kapkaççı” örneğin, cüzdanınızı çalıyor.

    Emperyalist-işgalci-kapkaççı güçler sizin tüm hayatınızı alabilir, yok edebilir. Bu örnekler yaşanıyor.

    Şırnak’ın Güçlükonak ilçesinde, AB-ABD-İngiltere işgalci emperyalist güçlerin desteğindeki maşalar-uşaklar tarafından alçakça yapılan saldırı sonucu yiğit yurtsever Türk gençleri asteğmen Ömer Fidan, asker Mehmet Duru, asker Cihan Olhan ve asker Mehmet Ali Çetin, şehit oldu. Yiğit yurtsever Türk gençleri Türk tarihinin ölümsüzleri arasına adlarını yazdırdılar. Onları unutmayacağız.

    Bu nedenle, Türk Milleti, doğuştan sahip olduğu “asker millet” özelliğine sahip olmalı, bu özelliğini korumalı, buna göre hareket etmelidir.

    “Asker millet” olma özelliği sadece “silahşor” olarak değerlendirilmemeli.

    “Asker millet” özelliği yaşamın her alanı kapsar.

    – Bayrağına sahip çıkman amacıyla savaşmalısın.

    – Dilini yaşatman amacıyla savaşmalısın.

    – Kültürünü yaşatman amacıyla savaşmalısın.

    – Ekonomine sahip olman amacıyla savaşmalısın.

    – Özgürlüğüne sahip olman amacıyla savaşmalısın.

    – Öz değerlerini koruman amacıyla savaşmalısın.

    – Ülkene sahip olman amacıyla savaşmalısın.

    Bütün bunların olabilmesi için ilk önce kendi varlığını korumalı, ülkene-toprağına sahip çıkmalısın.

    Bu nedenle Türk vatandaşı olarak ilk başta vatandaş olarak görevlerinin ne olduğunu bileceksin, sorumluluklarını yerine getireceksin. Bunları yerine getirebilmen amacıyla savaşçı olmalı, başarmak amacıyla savaşmalısın.

    Türk ve Türkiye’nin geleceğini korumak amacıyla ayrıca bu ülkenin askeri var, güvenlik güçleri var.

    Türk Milleti’ni ve Türk devletini korumak için binlerce yıldır varolan “asker millet” özelliğiyle oluşturulan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait “F-16” savaş uçakları her zaman korunma-savunma amacıyla istediği her bölgede uçmaya devam edecektir.

    Türk Milleti’ni ve Türk devletini koruma-savunma amacıyla başta tanklar olmak üzere her türlü zırhlı araç her bölgede yürütülecektir.

    Türk Milleti’ni ve Türk devletini koruma-savunma amacıyla savaş gemilerimiz, donanmamız denizlerimizi korumaya-savunmaya devam edecektir.1

    Türk Milleti “asker millet”tir.

    Türk ve Türkiye için kim nerede aşkla, sevgiyle hizmet veriyorsa onların yanındayız, hepsini seviyoruz, destekliyoruz.

  • Dünya tarihini bilmek için Türklerin tarihini bilmek gerekir

    Dünya tarihini bilmek için Türklerin tarihini bilmek gerekir

    Turhan FEYİZOĞLU
    2 Ocak 2006, sayı: 98

    “Türkçe konuşulan, Türk’e yurtluk etmiş olan yerler
    kıyamete kadar Türk’ün hükmü altında kalacak.”

    Oğuz Kağan

    Dünya tarihi Türklerin tarihinin bir özetidir. Dünyanın tarihini Türkler oluşturmuştu. Halen öyledir.

    Türkleri tanımayanlar için 2005 yılında gazetelere yansımış bazı haberlerden örnekler vererek bunu anlatmaya çalışacağım.

    Neden bunu anlatma gereği duyuyorum? Çünkü “Türk dünyası” hakkında Türkler bile yeterli bilgiye sahip değil.

    Bakın bir olay anlatayım. Tarih: 21-23 Mayıs 1993. Yer ve olay: Türkiye’de, Antalya’da “Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk-Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı” düzenlendi.

    Bu toplantıda ilk kez bütün Türk boylarının temsilcileri bir araya gelmiş ve tanımıştı. Güney Sibirya’da yaşayan Şor Türkleri de bu kurultaya katılmıştı. Kurultaya katılan Şor Türkleri temsilcisi o kadar Türk’ü bir arada görünce şaşırmış ve şunları söylemişti: “Biz Şor Türkleri ancak 3000 kişiyiz. Kendimizi az zannederdik. Oysa ne kadar çokmuşuz.”

    “Türk dünyası” kendi gücünün farkına varmalı ve bu işbirliğini geliştirmelidir. Türk’ün gücü nedir? Dünya tarihine bakalım. Türk donanması 16. yüzyılda dünya güçler dengesini değiştirecek işler yapıyordu. Bu yüzyıldan 21. yüzyıla geliyoruz. Aradan 500 yıl geçmiş. 25 Aralık 2005 tarihinde “Deportivolu Taraftarlar, Her Maçta Ay Yıldızlı Türk Bayrağı Açıyor” başlığıyla bir haber yayınlandı.

    Bu haber özetle şöyledir: “İspanya’nın kuzeyinde Portekiz sınırına yakın Galicia bölgesinde, ‘Vigo’ ve ‘La Coruna’ adında iki kent var. Bu iki kentin tepük oyuncuları karşı karşıya geldiğinde, ‘Deportivo La Coruna’ adlı tepük takımının taraftarları, rakip tepük takımı karşısında ellerinde Türk bayraklarıyla sahayı dolduruyor ve “En Büyük Türkiye!” diye bağırarak tepük takımındaki oyuncuları ve taraftarları coşturuyor.

    Tepük oyununun taraftarları öylesine bu işi benimsemişler ki, bu nedenle kurulmuş onlarca Türk taraftarı derneği bulunuyor. Türk taraftar derneklerinden “La Pasion Turca” adlı derneğin kurucularından Ricardo, “Türk bayrağına Deportivo Kulübü yaşadıkça sahip çıkacaklarını” söylüyor. Gazeteci Alberto Torres, bu ilginin nedenini şöyle açıklıyor:

    “Barbaros Hayrettin Paşa, Akdeniz’e hükmettiği sıralarda İspanya sahillerine kadar ulaşmış. O sırada İspanya’da yiğitliğiyle ünlü Galicia bölgesinin delikanlıları, Barbaros’a büyük destek vermişler. Bu işbirliğini içlerine sindiremeyen komşu kent Vigo’nun halkı ise La Coruna’ya Türklerle ortaklığa girmelerinden dolayı, onlara ‘Türkler’ adını takmışlar. Bu ad sporda, özellikle de futbolda günümüzde büyük bir rekabete dönüşmüş.”

    Bir başka olay ve yer. Felemenk ticaret gemileri, 1596’da Cava Adası’na (Endonezya) vardığında kendilerini karşılayanlar arasında İtalyanca bilen bir Türk tüccar da vardı. Bu nasıl olmuş? Bu tüccar orada nasıl bulunmuş? Osmanlı İmparatorluğu yönetimi sırasında “Sarı Selim” lakabıyla anılan “2. Selim” zamanında “Kurtoğlu Hızır Reis” komutasındaki 17 kadırga ve 2 levazım gemisinden oluşan Türk donanması, 1500’lü yılların ortasında Endonezya’ya gitmiş ve uzun yıllar o bölgede kalmış, halkı sömürgecilere karşı korumuş ve onlara her türlü bilgiye vermiş, onlarla kaynaşmışlar. Tekne-gemi yapımcılığını, tekne-gemi kullanmasını, ticaret yapılmasını öğretmişler halka.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünü kaybetmesiyle Endonezya’da Avrupa, İngiltere ve ABD işgalciliği-sömürücülüğü başlıyor. Aradan yaklaşık 500 yıl geçiyor. 21. yüzyıldayız. Endonezya’da bağımsızlık için savaşan gerillalar, zemininde kırmızı-beyaz renk olan bayraklarına simge olarak Türk bayrağının simgeleri olan “ay ve yıldızı” almışlar.

    Tüm Avrupa ülkelerinden değil, bazı Avrupa ülkelerinden örnek verelim. 1700’lü yıllarda İsveç Kralı, Ruslara karşı savaşırken Ruslardan kaçmış ve Osmanlı Devleti’ne sığınmış. Bir süre Osmanlı Devleti’nin misafiri olmuş. İsveç ile Rusya antlaşma yapınca ülkesine geri dönmek isteyen İsveç Kralı’nın yanında 300 Türk askeri güvenlik amacıyla görevlendirilmiş. Uzun bir yolculuktan sonra İsveç’e varılmış. İsveç Kralı’nın yanında İsveç’e giden Türk askerleri geri dönmemiş orada kalmışlar.

    Peki ne olmuş bu Türklere ve ne yapmışlar? İsveç’e giden bu 300 Türk askeri, “Askersund” Kasabası’na yerleşmişler ve hayatlarını orada devam ettirmişler. Almanya’nın özellikle güney bölgesinde bir çok yerleşim yerinin ismi Türk ismi taşıyor: Türkheim, Türkenfeld, Türkenkriege gibi. Kasabalardaki bu Türk isimleri 1960 sonrası giden Türkler nedeniyle kalma değil, daha çok 16. yüzyıldan sonra bu bölgelere giden Türk akıncılardan kalmadır. Almanya’nın Schwetzingen Kasabası’nda 18. yüzyıldan kalma ve Türklerin yaptığı bir camii vardır.

    Avrupa’dan Afrika’ya geçelim.

    22 Kasım 2005 tarihli bir gazetede, “Gambiya’da Türk Olmanın Cazibesi” başlığıyla yayınlanan haber özetle şöyledir:

    “BBC Fransızca bölümünde çalışan gazeteci Jean-Michel Duffrene Ramazan ayının sonlarında Batı Afrika ülkesi Gambiya’nın büyükelçiliğine gitmiş ve Fransız pasaportuyla ülkeye giriş için vize almak istediğinde vize vermemişler. Eşinin Türk olması nedeniyle Türk pasaportuyla başvurmuş ve Gambiya’ya girebilmesi için hemen vize vermişler.

    Gazeteci Duffrene, Türklerin burada yaptığı ekonomik-kültürel-eğitimsel katkılar sayesinde neredeyse Gambiya’nın her tarafında Türk izine rastlamanın mümkün olduğunu belirtiyor.

    Bir örnek de Türkiye’ye yerleşen bir ABD’li aileden örnek vereyim. 29 Kasım 2005 tarihinde “Bursa’ya Yerleşen ABD’li Aile Türkleşti” başlığıyla yayınlanan haber özetle şöyledir:

    “ABD’li David Mc Neill, bir otomobil yedek parça firmasındaki görevi nedeniyle 2 yıl önce eşi ve 4 çocuğuyla birlikte Türkiye’ye geldi. Türk kültürüne çok çabuk uyum sağlayan ve artık yaşamlarını Türkiye’de sürdürme kararı alan aile isimlerini de değiştirdi. David (Davut), eşi Angie (Ece), çocukları Graham (Görkem), Matthew (Mert), Murphy (Müfit) ve Austin de (Aslan) adını aldı. Çocuklarını özel okul yerine bir devlet okulu olan Nedim Öztan İlköğretim Okulu’nda okutan ailenin en sevdiği yemekler ise iskender kebap, fasulye ve pide çeşitleri. David Mc Neill, “Eşim ve çocuklarımla Bursa’ya yerleştik. Burada insanlar çok sıcak. Ben ve ailem çabuk adapte olduk. Burada çok mutluyuz, kendimizi bir Türk ailesi gibi hissediyoruz” demiş.

    Bunun nedenini ABD’li aile açıklıyor: Türkler bulunduğu her bölgede huzur, adalet ve barışı sağlamıştır.

    Türklerin egemen olmadığı bölgelerde savaş, yıkım, sömürü, işgal hakim olmuştur. Türkler dünyanın her bölgesinde, her tarafında bir dünya milleti olarak var ve yaşıyor. Dünya tarihi gösteriyor ki, Türklerin ve Türkiye’nin her şeyi yapabilecek gücü ve örgütlülüğü var. Yeter ki buna uygun hareket edip karar verebilelim. Gücünü ve etkinliğini hissettirsin.

    ABD-İngiltere ve İsrail, Irak’ı işgal ettiği gibi şimdi de İran ve Suriye’yi de işgal etmek istiyor. İran’da 30 milyon, Suriye’de milyonlarca Türk yaşıyor. “Evlad-ı Fatihan” dediğimiz bu yurttaşlarımıza ve orada yaşayan insanlara sahip çıkmak bizlerin görevidir.

    Türkler, bu bölgede, işgalci emperyalist-sömürgecilere karşı direnen tüm ülkelerle, güçlerle işbirliği yapıp buralardaki işgalcileri-sömürgecileri ve emperyalistleri bu bölgeden kovabilir. Bizlere her kesimin ihtiyacı var. Kimse Türklersiz iş yapamıyor ama Türklerin başında olanlar da bir iş yapmak istemiyor.

    Bölgeye barışı ve huzuru Türkler getirebilir. Bunun tarihte örnekleri çoktur. Bir kere daha hatırlatırım.

    Türk’ün olmadığı yerde barış, huzur, kardeşlik ve adalet olmaz.

  • Danimarka, Norveç, İsviçre ve Kanada Büyükelçileri

    Danimarka, Norveç, İsviçre ve Kanada Büyükelçileri

    Danimarka, Norveç, İsviçre ve Kanada Büyükelçileri İstenmeyen Adam İlan Edilmeli, Türkiye’den Derhal Çıkartılmalıdır

    Turhan FEYİZ0ĞLU

    Aslında yukarıdaki istenmeyen elçilerin arasında ABD elçisi Edelman da vardı; ama herif Türkiye’den kendisi ayrılmak zorunda kaldı.

    “TCK Kadın Platformu” imzasıyla Ankara’da, “Türk Ceza Kanunu değişiyor/ O halde mücadeleye devam” sloganıyla afişler asıldı.

    Afişin altındaki imzalarda ayrıca: “Danimarka Büyükelçiliği, İsviçre Büyükelçiliği, Norveç Büyükelçiliği ve Kanada Büyükelçiliği” imzaları da vardı.

    Emperyalist güçler, Birinci Dünya Savaşı’nda bile bu kadar cüretkar değillerdi. Bunu yapacak cesaretleri yoktu. Ama bugün yapabilecek cesareti gösterebiliyorlar. Bu cesareti kimden alıyorlar?

    Bu afişin altında imzaları bulunan Norveç Büyükelçisi H. W. Longva’nın, Danimarka Büyükelçisi C. Hoppe’nin, İsviçre Büyükelçisi Dr. W. B. Gyger’in ve Kanada Büyükelçisi Michael Leir’in “istenmeyen adam” ilan edilerek Türkiye’den derhal çıkartılması gerekir.

    Bunlar Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı “mücadeleye devam” ettiklerini söylemektedir. Bu içişlerimize karıştıklarının açıkça, hem de başkent Ankara’da itirafıdır.

    Tüm dünyada herkesin başkanları için “Aptal” nitelendirilmesi yapılan ABD’nin Türkiye’den giden elçisi Eric Edelman, Boğaziçi Üniversitesi’nde (BÜ) bir konuşma yaptı. 3 Haziran 2005 tarihinde yayınlanan açıklamasında Edelman, yaptığı konuşmada, özetle şunları söylemişti:

    “İki ülke ilişkilerini yanlış yönlendiren fikirler ve ABD şirketlerini boykot çağrıları, özellikle çirkin başlarını kaldırdıkları zaman ezilmelidirler.”

    Bu açıklama beni şaşırtmadı.

    ABD şirketi Cargill’in Bursa’nın İznik Gölü havzasında yaptırdığı mısır işletme tesisiyle ilgili Türk yasaları tarafından verilen ceza kararlarıyla ilgili uygulama hakkında ABD Başkanı George Bush, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan ABD şirketlerinin zorluklarla karşılaştığı eleştirisini yaptı ve bunun halledilmesini istedi.

    ABD’nin siyasette iki yüzlü hareket eden çirkin yüzü böylece bir daha açığa çıktı. Edelman’ın açıklamasıyla ABD politikası suçüstü yakalandı. Bu açıklama yeni bir itiraftır.

    “Baş ezmek” ne anlama geliyor ?

    “Baş ezmek”, ya ABD’nin istediğini yapacaksın, ya da öleceksin anlamına geliyor.

    Edelman denen herif kimin başını ezdi ve ezmek istiyor?

    % 80’i ABD emperyalizmine karşı olduğu söylenen Türk halkının başının ezilmesini istiyor?.

    Peki gittiği her ülkede kışkırtıcılık yapan- kan dökülmesine yol açan olaylara sebep olan Edelman kim?

    Ukrayna göçmeni Yahudi bir aileden olan Edelman’ın annesi İstanbul Yahudilerinden. Bu nedenle Türkçeyi anadili gibi konuşuyor. Fakat, Edelman, Türkiye’de Türkçe’yi az anlarmış gibi hareket etti, taklitçilik yaptı, herkesi kandırmaya çalıştı.

    İsrail’deki ırkçı-faşist Likud Partisi’nin çok sevdiği bir isimdi Edelman.

    ABD emperyalizmine karşı Türk yurtseverlerinin düzenlediği bir eylemle Edelman gibileri hakkında bir örnek vermek istiyorum.

    CIA ajanı Robert Commer, 1968 yılında Türkiye’ye ABD elçisi olarak atanmıştı.

    Commer de, Edelman gibi gittiği her ülkede karışıklık çıkartan bir görevliydi.

    Yurtsever-devrimci Türk gençleri, 1968-1969 yıllarında, Commer’in Türkiye’de istenmeyen adam edilmesini ve derhal Türkiye’den çıkartılmasını isteyen eylemler yaptı. Bunlardan en önemlisi, ABD Elçisi Robert Commer’in otomobilinin ODTÜ’de yakılmasıydı. Commer bu eylemler sonucunda bir kaç ay içinde defolup gitti.

    ABD 6. Filosu Türkiye’ye 1950’den itibaren geliyordu.

    1964 yılında, ABD’nin baskısına karşı Başbakan İsmet İnönü, “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de orada yerini alır”, diyerek tepkisini dile getirmişti.

    Kıbrıs nedeniyle 1964’te ve 1974’te ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı ambargoyu unutmadık.

    Yurtsever-devrimci Türk gençleri, düzenlediği eylemlerle ABD’nin 6. Filo’sunun Türkiye’ye gelmesini 1970 yılında tamamen engelledi.

    1968-1972 yılları arasında çeşitli provokasyonlar sonucunda yurtsever-devrimci Türk gençlerinin “başları ezildikten” sonra ABD 6. Filosu Türkiye’ye tekrar gelmeye başladı.

    ABD’nin Türkiye’de yaptığı provokasyonları-katliamları unutmadık.

    Sinan Cemgil, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve yüzlerce yurtsever Türk genci ABD emperyalizmine karşı geldiği, direndiği için ABD ve İngiltere’nin maşaları tarafından öldürüldü.

    ABD’nin Büyükelçisi Edelman’ın deyimiyle, “Başları ezildi.”

    ABD’nin kendi çıkarları için Türk devletine karşı maşalarını-teröristlerini kullanmasını, desteklemesini unutmadık.

    Tarihten bir örnek vermek istiyorum.

    ABD ve İngiltere’nin maşaları, 20 Haziran 1987 tarihinde, Mardin’in Ömerli İlçesi Pınarlı Köyü’nü basarak, Bedirhan Öztep’in ailesinden kadın-erkek-çocuk 29 kişiyi katletti.

    Bedirhan Öztep’in ailesinden katledilen 29 kişiyi unutmadık. Onlar kardeşimizdir.

    ABD ve İngiltere’nin maşaları tarafından alçakça katledilen 40 bine yakın şehidimizi unutmadığımız gibi, yakın zamanda, 1 Haziran 2004’ten Mayıs 2005’e kadar ABD’nin kullandığı maşalarca öldürülen 107 Türk şehitle 231 yaralıyı da unutmadık, unutmayacağız.

    ABD ve İngiltere’nin yaptığı insanlık dışı diğer olayları unutmadığımız gibi, Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesini, Musul’da 5 Türk güvenlik görevlisinin öldürülmesini yurtsever Türk vatandaşları olarak unutmadık, unutmayacağız.

    Irak’ta ve Türkiye’de yaşayan bazı maşalar, ABD ve İngiltere’nin Ortadoğu’ya gelerek soykırım yapmasını şenliklerle, halaylarla karşıladı-kutladı, destek verdi, veriyor. Bu ABD ve İngiltere taraftarı maşalar, Ortadoğu’da bazı halklara-milletlere yönelik soykırım ve katliamlara iştirakten-desteklemekten tarih içinde sorumludur. Bu katliamın-soykırımın tarih açısından da bir hesabı olduğu unutulmamalıdır. ABD ve İngiltere’yle yaptıkları bu alçakça işbirliği her zaman karşılarına çıkacaktır.

    Irak ve Afganistan’daki gözyaşı devam ediyor.

    ABD’li diye bir millet yok ama Türk diye dünyanın en eski milletlerinden bir millet var.

    Türk, tüm zamanların içinde her zaman varoldu-varolacak ama ABD’li diye bir şey olmayacak.

    ABD’yi oluşturan ve onlarla işbirliği içinde olan maşalar para için her kılığa bürünmüş, para için herşeyi yapmıştır.

    Mersin’de, Türk Bayrağı’nı yakmak isteyen bir-iki çocuk ortaya çıktı.

    Bu olay bir şeyin açığa çıkmasına yol açtı.

    Bu olay, ABD ve İngiltere dahil emperyalist bazı güçlerle işbirliği içinde olan bazı maşalar tarafından Türkiye’de uygulanmak istenen oyunun ne olduğunun ortaya çıkmasına yol açtı.

    Bu oyunu bilen yurtsever Türk komünisti, yurtsever Türk milliyetçisi ve yurtsever Türk İslamcısı, evine-işyerine Türk Bayrağı astı, tepkisini dile getirdi, ABD ve İngiltere’nin provokasyonlarına dikkat etmesini istedi.

    2005 yılında, Çanakkale Şehitliği’ni her hafta sonu 100 bin kişi ziyaret ediyor.

    Bu gibi örnekler, ABD ve İngiltere karşıtlığının Türkiye’de giderek yapısallaşması anlamına geldiğinin örneklerini veriyor.

    Başka örnekleri diğer yazılarımda vereceğim. Fakat, bu olaylar, şunu söylüyor: Artık, hiç kimseye taviz yok.

    Bir şeyi belirtmem gerekiyor.

    Türk toplumunun, hiç kimseye-topluluğa-topluluklara karşı hiç bir düşmanlığı yok, olmamış. Özellikle dostluğu ve korumalığı olmuş. Bu tarihte örnekle kanıtlanmıştır.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi, “Yurtta barış, dünyada barış.”

    Barış nasıl olacak?

    Türkler sabrının son sınırına kadar sabreder, bekler.

    Şair Nazım Hikmet bir şiirinde ne diyor:

    “gayrı yeter demesinler.”

    Türk’ün sabrını zorlamayacaksınız.

    Türk toplumu bu deyime her zaman uymuş ama, Türk toplumuna karşı kim haince saldırı yapmış, kötülük etmişse, eninde sonunda bedelini ödemiş, ödetilmiştir.

    Türk unutmaz, affetmez.

    Tarihe bakın bunun binlerce kanıtını görürsünüz.

    20.6.2005

  • ÇEKİÇ GÜÇ ve TÜRK-ABD İLİŞKİLERİNE BİR BAKIŞ

    ÇEKİÇ GÜÇ ve TÜRK-ABD İLİŞKİLERİNE BİR BAKIŞ

    Turhan FEYİZOĞLU
    Temmuz 1996

    Emperyalizm, her dönem, dünyadaki değişen güç dengelerine göre değişik yöntemler bularak, sömürü çarkını döndürmeye çalışmıştır.

    Kendisini “dünyanın jandarması” olarak gören ABD de, Ortadoğu’daki çıkarlarını korumak amacıyla Çekiç Güç yöntemini bulmuş ve şimdilik bu planını uygulamaya sokmuştur.
    Çekiç Güç olarak adlandırılan askeri güçün Ortadoğu’daki görevi ve amacı nedir buna kısaca gözatalım.

    Ortadoğu bölgesi, 1990 yılı istatistiklerine göre, önümüzdeki 20 yıl boyunca, dünya petrol kaynaklarının yüzde 85’ine sahiptir. ABD, dünya nüfusunun sadece yüzde 5’ini oluşturduğu halde, dünya petrol üretiminin dörtte birini tüketmektedir. 

    Dünyanın diğer önemli iki emperyalist gücünden biri  olan Almanya, Ortadoğu petrolüne yüzde 90, diğer emperyalist güç olan Japonya ise yüzde 98 oranında bağımlıdır.
    ABD, Almanya’nın önderliğindeki Avrupa ve Japonya karşısında, Ortadoğu bölgesini denetimi altında bulundurmak, siyasi-askeri ve ekonomik nüfuzunu korumak ve artırarak sürdürmek için, “Çekiç-Güç” adıyla bir güç oluşturmuştur. Bu güç aracılığıyla, ABD, Ortadoğu bölgesini tam bir denetim altına almayı amaçlamıştır. 
    Bu nedenle ABD, Türkiye, İsrail, Ürdün arasında yeni ittifaklar yapılmıştır. Bunun dışında ve bu ittifaka bağlı olarak bu ülkeler arasında ikili ittifaklargeliştirilerek, pekiştirilmeye çalışılmıştır. En son Türkiye ile İsrail arasında yapılan ittifaklar gibi.

    Her ülkenin dış politikasındaki temel ilkelerden birisi, o ülkenin diğer ülkelere karşı kendi çıkarlarını korumasıdır. Fakat, her nedense, tarih boyunca Türkiye-ABD ilişkilerinde çıkarını koruyamıyan ve bu ilişkiden zarar gören taraf sürekli Türkiye olmuştur.

    Geçmişten buna ilişkin çok örnekler verilebilir. Fakat, buna en güzel örnek yakın zamanda yayınlanan iki haberdir.

    Gazeteci Melih Aşık, Türkiye’de üretilen F-16 uçakları hakkında Milliyet gazetesindeki köşesinde 8 Haziran 1996 günü özetle şu bilgileri vermektedir:

    “Uçak Ankara’daki Mürted’deki fabrikada imal ediliyor. General Dynamics firması bu uçağı üzerine yüzde 60 kar koyarak Amerikan Hava Kuvvetlerine satıyor, ABD Hava Kuvvetleri de üzerine yüzde 15 garanti payını koyarak Türkiye’ye satıyor. Kağıt üzerindeki bu işlemler sonucu…

    Türkiye’de üretilen beher uçak için ABD’ye 26 milyon dolar ödeniyor. Beher uçak için ABD’ye “fazladan” 6 milyon dolar ödeniyor. Bugüne dek 160 uçaklık ilk parti üretim tamamlanmış. Ve Türkiye adına anlaşmaya imza atanların armağanı olarak ülkemiz bu ilk partiden en az 960 milyon dolar (80 trilyon TL?) kazık yemiş.”

    Bir başka kazığın ne olduğunu yine 5 Haziran 1996 günü Milliyet gazetesinde yayınlanan bir haber şöyle açıklamaktadır:

    “Türkiye’nin ABD’den ikisi hibe, biri kiralama yoluyla alacağı üç adet Perry sınıfı firkateynnin teslimi, Rum lobisinin etkin muhalefeti nedeniyle tam bir fiyaskoya dönüştü. Başkan Bill Clinton’ın 31 Mart’ta Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e gönderilmesi için söz verdiği firkateynler, lobi engeline takılınca, bu gemileri almak üzere haftalardır ABD’de bekletilen personelin “eli boş” geri dönmesi kararlaştırıldı. Ankara, 480 Deniz Kuvvetleri pesonelinden 429’unu geri çekeceğini bildirirken, bu personel için ABD’de bulundukları süre içinde yapılan harcama, Türk diplomatlarınca yaklaşık 40 milyon dolar olarak ifade edildi.”

    Türkiye, ABD tarafından atılan bu kazıkları tarihte de yemiştir. Bu nedenle Türkiye-ABD ilişikilerine kısaca gözatmakta yarar vardır.
    İkinci Dünya Savaşı sonrasında, ortaya çıkan yeni pazar paylaşımı  içerisinde Türkiye, ilişkilerini kapitalist sistem içerisinde sürdürmüştür.

    Kapitalist sistem ilişkileri içerisinde kapitalist sistemin liderliğini yapan ve dünyanın jandarmalaığını üstlenen ABD’nin Başkanı Harry S. Truman, 12 Mart 1947’de Türkiye ile Yunanistan’ın sosyalist sistemin liderliğini yapan Sovyetler Birliği karşısında savunmalarına yardım için Kongre’ye bir askeri ve ekonomik yardım tasarısı sunar. Tasarı, ABD’nin güvenliğini sağlamak için oluşturulan Truman Doktrini’nin bir bölümüydü. Kongre’nin yardımı onaylaması ABD’nin Türkiye’nin güvenliği ve ekonomik gelişmesine müdahalesinin başlangıcı sayılır. Ankara’ya gelen ABD askeri uzmanlarıyla yapılan görüşmeler sonunda 1 Eylül 1947’de Türkiye-ABD askeri yardım ve işbirliği anlaşması hazırlanır.

    5 Haziran 1947’de açıklanan Marshall Planı, Türkiye’yi ekonomik açıdan ABD’ye karşı daha da bağımlı kılar. İki ülke arasında 8 Temmuz 1948 tarihinde imzalanan ekonomik anlaşma ilişkilerinin dayandığı ikinci bağlantı olur.

    Türkiye-ABD ilişkileri özellikle Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra siyasi, ekonomik, askeri, kültürel alanlarda yapılan ikili anlaşmalarla daha da kuvvetlenmiştir.
    Demokrat Parti Hükümeti, NATO ve Birleşmiş Milletler Örgütü’ne girebilmek için  25 Temmuz 1950 tarihinde asker gönderme kararı alır. Bu nedenle, ABD Başkanı Truman, 26 Temmuz 1950 tarihinde, Karşılıklı Savunma Yardımı Kanununda bir değişiklik yaparak Türkiye’ye yardım yapılmasını sağlar. Türkiye’nin Kore savaşına katılmasını protesto etmek için Türk Barışseverler Cemiyetinin dağıttığı broşürler polis tarafından toplatılır ve Cemiyet Başkanı Behice Boran ile Cemiyet Genel Sekreteri Adnan Cemgil, tutuklanır.

    Türkiye, 18 Şubat 1952 tarihinde NATO’ya resmen kabul edilir. Ancak, 1950’den sonra ortaya çıkan Kıbrıs sorunu, NATO üyesi Yunanistan’la Türkiye arasında büyük gerginliklere yol açar.
    Yunanistan’la birleşmek (ENOSİS) amacını güden Kıbrıslı Rumların, Kıbrıslı Türklere sürekli saldırarak katliamlar yapması Türk-Yunan ilişkilerini 1955’den sonra iyice bozar. 1959 Şubat’ında sorun Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında önce Zürih, sonra da Londra’da yapılan anlaşmalarla geçici olarak çözümlenir. 16 Ağustos 1960’da Kıbrıs, bağımsız bir cumhuriyet olur, Türklerin korunması imzacı üç devletin güvencesine bırakılır. Ancak Kıbrıs Hükümetinin kilit noktalarında Rumlar bulunuyor, ticaret ve ekonomiye onlar egemen oluyor, en kötü toprak ve en önemsiz işler ise Türklere bırakılıyordu.

    1963 Aralık ayında, Rumlar, ENOSİS  istemi ile Kıbrıs’ta Türklere karşı kanlı katliamlar başlatır. Bu nedenle Türkiye’de, Kıbrıs Türklerini korumak için adaya silahlı kuvvetlerin müdahalesini isteyen ve katliamı protesto eden yoğun gösteriler yapılır. Kıbrıs’taki yoğun olaylar üzerine, Birleşmiş Milletler, 4 Mart 1964 tarihinde,  oy çoğunluğuyla bir karar alarak, Kıbrıs’a uluslararası bir barış gücü yollanmasını önerir. Bu karar, Kıbrıs’ı uluslararası bir sorun haline getirir ve Türkiye’nin dış politikadaki durumunu zayıflatır. Emperyalist güçlerin amacı da budur. Başbakan İsmet İnönü, BM’in bu kararıyla birlikte, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale hakkını yitirdiğini açıklar. BM’in, bu kararına rağmen Rumların, Türklere karşı saldırıları artarak devam eder. 16 Mart tarihinde, Meclis, gizli ve olağanüstü olarak toplanır, hükümete Kıbrıs konusunda gerekli yetkiyi verir.

    5 Haziran 1964 tarihinde, ABD Başkanı Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etmemesini ihtar eden bir mektup gönderir. Aslında bu bir ülkenin bağımsız dış politikasına ve siyasi iradesine müdahaleydi.

    Başbakan İnönü, buna yanıt olarak tarihi demecini verir: “Üçüncü bir dünya kurulur ve Türkiye bu dünyada onurlu yerini alır.”

    Johnson’un mektubu ve İsmet Paşa’nın ona verdiği yanıt, kamuoyua yansıyınca, ABD karşıtı tepkiler artar.

    Üniversiteli gençler, 27 Ağustos 1964 Perşembe günü, Ankara Zafer Meydanında, 1960 sonrası, “Türkiye’de ilk ABD aleyhtarı” mitingi düzenler.

    Bu dönemde, Türkiye-ABD arasındaki ilişkiler kamuoyunda açıkça tartışılmaya ve eleştirilmeye de başlanmıştır.

    Demirel, 8 Kasım 1965 günü, Türkiye’de ABD üsleri bulunmadığını ileri sürer. Türkiye İşçi Partisi (TİP), buna yanıt olarak, Türkiye’de, Türk yetkililerinin bile girmesinin yasak olduğu 35 milyon m2’lik ABD üsleri bulunduğunu açıklar. Hemen ardından SBF, Hukuk Fakültesi ve ODTÜ’den kırk öğretim üyesi, ABD’nin Kıbrıs ve Vietnam siyasetlerini suçlayan bir bildiri yayınlar. Bildiride aynı zamanda Türkiye’nin dış siyasetini değiştirmesi, bağımsızlık savaşı veren ülkelere destek olması istenmekteydi. Dört gün sonra, Istanbul Üniversitesi’nden seksen öğretim üyesi, bu bildiriyi desteklediklerini kamuoyuna açıklarlar. TMTF ve TMGT başta olmak üzere öğrenci kuruluşları yayınladıkları bildirilerle, ABD’nin Türkiye’nin iç işlerine karışmasını şiddetle eleştirirler. TİP Milletvekili Behice Boran da, 19 Şubat 1966 tarihinde, TBMM’de, dış politika konusunda yapılan görüşmede, Türkiye’nin NATO’dan çıkıp Üçüncü Dünya blokunun lideri olmasını önerir.

    TİP ve ilerici-sosyalist gençlerin ABD’ye karşı tepkileri giderek yoğunlaşır. Hatta Türkiye’ye rahatlıkla gelerek, limanlara demir atan ABD Altıncı Filo’su, ilerici-sosyalist güçlerin tepkileri sonucu gelemez olur. ABD Altıncı Filosu ancak 12 Mart 1971 döneminde verilen askeri muhtıradan sonra kurulan baskı yöntemiyle ilerici-sosyalist güçlerin ezilmesinden sonra gelmeye başlar.
    Dönemin Başbakanı Nihat Erim, ABD’ye yapacağı bir ziyaret öncesi Associated Press muhabiri Nick Ludington ile yaptığı ve 15 Mart 1972 tarihli Günaydın gazetesinde yayınlanan özel görüşmesinde, özetle şu değerlendirmeyi yapmıştır:

    “Solcu Amerikan aleyhtarı unsurların başarı ile ezilmesi sonucu artık Amerikan askeri gemilerine limanların açılması için herhangi bir sakıncalı durumn mevcut değildir.
    Türkiye’deki aşırı solcuların baskısı ile bozulan Türk-Amerikan münasebetlerinin düzelme yolunda olduğunu söyleyen Erim, sözlerine şunları eklemiştir, “1964 yılında Johnson’un bir mektup göndererek Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini önlemesi Türk kamuoyunda çok kötü bir etki yapmıştır. Bu Türk-Amerikan ilişkilerinin bozulmasında da bahane teşkil etmişti. İki ülke arasında ilişkileri bozmak isteyen bu kişiler ve örgütler bugün türkiye’yi bir komünist diktatörlüğü kurmak için yıkmaya çalışan tedhişçilerden başkası değildir.”

    Erim’in söylediğinin aksine, Türkiye’nin çıkarlarına ters düşen politikalara karşı olmak ve bir ülkenin bağımsızlığını savunmak yurtseverlikten başka birşey değildir.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi, “Temel ilke, Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan kendini kurtaramaz.”

    Bu nedenle Türkiye, “Çevik Güç”ün uzatılıp uzatılmaması yönündeki tartışmaların yapıldığı şu günlerde, ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarının bekçisi olma yerine, ulusal çıkarlarımızı koruyacak bir politika izlemek zorundadır.

    1961-1971 DÖNEMİNDE ABD, NATO ve ALTINCI FİLO’YA KARŞI YAPILAN BAZI EYLEMLER
    Turhan FEYİZOĞLU
    27 Ağustos 1964 Perşembe: Ankara’da ABD aleyhinde gösteri yapılır.
    28 Ağustos 1964 Cuma:Istanbul’da ABD aleyhtarı gösteri yapıldı.
    29 Ağustos 1964 Cumartesi: Istanbul’da yine ABD aleyhtarı bir gösteri yapılır.
    28 Kasım 1965 Pazar: Ankara’da 38 öğretim üyesi bildiri yayınlayarak, ABD’nin Kıbrıs, Ortadoğu, Vietnam politikasına karşı çıkar.
    1 Aralık 1965 Çarşamba: Istanbul’da 80 öğretim üyesi bildiri yayınlayarak, Ankara’daki öğretim üyelerinin yayınladığı bildiriyi desteklediklerini açıklarlar.
    1 Mart 1966 Salı: ABD Cumhurbaşkanı Johnson’un Türkiye’yi Vietnam’a benzetmesi ilerici-sosyalist gençlik arasında büyük tepki yaratmış, gençlik kuruluşları yayınladıkları bildirilerle Johnson’u kınamışlardır.
    16 Nisan 1966 Cumartesi: İlerici gençlik örgütleri, “Türkiye’nin Dış Politikası, İkili Anlaşmalar ve Yabancı Üsler” konusunda açık oturum düzenlemişlerdir.
    26 Mayıs 1967 Cuma: İlerici öğrenci örgütleri, ABD’nin Yunanistan ve Vietnam’da giriştiği faaliyetleri yeren bildiriler yayınlamışlardır.
    27 Haziran 1967 Perşembe: Istanbul’da bulunan Altıncı Filo’yu protesto etmek amacıyla ABD’lilerin Taksim Atatürk Anıtına koyulan çelenk yakılmıştır.
    24 Haziran 1967 Cumartesi: Istanbul’da ABD Altıncı Filo aleyhinde miting yapıldı.
    1 Ekim 1967 Pazar: Adana’da ABD aleyhtarı bir miting yapılmıştır.
    7 Ekim 1967 Cumartesi: Istanbul’da ABD Altıncı Filosu’nu protesto etmek amacıyla miting yapılır.
    10 Ekim 1967 Salı: ABD Altıncı Filosunu protesto etmek amacıyla bir grup genç, Istanbul’da açlık grevi yapmaya başlar.
    15 Ekim 1967 Pazar: İzmir’de ABD Altıncı Filosu’nu protesto mitingi yapılır.
    16 Ekim 1967 Pazartesi: Altıncı Filo’yu protesto amacıyla Taksim’de ABD bayrağı yakılır.
    22 Kasım 1967 Çarşamba: Istanbul’da düzenlenen Kıbrıs mitinginde ABD bayrağı yakılır.
    9 Aralık 1967 Cumartesi: Ankara’da “NATO’dan Çık” mitingi yapılır.
    4 Nisan 1968 Perşembe: NATO’nun kuruluş yıldönümünde Istanbul’dan 308 bilim adamı NATO’ya Hayır bildirisi yayınladı
    14 Mayıs 1968 Çarşamba: Istanbul’da NATO’YA HAYIR haftası bugün başladı.
    15 Temmuz 1969 Pazartesi: Istanbul’a ziyareti sekiz gün sürecek olan ABD Altıncı Filosuna karşı eylemler başladı. 17 Temmuz günü ITÜ Yurdu polis tarafından basıldı. Vedat Demircioğlu, yurdun penceresinden kaçmak isterken, düşerek sağır yaralandı.
    18 Temmuz 1968 Perşembe: Ankara’da ABD binaları taşlandı. 
    19 Temmuz 1968 Perşembe: Trabzon’da ABD aleyhtarı gösteriler yapıldı.
    20 Temmuz 1968 Cumartesi: Istanbul’da, “Barış için ABD emperyalizmle savaş” mitingi yapıldı. İzmir ve Amasra’da Altıncı Filo’yu protesto eden eylemler yapılmıştır.
    24 Temmuz 1968 Çarşamba: Altıncı Filo’yu protesto eylemleri sırasında ağır yaralı olan ITÜ öğrencisi ve TİP üyesi Vedat Demircioğlu’nın hastahanede ölmesi üzerine protesto gösterileri yapan öğrencilerle-polis çatıştı.
    25 Temmuz 1968 Perşembe: ABD Altıncı Filosu’nun Istanbul’a gelişi sırasında ITÜ Gümüşsuyu Öğrenci Yurduna yapılan baskında yaralanan öğrenci Vedat Demircioğlu’nun ölmesiyle başlayan olaylar bugün Istanbul’da devam etmiştir.   
    27 Temmuz 1968 Cumartesi: Istanbul’da ABD aleyhtarı bir miting yapıldı.
    28 Temmuz 1968 Pazar: ABD aleyhtarı gösteriler sırasında yaralanan Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi ve TİP üyesi Atalay Savaş, bugün ölmüştür.
    29 Ağustos 1968 Perşembe: ABD Altıncı Filosuna Hayır mitingi İzmir’de yapıldı.
    6 Eylül 1968 Cuma: Tam Bağımsız Türkiye Mitingi İzmir’de yapıldı.
    7 Eylül 1968 Cumartesi: Tam Bağımsız Türkiye Mitingi’nin ikincisi İzmir’de yapıldı.
    1 Kasım 1968 Cuma: ITÜ’nün açılışı dolayısıyla, “NATO’ya Hayır” bildirisi yayınlanmıştır.
    8 Şubat 1969 Cumartesi: Altıncı Filo’ya Direnme Haftası, bugün Istanbul’da başladı.
    11 Şubat 1969 Salı: Altıncı Filo’nun Istanbul’a gelişini protesto etmek amacıyla Istanbul’da protesto mitingi yapıldı.
    16 Şubat 1969 Pazar: “ABD Emperyalizmine ve 6. Filo’ya” karşı Istanbul’da düzenlenen mitinge gericiler saldırdı. İki ölü yüzlerce yaralı var.
    20 Aralık 1969 Cumartesi: Ankara ve İzmir’de Altıncı Filo’yu protesto yürüyüşü yapıldı.
    16-21 Mart 1970 tarihleri arasında: Istanbul ve Ankara’da “Bağımsızlık Haftası” düzenlendi.

  • ATATÜRK’ÜN BURSA KONUŞMASI

    ATATÜRK’ÜN BURSA KONUŞMASI

    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN BURSA KONUŞMASI ve GENÇLİK

    Toplumun genelini kapsayan bir olay meydana geldiğinde kurumlar ve bireyler bu olaydan değişik boyutta etkilenirler. M.K. Dergisi’nin 12. sayısında Türkiye Gençlik Hareketi Tarihi açısından, “Türkçe Konuş Kampanyası” ile ilgili olarak  “Harf Devrimi”ne gençliğin yaptığı bir katkıyı aktarmıştım. Bu kez, “Harf Devrimi” nin bir başka kesiminde nasıl yansıdığını aktarmaya çalışacağım.
    Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı devrimler bir bütündür ve birbirine bağlıdır. Biri diğerinden ayrı olarak düşünülümez ve biri diğerini tamamlayan olaylardır. 

    Mustafa Kemal Atatürk, cumhuriyet ilan edildikten sonra, cumhuriyet ilkelerini hemen uygulamaya başladı.

    TBMM, 2 Kasım 1922’de 308 sayılı kararı ile Meclisin egemenliği temsil ettiğine, saltanat’ın kaldırıldığına karar verdi. Alınan karar özetle şöyle idi:

    “Millet, eski otokrat hükümet-i şahsiye ve saray halkı ve etrafının sefahatı esasisi üzerine müesses bir saltanat yerine asıl halk kitlesinin ve köylünün himaye ve saadetini tekeffül eden bir Halk idaresi tesis ve vaz’etmiştir”

    Daha sonraki adım eğitimde atıldı. 3 Mart 1924 Pazartesi günü, önemli üç yasa çıkartılır. 429 sayılı kanunla “Şeriye-evkaf” ve “Erkanı harbiyeyi umumiye vekillikleri” kaldırılır. 430 sayılı kanunla “Öğretimin Birliği” kabul edilerek medreseler kapatılır. 431 sayılı kanunla “Hilafet” kaldırılır. Böylece Türkiye Cumhuriyeti rejimi siyasal anlamda onaylanır. Hilafetin kaldırılması ile devletin en üst düzeyinde başlayan değişim, toplumsal yaşamın bütün alanlarına yansıtıldı.

    Mustafa Kemal Atatürk, 30 Ağustos 1925 Pazar günü Kastamonu’da yaptığı tarihi konuşmada, o döneme kadar yaptığı işler hakkında özetle şu açıklamalarda bulunmuştu:

    “Efendiler, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkilapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asri ve bütün mana ve eşkali ile medeni bir heyeti içtimaiye haline getirmektir; inkılabatımızın umdei asliyesi budur. Bu hakikatleri kabul edemiyen zihniyetleri, tarumar etmek zaruridir… Efendiler ve millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kafidir….Hükümeti Cumhuriyetimizin bir Diyanet İşleri Riyaseti makamı vardır. Bu makama merbut müftü, hatip, imam gibi muvazzaf bir çok memurları bulunmaktadır. Bu vazifedar zevatın ilimleri, faziletleri derecesi malumdur. Ancak burada vazifedar olmayan birçok insanlar da görüyorum ki, aynı kıyafet iktisasında berdevamdırlar. Bu gibilerin içinde çok cahil ve ümmi olanlarına tesadüf ettim. Bilhassa bu gibi cühela, bazı yerlerde halkın mümessilleri imiş gibi onların önüne düşüyorlar, halkla doğrudan doğruya temasa adeta bir mani teşkil etmek sevdasında bulunuyorlar. Bu gibilere sormak istiyorum; bu vaziyet ve selahiyeti kimden, nereden almışlardır?

    Malum olduğuna göre, milletin mümessilleri, intihap ettikleri mebuslar ve onlardan teşekkül eden Türkiye Büyük Millet Meclisi ve meclisin itimadına mazhar Hükümeti Cumhuriyedir. Bir de mahalli müntehap Belediye Reisleri ve heyetleri vardır. Millete hatırlatmak isterim ki, bu laubaliliğe müsaade etmek asla caiz değildir… Arkadaşlar, Türk milleti çok büyük vakalarla isbat etti ki, ilerlemeği ve yeniliği ister, inkılapçı bir millettir. Son senelerden önce de milletimiz teceddüt yolları üzerinde yürümeğe, içtimai inkılaba teşebbüs etmemiş değildir. Fakat hakiki semereler görülemedi. Bunun sebebini araştırdınız mı? Bence sebep, işe esasından, temelinden başlanmamış olmasındandır.”

    2 Eylül 1925 Çarşamba günü, “Tekaya ve Zevayanın Seddine ve İlmiye Sınıfı ile Kisvesine ve Bilumum Devlet Memurlarının Kıyafetlerine Dair İcra Vekilleri Heyetinin Kararnamesi” yasası kabul edildi. Yasaya göre, böylece tekkelerin kaldırılmasına ve mallarının devletleştirilmesine, tarikatların da dağıtılmasına ve yasaklanmasına karar verildi.Ayrıca, cübbe ve sarığı bundan böyle yalnız camilerde vaaz veren, nikah kıyan ve mezar başında dua eden islam din adamları giyecektir.

    Mustafa Kemal Atatürk, kendi söylediği gibi herşeyi temelinden ele almış, bazı tepkilerle karşılaşmış, herşeye rağmen, ilkelerinden ödün vermemiştir.

    Mustafa Kemal Atatürk, 5 Kasım 1925’te Ankara Hukuk Fakültesi’nin açılışında yaptığı konuşmada bunu bir kere daha vurgular ve şunları söylemiştir:

    “Dünya tarihinin 1453’te Türkler tarafından fethi zaferi gibi bir olayını anımsayalım. Bütün bir dünyaya karşın, İstanbul’u her zaman için Türk halkının malı haline getiren aynı güç, hukuk bilimcilerinin sert direncini kırmaya ve gene o sıralarda bulunmuş olan basımevini Türkiye’ye sokmaya yetmemişti. Eski yasaların ve onların bekçilerinin, basımcılığın ülkeye girmesine izin vermesinden önce, yüzyıl süreyle incelemeler yapıldı, karşı çıkmalar oldu, olumlu ve olumsuz tartışmalarla gü ve enerji tükedildi, Devrimcilerin en güçlü, en fesatçı ve en tehlikeli düşmanları köhnemiş yasalarla onların eskimiş savunucularıdır. Biz, tamamıyla yeni yasalar çıkaracağız ve eski hukuk ölçütlerini kökten yok edeceğiz.”

    17 Şubat 1926’da Millet Meclisinde kabul edilen ve 4 Ekim 1926 tarihinde uygulamaya giren, medeni kanun kabul edilir. Medeni Kanun en etkili biçimde bireyin özel alanına etkili olur ve aile yaşamında devrim meydana getirir. Yeni Medeni kanun, uygar evliliği ve mahkeme yoluyla boşanmayı getirdi. Bu arada her iki cins eşit duruma getirildi ve çok kadınla evlenme yasaklandı.

    Mustafa Kemal Atatürk, bu konuda da şunları söylemiştir:

    “Zamanımızın gereklerinden biri, kadının durumunu bütün alanlarda düzeltmektir. Bunun sonucu olarak kadınlar da, erkekler gibi bilim ve teknik adamı olacaklar ve aynı eğitim düzeyine ulaşacaklardır. Bundan sonra, toplumda aynı safta yürüyen kadınlar ve erkekler birbirlerinin destekçisi olacaklardır.”

    Arap-islam kültüründen kurtarmak amacıyla birçok ileri adım atan Mustafa Kemal Atatürk, en büyük engel olarak arap abece’sini görüyordu. 1923 ve 1924 yıllarında Millet Meclisinde bu konuları ele alır. Hatta 1924 yılında, Almanya’da yüksek öğrenim görmekte olan Türk gençleri, kendi aralarında 5’i ünlü olmak üzere 30 harften kurulu, latin kökenli yeni bir abece hazırlar ve bunu tanıtmak amacıyla “Yeni Yazı” adlı bir de dergi yayınlar. Fakat koşulların o dönem Türkiye’de uygun olamaması nedeniyle bunu ancak 1927’de yeniden gündeme getirir. 1927 yılı, bu konuda yapılan araştırmalar ve tartışmalarla geçer.

    15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında, Mustafa Kemal, büyük Nutku’nu okur. Atatürk, bu söylevinde, 19 Mayıs 1919’dan başlayarak Kurtuluş Savaşı’nı, siyasal olayları, devrim hareketlerini anlatır. Hergün 6 saat konuşmak suretiyle altı gün 36 saat konuşarak, söylevini “Gençliğe Hitabesiyle” bitirir. Hitabe aynen şöyledir:

    “Bugün ulaştığımızsonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır.

    Bu sonucu, Türk gençliğine kutsal bir armağan olarak bırakıyorum.

    Ey Türk gençliği! Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır.

    Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en değerli güven kaynağındır. Gelecekte dahi, seni, bu kaynaktan yoksun etmek isteyecek, içerde ve dışarda kötü niyetliler bulunacaktır. Bir gün, bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunma mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın durumun imkan ve şartlarını düşünmeyeceksin! Bu olanaklar ve koşullar, çok elverişsiz olabilir. Bağımsızlığına ve cumhuriyetine kıymak isteyecek düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmemiş bir zaferin temsilcisi olabilirler. Zorla ve aldatıcı düzenlerle sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve daha korkunç olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve şaşkınlık ve üstelik hayınlık içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi çıkarlarını, yurda girmiş düşmanların siyasi emelleriyle birleştirebilirler. Ulus, yoksullluk ve sıkıntı içinde ezgin ve bitkin düşmüş olabilir.

    Ey Türk geleceğinin evladı! İşte; bu ortam ve koşullar içinde bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Bunun için gereken güç, damarlarındaki soylu kanda vardır!.”
    3 Şubat 1928 tarihinde, Istanbul Ayasofya’da (O zaman camiydi) hutbe ilk kez Türkçe olarak okunur. 10 Nisan 1928’de, Anayasa’nın II. maddesinde yeralan, “Türkiye Devleti’nin dini, İslaem dinidir” ile 26. maddesinde yeralan Ahkam-ı Şer’iyenin (İslam şeriatına ilişkin hükümler) Meclis’in görevleri arasında bulunduğunu belirten madde Anayasa’dan çıkarılarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti hukuksal olarak layikleştirilir. Böylece din yöneticiler elinde alet olmaktan kurtarılır.

    1 Kasım 1928’de kabul edilip, 3 Kasım’da yürürlüğe giren, “Latin harflerini kullanma yasası” kabul edilir. Atatürk, bu konuda şunları söylüyordu: “Bizim uyumlu, zengin dilimiz, yeni türk hafrleriyle kendini gösterecektir. Ulusumuzun güzel ve soylu diline kolay uyan bu yazı, bizi az emekle, kolay yoldan bilgisizlikten de kurtaracaktır.”

    Yeni yazı, aynı zamanda, dil reformunun da başlangıcı olur. 30 Kasım 1928 günü gazeteler son kez olarak arap yazısıyla çıkıyor, 1 Aralık 1928 günü ise tümüyle yeni Türk abece’si ile yayınlanır. Sadece gazetelerin değil, Kur’an’ın Türkçe yayınlanması konusunda da önemli bir adım atılır.

    Mustafa Kemal Atatürk, 1930 yılında Kuran’ın Türkçe’ye çevrilmesi için emir verir. Atatürk, bu konuda özetle şunları açıklamıştır:

    “Kuran’ın Türkçeye çevrilmesini emrettim. Bu da ilk defa olarak Türkçeye tercüme ediliyor. Muhammed’in hayatına ait bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim. Halk, tekerrür etmekte bulunan birşey mevcut olduğunu ve din ricalinin derdi ancak kendi karınlarını doyurup, başka işleri olmadığını bilsinler.”

    T.B.M.M, Kuran’ın Türkçeye çevrilmesi için 4.000 Türk Lirası para ayırır. Atatürk’ün sağlığında başlayan Kur’an’ın Türkçeleştirilmesi ancak ölümünden sonra bitirilebilir.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı bu devrimlere karşı çıkan yobazlar, Menemen’de ayaklanır. Yedeksubay Mustafa Fehmi Kubilay, 22 Aralık 1930’da Menemen’de yeşil bayrak altında ayaklananlara karşı çıkar. Ayaklananlar, ilk önce Kubilay’ı yaraladılar sonra başını kestiler. Daha sonra, yeşil bayrağın ucuna Kubilay’ın kestikleri başını takarak sokaklarda dolaştırdılar. Buna engel olmak isteyen iki bekçiyi daha öldürdüler. Başını kestikten sonra Kubilay’ın kanını içen Derviş Mehmet, “Halife sınırda bizi bekliyor; kalkın, müslümanlığı kurtaralım” diye haykırır. Ordu birliklerinin duruma müdahale etmesi üzerine ayaklananların elebaşılarından olan Derviş Mehmet ve iki adamı öldürülür.

    Olayı öğrenen Atatürk, Başbakan İsmet İnönü, Milli Savunma ve İçişleri bakanlarıyla Ankara’da bir toplantı yapar. Toplantıda, sıkıyönetim mahkemesinin hükmedeceği cezaların, bütün mürtecilere ibret olacak biçimde verilmesi; cezaların hemen yerine getirilmesi, olaya karşı çıkmayan Menemen halkının başka yerlere göç ettirilmesi kararı alınır.

    Ancak sonradan Menemen halkının tümüyle cezalandırılmasından vazgeçilir. Askeri mahkemede 2.200 kişi yargılanır. 34 kişi idama mahkum edilir. 41 kişi çeşitli cezalara çarptırılır. Sanıklardan sadece yirmisekiz kişi idam edilir.

    Cumhuriyet devrimleri herşeye rağmen uygulanmaya devam eder. 22 Ocak 1932’de Istanbul’da Hafız Yaşar Okur, ilk kez Türkçe Kur’an’ı Yerebatan Camii’nde okur. Türkiyede’de ilk Türkçe ezan, 30 Ocak 1932’de Ayasofya (o dönem cami olarak kullanılmaktaydı) ‘nın minaresinden okunur. 6 Şubat 1932’de ise Süleymaniye Camii’nde Türkçe hutbe okunur. Daha sonra, Aynı günlerde, Diyanet İşleri Başkanlığı, müftülüklere, ezan ve kametin yakında Türkçe okunacağını bildirir. Ezan çeşitli nedenlerle 1934 yılından itibaren Türkiye’nin her tarafında Türkçe okunmaya başlar. Ezan, 1934’ten 1950’ye kadar 16 yıl, Türkiye’nin her yerleşim biriminde anlamadığı başka bir dilde değil Türkçe olarak okunur. Demokrat Parti, iktidara geldikten hemen sonra 16 Haziran 1950’de Arapça ezan okunmasını yasaklayan Türk Ceza Yasası’nın 526. maddesi değiştirir ve Türkçe okunan ezana son verdirip, Ezan’ı Arapça okutmaya başlatır.

    Ezan’ın Türkçe okunmasıyla ilgili olarak 1933 yılında önemli bir olay meydana gelir. bu olayı kısaca aktaralım. Mustafa Kemal Atatürk, 1933 yılının Ocak ayında, yurt gezisine çıkar. Bu gezi sırasında Bursa’ya uğrar. Verilen emir üzerine Bursa’da ezan Türkçe okunmaktadır. Atatürk, Bursa gezisini tamamlayıp, İzmir’e gider.

    Atatürk’ün Bursa’dan ayrılmasından sonra Menemen olayının hazırlayıcıları olan Nakşibendi tarikatının Bursa’daki yandaşlarından 30-40 kişilik bir grup, 3 Şubat 1933 Cuma günü, ezan Türkçe okunduğu için ayaklanır. Yobaz grup, Bursa Ulucami yanında bulunan Evkaf Müdürlüğü’ne başvurarak ezan ve kametin Bursa’da arapça okunmasını ister. Yobaz grup, büyük bir kalabalık toplayarak, daha sonra, Bursa Valiliği’ne giderek aynı isteği orada tekrarlar. Yobazların bu davranışına ilgili makamlar hemen hemen seyirci kalır. Atatürk’ün emanet ettiği gençlik de de bir kımıldama olmaz.

    Atatürk, 3 Şubat akşamı olayı İzmir’de bulunduğu zaman öğrenir ve beyninden vurulmuşa döner. Atatürk’ün Yaveri Cevdet Tolgay, bu olayı şöyle anlatmıştır:

    Ocak ayının ortasında bir tetkik seyahatindeydik. Son merhale olarak İzmir’e geldik. İzmir’e vardığımızda tarih 31 Ocak 1933’dü. Gazi, Şubat’ın ilk üç günü İzmir’i dolaştı. Tetkikat yaptı. Gazi’nin yanında o zamanki İktisat Vekili Celal Bayar’ın başkanlığında tetkikler yapan bir iktisat heyeti de vardı.

    3 Şubat 1933 akşamı İzmir’de Kordon’daki köşkte akşam yemeği sırasında Bursa’daki ezan olayı intikal etti. İlk gelen haber Gazi’yi bir hayli asabileştirdi. Devrimlere karşı olan bir hareket Gazi’yi şiddetle mukabeleye sevk ediyordu. O zaman devrimler daha yeniydi.

    İlk tepkisi şiddetle ‘Bursa’ya baskın yapacağız’ şeklinde oldu ve hemen hazırlık emrini verdi. Hareket tarihimiz 4 Şubat 1933 oluyordu. Saat 03.30’da Afyon’a hareket etti. Celal Bayar heyeti İzmir’de kaldı. Afyon’da Antalya gezisinden dönmekte olan Başvekil İsmet Paşa da trene bindi. Gazi ile İsmet Paşa aynı trende Eskişehir’e kadar özel olarak konuştular. Eskişehir’den sonra İsmet Paşa Ankara’ya, biz Bilecik istikametine hareket ettik. Saat beşte biklemeden Bilecik’ten hareketle 9.30’da Bursa’ya geldik. Gazi, gider gitmez işe el koydu. Meşgul oldu. Hadise, sanıldığı kadar büyük mahiyette değildi. Fakat ilgililer, takibinde gevşek davranmışlardı. Fakat Atatürk olayı kendi inkılaplarına karşı bir hareket olarak ele aldı. 6 Şubat’ta, yani ertesi günü Dahiliye ve Adliye Vekilleri geldiler ve işe vaziyet ettiler. İşte o sırada Atatürk köşkte bu konuşmayı yapmıştır. Köşk, şimdiki Çelik Palas Oteli’nin yanındadır. O köşkte akşam yemeğinde bu konuşmayı yapmıştır.”

    Olayın tanıklarından Hasan Rıza Soyak da, bu olayla ilgili olarak şunları anlatmıştır:

    “İzmir’deydik; buraya Bursa’dan gelmiştik; oradan ayrıldığımız güne kadar camilerde ezan Türkçe okunuyordu. Fakat Atatürk Bursa’dan ayrılır ayrılmaz koyu gericiler pek cesaretli bir tepki yaratmışlar, köylere kadar ezanı yeniden arapçaya çevirmek için teşebbüse geçmişlerdi. Buna karşı, ilgili resmi makamlar hemen hemen seyirci kalmış, adeta sinmişler. Eşsiz inkılapçının tek bel bağladığı gençlikten de bir kımıldama olmamış. Atatürk bunu haber alınca beyninden vurulmuşa döndü, yerinde duramaz oldu. Derhal bursa’ya hareket emrini verdi. Birkaç saat içinde hazırlandık ve trene atlayarak yola çıktık. Yol boyunca hep bundan bahsediyor, idarenin gevşekliğinden, gençliğin ilgisizliğinden acı acı yakınıyordu.”

    6 Şubat akşamı Çelik Palas Oteli’nin yanındaki köşkte sofrada bazı gazetecilerle birlikte 10-15 kişi vardır. Konu yine gençliğin ilgisizliğine geldiğinde, sofrada bulunanlardan biri Atatürk’ün gönlünü almak için, “Efendim, Bursa gençliği bu hadiseyi hemen bastıracaktı. Fakat zabıta ve adliyeye olan güveninden ötürü..” diye söze başlar fakat devam edememiştir. Atatürk, bir işaretle sözünü keser, sonra da Türk gençliğinden ne anladığını belirten ve bugün “Bursa Nutku” diye bilinen konuşmasını yapar.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün 6 Şubat 1933 Pazartesi akşamı, yaptığı konuşma Cumhuriyet Gazetesi’nin 29 Ekim 1996 tarihli nüshasında aynen yayınlanmıştır. Bu konuşma şöyledir:
    “Türk genci, inkılapların ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve inkılapları benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu cvardır, adliyesi vardır demeyecektir. hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla, nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır.

    Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘Polis henüz inkılap ve cumhuriyetin polisi değildir’ diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkum edecektir. Yine düşünecek; ‘demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.’

    Onu hapse atacaklar. Kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber; bana, İsmet Paşa’ya, Meclis’e telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını, kayırılmasını istemeyecek. Diyecek ki, ‘Ben inan ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amilleri düzeltmek de benim vazifemdir’. İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği. “

    Atatürk, söz konusu bu konuşmayı yapmış, fakat, söylenenlere ve yazılanlara göre, o zamanki İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, bunun yayınlanmasını uygun görmemiş ve yayınlanmasını engellemiştir.
    Atatürk’ün başyazarı Falih Rıfkı Atay ise, “Atatürk işte bu gericiliğin bu küstahlığına karşı devrimci gençliği cesaretlendirmek, gericiliğe gözdağı vermek için o sözleri söylemiş, ama yayınlatmamıştır” diye yazar.

    Atatürk’ün bu konuşması ilk defa Bursalı gazeteci Rıza Ruşen Yücer’in, 1947 yılında yayınlanan, “Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra” adlı kitabında yayınlanır.
    Atatürk’ün Bursa Nutku diye bilinen konuşması daha sonra bazı siyasi polemiklere yolaçtığı gibi yargılamalara bile konu edilmiştir.

    Bursa Nutku diye bilinen konuşma, 21 Temmuz 1949 günü İzmir’de düzenlenen Demokrat Parti İzmir İl Kongresinde kısmen okunur ve 22 Temmuz 1949 tarihli Demokrat İzmir gazetesinde yayınlanır.

    Bursa olayı meydana geldiğinde İktisat Vekili, daha sonra D.P. Genel Başkanı olan Celal Bayar’ın isteği üzerine Demokrat Parti İzmir İlçe İdare kurulu üyesi Şeref Balkanlı, CHP’nin iktidar döneminde, kürsüden yaptığı konuşmada, Atatürk’ün vecizesini şöyle okur:

    “Türk genci, inkılapların ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir hareket duydu mu; bu memleketin polisi vardır, adliyesi vardır demiyecektir. Hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla nesi varsa onunla, kendi eserini koruyacaktır.”

    CHP muhalefette, DP iktidarda iken, bu kez, CHP’nin yayın organı olan Ulus gazetesinin 19 Mayıs 1958 tarihli nüshasında “Devrimci Gençlik” başlığı adı altında Bursa Nutku yayınlanır. Bir savcı, “Bursa Nutku Atatürk’e ait değildir, Ulus gazetesi tarafından uydurulmuş” iddiası ile kovuşturma açar. Bursa Nutku hakkında açılan ilk dava bu değildir.

    1960-1970 yıllarında öğrencilerin hemen her miting ve yürüyüş, bildiri, afiş ve konuşmalarda kullandığı Bursa Nutku’nu, 28 Nisan 1966 Perşembe günü, 28 Nisan 1960 olaylarının yıldönümünde bildiri halinde yayınlayıp, dağıttığı için Ege Üniversitesi Fikir Kulübü Başkanı Ahmet Çelikkol hakkında Bornova Savcısı Osman Kırkyaşaroğlu tarafından, “Bursa Nutku’nun Atatürk’e ait olmadığı ve bununla halkın kanunsuz hareketlere teşvik edildiği” gerekçesiyle dava açılır.

    5 Eylül 1966Pazartesi günü, 1966-1967 Adalet Yılını Açış Konuşmasını yapan Yargıtay Başkanı İmran Öktem, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun Nurculuğu suç sayan kararını özetledikten ve Nurculuğun Türkiye için büyük tehlikelerine işaret ettikten sonra, Atatürk’ün Bursa Nutku’nu aynen okur.

    İmran Öktem’in bu konuşması çeşitli çevrelerde tepkilere yolaçar. 1951 yılında Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçettikten sonra Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Dr. Asistan olan Hüseyin Ayan, bir açıklama yaparak, “Bursa Nutku’nun Atatürk’e değil Lenin veya Stalin’e ait” olduğunu iddia eder.

    Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), 1 Aralık 1966 Perşembe günü yaptığı oturumda, “Atatürk’ün Bursa Nutku ile Stalin’in Kiev’de söylediği nutuk arasında benzerlik olup olmadığını incelemek üzere” bir komisyon kurar.

    Yeni Istanbul Gazetesi de, 11 Ocak 1967 Çarşamba günü, gazetenin başyazısında, Bursa Nutku’nu olduğu gibi yayınlar ve “Bursa Nutku sadece solcuların değil sağcı milliyetçi gençlerin de rehberi olduğunu” açıklar.

    Bursa Nutku ile en ilginç olay, Istanbul Sıkıyönetim Komutanlığı I Nolu Askeri mahkemesinde 13 Ekim 1971’de yapılan duruşmada yaşanır.

    Oktay Kaynak, sorgusunda, “Atatürk’ün Bursa Nutku çerçevesinde hareket ediyoruz” demesi üzerine, Savcı Yarbay Doğan Dülgergil, “Sanığın ifadesine birşey demiyorum. Marksist-Leninistler Bursa Nutku’nu Atatürk’e mal etmeğe çalışırlar. Atatürk’ün yakınları, tanıyanlar Atatürk’ün böyle bir nutku söylemediğini ifade ederler” diyerek, tepkisini dile getirir.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün Bursa konuşması hakkında söylenenler iddia ve saçmadan başka birşey değildir.

    Gerçeği Mustafa Kemal’in karakterinden ve yaptığı devrimlerinden çıkartabilirsiniz. Ayrıca, ortada çok açık ve kesin tarihsel bir gerçek var: Mustafa Kemal Atatürk, ülkenin sonsuza kadar muhafaza ve müdafaa edilmesi olan tarihsel görevi  “gençliğe ” bırakmıştır.

  • ERMENİ CİNAYETLERİ ve SOYKIRIMLARI

    ERMENİ CİNAYETLERİ ve SOYKIRIMLARI

    BEBEKLERİ KAYNATMIŞLAR KUZU ETİ YE DİYORLAR
    ERMENİ CİNAYETLERİ ve SOYKIRIMLARI

    Turhan FEYİZOĞLU

    Kayseri’nin Hacın köyünde yaşayan Melek Hanım, Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşadığı olayları ağıt yakarak şöyle dile getirmişti:
    “Hacın’da Kağnı Pazarı,
    Var mı kitapta yazarı?
    Uyu oğlum Osman uyu,
    Hacın oldu kanlı kuyu,
    Soyka kalsın sultan suyu.
    *
    Mürsel Efendi’nin kızı,
    Haktan kara gözlü,
    Ara kurşunu mu değidi?
    Anan kadanı alsın kuzu!
    *
    Osman’ımı göğe attılar,
    Süngüyü altına tuttular,
    Öldüğüme gam çekmiyorum,
    Ak tenimize baktılar…
    *
    Çam sarıoğlu koca gavur,
    Bebekleri kaynatıyor,
    Gün görmedik hanımları,
    Süngü ile oynatıyor.
    *
    On kat esvap püsküllü fes,
    Bunu bana yu diyorlar,
    Ocak başlarından ırak,
    Bebek pişmiş ye diyorlar.”
    Yarpuzlu ailesinden Melek Hanım tarafından yakılmış olan bu ağıt, çok uzun. Ben, bu ağıtın ilk beş beyitini aktardım. Bu uzun ağıtın bir diğer iki dizesi ise şöyledir:
    “Kapı kapı geziyorlar,
    İfadeyi yazıyorlar,
    Düşman başına vermesin,
    Oğlak gibi yüzüyorlar.
    *
    Kele Dudu Kele Dudu,
    Kanlı gömlek yu diyorlar,
    Bebekleri kaynatmışlar,
    Kuzu eti, ye diyorlar.”
    Türk Dil Kurumu’nun yayınladığı “Türkçe Sözlük”te, “Ağıt” şu anlama geliyor:
    “Ölen bir kimsenin gençliğini, güzelliğini, iyiliklerini, değerlerini, arkada bıraktıklarının acılarını veya büyük felaketlerin acılı etkilerini dile getiren söz veya okunun ezgi, yazılan yazı, sağu, mersiye.”
    Melek Hanım’ın yaktığı ağıta konu olan olaylar nelerdir?
    Birinci Dünya savaşı döneminde, Osmanlı İmparatorluğu’nda Türkler kıtlık, açlık ve yoksulluktan kırılırken, hem iç hem de dış düşmana karşı dört bir yanda savaş yapıyordu. Türkler, bu savaş sırasında ayrıca ihanetlerle karşılaşmıştı.
    Ermeniler’le ilgili ilk anlatımı babaannem, dedem ile ayrıca, İspir’de ve Erzurum’da Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşadıkları olayları anlatan tanıdıklardı.
    Babası adliyede bir devlet memuru olan babaannem Zürriyet’in çocukluğu Erzurum’un merkezinde geçmiş. Babaannemin babası Mehmet Bey, ataması yapılınca ailece İspir’e gelmiş.
    Nenem Zürriyet, Ermeniler’in Türklere yönelik yaptığı zulümleri anlatırken gözleri dolardı.
    Ermeni cinayet şebekelerinin ve katillerinin yaptıkları vahşetler, kin duymamız, beslememiz için anlatılmazdı. Sadece olaylar anlatılırdı, o kadar.
    Kanal 6 Televizyonunda, 7 Ekim 2000 Cumartesi günü gecesi yayınlanan, “Ceviz Kabuğu” programına katılan Celal Bayar Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Mehmet Çelik, “ermenilerin Türklere yönelik kinlerini anlatan 26 bin kitap yazmış olduklarını” açıkladı.
    Ermenilerle ikinci anım 1973 sonrası yurtdışındaki Türk elçilerine yönelik saldırılardı.
    Üçüncü anım, Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Fransızca Eğitim Bölümü’nde bölümünde öğrenci iken benden bir üst sınıfta öğrenci olan bir öğrenci ile tanışmış, arkadaş olmuştum. Kadıköy-Hasanpaşa’da tek başıma kaldığım kiralık bir evim vardı. Arkadaşlarımla bu evde bir araya gelir sohbet eder, şarap içerdik. Ermeni arkadaşımda evin müdavimlerindendi. Çok iyi arkadaştık. Bu arkadaşımın ismi, “Azad” idi. Soy ismini hatırlamıyorum. Arkadaşlığımız, Azad’ın okulu bitirmesine kadar devam etti. Fransa’ya ağabeyisinin yanına gideceğini söylüyordu. Ne yaptı bilmiyorum.
    Öğrenciliğim döneminde çok kısa bir sürede olsa, bir müzik aracını çalabilmek için gayret içindeydim. İlk önce bir bağlama aldım. Kurslarına gittim. Arkadaşlar yardımcı oldu. Fakat, ekonomik ve zaman nedeniyle kısa sürdü bu öğrenme işi. Bağlamayı bir arkadaşım istedi ona verdim. Aradan bir süre geçti. Azad, gitar öğretebileceğini söyledi ve gitarını getirdi. En çok iki kere gitar dersi vermeye çalıştı. Sonra okulu bitti. Birbirimizden koptuk. Ondan sonra da bana verdiği gitarı elime almadım. Aradan en az onbeş sene geçti. Bana verdiği gitarı, üç yaşındaki oğlum, ara sıra eline alıp, çalmak istediği için tellerinden bir çoğu kopmuş olarak halen evde durmaktadır. Sevgili dostum Azad’ı halen özlüyorum.
    Bu dönem, Kapalıçarşı’da iş yapan ve değişik sosyal faaliyetler içinde iken tanıştığım ermeni arkadaşlarım oldu. Diğer kişilerle nasıl arkadaşlık kurduysam onlarla da aynı duygular içinde arkadaşlığım devam etti.
    Ermenilerle ilgili dördüncü anım Ermenistan’ın Azerbeycan Karabağı’nda Azerbeycan Türklerine yönelik katliam ve soykırımdı. Ermenistan, halen Azerbaycan topraklarından yüzde yirmibeşini işgal altında tutmaktadır. Ve son olarak, Fransa ile ABD’nin Türkiye’ye yönelik “ermeni soykırımı” tasarıları ile oldu.
    Ermenilerin iddialarını çürüttüğü ve doğru olmadığını söylediği için Amerikalı tarihçi ve Princeton Üniversitesi öğretim üyesi Bernard Lewis, 17 Mayıs 1995’de, Paris 1. Asliye Mahkemesi’nde yargılanmaya başlanmış ve 21 Haziran 1995’de mahkum edilmişti. Bu karar ve yargılama, bilim ve düşünce özgürlüğü açısından yüz kızartıcı bir durum olduğu gibi hukuk açısından da tam bir rezalettir.
    Profesör Stanford J. Shaw ile eşi Ezel Kural Shaw, ermeni cinayet şebekeleri tarafından ölümle tehdit edildi, Los Angeles Üniversitesi’nde ders vermesi engellendi, evlerine baskın düzenlendi, evrakları çalındı, bomba atıldı. Prof. Stanford Shaw ile Prof. Ezel Kural Shaw’un bilimsel çalışma özgürlüğü engellendiği gibi ayrıca ölümle tehdit edilmişlerdir.
    1985 yılında, Osmanlı ve Türk tarihi araştırmacısı 69 bilim adamı, New York Times ile Washington Post gazetelerinde, yayınladıkları bildiride, ermeni iddialarının yanlış olduğunu, açıklamışlardı.
    Yaklaşık yüz sene önce toplumların yaşadığı olayları gündeme getirildiğinde sadece bir toplumun tarihini değil diğer toplumların tarihini de gündeme getirmek gerekir. Böylece parçalar bütünleştirilerek görülürse her şey daha iyi anlaşılır.
    Önemli olan, bundan sonra barış içinde bir arada yaşamanın ortamına hizmet etmektir. Yüz sene önceki olayları gündeme getirerek “yara kaşımaya çalışma” hiç kimseye bir fayda getirmez.
    Örneğin ABD’nin “Kızılderililer” ile “siyah derili” insanlara uyguladığı soykırım dünya tarihin bir parçasıdır. Ayrıca, çok yakın Vietnam örneği var belleklerimizde.
    Fransa’nın diğer uluslara yaptığını bir tarafa bıraksak bile en yakın dönemde Cezayir’de 1,5 milyon Cezayirliyi katletme olayı dünya tarihinin bir diğer parçasıdır.
    Almanya, İngiltere, Rusya ve Yunanistan’ın yaptıklarını konuyla ilgisi olmadığı şimdilik yazmıyorum. Gereği olursa onlarda yazılır.
    İngiliz tarihçi Andrew Mango, 25 Eylül 2000 Pazartesi günü, Washington’da yaptığı açıklamada, “Girit’e, Yunanistan’a Bosna’ya soykırım diyen yok” diyerek, yapılan yanlışlığı dile getirmiştir.
    Ermeniler, Osmanlı döneminde devletin en üst düzeyinde görev almışlar, 29 paşa, 22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 başkonsolos ve konsolos, 11 üniversite öğretim üyesi ve 41 yüksek rütbeli memur olmuşlardır.
    Hem ekonomik ve hem de yönetimsel açıdan Osmanlı devleti içinde önemli yerlerde olan Ermeni vatandaşlar, Osmanlı Devletinde özellikle Maliye ve Dışişlerinde egemendiler. Birçok yerde ermeni vatandaşlar, kaymakamlık yapıyordu. Osmanlı devleti içinde Ermeni vatandaşlar, ekonomiden ve yönetimden en çok pay alan kişilerdi.
    70 bini aşkın nüfuslarıyla, Türkiye Cumhuriyetinde ise vatandaşlık haklarından aynen yararlandıkları gibi ayrıca, 33 kiliseye, 30 okula, 17 hayır ve kültür derneğine, bir çok hastahaneye, 3 günlük gazeteye, çeşitli dergilere ve Taksim ve Şişli adında iki spor kulübüne sahiptirler.
    Ayrıca, günümüzde Ermenistan’dan Türkiye’ye gelip çalışan ve Ermenistan’a para gönderen en az otuz bin ermeni var.
    Türk toplumu suskun kaldıkça, hoş görülü olunca, barış içinde bir arada yaşama düşünceleriyle iyi niyetle davranıp, hareket ettikçe diğer topluluklar, inadına kin ve nefret tohumlarını artırarak, bunu besleyerek sürekli saldırı yapmaktadırlar. Türk toplumunun bu olaylara karşı tepkisiz ve suskun kalmasının bir nedeni onun geleneksel insancıl değerlerinden kaynaklanmaktadır.
    Birinci Dünya Savaşı sırasında ermeni cinayet şebekelerinin ve katillerinin yaptığı bütün vahşetlerine, soykırımlarına ve ihanetlerine rağmen, Türkler, savaştan sonra ermenilere her türlü yardımı yapmışlardır.
    Alman General Schellendorf Von Bronsart, bunu şöyle belirtmektedir, “Türkler, kendilerine dokunulmadığı takdirde, başka dinlerden olanlara karşı, dünyanın en hoş görülü insanlarıdır.”
    Bazı yazarlar, “toplumun tepkisiz olduğu, bir çok olaya boyun eğdiği” yönünde vurgulamalar yapar. Hatta Aziz Nesin, toplumun bu tepkisizliğine karşı tepkisini, “Toplumun yüzde altmışı aptaldır” diye bir laf ederek dile getirdiği zaman olaylar olmuştu.
    Osmanlı-Türk İmparatorluğu, özellikle XVI. yüzyıldan itibaren çöküş dönemine girdikten sonra hem dışarda hem içerde son gününe kadar süren bir sıcak savaşın içinde olmuştur.
    Adı üstünde, “Osmanlı-Türk İmparatorluğu.” Üç kıtada, egemenliğini sürdürdüğü dönemde Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde çeşitli etnik toplulukları, dinsel inançları yaşayışları barındırmaktadır.
    Yusuf Hikmet Bayur’un “Ermeni Meselesi” adlı kitabında, “Türklerle ermenilerin bir ırktan, Orta Asya brakisefallerinden ve Türk ırkının bir kolu olduğundan” bahseder. Bayur, “bu ırk birliğine rağmen”, ermeni meselesinin, “din başkalığı, tarihin gelişmesi, bazı yabancı devletlerin bu durumu ustaca sömürmeye koyulmaları, Osmanlı idaresinin bazı yönlerde bir Ortaçağ idaresi durumunda kalmış olması ve her iki yanın ileri gelenlerinin yetersizik ve anlayışsızlığı XIX. yüzyılın son ve XX. yüzyılın başlarında Türk ve Ermeni ulusları arasında aşılamaz gibi görünen bir uçurum kazanmıştır” diye belirtir. (Sayfa: 33,34).
    Osmanlı Devleti’nde Türkler kıtlık, açlık ve yoksulluktan kırılırken, hem iç hem de dış düşmana karşı dört bir yanda savaş yapıyordu. Türkler, bu savaş sırasında ayrıca ihanetlerle karşılaşmıştı.
    Osmanlı-Türk İmparatorluğu paylaşılıp, dağılınca Ermenistan, Irak, Suriye, Ürdün, Yunanistan, Bulgaristan gibi bir çok devletler ortaya çıktı. Ermenistan’ı ilk tanıyan ülkede Türkiye’dir.
    Osmanlı İmparatorluğu’nda hem iç hem de dış düşmanla on yıllardır süren savaşlar yaşanırken Ermeni cinayet şebekelerinin ve katillerin en az bir milyon Türk’ü katlettiği cinayetlerden, soykırımdan, vahşetlerden bazıları şöyledir:
    1- Yakaladıkları Türkleri Süngü ile parçalamışlardır, 2- Balta ile parçalamışlardır, 3- Yakaladıkları Türkleri demir ve sopalarla döverek öldürmüşlerdir, 4- Öldürdükleri Türkleri köpeklere yedirmişlerdir, 5- Öldürdüğü Türklerin cesetlerinin üzerine gazyağı döküp yakmışlardır, 6- Samanlığa doldurdukları Türkleri diri diri yakmışlardır, 7- Camilere doldurdukları Türkleri diri diri yakmışlardır, 8- Türkleri evlere doldurup diri diri yakmışlardır, 9- Kadın ve kızların ırzına geçmişlerdir, 10- Öldürdükleri Türklerin kafalarını kesip, kazıklara geçirip sokaklarda dolaşmışlardır,11- Türklerin ev ve iş yerleri ile resmi daireleri yağmalayarak hırsızlık yapmışlardır, 12- Altın dişleri söküp alarak çapulculuk yapmışlardır, 13- Kadınları çırılçıplak soyduktan sonra ilk önce tecavüz edip, sonra öldürmüşlerdir, 14- Kadınları kazığa oturtarak öldürmüşlerdir, 15- Kadınların göğüsleri yarılarak, kadınlık organlarına süngü sokarak öldürmüşlerdir, 16- Çocukları süngüleyerek öldürmüşlerdir, 17- Hamile kadınların doğacak çocuğunun cinsiyeti üzerine bahis oynadıktan sonra süngüyle, kadınının karnı yarılarak cenine bakılması, 18- Çocukları kuzu gibi kızartıp süngü ile direğe asmışlardır, 19- Çocukları tandıra atıp kızarttıktan sonra annesine zorla yedirmeye kalkmışlardır, 20- Çocukları çengellere atıp öldürmüşlerdir, 21- Çocukları kuyulara atıp yakmışlardır, 22- Erkek çocukları çırıl çıplak soyduktan sonra erkeklik organını kesmişlerdir, 23- Erkek kadın bazı Türkleri ellerinden kapılara çivilemişlerdir, 24- Erkek kadın bazı Türklerin burunlarını, kulaklarını ve çenelerini kesmişlerdir, 25- Bazı genç kızları çırıl çıplak soyduktan sonra “Haydi, namaz kılın” diyerek alay etmişler, sonra da ırzlarına geçtikten sonra öldürmüşlerdir, 26- Tren vagonlarına doldurdukları Türkleri, birkaç hafta şuraya buraya göndererek vagonlarda açlık, susuzluk, havasızlık ve hastalıktan öldürmüşlerdir, 27- Ev, kahvehane ve resmi daireleri bombalayarak kitselel katliam yapmışlardır, 28- Camiden çıkan silahsız müslüman Türklere silahlı ve bombalı saldırılarda bulunarak kitlesel katliam yapmışlardır, 29- İhtiyar, hamile kadın, çocuk, asker, sivil ellerine geçirdikleri Türkleri hunharca katletmişlerdir, 30- Köyleri, evleri, tarlaları ateşe vererek yakmışlardır, 31- Mal ve hayvanları öldürerek zarar vermişlerdir, 32- Ele geçirdikleri gıda maddeleri, hayvanları, ziynet eşyalarını yağmalayıp hırsızlık yapmışlardır, 33- İple boğarak öldürmüşlerdir, 34-Asmak suretiyle katletmişlerdir, 35- Yakaladıkları ve ele geçirdikleri Türklerin gözlerini oydular, 36- Kadınları kazığa oturtarak feci şekilde can vererek ölümlerine yolaçmışlardır, 37- Başlarını taşla ezmek sueretiyle katletmişlerdir, 38- Ellerini karınlarına sokularak öldürmüşlerdir, 39- Tenasül uzuvları ağızlarına bırakılmış şekilde öldürmüşlerdir, 40- Yedi yaşındaki Fatma ve dokuz yaşındaki Gülnaz adlarındaki iki kız çocuğu ön ve arkalarından tecavüz etmişlerdir, 41- Suda boğmak suretiyle öldürmüşlerdir, 42- Yakaladıkları Türkleri tezek yığınları içine atarak yakmışlardır, 43- Tandıra atarak yakmışlardır, 44- Erkek çocuklarına tecavüz etmişlerdir, 45- Bazı kadınlara tecavüz ettikten sonra tenasül uzvuna odun sokarak öldürmüşlerdir, 46- Bazı din adamlarının sakalları pisletildikten sonra sonra vücutları parça parça doğranarak öldürülmüşlerdir, 47- Esir aldıkları Türkleri yalınayak ve çıplak yürüterek donarak öldürmüşlerdir, 48- Kurşuna dizerek toplu katliam yapmışlardır, 49- Yakaladıkları Türklerin başlarını tüfek dipçikleriyle ve çizmelerle çiğnemek suretiyle öldürmüşlerdir, 50- Esir aldıkları Türklerin derilerini yüzdüler, 51- Ermeni cinayet şebekeleri ateşte kızdırdıkları tüfeklerinin kasaturaları ile Türklerin vücutlarını dağladılar, 52- Esir aldıkları Türklere zehirli ekmek ve yemek vererek feci şekilde ölmelerine neden oldular, 53- Genç kadınların memelerini keserek asmışlardır, 54- Annesi yaralı bir çocuğun ağzına, annesinin kesilmiş memesini vererek emzirtmişlerdir, 55- Koyan boğazlar gibi insanları kesmişlerdir, 56- Yeni doğmuş çocukları havaya fırlattıktan sonra altına süngü tutarak feci şekilde öldürmüşlerdir, 57- Kol ve ayak keserek sakat bırakmışlardır.
    Ermeni cinayet şebekeleri ve katilleri, kendilerine destek ve yardımcı olan İngiliz, Fransız, İtalyan, Rus işgalci güçlerle işbirliği halinde özellikle Ankara, İstanbul, Adana, Erzurum, Bitlis, Van, Hakkari, Diyarbakır, İzmit, Kars, Kayseri, Kahraman Maraş, Şanlı Urfa, Trabzon, Sivas, Yozgat, Çorum, Amasya, Giresun, Gümüşhane, Elazığ, Erzincan, Muş, Samsun gibi iller ile bu illere bağlı ilçe, nahiye ve köylerinde Türklere yönelik soykırım yapmışlardır. Ermeni cinayet şebekeleri, öyle vahşice hareket etmişlerdir ki, bazı köy ve nahiye ahalisini toptan yoketmişler, tam bir soykırım yapmışlardır.
    Erzurum, Van ve Kars’ta ermeni cinayet şebekelerinin Türklere yaptıkları soykırıma ait toplu mezarlardan bir kaçı ortaya çıkartılmıştır.
    24 Kasım 1985 tarihli Fransız Le Petit Journal Dergisi, ressamların çizdiği resimlerin de yeraldığı haberi, “Ermeni çeteciler Türkleri nasıl boğazladı” diye dünyaya duyurmuştu.
    Van’da ne kadar Türk varsa Ermeniler tarafından soykırıma uğradı. ABD’de yayınlanan Ermeni gazetesi Goçnak, 24 Mayıs 1915 tarihli sayısında, “Van’da yalnızca bin 500 Türk’ün kaldığını” övünerek açıklar.
    Türk devlet adamlarına, diplomatlarına ve vatandaşlarına Ermeni cinayet şebekeleri ve caniler tarafından girişilen saldırılardan bazıları:
    Ermeni cinayet şebekeleri, Osmanlı Padişahı Sultan İkinci Abdülhamid’e 21 Temmuz 1905 Cuma günü, bombalı suikast düzenler.
    Ermeni cinayet şebekelerinin bir arabanın içine yerleştirdikleri 120 kilo patlayıcı, Sultan İkinci Abdülhamid, Yıldız Camii’nde kıldığı Cuma namazından sonra, infilak eder.
    Sultan İkinci Abdülhamid’in Başmabeyincisi Kara Tahsin Paşa, hatıralarında olayı şöyle anlatmıştır:
    “21 Temmuz 1905 Cuma günü, öğle vaktini müteakip, cehennemi makine patladı. En büyük çaptaki topların çıkardığı tarrakadan daha gürültülü, akisli ses çıkaran ve hava titreşimleri meydana getirerek en uzak semtlerden dahi duyulan bu patlama, padişahı ve orada bulunan binlerce kişiyi dehşete düşürdü.
    Hünkar, camii şeriften çıkıp, saraya dönmek için arabasına binmek üzere, binek taşına giden merdivenlere doğru ilerlerken, karşısına çıkan Şeyhülislam Cemalettin Efendi ile birkaç kelimelik sohbet için durakladı. Askeri birlikler selam vaziyeti almış, teşrifat adeti usulüne göre, sağda ve solda bendegah, askeri rical ve yaverler sıralanmışlardı.
    Saatli bombanın kuruluşunda, bu duraklama hesapta yoktu. Hünkar, patlamanın şidetli sarsıntısından ve havada uçuşan parçalardan önemli ve tehlikeli bir hadisenin meydana geldiğini anlamıştı. Hiç korku ve telaş eseri göstermedi.”
    Sultan İkinci Abdülhamid’i Şeyhülislam Cemalettin Efendi ile birkaç kelime konuşma yapmak üzere duraklaması kurtarmıştır.
    Patlama sonunda, 26 kişi ölmüş, 58 kişi yaralanmış, bomba, yerde 70 santimlik bir çukur açmıştır.
    Bombalı suikasti düzenleyenlerden bir kısmı yakalandı ve yargılandı. Suikasti düzenleyenlerden Singer şirketinde memur olarak çalışan Charles-Edouard Joris adlı Belçika vatandaşı vardı.
    Boğazlıyan eski Kaymakamı Mehmet Kemal Bey, İngiliz işgali altındaki İstanbul’un Beyazıt Meydanında, ingiliz-ermeni işbirliği sonucu, 10 Nisan 1919 Nisan Perşembe günü, idam edilir. Mehmet Kemal Bey, asılmadan önce, “Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa kahrolsun böyle adalet. Yaşasın millet” diye bağırır.
    Boğazlıyan eski Kaymakamı Mehmet Kemal Bey’in cenaze töreni, öğrencilerin de yeraldığı onbinlerce kişinin katılımıyla, 11 Nisan 1919 Cuma günü, Kadıköy’de yapılır. Mehmet Kemal Bey’in mezarı başında konuşma yapan bir Tıbbıye öğrencisi, “İngilizleri Odesa’dan attılar. Haydin biz de İstanbul’dan kovalım. Ne bekliyoruz. İngilizi atmak borcumuzdur. Felaketimizi hazırlayan İngiliz’i yok etmek zorundayız.”, der.
    Bayburt eski Kaymakamı, Urfa Valisi Nusret Bey, ingiliz-ermeni işbirliği sonucu, 5 Ağustos 1920 Perşembe günü, Beyazıt meydanında idam edilir.
    İçişleri Bakanlığı ve Başbakanlık yapmıştı olan İttihad ve Terakki’nin liderlerinden Talat Paşa, Berlin’de 15 Mart 1921 Salı günü, oturduğu apartmanın yakınlarında Hardenberg Caddesinde yürürken Sogomon Tehliryan adlı ermeni katil tarafından silahla vurularak öldürüldü. Ermeni katil yakalandı fakat Şarlottenburg Mahkemesince serbest bırakıldı. Arjantin’e giden ermeni katil, 1960’da eceliyle geberdi.
    Başbakanlık ve İçişleri Bakanlığı yapmış olan Sait Halim Paşa, ermeni katiller tarafından 6 Aralık 1921 Salı günü (Bazı kaynaklar ölüm tarihini 7 Aralık 1921 olarak veriyor), Roma’da katledilir. Türkiye’ye getirilen cesedi, Sultan Mahmud Türbesi bahçesine gömülür.
    İttihad ve Terakki’nin liderlerinden Bahriye Bakanlığı ve 4. Ordu Komutanlığı yapmış Cemal Paşa ile iki yaveri jandarma teğmeni Süreyya Bey ve bahriye binbaşısı Nusret Bey, Karakin Layayan ve Sergo Vartanyan adlı iki Ermeni katil tarafından 21 Temmuz 1922 Cuma günü akşamı, Tiflis’te silahlı saldırı sonucu katledilir.
    Cemal Paşa’nın cenazesi trenle Türkiye’ye getirilir ve Erzurum’a götürülüp Kars Kapısı dışındaki şehitliğe defnedilir.
    Adli Tıp Profesörü, Şurayı Ümmet gazetesini çıkarmış olan İttihad ve Terakki’nin liderlerinden Tabip Bahaettin Şakir Bey ile Hukuk Mektebi müdürlüğü, Trabzon, Bursa ve Konya valiliği, Çorum ve Preveze mebusluğu yapmış olan Azmi Bey (Mehmet Cemal), ermeni katiller tarafından, 17 Nisan 1922 Pazartesi günü, Berlin’de katledildi.
    Talat, Cemal ve Sait Halim Paşa’yı öldüren ermeni katiller, Türkiye düşmanı ermeni çevreleri tarafından kahraman olarak tanıtıldı.
    1973’den 1994 yılına kadar, ermeni cinayet şebekeleri tarafından 21 ülkenin 38 kentinde, değişik türde 110 saldırı olayı oldu. 110 saldırıdan 39’u silahlı, 70’i bombalı, 1’i işgal şeklinde idi. Bu saldırılarda 48 diplomat ve Türk vatandaşı ile 4 yabancı öldürüldü. 127 Türk ve 66 yabancı uyruklu yaralandı.
    ABD’de Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile Konsolos Bahadır Demir, 27 Ocak 1973’te ABD’nin Santa Barbara kentinde 77 yaşındaki Mıgırdıç Yanıkyan adlı ermeni katil tarafından katledildi.
    Avusturya’nın başkenti Viyan’da Türkiye’nin Viyana Büyükelçisi Danış Tunalıgil, 22 Ekim 1975 günü, büyükelçiliği basan üç ermeni katil tarafından şehit edildi.
    Fransa’nın başkenti Paris’de Türkiye’nin Paris Büyükelçisi İsmail Erez ile şoförü Talip yener, 24 Ekim 1975 günü, ermeni cinayet şebekeleri tarafından büyükelçilik yakınında makam otobiline ateş açılması sonucu katledildiler.
    Beyrut’ta Türkiye Büyükelçiliği Baş katibi Oktar Cirit, Hamra Caddesinde, 16 Şubat 1976’da, ermeni cinayet şebekeleri tarafından katledildi.
    İtalya’nın başkenti Roma’da Vatikan Büyükelçisi Taha Carım, 9 Haziran 1977’de, ermeni cinayet şebekeleri tarafından silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
    İspanya’nın başkenti Madrid’de Türkiye’nin Madrid Büyükelçisi Zeki Kuneralp’in arabasına üç ermeni katil tarafından, 2 Haziran 1978 günü, ateş açıldı. Büyükelçi’nin eşi Necla Kuneralp ile emekli Büyükelçi Beşir Balcıoğlu öldürüldüler. İspanyol şoför Antonio Torres de saldırı sonucu öldü.
    Hollanda’nın Lahey’de Deft Teknik Üniversitesi doktora öğrencisi ve Türkiye’nin Lahey Büyükelçisi Özdemir Benler’in oğlu Ahmet Benler, 12 Ekim 1979 günü, ermeni cinayet şebekelerinin saldırısı sonucu öldürüldü.
    Fransa’nın başkenti Paris’te Türkiye Büyükelçiliği Turizm Müşaviri Yılmaz Çolpan, Champ Elyees’de, 22 Aralık 1979 günü, ermeni cinayet şebekeleri tarafından öldürüldü.
    Yunanistan’ın başkenti Atina’da Türkiye Büyükelçiliği İdari Ateşesi Galip Özmen’in otomobiline ermeni katil tarafından, 31 Temmuz 1980 günü, ateş açıldı. Galip Özmen ile 14 yaşındaki kızı Neslihan Özmen öldü, eşi Sevil Özmen ile 16 yaşındaki oğlu Kaan Özmen yaralandı.
    Avusturalya’nın başkenti Sidney’de Türkiye’nin Başkonsolosu Şarık Arıyak ile koruma görevlisi Engin Sever, 17 Aralık 1980 günü, iki ermeni katil tarafından silahla katledildi.
    Fransa’nın başkenti Paris’te Türkiye Büyükelçiliği Çalışma Müşaviri Reşat Moralı, din görevlisi Tecelli Arı ve Anadolu Bankası temsilcisi İlkay Karakoç, 4 Mart 1981 günü, ermeni cinayet şebekesine bağlı iki ermeni katil tarafından, silahlı saldırıya uğradı. Reşat Moralı ile Tecelli Arı öldü, İlkay Karakoç yaralandı.
    İsviçre’nin Cenevre kentinde, Cenevre Türkiye Başkonsolosluğui sekreteri Mehmet Savaş Yergüz, ermeni bir katil tarafından, 9 Haziran 1981 günü, katledildi.
    Fransa’nın başkenti Paris’te Türkiye Başkonsolosluğu, 24 Eylül 1981 günü, öğle saatlerinde ermeni cinayet şebekelerine bağlı dört ermeni katil tarafından işgal edildi. İşgal sırasında ermeni katillerin açtığı ateş sonucu Başkonsolos Kaya İnal ile koruma görevlisi Cemal Özen, ağır yaralandı. İnal ile Özen’in hastahaneye kaldırılmasına izin vermeyen ermeni katiller, üç gün önce bir çocuğu olmuş olan Özen’in ölmesine neden oldular.
    Cemal Özen’i öldüren ermeni katil Kevork Güzelyan, 15 Ekim 2000 Pazar tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan haberde, Ermenistan’ın başkenti Erivan’da yaşayan ermeni katilin anlatımına göre, “Eylemlerinden ötürü pişmanlık duymamış, daha sonra, Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinde binbaşı rütbesiyle Azerbaycan Türklerine karşı dört yıl savaşmış, şimdi ise Ermenistan’la ticaret yapan Türk iş adamlarının ödenmeyen çek-senetlerinin tahsil edilmesi işleriyle uğraşıyormuş.”
    İsviçre’nin Bern kentinde, Türkiye’nin Bern Büyükelçisi Doğan Türkmen’e 24 Ocak 1982 günü, ermeni cinayet şebekeleri tarafından suikast düzenlendi.
    ABD’de Los Angeles Başkonsolosu Kemal Arıkan, 28 Ocak 1982 günü, ermeni cinayet şebekelerine bağlı iki ermeni katil tarafından silahlı saldırı sonucu şehit edildi.
    Kanada’nın Ottowa kentinde, Ottowa Türkiye Büyükelçiliği Ticaret Ataşesi Kani Güngör, 8 Nisan 1982 günü, üç ermeni terörist tarafından silahlı saldırı sonucu ağır yaralanır.
    ABD’nin Boston kentinde, Türkiye’nin Boston Fahri Başkonsolosu Orhan Gündüz, 4 Mayıs 1982 günü, ermeni bir katilin silahlı saldırı sonucu öldürülür.
    Portekiz’in başkenti Lizbon’da Türkiye Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay, 7 Haziran 1982 Pazartesi günü, evlerinin önünde bir ermeni katilin silahlı saldırı sonucu şehit edildi.
    Hollanda’nın Rotterdam kentinde, Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolusu Kemalettin Demirer, 21 Temmuz 1982 günü, ermeni katillerin silahlı saldırısına uğradı. Demirer, yara almadan kurtuldu.
    7 Ağustos 1982 günü, ermeni cinayet şebekelerine bağlı iki katil, Ankara Esenboğa Havaalanı’nı bastı, salonda bulunan yolculara ateş açıp, el bombası attı. 6 Türk ile 3 yabancı uyruklu kişi öldü. 82 kişi yaralandı.
    Kanada’nın Ottowa kentinde, Türkiye’nin Ottowa Büyükelçiliği Askeri Ateşesi Hava Kurmay Albay Atilla Altıkat, ermeni cinayet şebekeleri tarafından, 27 Ağustos 1982 günü, yapılan silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
    Bulgaristan’ın Burgaz kentinde Başkonsolosluk İdari Ataşesi Bora Süelkan, evinin girişinde, 9 Eylül 1982 günü, ermeni cinayet şebekeleri tarafından yapılan silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
    Portekiz’in başkenti Lizbon’da Türkiye’nin idari ateşesi Erkut Akbay ile eşi Nadide Akbay, 8 Ocak 1993 günü, ermeni katillerin silahlı saldırısı sonunda şehit oldular.
    Yugoslavya’nın Belgrad kentinde, Türkiye’nin Belgrad Büyükelçisi Galip Balkar, Yugoslavya Dışişleri Bakanlığı’na giderken iki ermeni katil tarafından, 9 Mart 1983 günü, silahlı saldırıya uğradı. Büyükelçi Balkar ile bir Yugoslav öğrenci öldü, makam şoförü Necati Kaya, göğsünden yaralandı.
    Ermeni katil Mıgırdıç Madaryan, 15 Haziran 1983 günü, İstanbul’da Kapalıçarşı’da halkın üzerine otomatik silahla ateş açıp, el bombası attı. Yusuf Alper ile Murat Alptekin, öldü, 21 kişi yaralandı.
    Belçikanın Brüksel kentinde, Türkiye’nin Brüksel Büyükelçiliği İdari Ataşesi Dursun Aksoy, iki ermeni katil tarafından, evinin yakınlarında, 14 Temmuz 1983 günü, silahlı saldırı sonucu şehit edildi.
    Fransa’nın başkenti Paris’te Türk Hava Yollarının Orly Havaalanı’ndaki yolcu ve bagaj işlem bürosu önüne ermeni katiller tarafından bırakılan bir valiz içindeki patlayıcı maddelerin, 15 Temmuz 1983 günü, patlaması sonucu ikisi Türk, dördü Fransız, biri Amerikalı ve biri de İsveçli sekiz kişi öldü. Olayda 28’i Türk, 60 kişi yaralandı.
    Portekiz’in başkenti Lizbon’da, Türkiye’nin Lizbon Büyükelçilik binasını ermeni cinayet şebekesi ve katilleri, 27 Temmuz 1983 günü, işgal etti. Büyükelçilik müsteşarı Yurtsev Mıhçıoğlu’nun eşi Cahide Mıhçıoğlu, şehit edildi. Yurtsev Mıhçıoğlu ve oğlu Atasay Mıhçıoğlu, yaralandılar.
    Ermeni katiller, 28 Mart 1984 günü, İran’ın başkenti Tahran’da Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliğine silahlı saldırıda bulundu. Askeri ateşe yardımcısı İsmail Pamukçu ile Baş Katip Servet Öktem, yaralandı.
    Ermeni cinayet şebekeleri ve katiller, 15 Nisan 1984 günü, Tahran’daki İdari Ateşe İbrahim Özdemirci’ye silahlı saldırıda bulundular.
    Avusturya’nın başkenti Viyana’da Türkiye’nin Viyana Büyükelçiliği Çalışma Müşaviri sosyal Yardımcısı Erdoğan Özen, ermeni cinayet şebekeleri tarafından otomobiline konmuş olan bombanın, 20 Haziran 1984 günü, patlaması sonucu şehit oldu.
    Ermeni cinayet şebekeleri ve katilleri, 19 Kasım 1984 günü, Viyana’daki Birleşmiş Milletler Sosyal Kalkınma ve İnsancıl İşler Merkezi Direktör Yardımcısı Enven Ergun’a silahlı saldırı düzenleyip şehit ettiler.
    Üç silahlı ermeni terörist, 12 Mart 1985 günü, Kanada’nın Ottawa’da Türkiye’nin Ottawa Büyükelçiliğine silahlı saldırıda bulundu. Büyükelçi Coşkun Kırca yaralandı, Kanadalı güvenlik görevlisi öldürüldü.
    Avusturalya’nın Melburn’daki Türkiye Başkonsolosluğuna ermeni cinayet şebekeleri tarafından 23 Kasım 1986 günü, yapılan bombalı saldırı yapıldı.
    Yunanistan’ın başkenti Atina’da Türkiye Büyükelçiliğinin servis aracına yol kenarına park etmiş bir otomobilden uzaktan kumandayla bombalı saldırıda bulunuldu. Maslahatgüzar Deniz Bölükbaşı ile İdare Ateşe Nilgün Keçeci yaralandılar. On kadar araç tamamen tahrip oldu.
    Yunanistan’ın başkenti Atina’da Türkiye’nin Basın Müşaviri Çetin Görgü, 7 Ekim 1991 günü, cinayet şebekeleri tarafından silahlı saldırı sonucu şehit edildi.
    Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de Türkiye’nin Budapeşte Büyükelçisi Bedrettin Tunabaş’ın bindiği araca, 19 Aralık 1991 günü, ermeni cinayet şebekeleri tarafından silahlı saldırı düzenlendi.
    Türkiye’nin Bağdat’taki İdare Ateşesi Çağlar Yücel, 11 Aralık 1993 günü, cinayet şebekeleri tarafından silahlı saldırı sonucu Bağdat’ta şehit edildi.
    Yunanistan’ın başkenti Atina’da Türkiye Büyükelçiliği Müsteşarı Ömer Haluk Sipahioğlu, cinayet şebekeleri tarafından silahlı saldırı sonucu, 4 Temmuz 1994 günü, şehit edildi.
    Ermeni katiller ile cinayet şebekelerinin yaptığı cinayet, katliam ve soykırımları ABD’de ve Avrupa’da onaylayan veya onaylamak isteyerek Türkiye’ye karşı kullanmak isteyen çevreler var.
    Sadece şöyle bir soru aklıma takılıyor? Başka bir ülkenin başbakanı, içişleri bakanı, denizcilik bakanı, 46 tane diplomatı cinayet şebekeleri tarafından silahlı, bombalı saldırılar sonucunda öldürülse o ülkenin devlet yönetimi ve vatandaşlarının tepkisi ne olurdu acaba?
    Emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, “Askeri ve Siyasi Anılarım” kitabında, şunu söylemektedir: “Gençlere hep şunu söylüyorum, ‘Hiç bir zaman memlekete hizmet ederken, mutlaka bunun karşılığını devlet bana verecek diye düşünmeyin. Sükutu hayale (hayal kırıklığına) uğrarsınız’. Çünkü, bu devlette testiyi kıranlar, daima testiyi taşıyanlardan daha makbul addedilmiştir.” demektedir. (Bakın, sayfa: 329)
    Suçu olsun olmasın, iddialar ve emperyalist güçlere yaranmak amacıyla da olsa Türkler aleyhinde davalar açılmış, bir çok kişi yargılanmış, idam edilmiş, mahkum olmuş veya sürgüne gönderilmiştir.
    Osmanlı arşivleri açılmıyor iddiası yapılıyor. Osmanlı arşivlerinin tasnif edilen bölümleri açık ve isteyen yararlanıyor. Bir çok belge aynen yayınlandı. Arşivlerin açılmadığını söyleyen sahtekarlara şunu sormak lazım: Ermeni arşivleri açık mı acaba?
    Kesinlikle açık değil.
    Cinayet, yağma, katliam ve soykırım amacıyla Ermeni topluluğunu kışkırtan İngiliz, İtalyan, Almanya, Amerika, Rus, Fransız arşivlerine gidin bakın. Oralarda daha çok belge var.
    “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” örneği arsızlaştıkça arsızlaşıyor bazı çevreler. Bu kadar cinayet, vahşet ve soykırımdan sonra birilerinin kalkıp bazı sözde iddialarda bulunması tam anlamıyla yüzsüzlüktür.
    Türkler, yaşadığı bir yığın insanlık dışı olaya rağmen tarihte olsun, günümüzde olsun hiç bir topluluğa kin duymamış, devamlı hoşgörü ve insancıl davranışlar içinde yaklaşmıştır. Yaşadığı o kadar acıya, ihanete rağmen her topluluğa insanca yaklaşım içinde olan Dünyada başka bir milletde yoktur. Bu milleti anlamaları için bazılarına, Nazım Hikmet’in “Türk Köylüsü” şiirini okumalarını öneririm.
    Yararlanılan Kaynaklar:
    1- Türkçe-İngilizce ve Almanca Web Sitesi: www.ermenisorunu.gen.tr., 2-Eylül, Ekim 2000 tarihli Hürriyet, Milliyet, Sabah, Türkiye, Akşam, Cumhuriyet gazeteleri, 3- Gültekin Ural, Ermeni Dosyası, Kamer Yayınları, İstanbul, 1998, 4- Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, dört cilt, Atatürk Kültür-Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1993, 5-Trandafir G. Djuvara, Türkiye’nin Paylaşılması Hakkında Yüz Profe (1281-1913), Gündoğan Yayınları, Ankara, Şubat 1999, 6- Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları Tarihi, iki cilt, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1994, 7- Osmanlı Belgelerinde Ermeniler (1915-1920), T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Ankara, 1994, 8- Bilal N. Şimşir, Malta Sürgünleri, Bilgi Yayınları, Ankara, ikinci basım, Nisan 1985, 9- İlhan Akbulut, Devlet Terörizmi ve Ülke Bölücülüğü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1998, 10- Yılmaz Altuğ, Terörün Anatomisi, Altın Kitaplar Yayınları, İstanbul, Mart 1995, 11- Georges de Maleville, 1915 Osmanlı-Rus Ermeni Trajedisi, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 12- Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu (E), Askeri ve Siyasi Anılarım, cilt:1, 1928-1965, Kastaş Yayınları, İstanbul,Nisan 1999, 13- Yusuf Hikmet Bayur, Ermeni Meselesi, iki cilt, Cumhuriyet Gazetesi Kitapları, İstanbul,Haziran 1998, 14- Taner Akçam, Ermeni Tabusu Aralanırken-Diyalogdan Başka Bir Çözüm Yolu Var mı?, Su Yayınları, İstanbul, Ağustos 2000, 15- Stanford J. Shaw-Ezel Kural Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, iki cilt, E Yayınları, İstanbul, ikinci baskı, 1994, 16- Mine G. Saulnier, Bernard Lewis Davası-Bir Tarih Yargılanıyor, Milliyet, 3-4 Haziran 1995, 17- Lobi Bilimi Yendi, Milliyet, 10 Ekim 2000, 18- Fransız Katliamı Sorgulanıyor, Cumhuriyet, 6 Haziran 1998, 19- Mustafa Müftüoğlu, Yakın Tarihimizde Siyasi Cinayetler, iki cilt, Yağmur Yayınları, İstanbul, ikinci baskı, 1977, 20- Mahmut İhsan Özgen, Ermeni Terörü ve Arkasında Gizlenen Güç, Tercüman, 3 Temmuz 1981 (1), 21- Emin Pazarcı, Soykırım Yalanı’nın Gerçek Yüzü, Akşam, 26 Eylül 2000 (1), 22- Serdar Uyan, Ermeni Yalanı, Türkiye, 25 Eylül 2000 (1), 23- Ermeniler Prof. Shaw’u Öldürme Kararı Aldılar, Milliyet, 12 Şubat 1982.

  • Abdülaziz’i Tahttan Eden Hükümet Darbesi

    Abdülaziz’i Tahttan Eden Hükümet Darbesi

    Sultan Abdülaziz
    Sultan Abdülaziz

    Turhan FEYİZOĞLU
    Ocak 2000

    Bundan sonra her ay Berfin Dergisi’nde Türkiye’nin toplumsal mücadeleler tarihini gençlik hareketleri açısından okuyucuya aktarmaya çalışacağım.

    Bu gençlik hareketleri, gençlik sorunlarından meydana gelmiş olaylar değildir. Doğrudan toplumun toplumsal sorunlarından kaynaklanan ve içlerinde gençlerin de bulunduğu olaylardır.
    Aktaracağım her olay, kronolojik bir sıralamaya göre değil, elde olan bilgi ve belgelere göre sıralanacaktır.

    İlk olarak, halen tartışılan ve bazı kesimlerin “Avrupa’nın bir parçası olmak” amacıyla yaptığı girişimlerdir. Yani, “Türkiye’nin Batılılaşma” adı altında emperyalist devletlerin güdümüne sokma çabasıdır.

    Üç kıtadaki sınırları içinde çeşitli topluluk ile milletleri yaklaşık yediyüz yıl barındırmış, “Yelkenleri atlastan”, kendisini hiç bir ülke ile eş değer görmeyen  bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu, askeri, mali ve siyasi sorunlara girdikten itibaren küçümsediği Batı’ya gitmek zorunda kalmış, devletin yönünü bu yöne çevirmek için çaba göstermiştir.
    Hatta ilk kez bir Osmanlı Sultanı, Avrupa ülkelerine seyahete çıkar.

    Padişah Abdülaziz, 21 Haziran 1867 Cuma günü, seyahate başlar.  1 Temmuz 1867’de Paris’e giden Sultan Abdülaziz, daha sonra Londra’ya gider.

    23 Temmuz 1867’de Londra’dan ayrılan Sultan Abdülaziz, İstanbul’a döner. Avrupa seyahati 47 gün sürmüştür.

    1875 sonbaharında ülkenin ekonomik durumu gittikçe zayıflamaktadır. 1875’de Sirbıstan, Ege ve Akdeniz’deki adalarda, Mısır’da, Karadağ, Romanya, Bosna ve Hersek’de isyanlar patlak verir. Mali soruların yanında toprak kayıpları da başlamıştır. Yaşanan her kötü durum toplumsal huzursuzluğu artırır. O dönem yaşanan bir olay bu huzursuzluğu çok güzel yansıtır. “Selanik vakası” olarak adlandırılan olay şöyledir.

    Resmi makamlara müslüman olmak istediğini bildiren bir Bulgar kızı, islam kadınları gibi giyinerek trenle Avrathisar adlı beldeden Selanik istasyonuna gelir. Ancak, kızın amacını öğrenen bazı hristiyanlar tarafından telgrafla Selanik’in Amerikan Konsolosluğuna bildirir. Telgrafı alan Amerikan Konsolosu da, istasyon çevresine Rum ve Bulgar’lardan oluşan bir kalabalık yığar. Konsolosun buyruğuyla harekete geçen bu kalabalık, kendisini istasyondan hükümet konağına götürmekle görevli 3 zaptiyenin elinden zorla aldıkları Bulgar kızının feracesiyle, yaşmağını parçalar.
    “İslam” olduğunu haykıran kızın yardımına koşan birkaç müslüman-Türk hırpalanır ve kız da Amerikan konsolosluk arabasıyla Amerikan Konsolosluğuna götürülür.

    Ertesi günü, bunu bir onur sorunu sayarak kızın hükümete teslimini istelen yaklaşık onbin müslüman-Türk, “Saatli Cami” adıyla da anılan Selimpaşa Camiisi’nde toplanır.
    Öfkeli topluluk, Amerikan Konsolosluğunu basmak amacıyla yola koyulur. Bu olayı engellemeye çalışan Fransız ve Alman konsolosları topluluk tarafından linç edilir. Sonunda işe karışan İngiliz konsolosu, Bulgar kızı, Türk makamlarına teslim eder. Böylece ortalık o gün yatışır.

    Ancak, Rus Elçisi General İgnatiev başkanlığında büyük devlet elçileri, Istanbul’da bir toplantı yapar ve karaya asker çıkarmak amacıyla Selanik limanına birer filo gönderir.
    Rusya, Avusturya ve Almanya, İngiltere ve Fransa’nında onayını alarak, gerektiğinde Türkiye’ye müdahele etmek amacıyla 31 Ocak 1876’da, bir nota verir.
    Başbakan Mahmut Nedim Paşa, Avrupa kamuoyunu yatıştırmak amacıyla Selanik’te düzenlenen gösterilere katılan suçsuz ve günahsız altı kişiyi hemen idam ettirir. Gösterilere katılanların büyük çoğunu şiddetle cezalandırır ve Selanik Valisini görevden alır.

    Hükümetin, Bulgar kızını Amerikan konsolosluğundan alması için hiçbirşey yapmaması, ayrıca gösteriye katılanların birçoğunun cezalandırılması nedeniyle gösteriler daha da artar.
    Bir taraftan ekonomideki ciddi sorunlar, bir taraftan İmparatorluğun Avrupa bölümündeki illerinin ayrılmak istemeleri, hemen hemen tüm halk kitlelerini sarmış olan hükümetten hoşnutsuzluğu iyice artmasına sebep olur. Halk, Balkanlardaki isyanların, her ne pahasına olursa olsun bastırılmasını, hükümetin Rusya ve Avruya’ya ödün politikasına son vermesini istemektedir.
    Istanbul’daki Rus Elçisi General İgnatiyef’in düzen ve denetimi altında, 2 Mayıs 1876’da Bulgarlar, ayaklanır. İsyan kısa sürede Makedonya’ya yayılır.

    Serasker Hüseyin Avni paşa, Askeri mektepler Nazırı Süleyman Paşa, Şura-yı Devlet Reisi Redif Paşa, Yeni Osmanlılar cemiyetinin lideri Mithat Paşa ve Şeyhülislam Hayrullah Efendi’den oluşan bir grup, öğrencilerin ve halkın hoşnutsuzluğunu Padişah Abdülaziz’in hal etmeye yönlendirir ve uygulama alanına koyar.

    Avrupa’nın ve Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğu’nun içişlerine müdahalelerine tepki duyan öğrenciler, 9 Mayıs 1876 Pazartesi günü, eyleme geçer. Fatih Camii medreselerinde eğitim gören 250 öğrenci, dersleri bırakma kararı alır. Kısa zamanda sayıları 5000’e ulaşan öğrenci, ayrıca, Fatih’te bir miting yapar.

    10 Mayıs 1876 günü, gösterilerde bulunan Fatih, Süleymaniye ve Beyazıt medreseleri öğrencileri, Padişahın en büyük oğlu İzzettin Efendi’nin yolunu keser ve “Git babana söyle Başbakan Mahmut Paşa ile Şeyhülislam Hasan Fehmi Efendi’yi görevden uzaklaştırsın”, der.

    O dönemin eğitim kurumları olan Medreselerin yoğun olduğu Fatih semtinde sürekli gösteriler yapılmaktadır.
    11 Mayıs 1876 Çarşamba günü, Yıldız Sarayı’na Padişah’ın huzuruna yürüyüşler düzenlenir.
    Başbakan Mahmut Nedim Paşa, kamuoyunun olayları bilmemesi için basına sansür koyar. Fakat, olaylar devam eder.
    Talebenin isyanı, YeniOsmanlılar cemiyetinin liderleri Mithat Paşa, Ziya Bey ve bazı medrese hocaları tarafından yönetilmektedir. Hadise, geriden de, ayrıca, bir Mason cemiyetine üye olan Veliahd Murad Efendi tarafından takib edilmektedir. Talebenin silahlandırılması için gereken para Veliahd Şahzade Murad Efendi’nin Grek sarrafı Hristaki’den alınır.
    Rus nüfuzunun kırılabilmesi amacıyla 12 Mayıs mitinginden önce öğrencilere 15 bin tüfek ve pistol dağıtıldığı, bu para ile silah dağıtımının İngiliz hükümeti tarafından yapıldığı ileri sürülür.
    Öğrencilere ise, “Mahmut Nedim Paşa’nın Başbakanlıkta kalması halinde Rusya askerlerinin İstanbul’a gelecekleri”, hakkında propaganda yapılır.
    Fakat, şu bir gerçektir; İstanbul’da bulunan Rus Elçisi İgnatiyef’e yakınlığından ötürü, Başbakan Mahmut Nedim Paşa’ya “Nedimof” adı takılmıştır.
    Fatih cıvarında toplanan on bin kadar Fatih, Süleymaniye ve Beyazıt Medreseleri öğrencileri, 12 Mayıs 1876 Perşembe günü, Fatih meydanında toplanır. Yapılan konuşmalarda şunlar dile getirilir:

    “Devlet ve memleketin hukuk ve istiklali düşmanlarca çiğnendiği bir zamanda derslerle uğraşmak dine ve ulusal onura uygun değildir. Öğrenim ve bilimsel çalışma ancak huzur ve sükun içinde olabilir.

    Böyle fitne ve karışıklık, ayrıca iç ve dış savaşın yaşandığı bir zamandayız. Bundan ötürü, ders okuyamayız. Öğrenciler silahlı bulunmalıdır. Memleketin içinde bulunduğu felaketlere bir çare bulacağız.”

    Cağaloğlu’nda bulunan Genelkurmay Başkanlığı ve Başbakanlık önüne giden öğrenciler, “Başbakan’ı istemeyiz”, “Şeyhülislam’ı istemeyiz”, diye bağırmaya başlar.

    Talebeler, Başbakanlık ve Genel kurmay Başkanlığı önünden ayrılmaz, geceyi toplu halde geçirir.

    13 Mayıs 1876 Cuma günü, sabahleyin, Şeyhülislam azledilir.

    Öğrenci isyanı hakkında yeni hükümet, 16 Mayıs 1876 Pazartesi günü, “Bab-ı Valay-i Fetvapenahi” namına aşağıdaki ihtarı gazetelerde neşreder:

    “Öğrencilerin içinde şu arada bazı yasadışı hareketler yapıldığı işitilmektedir. Her toplulukta cehalet yüzünden, o topluluğa yakışmayan hareketlere meydan verecek küstah kimselerin olduğu yadsınamaz ise de, talebe sınıfı ülemadan olduğundan diyanet işleri iktizasınca…talebeye bazı ihtar ve tenbihlerde bulunmağa lüzum görüldü. Adab-ı insaniye ve İslamiye dışına çıkmamak lazımdır. Yukarıdaki tenbihler hilafına hareket edenler her halde mesul olacaklardır.”

    Bu ihtara rağmen, öğrenciler, 17 Mayıs 1876 Salı günü, Beyazıt ve Fatih meydanlarında gösteri tertip eder. Toplantıda yapılan konuşmalarda tepkilerini şöyle dile getirirler:

    “Her taraf da ehli islam hıristiyanların sürekli hakaretlerine ve ezalarına karşı bir şey yapamıyor. Buna sebep olan hükümet yetkililerini ortadan kaldırma, şer’an cümlemize vazife-i zimmettir.”
    Bu şekilde nutuklar atan öğrenciler, Cağaloğlu’ndaki Bab-ı Ali’ye doğru yürüyüşe geçer. Amaçları, Başbakanlığı basıp Başbakan’ı Bab-ı Ali önünde asmaktır. Bu galeyan kısa zamanda İstanbul’un her tarafına yayılır.

    Talebenin gelişini haber alan Başbakan Mahmut Nedim Paşa, sadrazam mühürünü almak maksadıyla gelen Mabeyinciye, “Beni parçalarlar”, der ve kunduralarını bile giymeğe vakit bulamadan yalınayak olarak kaçar.

    Başbakan Mahmut Nedim Paşa’nın kaçtıktan sonra ne yaptığı hakkında iki iddia öne sürülmektedir:

    Bir iddia, İran Sefarethanesi’nin alt tarafındaki sokaktan kaçarak yalısına, diğer iddia ise, Başbakanlığın arka kapısından gizlice çıkar ve İran Sefaretine sığınır.
    Netice de, Başbakan Mahmut Nedim Paşa, başbakanlıktan uzaklaştırılır. Gösterilerin asıl maksadı Mithat Paşa’yı başbakanlığa getirmektir. Fakat, Mütercim Rüştü Paşa başbakan  yapılır.
    16 Mayıs günü hükümetin yaptığı ihtara cevap olarak, Fatih Medresesi öğrencilerinden yirmi kişinin imza ve mühürünü taşıyan bir açıklama, 20 Mayıs 1876 Cuma günü, gazetelere gönderilir.

    Açıklama şöyledir:

    “Vakit gazetesinin 241 numaralı nüshasında bizlere hitaben padişahın emriyle hareket eden Şeyhülislam Hazretlerinin ilannamesini gördük.

    Ve fakat, şu günlerde, aşağılık bazı kimseler talebemizin kıyafetine girip ötede beride bazı uygunsuz haller vukua getirdikleri ve hatta yapılan gösterilerde o kimselerden bir kaç nefer tutulup zabtiyeye teslim olunduğu beyan olunmaktadır. Ve bu babda Bab-ı Valay-i Fetva memurlarıyla Zabtiye Nezareti celilesinin nazar-ı dikkatini celb ve davet ederiz.”

    İngiliz donanması, İstanbul’a girmek üzere, 24 Mayıs 1876 Salı günü, Çanakkale’nin Beşike limanında hazır bekletilir.

    Marks, Mithat Paşa’nın 1876 darbesi hakkında, 25 Mayıs 1876 Çarşamba günü, Engels’e yazdığı, mektubunda şunları belirtir:

    “Hatırlarsın, bir süre önce, Türkiye’yi konuşurken sana Türkiye’de (Kuran’a dayanan) bir Puriten Türk Partisi’nin çıkma ihtimalinden söz etmiştim. İşte gerçekleşti.”
    29 Mayıs 1867 Pazartesi günü, Padişah Abdülaziz hakkında,“Umuru siyasetten bihaber, devlet mülkünü tahrip edip, bu tutumu ile bekayi mülk ve millet için mevcudiyeti muzur olup, hal’i caiz olduğuna”, dair Şeyhülislam fetvası alınır.

    30 Mayıs 1876 Salı günü. Harbiye Okulu öğrencileri başlarında okul komutanı Süleyman Paşa, Taşkışla ve Gümüşsuyu kışlalarında bulunan askerlerde, Istanbul komutanı Refik Paşa’nın emrinde harekete geçer.

    Askeri Mektepler Nazırı Süleyman Paşa, Harbiye Okulu öğrencilerine şöyle hitap eder:

    “Arkadaşlar, Devlet ve millet bu gece sizden büyük ve mukaddes bir hizmet istiyor. Padişahımız, memleket idaresini en büyük düşmanınız olan Rusların eline teslim etmiştir.Bu suretle Sefir General İgnatiyef herşeye amil olmağa başlamıştır.

    Memleketi bu dereceye indiren Padişah’ınhal’ine, ülema ve rical-i devlet karar vermiştir. Ve bu hizmetin icrasını bizlere havale eylemiştir. Bizde şimdi müştereken Saray’a giderek bu vazifeyi yerine getireceğiz.”

    Öğrenciler, hep bir ağızdan, “Hazırız, gideriz”, diye bağırır.

    Harbiye Okulu öğrencileri, kumandanları nezareti altında Gümüşsuyu kışlası yolu ile Dolmabahçe önüne gelir. Sarayın her tarafı öğrenci ve askerle kuşatılır.
    Bu olayda, Şeyhülislamın medrese öğrencileri, Harbiye Okulu öğrencilerinin yanında yeralır.

    Süleyman Paşa, Padişah Abdülaziz’i saraydan alıp, rıhtımda bekleyen filikaya bindirir ve, Topkapı’daki sürgün yerine gönderir. Abdülaziz, 4 Haziran 1876’da ucu sivri bir makas ile kollarının damarlarını keserek intihar eder. Fakat tarafdarları, katledildiğini iddia eder. Bu nedenle, daha sonra mahkum edilen Mithat Paşa, idam edilir.

    30 Mayıs 1876 Salı günü gecesi, Sultan Abdülaziz’in istifa ettiğini bildiren bir açıklama okunur.

    Yeni Osmanlılar cemiyeti liderlerinden Namık Kemal’in öğrencisi olan Beşinci Murat Efendi, tahta çıkarılır. Fakat, Beşinci Murad’ın iktidarı çok kısa sürer. Yerine İkinci Abdülhamid, tahta çıkarılır.
    Talebe kıyamında aydın, asker ve sivil birlikte hareket ettiği için bu darbe, ilk “cunta” hareketi olarak adlandırılmaktadır.

    Tercüman-ı Ahval gazetesi sahibi Agah Efendi ile talebelerden Yunus Kadri ve Fehmi Efendiler büyük rol oynar.

    İsmail Kemal, Hasan Fehmi, Köse Raif, Rifat Bey ve Paşalar ve daha birçok münevverler bu talebe-i ülum kıyamını destekler ve medreselere girmemeleri için teşvikatta bulunur.
    Talebe kıyamından maksat, Mithat Paşa’yı Başbakan yapmaktır. Bu temin edilemez. Mehmet Rüştü Paşa dördüncü defa Başbakanlığa getirilir. Hasan Hayrullah Efendi Şeyhülislam ve Hüseyin Avni Paşa da Genelkurmay Başkanlığına tayin olunur. İlk önce Meclis-i Vükela’ya memur edilen Mithat Paşa, 6 Haziran 1876’da Danıştay Reisi olur.

    Bu vaka, Avrupa gazetelerini fevkalede alakadar etmiş; İngiliz ve Fransız matbuatı, Mithat Paşa’yı methederken Rus neşriyatı Mahmut Nedim Paşa’yı iltizam ve Mithat Paşa’ya aleyhtar bir cephe alır.
    Cumhuriyet yönetimini ilan edeceği söylenen Mithat Paşa, 19 Aralık 1876’da, ikinci defa Başbakanlık’a getirilir. Kanun-i Esasi, yani ilk anayasa, 23 Aralık 1876’da ilan edilir.

    Mayıs 1876 darbesi, hem iç huzursuzluğun hem de dış dinamiklerin oynadığı roller sonucu meydana gelmiştir. Darbe, bir anlamda, ekonomik ve siyasi anlamda emperyalizme bağımlılığın ortaya çıkardığı huzursuzluklar sonucu meydana gelmiştir.

    20 Ekim 1990 Cumartesi günü, Milliyet gazetesinde yayınlanan söyleşisinde Süleyman Demirel, bu olay hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır:

    “Sokak, Osmanlı devrinden beri çalışır. 27 Mayıs’ta da çalışmıştır. 12 Mart döneminde de çalışmıştır. Sokak, genellikle iktidar değişiklikleri getirir. Onun için kullanılagelmiştir. 1876’lı yıllarda Abdülaziz’in tahttan indirilmesine kadar giderek, Talebe-i Ülum Hareketleri, daha sonra gençlik hareketi olarak sokağa konulmuştur. Üniversite gençliği olması şart değildir. Bu sokak hareketlerinin arkasından da iktidarlar değişmiştir”, der.

  • Talabani ve Barzani Türkiye’nin içişlerine karışmaktadır

    Talabani ve Barzani Türkiye’nin içişlerine karışmaktadır

    AB-ABD-İngiltere-Fransa gibi emperyalist işgalci güçler tarafından desteklenen Talabani ve Barzani adlı şahıslar Türkiye’nin içişlerine karışmaktadır

    Turhan FEYİZOĞLU
    5 Aralık 2005

    “Hergün çoğalır derdim,
    Zulüm zulüme biniyor,
    Yetiş de sar Anadolu,
    Yaralarım kanıyor.”

    (Bir Kerkük türküsü).

    ***

    Bırakalım Türk ve Türkiye düşmanı olarak AB-ABD-İngiltere-Fransa gibi emperyalist işgalci güçlerce desteklenen-korunan PKK adlı terör örgütüne yönelik operasyon yapılmasını, artık iş o kadar zıvanadan çıkmaya başladı ki, Barzani ve Talabani adlı şahıslar bile Türkiye’nin içişlerine müdahale etmeye başladı.

    Bu aşiret adamlarının yaptıklarına karşı Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ne gibi önlem alıyor ve ne yapıyor bir vatandaş olarak bilmek istiyorum.

    Türkiye’nin içişlerine nasıl müdahale ediyorlar diye sorulabilir?

    Örneklerle veriyorum.

    Birinci örnek: Irak KDP’nin lideri de olan Barzani’nin odasındaki masasının arkasında bulunan “Büyük Kürdistan” olarak adlandırılan haritada, Türkiye’nin 19 ili de var (!).

    Böyle bir cüreti bu adam nasıl yapabiliyor?

    Yapıyor kime güveniyorsa. Ayrıca, Mesut Barzani adlı şahsın başkanlığını yaptığı KDP’nin Türkiye’de ilişkide olduğu şirketler var. Para kazanıyor.

    Büyük Kürdistan-Büyük Ortadoğu Projesi (BOP).

    Bunlar kimin projeleri?

    Bu ve buna benzer haritalardan bir tanesini de kim hazırlamıştı acaba?

    ABD-İngiltere-Fransa işgalci emperyalist güçler, Osmanlı İmparatorluğu toprakları paylaşılırken, 1916 yılında Sykes-Picot Antlaşması’yla hazırlamışlardı.

    Bu harita, işgalci emperyalist güçler ve bunlara uşaklık-maşalık yapanlarca gördüğünüz gibi sürekli gündeme getiriliyor.

    Bu haritanın oluşturulması amacıyla yeni projeler geliştirildi.

    Bu projelerden birine, “Büyük Ortadoğu Projesi-BOP” adını verdiler.

    2003 yılı Mart ayında, AB-ABD-İngiltere işgalci emperyalist güçlerce Irak işgal edildi.

    ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, “Kürt devleti kurulamaz” sözünü verdiği (!) zaman, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) danışmanı Richard Perle de, Washington’da düzenlediği Irak konulu bir toplantıda, “Kürdistan Dışişleri Bakanı (!)”, ifadesini kullanmıştı.

    ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 23 Temmuz 2002’de düzenlediği basın toplantısında, “Afganistan’daki hava operasyonları için Kürdistan’a F-16 yerleştirilecek” (!) açıklamasını yapmıştı.

    2003 yılında, Beyaz Saray’da danışmanlık yapan Edward Mortimer adlı bir şahıs da “Kürdistan” (!) diye bir harita çizmişti, Irak’a yaptıkları işgalden sonraki düzenleme amacıyla.

    ABD’nin hedefi, bu projeyi en erken 2006, en çok 2010’da hayata geçirmek.

    Proje işliyor.

    Barzani adlı şahıs, 2005 yılında bir gazeteye verdiği demeçte, “10-15 sene içinde bu iş çözümlenir”, açıklamasını yaptı.

    Norveç Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde terörizm uzmanı ve aynı zamanda Danimarka vatandaşı olan Prof. Dr. Toje Bjorge tarafından hazırlanan “2011/ Türkiye’de İç Savaş” başlığını taşıyan bir rapor hazırlamış.

    Bu raporun bir yerinde şunlar belirtiliyor:

    “Terör örgütü PKK, 21 Eylül 2005 tarihinden itibaren İstanbul, Ankara, Mersin, Adana, Yüksekova, Diyarbakır, Tunceli, Bursa ve Hatay gibi il ve ilçelerde büyük saldırı planları yapacak.”

    Belirli güçlerce bu planın 1987 yılından itibaren bu planın başlatıldığı belirtiliyor.

    Kimler bu güçler?

    Başta, “Büyük Ortadoğu Projesi-BOP” adı altında hareket eden güçler ve bu güçlere destek veren işbirlikçilerdir.

    BOP’ni ABD-İngiltere işgalci emperyalist güçlerle bunların kullandığı ve bunlara destek verenlerdir.

    BOP’ni en çok destekleyenler işbirlikçi bazı faşist-ırkçı Kürt güçleridir.

    Kendini “bir Kürt ve düşünce üreticisi olarak” tanımlayan bir şahıs, bu konuda özetle şunları yazıyor:

    “BOP, toplumsal tarihsel gelişmenin doğal bir sonucudur. ABD ve müttefikleri, bir bütün olarak Batı dünyası sadece, yeniden yapılanma ve demokratikleşme konseptine orta derecenin üstünde bir gelişimle uygun olduğundan, yeniden yapılanırken donanarak, öncülük etme olanağına sahiptir. Bu anlamda, onlara şapka çıkarmak insanlık açısından bir olumsuzluk değildir… BOP, Irak halkasını, güncel olarak İran ve Suriye’de federal demokratik yapılaşmayı sağlayacak. Bu halkalara zaman içinde yeni halkalar eklenecektir.”

    Türkiye’nin de bu halkaya ekleneceğini iddia eden şahıs, “Türkiye’nin bu selden kurtulmasını sağlayamaz”, dedikten sonra, “Biz Kürtler, bu duyarlılıkla, BOP’a yaklaşıp anlamaya, yorumlamaya, proje öncülerine yardım etmeye çalışmalıyız.”, demiştir.

    BOP’ni uygulamaya sokan ABD-İngiltere emperyalist güçlerine “şapka çıkartan” bu kendine “Kürt düşünce üreticisi” (!) diyen şahsa göre, BOP, Irak’ta uygulanmaya başlamıştır. Sırada İran ve Suriye var. Türkiye’de bu selden kurtulamayacaktır (!)

    Seli kim oluşturuyor acaba?

    Örneğin, AB-ABD-İngiltere işgalci emperyalist güçlerle işbirliği içinde olan Barzani adlı şahıs, ilk önce, Türkmenlerin egemen olduğu Musul, Kerkük, Erbil, Telafer, Süleymaniye, Samara gibi şehirleri kastederek, “Savaşmaya hazırız”, diye açıklamalar yaptı.

    Bu şehirlerde, AB-ABD-İngiltere emperyalist işgalci güçlerin desteğinde katlıamlar yapıldı.

    Irak’taki Türkmenlere bu şekilde soykırım yapıldı ve binlerce Türkmen de, yerlerinden yurtlarından göç ettirildi.

    Irak’taki Kürdistan Parlamentosu’nun 8.11.2002 tarihinde kabul edilen “Irak Kürdistan’ı Bölgesel Anayasası”nın 5. maddesinde aynen şu ibareler yer alıyor:

    “Kerkük şehri Kürdistan Bölgesi’nin başkentidir. Eğer gerekli olursa Kürdistan Parlamentosu, geçici olarak bir başka şehri başkent yapabilir.”

    Barzani adlı adamın da içinde bulunduğu topluluk, yüzbinlerce Türk’ün binlerce yıldır yaşadığı Kerkük şehrini, “Kürdistan (!) başkenti ilan etmiş, Anayasasına (!) koymuş.

    Bazılarının belirttiği “kırmızı çizgi” nerede?

    Barzani’nin Türkiye’deki etkisi nedir?

    22 Kasım 2005 tarihli Yeniçağ gazetesinde yayınlanan, Hulki Cevizoğlu’nun “Resmen Bizi Böl Dilekçesi!” başlıklı yazıda bu konuda bazı bilgiler veriliyor.

    Cevizoğlu’nun yazısında özetle şu bilgiler veriliyor:

    “Yasallığı mahkemede de tartışmalı olan Diyarbakır Kürd-Der’in sözcüsü ve eski Hak-Par (Hak ve Özgürlükler Partisi) Genel Başkan Yardımcısı İbrahim Güçlü,(…) Bizim liderimiz Barzani’dir… Biz Türkiye’de Kürdistan Eyaleti istiyoruz… Diyarbakır’da ‘Federal Devlet İstiyoruz’ isimli kampanyamızda topladığımız imzaları TBMM ve İngiltere Büyükelçiliği’ne verdik!.”

    CFR (ABD Dış İlişkiler Konseyi) Eylemleri Önleyici-Eylemler Merkezi’nin Direktörü Bay David L. Phillips, bir açıklama yapmıştı.

    15.7.2005 tarihli Akşam gazetesinde yayınlanan bu açıklama özetle şöyle:

    “Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt Federasyonu’na Türkiye’nin karşı çıkmaması lazım.”

    Bundan daha açık ifade olur mu?

    Kim daha neyi izliyor? İzlenecek bir şey mi kaldı? Artık hareket zamanı.

    İngiltere, işgalci ve emperyalist bir güç. Bazı faşist-ırkçı Kürt gruplarını en çok kullanan ülkedir İngiltere.

    22 Kasım 2005 tarihli Türkiye gazetesinde, “Barzani’nin İki Gülü: Bush ve Blair” başlıklı haber özetle şöyle:

    “Kuzey Irak’taki peşmerge lideri Mesut Barzani bağımsızlığın Kürt halkının doğal bir hakkı olduğunu iddia ederek, “özelde Kürdistan ve genelde Irak halkına şunu söylemek istiyorum ki güçlü destekçilerimiz var. Birisi Amerika. Başkan Bush ve aynı zamanda İngiltere Başbakanı Tony Blair’in bu yönde tavırları aynı.”

    Adam kimlerle işbirliği içinde olduğunu açıklıyor.

    Kürd-Der adlı bir örgütün yöneticilerinden İbrahim Güçlü, 1943 tarihinde İran sınırından gizlice Türkiye’ye girmek isterken Van’ın Özalp ilçesinde öldürülen 33 kaçakçı için 2 Ağustos 2005’te Diyarbakır’da anma toplantısı düzenlemişti.

    Bir hatırlatma yapmak istiyorum.

    1943’teki olaydan tam 50 yıl sonra.

    Tarih: 24 Mayıs 1993.

    Türk ve Türkiye düşmanı olan uşaklar-maşalar tarafından 33 yurtsever askerimiz Bingöl-Elazığ karayolunda alçakça pusuya düşürülerek öldürüldü.

    1969’da kurulmuş bir Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) adlı bir örgüt vardı.

    İbrahim Güçlü, Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Mahkemesi Askeri Savcılığı tarafından, DDKO adlı örgüte üye olmak suçuyla 1971 yılında yargılanmıştı.

    3.5.1970’den 28.4.1971 tarihine kadar DDKO Ankara Şubesi’nin başkanlığını yapmıştı.

    DDKO adlı örgüt, Molla Mustafa Barzani adlı şahsın liderliğini yaptığı Irak KDP’iyle ilişki kurmuştu.

    Molla Mustafa Barzani kimdir?

    Molla Mustafa Barzani, ABD’nin bir numaralı adamı Kissinger’in koruması altında ölen adamdı.

    İbrahim Güçlü’nün “Bizim liderimiz” dediği Mesut Barzani adlı şahsın babasıydı.

    DDKO adlı örgütün bazı şubeleri, Irak KDP’nin şubesi gibi hareket ediyordu.

    DDKO adlı örgütün bir diğer ilişkide olduğu ülke İsveç’ti.

    12 Mart 1971 sonra bu örgütün üyelerinin bir kısmı İsveç’e gitmiş, bu ülkenin vatandaşı olmuştu.

    Ayrıca bugün, şunu sormak gerekir sanırım:

    Türk ve Türkiye düşmanlığı yapan bölücü örgütlerde yöneticilik ya da liderlik yapanlardan kimler İsveç, Almanya, İsviçre, Danimarka, Hollanda, Fransa vatandaşı olmuş, bu ülkelerin kimliklerini taşımaktadır?

    Bir diğer kimlik dağıtma olayı da Barzani tarafından yapılmaktadır.

    12.10.2005 tarihli Birgün gazetesinde “Barzani, Türkiye’deki Kürtlere nüfus cüzdanı dağıtıyor” başlıklı haber özetle şöyledir:

    AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez, Nisan 2005’te İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun yanıtlaması için verdiği soru önergesinde şöyle dedi:

    “Hakkari ve civarında yaşayan vatandaşlarımıza, Irak’ın kuzeyinde yaşayan peşmergelerin liderlerince, sözde Kürdistan Devleti kimliği verilmekte olduğu bilgileri doğru mudur? Bu bilgi doğruysa, şu ana kadar kaç kişiye verilmiştir? Bu çalışmaların arkasındaki güçler kimlerdir? Bu tip çalışmaların önüne geçmek için neler yapacaksınız?”.

    Turhan Çömez’in bu soru önergesine sekiz ay geçmesine rağmen yanıt verilmedi.

    Türk kimliğine gerek duyulmadan Barzani adlı şahsın dağıttığı kimlikle Irak’a rahatlıkla gidilebiliyor.

    Barzani adlı şahsın Türkiye’nin içişlerine nasıl karıştığı bir başka konuyla daha ortaya çıktı.

    Kuzey Irak’ın Erbil şehrinde bulunan Selahaddin Üniversitesi’ne Türkiye’nin Güneydoğu illerinde yaşamakta olan gençlerden başvuru yapan 2 bin öğrenciden 250’sinin talebi olumlu karşılanmış ve bu üniversitede okumaya başlamış.

    Bu üniversitede okuyanlardan 62 tanesi Şemdinli ilçesinden.

    Şemdinli olayları, peşmerge kıyafetli (!) Barzani adlı şahsın) Beyaz Saray’da Bush tarafından kabul edildiği 2005 yılının Ekim ayından hemen sonra meydana geldi.

    Irak KDP lideri Barzani adlı şahıs, bu öğrencilere 50 ila 100 dolar arasında burs veriyor, ayrıca ev ve temel ihtiyaçları karşılanıyor.

    Türkiye sınırdan Barzani adlı şahsın verdiği kimlikle Kuzey Irak’a gidiliyor, Barzani adlı şahsın verdiği parayla üniversitede okunuyor. Barzani adlı şahıs, bu şahısların ev ve ihtiyaçlarını da karşılıyor.

    Peki Barzani adlı şahıs kendisine nereyi üs olarak seçmiş?

    Selahaddin şehrini. Barzani adlı şahıs Bağdat’a gitmiyor. Bütün işlerini Selahaddin adlı şehirden yönetiyor ve “Bütün Kürdistan için çalışıyorum”, diye açıklama yapıyor.

    Barzani ve Talabani adlı şahısların Ankara’da temsilcilikleri var. Bu temsilciliklerin kapılarında asılan tabelalarda acaba ne yazıyor?

    ***

    Kuzey Irak’ta Barzani adlı şahsın denetimindeki bölgede üs kurmuş bulunan PKK adlı Türk ve Türkiye düşmanı örgüt militanlarına Barzani adlı şahıs tarafından barınma olanakları sağlanıyor. Ayrıca, yeni kabul edilen Irak Anayasası’nın 22. maddesiyle “mülteci” gözüyle bakılarak korunuyor.

    Başka nasıl korunuyor?

    Uyuşturucu, insan, akaryakıt ve sigara kaçakçılığına izin vererek.

    Buralardan elde edilen paralarla Türk ve Türkiye düşmanlığı yapılıyor.

    Türk ve Türkiye düşmanı örgütler başka nasıl korunuyor?

    Silah, mayın, bomba ve cephane verilerek. Verilen bu silahlar Türk ve Türkiye’ye karşı kullanılıyor. Peki bunları kimler sağlıyor?

    Barzani ve Talabani adlı şahıslar tarafından.

    Bunları Türk kamuoyu bilgilensin diye yazdım.

    Türk ve Türkiye düşmanları tarafından İstanbul Beylikdüzü’nde 18 Kasım 2005 tarihinde, uzaktan kumandayla patlatılan bomba sonucu ağır yaralanan Ömer Akçura (22), tedavi gördüğü hastanede öldü.

    21 Kasım 2005 günü, Türk ve Türkiye düşmanları tarafından yapılan saldırı sonucu yurtsever Türk askeri Okay Pehlivan, Mardin’in Midyat ilçesi kırsalında alçakça öldürüldü.

    23 Kasım 2005’te, öğretmen Adnan Çelik, Mardin’in Nusaybin ilçesinde öldürüldü.

    25 Kasım 2005’de yiğit yurtsever Türk askeri İlkar Özkan Diyarbakır’da öldürüldü.

    27 Kasım 2005’te, Türk ve Türkiye düşmanları tarafından Halil Meşe ile Metin Budak, Hatay’ın Dörtyol ilçesinde öldürüldü.

    Bu yurtsever Türk gençleri ve vatandaşları Türk tarihinin unutulmazları arasına girdi.

    Onları unutmayacağız.

    Türk ve Türkiye düşmanlarını tanıyın. Ona göre hareket edin.

    Türk ve Türkiye düşmanı olan herkese karşı çoluk-çocuk kim varsa herkes tepkisini dile getirmelidir. Eğer tepkilerinizi dile getirmezseniz bu ve buna benzer olaylar yarın sizin veya bir yakınınızın da başına gelebilir.

    Türk’e ve Türkiye’ye kim nerede hizmet ediyor, görev yapıyorsa onların yanındayız. Onların destekçisiyiz.

  • 18 TEMMUZ 1703 AYAKLANMASI

    18 TEMMUZ 1703 AYAKLANMASI

    Turhan FEYİZOĞLU

    19 Ocak 2004, sayı: 48

    Hazırlamakta olduğum herhangi bir kitap için binlerce sayfa belge okur, göz atarım. Ayrıca, onlarca dergi, onlarca gazete tarıyorum. Bu belgeleri okur, göz atarken ilgili olduğum konunun dışında da çok değişik konular ister istemez zaman zaman ilgimi çekiyor ve bunları not alıyorum. Dergilerde ve gazelerde yeralan her türlü olay ve konu yeralmaktadır not aldıklarım arasında. Siyasi bir olay, reklam, cinsellik, spor, anketler, edebiyat, sinema v.b.

     Birçok dergi ve gazeteden olduğu gibi Türk Solu dergisi de uzun zamandır benden, kendi yayınlarına yazı yazmamı istiyorlardı.  Yoğun çalışmalarım nedeni ile bunu yapamıyordum. 

    Kitap haline getirmek istediğim konular zaten kitap olarak yayınlanarak okuyucuya bir anlamda ulaşmakta. Bunun dışında kalan ve ilgimi çekipte not aldığım konu ve olayların da “Tarihin tozlu sayfalarında” kalmasın diye düşünerek bunları Türk Solu dergisine yazmaya karar verdim.

    Yeni bir konu üzerine çalışmaktayım. Daha sonra kitaplaştıracağım bu konu hakkında en son okuduğum bir kitapta ilginç bir bilgiye rastladım ve not aldım. Ayrıca, günlük gazeteleri ve yayınları takip ederken, bir açıklamanın not ettiğim konu ile paralellik oluşturduğunu gördüm.

    Okuduğum kitap ile televizyonda izlediğim haberi özetle aktarıyorum. 

    NTV’nin 25.11.2003 Salı günü, saat 13.00’de yayınlanan haberinde, Gürcistan eski Cumhurbaşkanı Eduard Şevardnadze, özetle şu açıklamayı yapıyordu:

    “Etrafta ellerinde pankartlarla koşuşturan gençleri önemsemedim. Değerlendirme hatası yaptım. Dolaşır dolaşır giderler diye düşünüyordum. Sonra hükümet darbesi oldu.”

    Muhalefetin, Gürcistan parlamentosunu basması sonucu 27 saat sonra istifa eden Şevardnadze’nin bu açıklamasını duyunca, aklıma Türkiye Cumhuriyeti’nde sağın ünlü politikacılarından Süleyman Demirel geldi.

    Herşey ayni anda olmuyorve yaşanmıyor tabii. Bir dönem başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış olan Süleyman Demirel’in sokak gösterileri-eylemleri ile ilginç tanımlamaları vardır. Bunları biliriz ama bilmeyenler için aktarmak istiyorum. Bir kısmı sırasıyla şöyledir:

    1-10 Kasım 1968 tarihleri arasında, Samsun’dan Ankara’ya “Süleyman Demirel Hükümetini Mustafa Kemal Atatürk’e Şikayet” yürüyüşü yapan gençleri kastederek, 8 Kasım 1968’de Başbakan Süleyman Demirel, şu açıklamayı yapıyordu:

    “Talebeler yürüsün. Sokaklar eskimez. Önemli olan, gösteriler kanunsuz yapıldığı, saldırı halini aldığı zaman bunun önleme gücünün gösterilmesidir.”

    12 Mart 1971’de verilen askeri muhtıra ile Süleşman Demirel başkakanlıktan istifa etmek zorunda kalmıştır.

    12 Eylül 1980’de yapılan askeri darbe sonrası korulan Doğru Yol Partisi’nin bir dönem Genel Başkanlığını yapan Süleyman Demirel, 20 Ekim 1990’da yayınlanan açıklamasında sokak hareketleri için şu değerlendirmeyi yapıyordu:

    “1876’lı yıllarda Abdülaziz’in tahttan indirilmesine kadar giderek, Talebe-i Ulum hareketleri, daha sonra gençlik hareketi olarak sokağa konulmuştur. Üniversite gençliği olması şart değildir. Bu sokak hareketlerinin arkasından da iktidar değişmiştir.”

    9. Cumhurbaşkanı olarak Süleyman Demirel, 3.7.2000’de yayınlanan açıklamasında da şunları söylüyordu:

    “Meydanlar demokrasinin ciğeridir. Meydanlar, idare edilen ile idare edenlerin hesaplaştığı yerlerdir.”

    Türk Solu dergisine sonduğum bu ilk yazının konusu Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanmış sokak hareketlerinden bir olaydır.   

    Tarih: 18. yüzyıl.

    Yer: Osmanlı İmparatorluğu’nun bir dönem başkenti olan Edirne.

    Olay: tarihi belgelerde “Edirne Vak’ası” ve “Feyzullah Efendi Vak’ası” olarak yeralmakta, Padişah-Sultan İkinci Mustafa döneminde geçmektedir. 

    Padişah İkinci Mustafa, 1664-1703 yıllarında, yaşamıştır.

    Yazıya konu olan şahıs Seyid Feyzullah Efendi, Sultan Mehmet IV’ün çocukları olan şehzâde  Ahmet ve Mustafa’nın öğretmenliklerini yaptı. 

    Osmanlı İmparatorluğu’nun 22. padişahı 2. Mustafa, bu nedenle hocası Seyid Feyzullah Efendi’yi çok sayardı. Bu sevgisinden ve saygısından ötürü onu padişahlığı döneminde Şeyhülislam yapmıştı.

    Babası Erzurum müftüsü olan ve büyük bir islam hukuku alimi olan Seyid Feyzullah Efendi, Erzurum’da doğmuştu. Bir çok risale ve kitabın yazarı idi. Oğullarından en büyüğü önce Nakibül-eşraf, yani emirler başı yahut Peygamber sülalesinden gelenlerin reisi idi.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun Padişahı 2. Mustafa döneminde Şeyhülislam’lık yapan Seyid Feyzullah Efendi’nin kayınvâlidesi olan Ummetul Cebbâr da, sarayın tanınmış nüfuzlu vâizi Vâni Efendi’nin eşi ve bilgili bir kadındı.

    Şeyhülislam Seyid Feyzullah Efendi, 2. Mustafa’nın kendisini çok sevmesi ve koruması nedeniyle devletin her işine karışmış, gücünü ve yetkisini kullanarak hemen bütün akrabalarını devletin en üst kademelerine getirmişti.

    Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin elde ettiği bu güç saray içinde iktidar savaşına yol açmıştır. 

    Osmanlı İmparatorluğu’nda silahlı kuvvetler içinde cebeci olarak adlandırılan 200 kadar asker, biriken aylıklarını alamadıklarını öne sürerek, 18 Temmuz 1703 tarihinde ayaklandı.

    Padişah 2. Mustafa da, Şeyhülislam Feyzullah Efendi gibi kızlarından birisini Köprülüzade Numan Efendi ile evlendirmişti. Numan Paşa bir dönem Erzurum’da valilik yapmıştı. Bu arada bir noktayı belirtmek istiyorum. Bir çok olayın bir geçmişi olduğu hiç bir zaman unutulmamalı. Küçük bir ayrıntı olabilir ama bir örnek teşkil ettiği için vurgulamak istyorum. Erzurum’un İspir kazasında “Numan Paşa“ isimli bir köy bulunmaktadır ve Numan Paşa’nın burada akrabaları vardır.  

    Rami Mehmet Paşa’nın kışkırtığı ayaklanma, Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin damadı olan İstanbul Kaymakamı Köprülüzade Abdullah Paşa’nın olayı küçümsemesi ve önemsememesi sonucu gelişti. Yeniçerilerin, ulemanın, İstanbul esnafı ile tüccarının da katılmasıyla tüm kente yayıldı.

    İstanbul’daki olaylar sırasında sekbanbaşı Murtaza Ağa öldürüldü. Daha  sonra, Orta Cami’de toplanan isyancılar, 21 Temmuz 1703 günü, İmam Mehmet Efendi’ye şeyhülisamlığa, Amcazade Hüseyin Paşanın damadı Kavanoz Ahmet Paşayı da sadaret kaymakamlığına atadı. İsyancılar, 50 bin kişilik düzenli bir orduyla Edirne’ye hareket etti. İsyan otuzaltı gün devam etti.  Sonuçta,  Padişah 2. Mustafa, tahttan indirildi. Yerine, kardeşi 3. Ahmet getirilerek padişah yapıldı.

    Şeyhülislam Feyzullah Efendinin oğulları, kâhyası ve muhasebe müdürü Magosa’ya, damadı İstanbul kadısı Mahmud, Bursa’ya sürgün edildi.

    Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin karşılaştığı ilk ayaklanma değildir bu ayaklanma. 2 Mart 1688 pazar günü akşamı sadrâzam Siyâvuş Paşa aleyhine yeniçeriler isyan etmişler ve bu sırada Rumeli ve Anadolu kazaskerleri ile birlikte sadrâzam sarayında bulunan Şeyhülislam Feyzullah Efendi, sürgün olarak Erzurum’a gönderilmiştir.   

    Sultan-Padişah 2. Mustafa döneminde, 18 Temmuz 1703 tahinde başlayan isyan 22 Ağustos 1703 tarihinde sona ermiştir.  İsyanı yapan dönme ve devşirmeler, Şeyhülislam Feyzullah Efendi’yi de yakaladı. Ayaklananlar, Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin ilk önce burnunu, sonra kulaklarını ve en sonra da dudaklarını kesti.  Bunlar yapıldıktan sonra, hakaret olsun, aşağılansın diye, Şeyhülislam Seyid Feyzullah Efendi bir eşege ters bindirildi, gem yerine eşeğin kuyruğu eline verildi. Bu eziyet ve barbarlık yetmedi. Sokak sokak gezdirildikten sonra Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin ayrıca kolları, bacakları da kırıldı. En sonra da kafası kesildi.  Şeyhülislam Feyzullah Efendi, ibret olsun diye  bu şekilde Edirne caddelerinde gezdirildi. Bu sırada oğullarından biri de öldürüldü.

    Ayaklananların içinde bulunan ve öfkesi dinmeyen bazı dönme ve devşirmeler: 

    “Bu cesedi Meriç’e atalım” dedi.

    Bu sesler üzerine Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin cesedi Meriç’in önemli kollarından biri olan Tunca nehrinin sularına atıldı. Meriç’in suları Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin cesedini sürükledi Ege denizine götürdü.

    Tarihte yaşanan olaylar gösteriyor ki, bazı ayaklanma dönemlerinde, ayaklananlar hiç bir toplumsal kuralı tanımıyorlar. Bazan barbarlaşabiliyor ve en korkunç işkence ve zalimlikleri yapabiliyorlar. Bu olayda da görüldüğü gibi, bir toplumda dinin temsilcisi olan ve en üst düzeyde sayılan şeyhülislam’a en korkunç işkenceyi yaparak öldürmüş ve dinin en büyük temsilcisi olan halife padişahı tahtından indirerek hapis etmişlerdir.

    Şeyhülislam Seyid Feyzullah Efendi, bu döneme kadar, Osmanlı İmparatorluğu’nda  zorbalıkla öldürülen üçüncü şeyhülislam’dır.

    Bu olay ayrıca göstermiştir ki, sonuçları önceden kestirilemeyen, örneğin biriken maaşını alamayan 200 kadar memurun başlattığı bir eylem, bir iktidarın kanlı olarak bitmesine yol açmıştır.

  • Yeni bir Erzurum Kongresi toplanmalı

    Yeni bir Erzurum Kongresi toplanmalı

    1. Dünya Savaşı devam ettirilmek isteniyorsa yeni bir Erzurum Kongresi toplanmalı

    Turhan FEYİZOĞLU
    01.08.2005

    24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nın 82. yıldönümü. Lozan Antlaşması için görüşmeler yapılırken dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Türk İçişleri Bakanı İsmet İnönü’ye, “Siz bize bugün istemediğimiz bazı şeyleri kabul ettiriyorsunuz. Fakat, bize bu kabul ettirdiklerinizin hepsini yarın birer birer geri alırız”, demişti.

    İsmet İnönü de, “O gün gelsin ne yapacağımızı o zaman düşünürüz”, karşılığını vermişti.

    BBC ve Reuters, Temmuz 2005’te, Lozan Antlaşması’nın imzalandığı ayda, yine bir temmuz ayında, binlerce yıl birarada yaşayan insanlar arasındaki dostluğu-kardeşliği-akrabalığı yirmi yıl içinde kine-düşmanlığa dönüştüren terör çetesi PKK için “milis” sözcüğünü kullandı.

    BBC ve Reuters, İngiltere’nin yarı resmî iki yayın kuruluşudur.

    Bir terör çetesi için “milis” sözcüğünün kullanılması onun İngiliz devleti tarafından desteklenmesi anlamına gelir.

    Bu da gösteriyor ki İngiliz devleti, açık-ça terör çetesi PKK’yı destekliyor, kullanıyor.

    Sadece İngiliz devleti değil ABD de terör çetesi PKK’yı destekliyor, kullanıyor.

    Bu şu anlama geliyor: 1923’te Lozan’da kabul ettiklerini 2005’te böyle gizli gizli haince, sinsice, bazı maşaları kullanarak Türkiye’den almaya çalışıyorlar.

    Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devletini paylaştılar ama yeterince paylaşamadıklarını düşündükleri için o dönem gerçekleştiremediklerini şimdi yapacaklarını sanıyorlar.

    Yani, İngiltere ve ABD’nin 1915’te Birinci Dünya Savaşı döneminde Türkiye üzerindeki emperyalist amaçları 2005’te de devam ediyor.

    O dönem istediklerinin hepsini gerçekleştiremediler. Bugün hepsini gerçekleştirmek istiyorlar.

    O gün hepsini gerçekleştiremediler.

    Çünkü, karşılarında, “Ya bağımsızlık ya ölüm”, diyerek milli bir şiarı dile getiren Mustafa Kemal ve onun örgütlediği halk vardı.

    Kararlı olmak gerekiyor.

    Mustafa Kemal kararlıydı.

    Amacını gerçekleştirdi.

    Bugün de o kararlılığa sahip olmak zorundayız.

    Türkiye’de bugün Türkler, aynı Osmanlı dönemindeki gibi, baskı ve zulümle karşı karşıyadır. Türkiye’de, Türkler diğer vatandaşlar gibi özgür değiller.

    Örnek vermek istiyorum.

    4 Temmuz 2005 Pazartesi günü, Anıtkabir’e giden 1987 doğumlu Selman’la 1988 doğumlu Kadir, Anıtkabir’deki anı defterine, Mustafa Kemal Atatürk hakkında kötü sözler yazmış ve serbest bırakılmışlar.

    Birisi, “Selamünaleyküm diyecem ama demiyorum. Senin tipini s…… . Senin kafana saç ektirecem.”, diye yazmış.

    Diğeri de, “Seni gördüm, içim daha da kötü oldu …. Seni hiç gözüm tutmuyor.”, diye yazmış.

    Ankara’da mahkemeye çıkartılan bu iki şahıs serbest bırakılıyor.

    Böyle bir şey olabilir mi?

    Böyle bir olay karşısında hangi devlet bu gibi suçluları serbest bırakabilir?

    Hiçbir devlet bunu yapmazdı.

    Bir diğer olay.

    16 Temmuz 2005 Cumartesi günü, bazı kişiler, elinde megafonla bağırarak, Diyarbakır’da, “Irak benzeri bir federatif yapının Türkiye’de de kurulması”, için imza kampanyası başlatıyor.

    Şimdi sorarsanız bu demokratik bir hak diyecekler.

    Peki bazı vatandaşlar da böyle demokratik bir hakkı kullanıp aşağıdaki istekleri sıralayıp imza kampanyasına başlasalardı ne olurdu?

    “Federatif bir yapıyı istemiyoruz. Bunu isteyenleri de istemiyoruz.

    Asker ve polisleri öldürenleri istemiyoruz. Bu olayları kınamayanları da istemiyoruz.

    Trenlere sabotaj düzenleyenleri istemi-yoruz. Bu olayları kınamayanları da iste-miyoruz.

    Okullara sabotaj düzenleyenleri istemiyoruz. Bu olayları kınamayanları da istemiyoruz.

    C-4 patlayıcı kullanıp sabotaj yapanları istemiyoruz. Bu olaylara karşı durmayanları da istemiyoruz.

    Yollara mayın döşeyip güvenlik güçlerinin ölmesine sebep olanları istemiyoruz.

    C-4 patlayıcı ve mayın üretip, bunları maşalarına kullandıranları istemiyoruz. Bunlara karşı çıkmayanlarıda istemiyoruz.

    Mazot kaçakçılığı yapanları istemiyoruz. Mazot kaçakçılığı yapsın diye ürettikleri kamyon ve otobüslerin benzin-mazot deposunu iki-üç misline çıkartan üretici firmaları istemiyoruz.

    Dört ya da beş kadınla evlenip en az 40 tane çocuk sahibi olup, sonrada çocuklarının isimlerini unutanları ve devletten para isteyen yüzsüzleri istemiyoruz.

    Çok çocuk sahibi olup da sonra çocuklarını yoksulluk adı altında dilendirenleri, sokaklara terkedenleri istemiyoruz.

    Hiç çalışmayan ve sonrada maaşımız az diyip eylem yapan bankamatik memurlarını istemiyoruz.

    Bağ-Kur ve SSK’dan sahte evraklarla emekli olup maaş alanları istemiyoruz.

    Elektiriği kaçak kullananları istemiyoruz.

    Devletin maaşını alıp devlete karşı eylem ve bölücülük yapan memurları istemiyoruz. (Devlete karşı eylem yapmak istiyorlarsa kendi güçleriyle-imkanlarıyla yapsınlar. Devletin maaşıyla devlete karşı eylem yaptıklarını söyleyip sonra da hava atmasınlar).

    AB’nin parasıyla beslenen devrimcileri, devrimcilik yapanları istemiyoruz.

    AB’nin pasaportuyla Türkiye’de devrimcilik yapanları ve AB’den maaş alan devrimcileri, AB’nin pasaportunu taşıyan devrimcileri-solcuları istemiyoruz.

    Kaçak ilaç imal edip insanların ölümüne yolaçanları istemiyoruz.

    Yiyecek-içeçek maddelerinde sahtecilik yapanları istemiyoruz.

    Irak’tan kim kaçakçılık yaparsa yapsın istemiyoruz. Ve Irak’ın Türkiye sınır bölgelerindeki bütün sınır kapılarının kapatılmasını istiyoruz.

    Kendisine devrimci deyipte Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden İstanbul’a çocuk getirip gaspçılık – kapkapçılık – hırsızlık yaptıranları istemiyoruz.

    Hazine arazilerini işgal edip gecekondu yapan çeteleri istemiyoruz.

    Sokakları, caddeleri ve meydanları işgal edip seyyar satıcı kılığında dolaşan çeteleri istemiyoruz.

    Korsan kitap basıp, dağıtanları ve yazarları ölümle tehdit edenleri istemiyoruz. Buna karşı olmayanları istemiyoruz.”

    Bir kısım vatandaş, elinde hoparlör metropol kentlerin en merkezi yerlerinde yu-karıdaki istekleri sıralayıp imza kampanyası başlatsa ne olur?

    Demokratik bir hak kabul edilir mi?

    Londra Belediye Başkanı Ken Livingstone’ın BBC’nin Radyo 4’üne yaptığı açıklamada, 7 Temmuz 2005’teki bombalı saldırılarla ilgili olarak, “Hiç şüphe yok ki, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Araplara özgür olacaklarına dair sözlerimizi tutup işlerine karışmasaydık, petrol akışını iade etmek yerine sadece satın alsaydık bunlar olmazdı”, dedi.

    Bu yazıyı yazdığım sırada Birinci Dünya Savaşında olduğu gibi emperyalist güçlerin kucaklarına oturttuğu-desteklediği maşalar tarafından öldürülen vatandaşlarımız oldu.

    İngiltere ve ABD gibi emperyalist güçler, Türkiye üzerindeki oyunlarına devam ediyorlar.

    Üsteğmen Hulki Beydili, Er Erkut Yılmaz, Er Bülent Kıyanç, Teğmen Tuna Kara, Astsubay Kenan Taşan, İngiliz ve ABD’nin kullandığı maşalarca haince-alçakça öldürüldüler.

    Öldürülenler, bizim şehidimiz ve kahramanlarımızdır.

    Onlar Türk devrim tarihinde hiçbir zaman unutulmayacak.

    Şair Nazım Hikmet’in “Kurtuluş Savaşı Destanı” adlı şiirinde belirttiği gibi emperyalizme ve uşaklarının yaptıklarına:

    “Yetti gayri.”, diyoruz.

    Erzurum Kongresi’nin 86. yıldönümündeyiz.

    Erzurum Kongresi’nde Türk Kurtuluş Savaşı’nın kararları alınmıştı.

    Mustafa Kemal, orada, “Ya bağımsız-lık, ya ölüm”, demişti.

    Şimdi yeni bir Erzurum Kongresi yapılmalı, ve orada aynen Birinci Kurtuluş Savaşı’nda alınan kararlar gibi kararlar alınmalı, emperyalizme ve uşaklarına karşı gereken yanıt verilmelidir.

    Şimdi de çözüm bu.

  • 1961-71 DÖNEMİNDE KEMALİZM ve GENÇLİK

    1961-71 DÖNEMİNDE KEMALİZM ve GENÇLİK

    Turhan FEYİZOĞLU
    Kasım 1998

    1961-71 döneminde Kendilerini sosyalist olarak tanımlayan gençlik örgütleri olarak Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF), Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO), Sosyalist Gençlik Örgütü (SGÖ), sayılabilir.

    Bu örgütlerin genel olarak düşünceleri şöyledir: “Türkiye’de burjuva devrim aşaması tamamlanmıştır. Bundan sonra yapılacak olan devrim, sosyalist devrim’dir.”

    SGÖ, amacını şöyle açıklamıştır:

    “En genel olarak Sosyalist Gençlik Örgütünün amacı, işçi sınıfına, sosyalist devrimin gerçekleştirilmesinde ve giderek sosyalist toplumun kurulmasında yardımcı olmaktır.”

    “Kemalist”, “Kemalist sosyalistler”, “Sol Kemalistler” olarak Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF), Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT), Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB),  Türkiye Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (TDGF), Sosyal Demokrasi Dernekleri Federasyonu (SDDF), Kemalist Devrimciler Birliği gibi örgütler söylenebilir.

    Bu örgütlenmeler, “Mustafa Kemal’in başlattığı burjuva devriminin bitirilmemiş olduğu, bunun tamamlanması gerektiği” tezini savunan örgütlerdir.

    Temel tezleri, “İkinci Milli Kurtuluş Savaşı” vererek “Demokratik Halk Devrimi”ni gerçekleştirmektir.  Bu örgütlerden bazıları, bu düşünceye Mark’çı bir içerik kazandırmak istemişlerdir. Bu, ilk önce, “Milli Demokratik Devrim”, “Ulusal Demokratik Devrim” ya da “Burjuva Demokratik Devrim” olarak ortaya konmuştur. Daha sonra, “Halk Savaşı”, “Öncü savaş” tezleri gündeme gelir. Örgütlerin yönetim kadrosu değiştiği zaman, savunulan tezler de değişmiştir.

    SDDF, düşüncelerini şöyle açıklamıştır:

    “Sosyal demokrat gençler, çağdaş olmayı, ideolojik ayrıntılar yüzünden bir birine düşman olmamayı savunmuşlardır.. Kemalist çizgide Sosyal Demokrasiyle birleşmenin, Anayasa’nın tam olarak uygulanmasının mücadelesini vermişlerdir.”
    Bugün, bazı kesimlerce belki gülünç karşılanabilecek, bu nedenle mi ayrışmalar, çatışmalar olmuş denilebilecek nedenlerle, o dönem, ciddi kavgalar yaşanmıştır.

    1961-1971 döneminde, gençliği sol politik açıdan etkileyen iki akım vardır: Kemalizm ve sosyalizm. O dönem, gençlik örgütleri arasındaki mücadele daha çok sosyalistlerin kendi içinde ve sosyalistlerle sosyal demokratlar arasındadir.
    1960 lı yılların ilk yarısında, Kemalizm veya bir deyişle Atatürkçülük, gençlik örgütlerinde egemendir. 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren gençlik örgütlerinde sosyalist düşünce de egemen olmaya başlar. Fakat Kemalizmden tam kopuş değildir. Sol ile Kemalizmin buluşmasıdır. 

    Türkiye’de güçlü bir Kemalist gelenek vardır. Doğan Avcıoğlu, 22 Ağustos 1962 tarihli YÖN Dergisi’nde, “Sosyalizmi, halkçılık, devletçilik, devrimcilik, laiklik, cumhuriyetçilik ve milliyetçilik ilkelerine dayanan Atatürkçülük’ün en tabii sonucu ve devamı sayıyoruz. Sosyalizmin, Atatürk devrimlerini geliştirme ve ileri götürme yolu olduğuna inanıyoruz” der.
    Tabii Senatör Muzaffer Karan da, 12.9.1962 tarihli, YÖN dergisinde yazdığı yazısında, “Kemalizmin altı oku, Türk sosyalizminin temel taşlarıdır.” der.

    TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar ise, bu dönem sosyalizme, “Türkiye sosyalizmi”, Güler yüzlü sosyalizm” gibi yeni yorumlar getirir. 

    Gençlerin yaptığı bileşim ise ilginçtir. Ahmet Börüban, “1969’da ODTÜ’de öğrenci iken, bilgisayarda Che Guevera’nın silueti üzerine Atatürk’ün Bursa Nutku’nu yazar, bunu bildiri  haline sokar, dağıtırdık” demiştir.
    Hüseyin İnan, ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü’nün bir toplantısında, “Gök gözlü oportünist” diyen, birisinin üzerine, “Polis, provokatör” diye hışımla yürüyerek, dövmek ister.

    CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, 12 Aralık 1964 Cumartesi günü, CHP Parti Meclisinde günün olaylarını değerlendirdiği bir konuşma yapmaktadır. Konu üniversite gençliğine gelince, Başbakan İnönü, gençlerin girişimlerini anlatmış ve söz arasında, “Kendi kendilerine not vermek istiyorlar” der. Bu konuşma tartışmalara yol açar ve İnönü’ye gençlerin haklı oldukları söylenir. Üyelerden Nedim Tekin, “Üniversite gençliği CHP’den uzaklaşıyor, gençlik bizi bırakıyor” deyince, İnönü, “Gençlik AP’ye mi gidiyor?” diye sorar. Tekin, “Hayır paşam. Gençlik ve aydınlar sosyalizme gidiyor” karşılığını verir.
    Yıldız Teknik Okulu Öğrenci Derneği Başkanı Niyazi Adıgüzel’in, 1969’da bu konuda, yaptığı değerlendirme şöyledir:
    “1960 yılındanberi Türkiye’de her yıl, her ay, hatta her hafta öğrenci hareketleri olmuştur. 1964 yılına kadar CHP düğmeye bastığı zaman onbinlerce öğrenci sokağa dökülmüştür. Ancak, 1964’den bugüne kadar, bu idare, TİP’in eline geçmiştir.”     
    12 Aralık 1965 Pazar günü yapılan TİP Ankara il kongresine sunulan çalışma raporu, bu konuda gerekli bilgileri vermektedir:
    “Ankara Üniversitesine bağlı fakültelerde bulunan sandıklardan hemen hepsinde partimiz çok yüksek oranda oy almış, hatta Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’nda diğer partileri büyük oy çoğunluğuyla geçerek, en çok oy alan parti durumuna yükselmiştir.”

    Geneli yansıtmasa da belli bazı merkezlerde yapılan anket ve seçim sonuçları konu hakkında bilgi verir.
    ANT Dergisi’nin Istanbul Üniversitesi Merkez Binasında 150 öğrenciyle 1967 yılında yaptığı ve 31 Ekim 1967 günü yayınladığı bir ankete göre öğrencilerin beğendikleri liderler sırayla şöyledir:

    Atatürk, De Gaulle, Che Guevera, Mao Çe Tung, Kennedy, Nasır, Castro, İnönü, Lenin, Lumumbo, Ho Şi Minh, Aybar, Alpaslan Türkeş ve Gandi.

    2 Haziran 1968 Pazar günü, Kısmi Senato, Belediye, İl Genel Meclisi, Muhtar ve boş yerlerdeki milletvekili seçimi yapılır.
    Istanbul’da bulunan öğrenci yurtlarında çıkan seçim sonuçları şöyledir:

    Site Öğrenci Yurdu: CHP:160, TİP:115, AP:67, CKMP:43.
    Çemberlitaş Kız Yurdu: CHP:70, TİP:31, AP:30, CKMP.:2.

    1961-71 döneminde kendisini “Kemalist” ya da “Sosyalist” olarak tanımlayan birçok gençlik örgütünü çatısı altında toplayan üst kuruluşlar bulunmaktadır.

    Tanımlamalar sadece bilinen anlamları açısından değil, kimin nasıl tanımladığına da bakmak gereklidir.

    TMGT, DÖB, ODTÜ Öğrenci Birliği, Ankara Üniversitesi Talebe Birliği, 30 Ekim – 10 Kasım 1968 günleri, Samsun’dan Ankara’ya, “Tam Bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenler.

    DÖB, yürüyüş hakkında şu açıklamayı yapar:

    “Biz, Devrimci Öğrenci Birliği olarak hareketin niteliğinin, özünün Amerikan emperyalizmine – Feodalizme – İşbirlikçi sermaye çevrelerine karşı bir mücadele, gerçek demokrasi için bir mücadele olacağını belirttik. Zira Tam Bağımsız Türkiye, ancak bu güçlere karşı savaşın başarıya ulaşması ile gerçekleşebilirdi. Biz, Mustafa Kemal Gençliği olarak, Türkiye’nin istiklalinin zedelendiğini, elden gittiğini görüyorduk. Onun için atılması gereken devrimci adımın ‘İstiklali Tam Türkiye’ için olacağını, gerçekleştirilmesi gereken ilk amacın ‘Tam Bağımsız Türkiye’ olduğuna inayorduk. Ve bu fikrimizde de direndik.
    Sosyalist şiarlar atmadığımız için diğer örgütler tedirgin olmadılar.”

    Bir örgüt, “sosyalist şiarlar atmadığını” bildiride açıklama gereksinimi duyduğuna göre, ciddi veya önemli bulduğu bazı kesimler vardır ve bu kesimlere mesaj göndermektedir.

    MDD’cilerin mesaj gönderdiği kesimlerle ittifak yapmayı olumlu bulmayan “sosyalist devrimciler” bunu nasıl değerlendirmektedir ona bakalım.

    Sosyalist devrimciler, 13 Eylül 1969 Cumartesi günü, Ankara’da, “Pahalılığa karşı Miting” düzenler. Bir grup MDD’ci, hiç bir ilgileri olmadığı halde mitinge katılmaya çalışır ve olay çıkartır.

    22 Eylül 1969 tarihli EMEK Dergisi’nde, mitingi sabote etmeye çalışan MDD’ci grubu, “Sosyalizmle Mücadele Derneği” diye adlandırarak,  bu konu hakkında özetle şu değerlendirme yapılır:

    “Mitingi sabote etmek niyeti ile geldikleri anlaşılan bir grup, miting boyunca devamlı yaygara kopardılar, bir araya toplanıp bağırıp çağırdılar. Sabote etmek deyince, insanın aklına, toplum polisleri ile komandolar gelir. Oysa bu kez, bunların kendileri değil, özentileri vardı ortalıkta. Mitingi baltalamaya, işçi sınıfının sloganlarının söylenmesini engellemeye çalışanlar, bu kez, her gün ne idükleri daha bir açığa çıkan demokratik devrimci diye geçinen gruptu. Sosyalist gelişmeyi engellemek veya saptırmak için hiç bir güçlükten kaçınmayan, bu küçük burjuvazinin  sosyalist hareket içindeki truva atları, mitingde Sosyalist Türkiye sloganının söylenmesini, bsosyalist hareketi bölme, parçalama ve hançerleme siyasetlerine aykırı görmüş olacaklar ki, hemen başka sloganlarla taarruza geçtiler. Türkiye, sosyalist olmadan bağımsız olabilirmiş gibi, veya Türkiye sosyalist olduğunda bağımsız olmayacakmış anlamına gelecek bir tarzda Bağımsız Türkiye diye bağırdılar ve konuşmacıları engellemeye çalıştılar. Bu, sivil toplum polisi özentilerinin çirkin provokasyon denemesi mitingde bulunanlarca nefretle izlendi.”

    SDDF, 23 Nisan 1970’de, “Ulusal bağımsızlık ve Ekonomi Haftası” başlatır. SDDF, yayınladığı bildiride özetle şu açıklamayı yapar:

    “Kemalist devrimci hareketimiz her türlü baskıya karşı yürütülecektir. Amerikancı iktidar ve destekleyicileri bunu böyle bilmelidir.”

    Peki Istanbul TDGF Bölge Yürütme Kurulu, Ulusal Egemenlik Bayramı dolayısıyla, 23 Nisan 1970’de nasıl bir bildiri yayınlamıştır, ona bakalım.

    Bildiri özetle şöyledir:

    “Yeraltı ve yerüstü servetlerini Amerika’ya peşkeş çekmiş; Mustafa Kemal’in tam bağımsızlık ilkesini emperyalist çizmeleriyle ezmiş ve ihanetlerini belgelemiş iktidarlara karşı, işçisiyle, köylüsüyle, Kemalist ordusuyla ve devrimci gençliğiyle artık ‘Dur’ demenin zamanı gelmiştir.”

    Bu dönem ayrıca, Harp Okulu’nda eğitim gören bir kısım öğrencide, yaşanan politik gelişmelerden etkilenmiştir. İlk önce 69 deniz subayı (Daha sonra katılanlarla imza sayısı 110’a çıkmıştır) imzaladığı için “69 Deniz Subayının Bildirisi” olarak anılan ve Aralık 1969’da yayınlanan bildiride şu cümleler yeralmaktadır:

    “Bu savaş bir avuç insanın değildi ki, dursun. Bu savaş senin; bu savaş ezilenlerin. bu savaş Mustafa Kemal’in savaşı… Milli Kurtuluş Savaşı’mızın en büyük dayanağı yiğit halkımızsa, onun yumruğu devrimci gençliktir. Onun yumruğu bizleriz. Gece yarılarından alacakaranlıklarda, gençliğe sıkılan kurşun gerçekte Mustafa Kemal’e sıkılıyor.”  

    Örnek olarak verdiğim bu açıklamalar esasında, o dönem, bu örgütlerin ve kendisini MDD’ci olarak olarak adlandıran kesimlerin bütün bildirilerinde yeralan ortak açıklamalardır.

    Belli kesimlerce Dev-Genç’in teorisyeni olarak adlandırılan Mahir Çayan, bu konuda neler yazmıştır?
    Mahir, Aydınlık Sosyalist Dergisi’nin Ocak 1970’te yayınlanan 15. sayısında, “Bugünün şiarı nasıl, Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye, şiarı ise, sekter ve gerici şiarı da Sosyalist Türkiye, şiarıdır.” diye belirttikten  sonra, “Kemalizm” hakkında özetle şunları yazmıştır:

    “Kemalizm, küçük burjuva devrimciliğinin, işgal altındaki bir ülkede -Türkiye’de- emperyalizme karşı bir isyan bayrağıdır…Küçük burjuvalar ülkesi olan Türkiye’de devrimci bir geleneğe sahip olan bu zümre, içinde bulunduğumuz evrede de çeşitli kurum ve örgütlerde yer alarak ülkenin politik hayatında aktif bir rol oynamaktadır.”
    MDD’cilerin, “Sosyalist Türkiye” sloganına karşı tepkisinin birçok nedeni var.

    Birincisi, “Türkiye, sosyalist değil milli demokratik devrim aşamasındadır.”

    İkincisi, “Milli Demokratik devrim amacıyla ittifak yapılan diğer kesimleri ürkütmesi” nedeniyledir.  Ürkütülmesinden korkulan kesim ise “sivil olmayan”  kesimlerdir.

    TİP ya da kendisini sosyalist olarak adlandıran kesim ise, bu ittifaka, “cuntacılık” bağlantıları olduğu gerekçesiyle tamamen karşı çıkıyor ve  ittifaka yanaşmıyordu.

    Gençler arasında ilk başta “Sosyalist Türkiye” ya da “Bağımsız Türkiye” sloganlarının söylenip söylenmemesi tartışmalarını sadece bir slogan olarak algılayan bazı gençler, çözüm yolu olarak, “Bağımsız Sosyalist Türkiye” sloganının atılmasını önermiş ve gösterilerde bunu kullanmışlardır. Konunun ideolojik boyutunun olduğu da zamanla kavranmaya başlanmıştır.

    “Sosyalist Türkiye” sloganına karşı tepki, sadece bir sloganın soylenip söylenmemesi konusunda kalmamış, bıçaklı saldırıya döndürülmüştür.

    28 Aralık 1970 Pazartesi günü, SGÖGenel Başkanı Muharrem Kılıç, Dursun Akdoğan, İbrahim Bakırcı, Oğuz Tekin, Hayrettin Seçmen, bu nedenle, Hacettepe Üniversitesi’nde TDGF’liler tarafından bıçaklanır.

    SGÖ, 29 Aralık 1970 Salı günü, Dev-Genç’e şiddetle çattığı bildirisinde özetle şu görüşlere yer verir:

    “Dev-Genç, burjuvazinin emrinde anti-sosyalist ve anti-demokratik eylem veren bir örgüttür. Burjuvazi sahneye koyduğu bu oyunlarla iki gerici gençlik örgütünü, Dev-Genç ve Ülkü Ocaklarını aktör olarak kullanmaktadır. Dev-Genç’in ilericilikle, demokratik güçlerle hiçbir ilgisi yoktur. Anti emperyalist mücadele adına emperyalizme nasıl köpeklik edecekleri konusunda birbirleriyle yarışırlarken aralarında küçük gruplara da bölünün Dev-Genç yöneticileri son günlerde sayıları daha da artan öldürülen gençler olayının da sorumlularıdır.”

    TDGF ile SGÖ, bu saldırılara rağmen, 12 Mart döneminde ittifak için çaba gösterir. Bunun nedenini son TDGF Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü, şöyle açıklamıştır:

    “Bizim yönetimimiz sırasında ise gerek SGÖ, gerek Dev-Genç dışındaki, TİPyönetimine şöyle ya da böyşle yakın gruplaşmalarla daha iyi ilişkiler sürdürebildik. Bu biraz da bizim Kemalizm üzerindeki vurguyu azıltmamızdan ileri geldi ve 12 Mart’a karşı çok açık bir tavır takındııktan sdonra, onlarla (SGÖ’lülerle) daha yakın bir ilişki doğdu ama sıkıyönetim ilan edilip, dağılınınca bir daha birbirimizi göremedik.”

    Ortak düşünceleri paylaşanlar, zaman zaman, ittifaka girer.

    ODTÜ Öğrenci Birliği’nin 1969 yılında yapılan seçimler sırasında kavgalar çıkar. TDGF’liler, bazı SDDF’lileri ODTÜ’de döver. SDDF’liler de, ODTÜdışında yakalyadıklmarı ODTÜ’lülelir döver. Ertuğrul kürkçü, bu nedenle, 1969 Eylül ayında Kızılay’da SDDF’lilerden dayak yer.

    ODTÜ Öğrenci Birliği seçimlerinde SDDF’liler ile MDD’ciler arasında çıkan kavga nedeniyle Öğrenci birliği yönetimi ortada kalınca, bir grup sosyal demokrat, kendilerini, “Milli Kurtuluşçu Sosyal Demokratlar” olarak adlandırıp, “Toplumcu” grupla işbirliğine gider.

    21 Mart 1970 günü SDDF’lilerin yaptığı mitinge TDGF’liler el koyar ve bazı SDDF’lileri döver. Saldırılar daha sonra da devam eder.

    O dönemin, en popüler gençlik örgütü olan TDGF’nin yaptığı eylemlere ve açıklamalarına bakalım.

    TDGF, 14 Mart 1970 Cumartesi günü, Ankara’da, “Bağımsızlık Haftası” düzenler.

    14 Mart 1970 Cumartesi günü, TDGF, ODTÜ Öğrenci Birliği, Ankara Üniversitesi Öğrenci Birliği, SBF Öğrenci Derneği, Üniversite Asistanları Derneği, Ankara Üniversite Hukuk Fakültesi Öğrenci Derneği, Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu Öğrenci Derneği, Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi Öğrenci Derneği ve bir çok kuruluş, DTCF bahçesinde bir forum yapar.
    Forumda alınan karar gereğince, “Mustafa Kemal’in kurduğu Birinci Millet Meclisine gidilecek ve orada da forum” düzenlenecektir.

    Binlerce genç, en önde Türk bayrağı koşarak, Ulus’taki ilk T.B.M.M.’ne gelir. Sanki ilk TBMM’deki gibi bazı konular tartışılır, görüşülür ve sonunda karara bağlanır. 

    İlk TBMM balkonundan, Ulus Meydanında bulunan binlerce gence şu duyuru yapılır:

    “Mustafa Kemal’in yürüttüğü milli kurtuluş savaşımızın başarıya ulaşması için 23 Nisan 1920’de ilk toplantısını yapan Türkiye Büyük Millet Meclisi, onurlu bir ulusun parlamentosuydu.

    Mustafa Kemal’in başkanlığında toplanan parlamento emperyalizmin kovulması, halkımızın kurtulması için kararlar alıyor, işgal kuvvetlerini atmak için planlar yapıyordu.

    Biz, Türkiye’nin milli kurtuluşçu, devrimci gençliği olarak böylesine onurlu bir parlamentoyu özlüyoruz.
    Biz, Amerikan emperyalizminin ve işbirlikçilerinin egemenliğindeki bir gerici politik düzeni değil, işçi – köylü – asker ve gençliğiyle tüm ulusumuzu temsil eden devrimci ve demokratik bir politik düzeni özlüyoruz.
    Biz, devrimci gençlik olarak, Amerikan uşaklarının, oy pazarında para ile satın alınan kişilerin, halkımızın sırtından milyonlar vuranların at oynattığı bir politik düzeni tanımıyoruz.
    Yaşasın Mustafa Kemal’in milli, onurlu, parlamentosu!.
    Yaşasın işçi – köylü asker ve gençliğin devrimci dayanışması!.

    Toplantıda alınan kararlar şunlardır:

    1- Amerikan emperyalistleri, işbirlikçileri ve toprak ağaları halkımızın baş düşmanıdırlar.
    2- Halkımızın ve gençliğin hiçbir siyasi partiye güveni yoktur.
    3- Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye’yi kurmak için:
    -Yurdumuz bütün Amerikan Askeri üslerinden ve tesislerinden, bütün Amerikan askerlerinden, Barış Gönüllülerinden ve bütün Amerikan sivil uzmanlarından temizlenmelidir.
    – Yer altı ve yer üstü servetlerimizi sömüren bütün yabancı şirketlere ve yabancılarla işbirliği yapan zenginlerin mallarına el konmalıdır.
    – Milli çıkarlarımızı zedeleyen bütün ikili anlaşmalar feshedilmeli NATO ve CENTO’dan çıkılmalıdır.
    – Toprak ağalığı ve tefecilik ortadan kaldırılmalı ve ağaların toprakları yoksul köylülere dağıtılmalıdır.
    – Bütün milli sınıf ve tabakaların, işçilerin, köylülerin, memurların, öğretmenlerin teşkilatlanmalarını ve demokratik mücadelesini engelleyen bütün kısıtlamalar kaldırılmalıdır.
    – Bütün ilkokullar, ortaokullar, liseler, yüksek okullar ve bütün eğitim ve öğretim sistemimiz yabancılara değil, Türkiye halkına hizmet eder duruma getirilmelidir.
    – İstiklali tam Türkiye için mücadele, gerçek demokrasinin kurulması için mücadele devrimci görevimizdir.
    Bu uğurda mücadeleye katılmak her yurtseverin hem hakkı, hem de görevidir.”
    Bu eylem ve kararlar, Atilla Sarp’ın TDGF Genel Başkanı olduğu dönemde yapılmıştır.
    Ertuğrul Kürkçü’nün TDGF Genel Başkanı olduğu dönemde de en kalabalık yürüyüş 10 Kasım 1970 Salı günü yapılır.
    Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu (TDGF), Üniversite Asistanları Sendikası (ÜNAS), Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT), Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS), Ankara Üniversitesi Öğrenci Birliği, Hacettepe Üniversitesi Öğrenci Birliği ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi Öğrenci Birliği, Yapı İşçileri Sendikası (YİS), Sağlık İşçileri Sendikası (Sağ-Kur), 10 Kasım 1970 Salı günü, “Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenler.

    Ellerinde taşıdıkları “Mustafa Kemal”in kalpaklı afişleriyle çoğunluğunu öğrencilerin teşkil ettiği yürüyüş, saat 11.00’de Anıt-Kabir’de başlar.

    İstiklal Marşı’nın okunması ve saygı duruşundan sonra TDGF Başkanı Ertuğrul Kürkçü, özetle şu konuşmayı yapar: 
    “Atatürk, istiklal-i tam Türkiye görüşünün ışığı altında anılmalıdır. Yeni bir kurtuluş savaşının eşiğindeyiz. Emperyalizmin bütün dünyada hızla çöktüğü bir dönemde Ata’yı anıyoruz. Ata’yı anmak için Birinci Kurtuluş hareketinin manasını iyi bilmek lazımdır.”

    Gençler, “Bağımsızlık andı” içtikten sonra, Anıtkabir önünden yürüyüşe geçer.

    Yürüyüşte, “Enternasyonal Marşı söylenir mi söylenmez mi, söylenirse provokasyon olur mu?” diye tartışma yaşanır.
    “Atatürk geliyor”, “Kahrolsun Amerika”, “Bağımsız Türkiye”, “Devrimciler el ele, milli cephede”, “İşçi gençlik ele ele, milli cephede” sloganlarıyla Tandoğan Alanına gelen gençler, İstasyon yolu üzerinden eski T.B.M.M. önünde toplanır. Bu arada, bir grup genç, Cento binası önüne gelerek yarıya indirilmiş Amerikan bayrağını indirerek yırtar. Yürüyüşe devam eden gençler, Cemal Gürsel Alanında yapılan kısa konuşmalardan sonra dağılır.

    Mustafa Kemal Yürüyüşü”nü düzenleyen kuruluşlar, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi (DTCF)’nde de, saat 17.00’de “Mustafa Kemal” forumu düzenler.

    Forumda TDGF Başkanı Ertuğrul Kürkçü, TÖS Başkanı Fakir Baykurt, Prof. Muammer Aksoy, i Milli Birlik Komitesi üyelerinden Tabii Senatör Suphi Karaman, Devrim Gazetesi Sahibi Doğan Avcıoğlu, ODTÜ Öğrenci Birliği Başkanı Erhan Erdoğmuş, konuşma yapar.

    Kürkçü, düzenlenen bu etkinlikler hakkında, neler düşündüğünü özetle şöyle açıklamıştır:

    “Şunu açık ve seçik bir şekilde belirtmek isterim ki, Atatürk ve o’nun düşünceleri olan Kemalizm’le bilimsel sosyalizmin prensipleri arasında uzlaşmaz bir ayrılık ve çelişki mevcut değildir. Ama bazı çelişkiler şüphesiz ki vardır.

    Sosyalistler tarafından Atatürk’ün kurtuluş savaşı sırasındaki Mustafa Kemal vasfının benimsendiği ve Atatürk olarak mevcudiyetinin kabul edilmediği yolunda bir iddia mevcuttur. Bu iddia çok yanlıştır. Burada belirtmek isterim ki, bizim değerlendirmemize göre radikal küçük burjuvanın devrimcisidir ve sonuna kadar da öyle kalmıştır. Bu nedenle Atatürk’ün kurtuluş savaşları sırasında icraatına bakılıp, devrimci olarak Mustafa Kemal adı ile kabul edilip de bilahare devrimci çizgiden uzaklaşıp Atatürk olarak reddedilmesi şeklinde bir değerlendirme, kimlerin hangi arkadaşların yaptıklarını bilmiyorum. Ama uygun değildir. Kurtuluş  savaşı ile ondan sonraki icraatı diyalektik bir sonucudur, mantiki bir neticesidir.
    Ben, Dev-Genç Genel Başkanı olarak ve diğer Merkez Yürütme Kurulu arkadaşlarım Kemalist değiliz ve hiç bir zaman Kemalizm’in arkasına sığınmadık. Biz, her zaman proleter sosyalistler olduğumuzu açık ve seçik olarak belirttik. Ve kendi dünya görüş açımızdan Mustafa Kemal’in Türk tarihinde ilerici ve devrimci olarak rol oynadığını değerlendirip, belirttik.

    Mustafa Kemal’in ideolojisini oluşturan Kemalizm’in temel ekseni anti emperyalisttir. Ve Mustafa Kemal’in diğer bütün düşünceleri bu anti-emperyalist eksen etrafında çeşitlenir. 1970’de Türkiye’deki başlıca çelişme milletlerarası tekelci sermaye ile Türk halkının çelişmesidir. Ve bu çelişmenin çözüm tarzı da anti-emperyalist ve anti-oligarşik bir devrim çizgisinden geçer. Dünyada milli kurtuluş savaşlarını vermiş bütün milletlerde bu savaşların öncüleri bayraklaştırılmış fakat devrimin sonraki safhalarında hiç bir zaman devrimciler, sosyalistler, bu bayraklaştırılan milli şahsiyetlerin arkasına sığınmamışlardır. Biz de aynı görüşle hiç bir zaman Mustafa Kemal’in arkasına sığınmadık, sığınmak istemedik. Amma Türkiye’de hiç bir kimse bizim kadar Mustafa Kemal’e de sahip çıkmamıştır. Sonuç olarak şunu belirtmek isterim ki, Mustafa Kemal’in ortaya koymuş olduğu mücadele ve Kemalizm’in anti-emperyalist olması ve belli bir evrede bizim de anti-emperyalist bir mücadeleyi ön görmüş bulunmamız, böylece, zikrettiğim şekilde muayyen bir devre içersinde anti-emperyalist savaş konusunda fikirler arasında ayniyet ve mutabakat bulunmuş olması sebebiyle o devrede de Mustafa Kemal’i benimseriz ve ona sahip çıkarız. Kaldı ki, 10 Kasım 1970 tarihindre Anıt-kabir’de ben bir konuşma yaptım ve bu konuşmamda Mustafa Kemal’i sosyalistler adına andığımızı belirttim.”

    Yusuf Küpeli’nin yazdığı, “1965-1971 – Türkiye’de devrimci Mücadele ve Dev-Genç” adlı broşürün otuzumcu sayfasında, bu konuda özetle şu değerlendirme yapılmıştır:

    “Şüphesiz o gençlik liderlerinin ve proleter devrimci gençliğin bir Kurtuluş Savaşı vermiş olan küçük burjuva devrimcisi Mustafa Kemal’e saygıları vardı. Ama Kemalizmi değil, proleteryanın ideolojisini benimsemişti.”

    Mahir Çayan ve arkadaşları, 1971 yılında yaptıkları savunmada, bu konuyu şöyle açıklamıştır:

    “Kurtuluş savaşı dönemini, daha sonraki Kemalist devrimciler döneminden ayırmak gerekir, şeklinde bizim görüşlerimizmiş gibi ileri sürülen görüşler bize ait değildir. Bu görüşe katılmadığımız gibi bize ait de değildir. EMEK Dergisi’nin görüşüdür. Ve bizim EMEK dergisi’yle hiç bir bağlantımız yoktur.”

    Bu konuda, bir açıklama daha.

    TDGF Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü, Sadun Tanju ile yaptığı ve 12 Şubat 1971 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan röportajında:

    “Biz, siyasal bir parti değiliz. Üstelik sosyalizm gelsin de demiyoruz. Biz halkın iktidarı olan demokrasiyi istiyoruz.” açıklamasında bulunur.

    12 Mart 1971 Cuma günü, askeri muhtıra verilir. İlk olarak, 16 Mart günü, “Kemalist” olarak adlandırılan subaylar, ordudan tasfiye edilir.

    Türkiye, yeni bir siyasi dönemin içindedir artık.

  • ATATÜRK’Ü DEĞİL HUMEYNİ’Yİ SEVİYORLARMIŞ….

    ATATÜRK’Ü DEĞİL HUMEYNİ’Yİ SEVİYORLARMIŞ….

    Teke Tek programını izlerken adeta bir şok yaşadım geçen gün. Fatih Altaylı programında türban meselesini üniversitede okuyan kızlarla konuşup tartışmak amacıyla çağırmıştı o genç kızları. Kızlardan ikisi türbanlı, ikisi de başı açık kızlardı.

    1999’dan  bu yana türban eylemcisi olduğunu söyleyen Nuray isimli genç kız, inanç özgürlüğü  kapsamında türbanla eğitim hakkını savunurken, bunun eğitimle 
    sınırlı olmayacağını, kamuda çalışmak dahil her türlü hakkı  kapsaması gerektiğini söyledi. Aslında bu söylem kimseyi pek şaşırtmadı. Zira alıştığımız bir durumdu bu. Türban savunucularının sıkı sıkıya sarıldıkları bir söylemdi bu.  Yani AKP’nin Anayasa’da yaptığı ama iptal edilen değişiklik zaten  onları kesmeyecekti. Bu bilinen bir gerçekti. Ancak bu kız konuyu bambaşka taleplere kadar taşıma cesareti gösterdi.

    Nuray’a “İnanç gereği diye yasama tarafından oluşturulmuş hukuku  beğenmeme ve kendi inançlarınıza göre yargılanma talebinizin  ortaya çıkmayacağını ve yarın öbür gün Müslümanların kadı  mahkemesinde yargılanmasını istemeyeceğinizi kim garanti edebilir?”  şeklinde bir soru yöneltildi. Verdiği cevap da ilginçti; “Kimse garanti edemez. Hatta isteriz de.  Niye insan kendi inandığı  hukukla yönetilmesin?” Fatih Altaylı da izleyen herkes de aminim şok olmuşlardır bu cevap karşısında. Hemen ardından bir soru; “Bu çok hukukluluk anlamına gelir. Bir demokraside böyle bir şey  nasıl olacak?” Cevap; “Niye olmasın”

    Daha sonra diğer türbanlı kız Kevser’e bir soru; “İran’daki baskı rejiminin İslam’a örnek olamayacağını  söylüyorsun ama facebookdaki sayfanda Humeyni resimleri varmış”  Gayet sakin bir tonda yanıtlıyor soruyu; “Evet var. Humeyni’yi çok severim.” Ardından ise bizleri asıl şoke eden soru ve alınan yanıt geliyor; “Peki Humeyni’yi çok seviyorsun. Atatürk’ü de sever misin?” Yanıt olarak sadece askeri yönü ön plana çıkararak; “Asker olarak çok başarılıymış” dedi. Tam anlamıyla bir Milli Görüş çizgisi söylemiydi bu.

     Diğer  öğrenci de Humeyni’yi çok sevdiğini söylüyordu. Yine Fatih Altaylı ona da “Peki Atatürk’ü seviyor musun?” diye sordu. Önce biraz şaşırdı. Ne diyeceğini bilemedi.Sonra “Hayır Atatürk’ü hiç sevmem” dedi. “Neden?” diye soruldu. Alınan cevap; “85 yıldır çektiğim çilelerin müsebbibi o da ondan” dedi. “İyi de sevmediğin o adam Türkiye’yi İngiliz, Fransız, Yunan  işgalinden kurtardı. Onun sayesinde bağımsız bir ulus olduk. O  olmasa idi bugün burada yabancı bir ülkenin mandası altında  olabilirdik. Sömürge olurduk” açıklamasını yapınca Fatih Altaylı, “Kurtuluş savaşını Atatürk değil, inançlı Müslümanlar  başlattı. Maraş’ta Fransız askerleri Nene Hatun’un başörtüsüne uzandı. Sütçü İmam ilk ateşi açtı, böylelikle Kurtuluş Savaşı başladı. O dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz, cephedeki insanlar hep Müslüman. Atatürk’le ilgisi yok” dedi türbanlı kız. “Atatürk bu savaşı organize etmeseydi, Maraş’ta veya başka bir  yerdeki bu gibi tepkiler ezilip yok edilirdi” diyen Fatih Altaylı’ya yine bir cevabı vardı kızın; “Belki de daha iyi olurdu. Belki yabancı manda altında  inançlarımız daha iyi yaşayabilirdik. Daha özgür olabilirdik”  dedi.

    Ülkemizin üzerindeki asıl mesele kara cehalet. Ve yazıktır ki bu kara cehalet ülkemizi tehdit eder hale gelmiş durumda. Neden mi öyle diyorum? Bir defa Nene Hatun, Maraşlı değil, Erzurumlu. O bölgede savaştığı düşman, Fransız değil, Rus. Ruslar başörtüsüne değil Aziziye Tabyası’na saldırmışlardı. İlk kurşunu sıkan Sütçü İmam değil , Hasan Tahsin idi. Üstelik kızın söylediği gibi Maraş’ta değil, İzmir’de. Baktığımız zaman Hasan Tahsin tetiğe Sütçü İmamdan tam altı ay önce basmış.

    Üstelik o dönemin sosyolojik yapısı incelendiğinde cephedeki insanların hepsinin Müslüman olmadığını da göreceklerdir. O dönemde okunan “şehit listesi”ne göre, bu toprakları İngilizler işgal etmesin diye savaşan, can veren İstanbullu doktorlar arasında, 140 Türk, 32 Ermeni, 25 Rum, 18 Yahudi var. Dikkat edilirse hepsi de şehitlerimiz olarak geçmiştir tarihe. Zira o dönemde şehitlik dinle alakalı bir şey değildi. Tamamıyla yurtseverlikle alakalıydı.

    Yazıktır ki Türkiye Cumhuriyeti’nin karşı karşıya olduğu durum yansıdı geçen gün tüm açıklığıyla televizyonlara. İstenen şey açıkça şeriat. Pek çoğu tarafından dillendirilmese de asıl talep edilen bu. Anayasa Mahkemesi kararına karşı gösterilen tepkinin nedeni de bu. Zira bu Türkiye Cumhuriyeti’nden alınmak istenen rövanş.

    Çok da güzel kılıf uydurulmuş. Bunun kılıfı özgürlük. Bunun kılıfı demokrasi.
    Bunun kılıfı liberalizm. Kabul ederseniz. Etmezseniz zorla yaptırmak istiyorlar. Örneğini gördüğümüz kara cehaleti ülkemize yerleştirmek istiyorlar. Gerisini siz düşünün….
     

  • Atatürk hakkında bir yazı…

    Atatürk hakkında bir yazı…

    Prof. İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI
    Araştırmacı Yazar

    Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal ATATÜRK dünya döneminin
    liderleri içerisinden 21 nci yüzyıla geçebilen tek liderdir. Üstelik diğer
    liderler kendi halkları tarafından yok edilmemin acısını yaşamışken, o hala
    halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle, saygısıyla
    hala yaşayabilen dünyadaki tek lider.

    Önemli olanda sanırım, yaşarken ölmek değil, öldükten sonra da bu
    kadar uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak değil midir?

    ATATÜRK’ü biz hep tarihe mal olmuş yönleriyle tanıdık: Asker
    ATATÜRK ya da devlet adamı ATATÜRK olarak.

    Bu verdiğim örnek dünyada tek olan örnektir. Zaten herhalde bir
    başkasına da rastlamamız mümkün değil. En büyük düşmanı; hani şu ordularını denize döktüğü düşmanı, Yunan başkomutanı Trikopis. Hiçbir zorlama olmadan, hiçbir baskı olmadan her Cumhuriyet bayramı Atina’daki Türk büyükelçiliğine gidiyor Trikopis, ATATÜRK’ün resminin önüne geçiyor ve saygı duruşunda bulunuyor. Böyle bir saygıyı en büyük düşmanında uyandırabilen bir Mustafa Kemal.

    Yıl 1938, General McArthur’un en zor, en problemli, en buhranlı
    dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüzyirmiden fazla kişiye döner
    ve aynen şöyle der:

    “Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal’i görmek için neler vermezdim”

    dedirten o büyük özlemi ve onu oluşturabilen Mustafa Kemal’i.

    Ya da, yıl 1938. Bir İran’lı şair bir Tahran gazetesine ölümü üzerine bir şiir yazar. İşte o şiirin iki mısrasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Diyor ki;

    Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak
    isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir.
    ” dizelerindeki bu
    kıskançlığı oluşturabilen Mustafa Kemal.

    Yıl 1976, UNESCO üyelerine bir öneriyle gelir. Öneri paketindeki
    bir cümleyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki “Bu gün UNESCO’nun üzerinde
    çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal’dir.” Öneri nedir ?
    Öneri ise onun doğumunun yüzüncü yılında, 152 üyesi vardı UNESCO’nun 152
    ülkenin devletleri aynı anda kutlasın önerisidir. Birden İsveç delegesi
    ayağa kalkar ve şöyle söyler:

    “Ne yani dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü
    böyle kutlayacak mıyız?” şeklindeki kinayeli sözlerine, Rus delegesi ayağa
    fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle
    söyler;

    “Genç delege arkadaşım hatırlatmak isterimki ATATÜRK öyle dünyadaki herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her problemimizde çare olarak aramalıyız” sözlerini döktürtebilen bir Mustafa Kemal. Sonra nemi olur? UNESCO tarihinde ilk ve tekdir hiç negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar; hani İsveç delegesi demişti ya “ne yani” diye. O İsveç delegesi bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler;

    Ben ATATÜRK’ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı
    ben atıyorum
    ” diyecektir.

    İşte o muhteşem belge diyorki;

    “ATATÜRK KİMDİR; ATATÜRK ULULARARASI ANLAYIŞ, İŞBİRLİĞİ, BARIŞ YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR İNKİLAPÇI, SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ, BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN, IRK AYIRIMI GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI, TÜRKİYE
    CUMHURİYETİNİN KURUCUSU”

    Var mı böyle bir metin! Bir filozof derki “bir ülke için kıstas aradığınız zaman o ülkenin en büyük liderini gözden geçirin” şu anda kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi bir metin gösteremeyiz. İşte bu metin 152 ülke tarafından imzalanmıştır. Eşi olmayan devlet adamı metni.

    Peki daha sonra ne olmuştur; 151 ülkede hemen hemen bir yıl boyunca her
    yerde bu metni görebiliriz, soruyorsunuz bana o bir ülke kim? İşte o ülkenin
    adını vermeye benim dilim maalesef varmıyor.

    Hadi gelin Haiti’ye gidelim. Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı ölür. Bir vasiyet bırakmıştır. Haiti’ye baktım haritada bir kutup kadar uzak ülke. Haiti Cumhurbaşkanı 1996 da öldüğünde vasiyeti açılır. Vasiyetinde mezar taşına yazılması için bir metin bırakmıştır. Haiti Cumhurbaşkanının bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki “Bütün ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal ATATÜRK’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm

    Peki yıllar bir şey değiştirir mi? Hayır. 2000 yılında bizim medyanın kaçırdığı bir bilgi var, ABD Başkanı milenyum mesajını veriyor.

    Mesajın bir yerinde aynen şunları söyler; “Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK’tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir.” 2000 de ABD Başkanına işte bu
    gerçeği de ifade ettirebilen bir Mustafa Kemal var. Asker Mustafa Kemal’in,
    Devlet adamı Mustafa Kemal’in çok dışında bir Mustafa Kemal.

    2003 de bir şey değişti mi?, 2004? Hayır. 2004 de bir konferans veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. Dediki “Ben Norveçliyim ve şu anda Norveç’te çok sık kullandığımız bir deyim var, bu deyimin anlamını anladım” dedi.

    Hanımefendi “nedir o deyim” dedim. “Norveççe’de “ATATÜRK gibi düşünmek” deyimi var. Çok sık kullanırız bu deyimi” “nerelerde kullanırsınız” dediğimde “Hani bir problem veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. Deriz ki ona bu problemin mutlaka çözümü var. Birde ATATÜRK gibi düşün”. O gün otelime geldim televizyonu açtım o kadar çok kişiye bir de ATATÜRK gibi düşün dediğimi hatırlıyorumki galiba Norveççe’den çok bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı var diye düşünmeden de edemedim.

    Bir İngiliz gazeteci ATATÜRK’le bir röportaj yapar. Röportajını Amerikan Büyük Kütüphanesinden bulup getirttim ve bir yerinde Mustafa Kemal’e şöyle sorar gazeteci; “Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?” Mustafa Kemal’in cevabı aynen şöyle :

    “Şartlarımızı koyarız. Kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Eğer davet gelirse düşünürüz”. Evet, Birleşmiş Milletler sadece Türkiye’yi davet edebilmek için yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke olur Mustafa Kemal’in ülkesi, Türkiyesi Birleşmiş Milletlere.

    Sanıyorum ondan feyz alacağımız çok şey var aslında Mustafa Kemal’den. Ama
    bu arada 2005’de bir yabancı gazeteyi okuyorum.

    Sürmanşet büyük puntolarla şu başlığı atmış “Bu gün Ortadoğu’ya düzinelerle
    ATATÜRK lazım”. dedim yazara ATATÜRK ‘ü hiç tanımıyor herhalde. Düzineye hiç gerek yok tek bir tanesi de yeterdi aslında.

    Örnek vermeye devam edersem inanın konferans böyle biter.
    Filipinlerden Çin’e kadar o kadar çok örnek varki. Ama gördük 1925’de
    1938’de 1996’da 2000’de 2005’de her ülkeden, her cinsten, her statüden
    insanın özlemle, sevgiyle, saygıyla aradığı ama bizim olan bir Mustafa
    Kemal’den bahsediyoruz. Bu gün Türkiye’nin en büyük sorunu nedir? dersem
    cevap olarak kulağıma gelenler şunlar; ekonomi diyorsunuz işsizlik
    diyorsunuz. Ama bence Türkiye’nin çok önemli bir problemi var o problemi
    çözersek Türkiye ekonomiyi de çözer Türkiye işsizliği de çözer. Evet
    Türkiye’de lider yetiştirme sorunu var.

    Lider deyince de nedense hep siyasi lider anlıyoruz ben ondan
    bahsetmiyorum, benim lider dediğim çok kapsamlı bir kavram. Yoksa
    içersindeki tek bir terimdir siyasi lider veya sosyal lider. Ama lider
    dediğim zaman ben asrın lideri dünya liderinden bahsediyorum. İşte böyle
    liderlere ihtiyacımız var. Ben şimdi soracağım size şu anda karşımda pek çok
    genç arkadaşım oturuyor. Bunlardan bir tanesinin bir kaç dönem sonrasının
    Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı yada Başbakanı, Maliye Bakanı yada evinin anne babası olmadığını bana iddia edebilir misiniz? Belki sizsiniz, ama
    bilinizki işte bugün sizlerle paylaşacağım konu asrın lideri, dünya lideri
    yada lider olmanın küçük sırlarını ATATÜRK’le sizinle paylaşacağım.

    İlk sırrımız; ATATÜRK tamam arkadaşım ben topraklarınızı kurtardım askeri bir dehayım deyip yerine çekilmemiş hemen asker elbisesini çıkartıp sivil elbisesini giymiş ve inanırmısınız sınırlarını hangi sınırın lideri ise o sınırların içerisinde ne var ise ama ne var ise taşından toprağına hepsinin ama hepsinin sorumluluğunu omuzlarında hissetmiştir de onun için Mustafa Kemal bugün dünya lideridir. Nasıl mı ?

    ATATÜRK’ü ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25 yıllık araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. İlki Çanakkale’de topçu atışımız başladığı sırada döktüğü gözyaşıdır, bir diğeri ise hepimizin bildiği bir hikaye ama ben yine de anlatacağım. O günün Ankarası kurak, çorak bir köy. Çankaya’dan
    meclise gelirken yol üzerinde sadece ama sadece bir tek iğde ağacı varmış.
    ATATÜRK o iğde ağacının önünden geçişlerinde arabasını durdururmuş, inermiş ve o iğde ağacına selam verirmiş. “Aman demişler paşam ne yapıyorsunuz böyle?”, “Eee o demiş yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi. En az diğer neferler kadar bunun da selama hakkı var”.

    Yani “niye şaşırıyorsunuz?” der gibiymiş. Ve bir gün yanında bulunan arkadaşına “İşte bu benim…” derken bide bakıyor ağaç yok ortada hemen
    iniyor “Ne yaptınız bu ağaca” diyor. “Paşam” diyorlar “yolu genişletmek için
    mecburduk kestik o ağacı”. “Yahu diyor bitek bana soraydınız bu ağacı
    kurtaracak bir yolu mutlaka bulurdum” diyor. Daha fazla dayanamıyor,
    arabasına biniyor, şoförünün ve arkadaşının gözü önünde hüngür hüngür
    ağlamaya başlıyor. Bir tek iğde ağacı için mi dersiniz? Hayır. Çok zor
    şartlarda kurtardığı bu topraklarda yetişen bir canlıdır ve lideri olduğu
    için de bu toprakların da o iğde ağacının da sorumluluğu Mustafa Kemal’in
    omuzlarındadırda onun için.

    Galiba şimdi anlatacağım inanılmaz projeyi de o gün düşünmeye
    başladı. Hani “Bir daha böyle bir şeyle karşılaşabilirsem nasıl müdahale
    edebilirim” diye. Çok değil doğa katliamı, en kolay yaptığımız katliam.

    Yıl 1930 ATATÜRK Yalova köşküne doğru çıkmakta. Bir de bakar bir
    bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. “Yahu” der “sen hayatında
    hiç böyle bir ağaç yetişdirdinmiki? Kesmeye muktedir görüyorsun kendini ve
    niye ?” der. Bahçıvan derki; “Paşam çınar ağacının kökleri köşkün temelini
    kaldırdı, yaprakları da köşkün pencerelerine müdahale ediyor. Ya köşkü
    kaybedeceğiz ya ağacı keseceğiz. Onun için de kusura bakmayın ama biz ağacı
    kesiyoruz”. Bir an düşünür; “Hayır gerekirse köşkü ağaçtan uzaklaştırırız”
    der. Derlerki bu gün Mustafa Kemal bir hoş. Ne demek köşkü tutupta ağaçtan
    uzaklaştırmak? Ama inanırmısınız mühendis değil, mimar değil, ziraatçı değil
    ama ne yapar biliyormusunuz? İstanbul’daki köprü altındaki tramvay raylarını
    Yalova’ya taşıtır. Köşkü hiç yıkmadan olduğu gibi tutarak kendisi de kazma
    kürek temelini kazar ve köşkün altına tramvay raylarını döşeyerek köşkü
    ağaçtan 4 metre 80 santim kenara çekerek hala Cumhuriyetimiz gibi ayakta
    durmakta olan çınar ağacının kurtuluşunu temin eder.[2][2]

    Yıl 1930. Dünya çevre lafını ne zaman etmeye başladı? 1980 den
    sonra. 1980 den önce, 1930 yılında dünyaya somut bir çevre dersi vermektedir
    Mustafa Kemal aslında. Ama, biraz acı parantezlerim olacak bu konferansımda.

    İlk acı parantezimi ATATÜRK kimdir belgesiyle açmıştım, ikinci acı
    parantezim burada olacak. Hadi gelin 5 Mart 1996 ya gidelim yani günümüze
    yakın bir gün. “ATATÜRK ve Türk kadını” konulu tiyatrolu konferansımı 25
    gençle sunuyorum. 25 gençle birlikte prova yaptık, yorulduk, oturduk,
    televizyonu açtık. ikinci haber olarak 6 dakika müddetle ve 5 kere görüntü
    zumlanmak üzere önemli bir haber verildi televizyonda. Haberi aynen
    aktarıyorum, diyordi ki “Amerika da eski bir ünlü bir müzikhal hiç
    yıkılmadan dünyada ilk kez uygulanan bir yöntemle raylar üzerinde iki metre
    kenara çekilerek yerine yeni bir binanın yapıldığı” haberiydi. Dünyada ilk
    kez lafı da beş kere edildi. gençlerden biri kalktı bana ne dedi biliyor
    musunuz? “Ya öğretmenim biz tarihe pek bir daldık. Bakın el alem neler
    yapıyor? Teknik, medeniyet biraz da onlara baksak” diyince arşivimde 1930’da
    ATATÜRK’ün bu işi yaparken çekilmiş resimleri, raylar üzerindeki çekilen
    resimleri gösterdim kendilerine ve dedim ki “şu anda ne söyleyeceksiniz
    bana?”. Bir genç kalktı ne dedi biliyor musunuz? “Ya öğretmenim suç bizde
    mi? Biz bu konuyu ilk defa sizden duyuyoruz, sizden görüyoruz bu resimleri”.
    Ama o haberi bugün milyonlarca Türk genci izledi ve oturdular 25 genç, bu
    haberi veren televizyona bir faks çektiler. Faksta aynen şu yazıyordu
    “İkinci haber olarak 6 dakika müddetle ama beş kez şu resimleri göstermek
    suretiyle bu arada da mutlak suretle mesajı iletin dediler “Bu gün 1996,
    Amerika çekiyor raylar üzerinde iki metre, yerine yeni bir bina yapıyor,
    1930 ATATÜRK çekiyor 4 metre 80 santim, bir ağaç kurtarmak için” bu mesajı
    da çok iyi verin dediler. Yıl 1996 idi. Yıl 2005 hiçbir televizyonda
    izlediniz mi? İzlemediniz.

    Ya hocam siz bize bir tek çınar ağacı ve iğde ağacı anlattınız
    bunlar ATATÜRK’ün hayatında tek tek örnekler olabilir. Hadi gelin
    Söğütözü’ne gidelim, hani şu Ankara yakınlarındaki, o zaman için 80 tane
    söğüt ağacının olduğu yere. Söğütözüne ATATÜRK hep dinlenmek için gelirmiş.
    Bir geldiğinde galiba düşündüğünü sesli olarak aktarmış; “Ah ! burda bi
    kulübem olsaydı keşke”. “Ya paşam istediğin bir kulübe olsun hemen yaparız
    şuraya” demişler. “Buradaki ağaçlara ne olacak peki”. “Paşam burdakiler
    söğüt ağacı; gönülsüz ağaçtır. Sökeriz başka bir yere dikeriz, mutlaka
    tutar” demişler. Bir an durur, “Bir tek şartla kabul ederim” der. “Burda
    yetecek kadar söğüt ağacını kendi ellerimle sökeceğim, kendi ellerimle
    dikeceğim, önce tuttuklarını göreceğim, sonra kulübe yapımına izin
    vereceğim”. Yani bugün betonu yeşile tercih eden zihniyete bence en güzel
    örnek teşkil eder bu. Ne yapar biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyetinin
    Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK makamını Çankaya’dan Söğütözü’ne taşıtır hasırlar üzerine. Kabullerini orda yapar, imzalarını orda atar, çadırda
    kalır ama söğüt ağacını söker, kendi elleriyle diker, tuttuklarını görür,
    ondan sonra bugün çok küçücük ama verdiği mesaj olağanüstü büyük olan bu
    Söğütözü’ndeki küçük ATATÜRK kulübesinin yapılmasına izin verir.

    25 yıllık araştırmacıyım. Benim elimde 130 belge var bizzat çevre
    hareketine bedenen katıldığına dair. Sade bende 130 belge, kim bilir kaç
    belge var. Keşke diyorum, keşke bu belgeler, bazı günler bizi okullar da bu
    kulübeye götürüpte burada anlatılsaydı. sanıyorum bugün betonu yeşile tercih
    eden hiçbir belediye başkanı yetişmezdi.

    İşte bu anlamda sahneye şimdi Tahsin ÇOŞKAN’u davet edelim.
    Tahsin COŞKAN o zamanın genç bir ziraat mühendisi. “Gel Tahsin seni bir yere
    götüreceğim fikrini almak istiyorum” diyor. Giderler, gösterdiği yere bakar
    Tahsin Bey. Bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat
    bir arazidir. “Ya paşam hayrola” der. Atatürk, “Buraya bütün masrafı
    cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum” der. “Ya paşam
    buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da zamanınızı, neden bu kadar
    mümbit topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz?” der.

    ATATÜRK’ün cevabı ATATÜRK’çedir. Derki “Ben en zor olanı yapayımda siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız.” Ne bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu arada Tahsin ÇOŞKAN “Paşam burda hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın” der. Ama dinleyen kim. Derki “Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana resmi bir yazı getir burasıyla ilgili”. Biraz sonra Tahsin COŞKAN çok mutlu, kendi dediği çıktı, üzerinde “Burada hiçbirşey yetişmez”yazılı, altında da ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal’in önüne koyar. ATATÜRK biraz mütebbessim okur bu yazıyı. Kaleme alır, bu kağıdın yanına aynen şunları yazar “BURASI VATAN TOPRAĞIDIR, KADERİNE TERK EDEMEYİZ”. Etmez de. Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam ve köknarı oraya 30 Ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık bu günü, 25 Mayıs 1933. Ne yapar biliyor musunuz? Hani 5 Haziranlarda kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? Çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den sonra. Peki 25 Mayıs 1933, ATATÜRK ne yaptı?

    İlk Çevre günü kutlamasını yaptı. Hem de bugün okullara soruyorum diyosunuz ki ne yaptınız diye “ya ağaç diktik diyorsunuz ya çöp topladık” öyle falan değil. Bütün Ankara halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler, altında dinlenmektedirler, havuz yapılmıştır, çocuklar
    yüzmektedirler. Hatta bütün masrafı cebinden ödemiştir ama karı da
    almamıştır, buraya bir fabrika yaptırmıştır, süt ürünleri üretilmektedir,
    herkes yamektedir. Herkes çok mutlu ama en mutlusu Mustafa Kemal ATATÜRK.

    Nebizade diye bir arkadaşı var, Nebizade’nin kafa çok karışık.
    “Yahu paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı.
    Peki sen nasıl anladın burda orman olacağını?” der. “Gel Nebizade gel, şimdi
    anlatayım sana. Hani Tahsin ÇOŞKAN’ın burda birşey yetişmez dediği günün
    akşamı tebdili kıyafetle Çankaya’dan kaçtım, burdaki köylülere geldim.
    Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burda ağaç yetişip
    yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz dedim. “Al
    dediler”, bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. “Kaz orayı iki gün
    sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz” dediler. Ah o iki gün Çankaya’da
    nasıl geçti bir Allah bilir bir de ben. İki gün sonra gittim testiyi
    çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere uzattım. Dediler ki bana
    “ağa testide su kalmamış, toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak
    olduğuna, biraz uğraş burda ne ekersen biçersin”. Ve hani Tahsin COŞKAN’ın o
    raporu bana getirdiği gün ben çoktan projeye başlamış epey de ilerlemiştim”
    diyecektir.

    Dünya lideri olmak öyle kolay değil biliyor musunuz. Hani ATATÜRK’e kimdi en çok karşı çıkan, evet Tahsin COŞKAN’dı. Onu da ATATÜRK buraya müdür tayin eder. Evet lider olmak hakikaten kolay iş değil. Bu arada biz bu 130 belgeye hiç çalışmamışız. Çalışmadığımızın en acı örneğini Türkiye yaşadı zaten. Neydi o örnek “17 Ağustos depremi”. Evet deprem bir kaderdir ama kader olmanın ötesinde dolgu alan çöktü, dolgu binalar çöktü.

    Oysa 1930’dan beri bize “lütfen tabiatla oynamayın, tek bir ağaçla bile
    oynamayın” diye bize örnek olan bir liderimiz varken yaşadık bu acıyı.

    Bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın
    dünya ne güzel değerlendirmiş hareketini. Ben size bu bilgileri vermek için
    1919 başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri tarıyorum.
    Taramam sırasında 28 Temmuz 1933 günün Cumhuriyet gazetesinde bir haber
    okudum. İnanılmaz bir haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı renkte,
    hediye götürüyoruz ve adına da “ATATÜRK Çiçeği” diyoruz. O ATATÜRK çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama bakın gazeteyi aynen okuyorum. Gazete haberi şu “Chicago özel, geçenlerde Vanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın laboratuarlarında muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir çiçek elde edilmiştir Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında duran ama Tarsus Kolejinde ATATÜRK’le tanışmış, ondaki tabiat bilgi ve ilgisine hayran olan bir diğer profesör bu çiçeğe ATATÜRK isminin verilmesini önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş ve ATATÜRK’ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy birliğiyle kabul
    edilmiştir”. Yani dünyadaki her ülkede bu çiçek Gazi ATATÜRK adıyla
    üretiliyor ve satılıyor.

    Peki başka bir lider varmı diye araştırdım bir çiçeğe adını
    veren, başka hiçbir lider yok. Çünkü tabiatıyla bu kadar bütünleşebilen bir
    lideri dünya tarihi yazmamıştır. Diyorki Mustafa Kemal “çevre hareketi
    dışında eğer lider olacaksanız eğer lider olmaya kalkıştıysanız ki içinizde
    öğrenci arkadaşlar var mutlaka sınıf başkanları vardır eğer sınıf başkanı
    olacaksan bu bi liderliktir sınırın nedir? sınıftır sınıfın içerisindeki tek
    bir tebeşir tanesi tek bir sıra tek arkadaşının problemiyle
    ilgilenemeyeceksen o liderliği kabul etmeyeceksin demektedir Mustafa Kemal.

    Peki ikinci sırrımız ne? İkinci Sırrımız; dünya tarihi sadece bir
    sıfatı Mustafa Kemal’e vermiştir. Başka dünyada hiçbir liderin alamadığı bir
    sıfattır bu hangi sıfat mı? Ne dersiniz? Evet Başöğretmen diyen var
    aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi gönlünüzden geçen sıfatları
    ATATÜRK’ün ama soruyorum sizlere bir insan doğumundan ölümüne kadar ya bir
    askerdir, ya bir devlet adamıdır ya çevrecidir ya tiyatrocudur ya sanatçıdır
    ya arkeologdur bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek
    lider Mustafa Kemal ATATÜRK olduğu için dünyada “kültür antropoloğu” sıfatı
    verilebilen tek lider Mustafa Kemal’dir.

    “Kültür Antropoloğu” nedir ne değildir uzun uzun başınızı
    ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel’e gidelim. Ahlatlıbel
    Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz. Bütün arkeoloji
    kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini
    veren de Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu gibi açın, kazın, imza; öyle
    değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım.
    Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki kere gidiyor, Konya’da Asar kazıları
    başlıyor başında, birde bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında,
    toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. “Ya ne yapıyor Mustafa Kemal” diyorlar.
    Çankaya’ya gidiyor, Çankaya’da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için
    alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor bir
    heyecan bir telaş. Üç gün sonra “gelin diyor Ahlatlıbel’e gidiyoruz”. Hemen
    geliyor diyorki “arkeologlar toplanın”. Biliyorsunuz başlarında en büyük
    arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir KOŞAR’ın bir e bir anısıdır.
    Toplanıyor ve diyorki Mustafa Kemal heyecanla; “kazdığınız yer yanlış,
    şurayı kazmanız gerekir”. Yabancı arkeologlar “el insaf paşam, anladık iyi
    askersin iyi devlet adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye
    karışıyorsun” der gibi aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden.
    Başlıyorlar Mustafa Kemal’in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu? Bütün
    bulgular ordan çıkacaktır. İnat uğruna, kendi ceplerinden öder ve kendi
    dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamıycaklardır.

    Bunun üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN’ın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı
    piyese davetlidir. Davetiyede böyle yazar piyesin başında mutludur biraz
    sonra sinirlenmeye başlar bir müddet sonra bitince “bana Galip ARCAN’ı
    çağarın!” der. Galip ARCAN gelince “bu piyesi siz mi yazdınız? “der. “Evet
    paşam ben yazdım”. “Hayır, bu bir Bolunun Flor Doranj adlı boldvilin’in
    aynen çevirisi neden bunu belirtmediniz hakkınızda soruşturma açtırıyorum”
    diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca ne dedim biliyormusunuz.
    Samimi konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki “a be Atam boldvilin’e
    varıncaya kadar ne zaman okursun? ne zaman kafanda tutarsın”. Ve o sırada ne
    yaptım biliyor musunuz? Yirmi yıllık araştırmacıydım, ATATÜRK’le iddiaya
    girmek gibi, dedim “senin başında durmadığın ilerletmeye çalışmadığın bir
    alan bulmak benim boynumun borcu olsun”.

    O sırada da “Sanat ve ATATÜRK” adlı araştırmamı yapıyorum baktım
    resimde Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini
    kaldırıyor ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. Ne? Sinema. dedim “herhalde
    burda iddiayı kazandım”. Hey hat, baş yönetmen Cezmi AR, başrolde Mustafa
    Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal’e tabi Cumhurbaşkanı ya
    diyemiyor şöyle dur böyle dur diye diğer oyunculara şiddetle bağırıyor.
    Atatürk “Gel Cezmi gel, burda başkomutan sensin. ben bu işi bilmem. Önemli
    olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın” der.
    Cezmi AR hayatının son günlerinde “ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla
    çalışmadım” diyecektir.

    Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya’ da
    ne mi yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur;
    “Ben bir İnkilap Çocuğuyum” dur adı. Kendi yazdığı film senaryosunu Münir
    Hayri EGELİ çekecektir, ATATÜRK oynayacaktır. Ama yıl 1937 dir, ömrü vefa
    etmemiştir. Derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu filme çekin
    pokemondan çok daha faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum.

    Bu arada ATATÜRK’ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim, tamam
    dedim. Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı Mustafa Kemal kazandı ama
    merak ediyorum nasıl yaptı diye. Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider
    eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen
    diyorki ATATÜRK için “Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığım tek
    lider Mustafa Kemal’dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün reform, bütün
    aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir çağa sıran
    etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük radikal
    Mustafa Kemal’dir”. Bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni
    diyor.

    Peki, tamam laf iyid e diyorsunuz ki; laflar karın doyurmuyor.
    Esas sır nerde çok merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın
    başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz
    tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren
    raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara’daki caddelerin ne kadar
    mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda bunların
    hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir
    sözünde. Ama bu bence, ve dedim ki bu sözü okuyunca keşke şu karga
    kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü yerleştirselerdi
    herhalde Türkiye çok farklı biyerde olurdu şu anda. ATATÜRK diyor ki”
    Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu
    gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım”. Esas sır bence burada.
    Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35
    yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile dokunabilmeyi cesaret
    edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir. İşte bunu
    yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize geçecektir
    Mustafa Kemal.

    Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? Bildiğimiz gibi bir
    okuma değil. Sizi 1914 Anafartalar’a götürüyorum. Anafartalar’da savaşın bir
    dinlenme yerinde çadırınıza gelirsiniz postalları çıkarır rahatça dinlenmek
    istersiniz. Öyle bir şey yok. Macar Türkoloğu Nemet’in, Fransız Türkoloğu
    Devin’in Türkoloji albümleri duruyormuş. Açıyor onları okuyor Mustafa Kemal.
    Diyorlar ki “niye bunları okuma gereği duyuyorsun” verdiği cevaba bakın.
    onlara diyor ki “Savaştan sonra bu dilin değişme ihtiyacı var onu tespite
    çalışıyorum”. Yıl 1914, gelelim 1916’ya. Bitlis cephesi komutanı Mustafa
    Kemal Bitlis cephesinde çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor ve çadırına
    geliyor, yaveri İzzettin ÇALIŞLAR’ı çağırıyor ve eline bir not veriyor.
    Notta ne yazıyor biliyor musunuz? “Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına
    serbestisini vermek, onu erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak”. Yıl
    1916, Türk kadının değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok. Sokağa çıkma
    hakkı olmayan bir Türk kadını. Peki sizce tam savaşın en hararetli zamanında
    neden Türk kadını geldi Mustafa Kemal’in aklına. Ha, Kurtuluş Savaşında
    gördüğümüz kadın manzarası, değil ATATÜRK’ü, dünyayı şaşırtan bir
    manzaradır. Ülkelerin savaşları olmuştur ama topyekün savaş örneği ilk defa
    Kurtuluş Savaşında görülmektedir.

    Atatürk bu savaşta Ayşe Hatun’u tanımıştır. Ayşe Hatun’u hepimiz tanıyoruz. Bilmeyen var mı içinizde? Onun yapabildiğini acaba hangi ülkenin kadını yapabilir? Ya da zamanımızda hangi kadın yapabilir? Benim bir kızım bir oğlum var inanın bu kadar araştırmacıyım düşünüyorum. Biliyorsunuz sekiz
    aylık kızı kucağında omuzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor. Sekiz
    aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada ölmesi falan
    problem değil Hatun’un, ama düşman eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan
    cephane cepheye gidemeyecek, bütün düşüncesi o Ayşe Hatun’un. Ve bu arada
    çocuğunu göğsüne yaslar, düşman biraz geç gider, indirdiği zaman kendi
    elleriyle çocuğunu şehit ettiğini görecektir Ayşe Hatun yada diğer adıyla
    Tayyibe Hatun. Peki ne yapar? Çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve aynen
    şunları söylemiştir. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. “Sen
    yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun” (yani
    şurada oturan bizler için şehit olan) “bu benim içinde senin içinde bir
    şereftir. Yeterki vatan sağolsun” diyor, omuzuna alıyor cephanesini ve yola
    koyuluyor. Hanımefendiler içinizde anne olanlar var. Lütfen bir an için
    düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz,
    gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın sizden sonraki kuşak mı? çocuğunuz mu?
    İşte bu Ayşe yada diğer adıyla Tayyibe Hatun’u tanıdı Mustafa Kemal.

    Kurtuluş Savaşında Kütahya sırtları, -30oC, -40 oC. Ve 75-80 yaşlarında bir nine. Gerisini gelin kafile komutanı Mustafa Necati’den dinleyelim. Mustafa Necati neyi görür? Bütün yorgan battaniye ne varsa cephanenin üstüne örtmüş kendisi pazen elbiseyle. Aynen şunları söyler “nine kar sepeliyor hava çok soğuk bari şu yorganı alsan sırtına” dediğinde aldığı cevap “dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın. Ben bir ölürüm ama onunla binler doğacak binler. hayır oğlum hayır hiç üşümüyorum, soğuğu hiç duymuyorum ki. Düşman bu topraklara girdi gireli benim içim yanıyor içim a oğul” diyen bir nineyi tanıdı Mustafa Kemal.

    Albay Hulusi ATAĞ’ın kafilesinde olan genç bir kadınımız hastadır
    ve cephane taşırken yere düşmüştür, ölmek üzeredir. Hulusi ATAK sorar “bacım
    bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım” dediğinde aldığı cevap “adımı ne
    yapacaksın a oğul yaz benim adım Anadolu” cevabındaki adımın ne önemi var
    önemli olan ülkemin adı ve gururu düşünüşü keşke, keşke uygarlık savaşımızda
    aynı şiddetiyle sürebilseydi bugün. Üzerinde ATATÜRK yazılı kapsülü inanın,
    inanın hiç mübalağa etmiyorum ilk uzaya fırlatan ülke mutlaka ama mutlaka
    biz olurduk.

    Evet bu savaşta ATATÜRK dünyaya tek geçen Zekiye Hanım’ı tanıdı.
    Zekiye Hanım ne yaptı biliyor musunuz? Dünyaya ilk ve tek geçen
    kadınımızdır. 10 Aralık 1919 öğretmen okulu bahçesine 3000 kadını toplamış,
    dedim herhalde sıfırları fazla okuyorum. Hayır 3000 kadın, yapımcısı,
    dinleyicisi, konuşmacısı. Kadın olan dünyada ilk mitingdir bu, onun için
    dünyaya ilk geçmiştir. Peki Zekiye Hanım nasıl toplamıştır, cep telefonu yok
    faks yok, hiçbir araç yok. Hadi bunlar oldu farz edelim. Kadının sokağa
    çıkma hakkı yokken 3000 kadın nasıl organize oldu dersiniz? Evet bunu
    incelediğimde inanılmaz bir hem hayranlık hem de üzüntü duydum neden biliyor musunuz?

    Cep telefonunuz var, faksımız var. Pek çok kulübün, pek çok derneğin
    davetlisi olarak gidiyorum. Hanımlar 50 kişi geldi mi aman diyorlar bu gün
    çok kalabalığız. 3000 kadından bahsediyorum ama projesinin adını da söylemek istiyorum Zekiye Hanım’ın “MUTFAK PROJESİ”, inanılmaz bir proje. Daha sonra bir yerde tekrar geçecek bu proje.

    ATATÜRK Zekiye Hanım’ı, Nakiye Hanım’ı tanıdı bu savaşta. ATATÜRK
    Melek REŞİT’i tanıdı, Atatürtk Şuküfe Nihal’i tanıdı ve ATATÜRK ekmek
    pişirerek askere götüren ama bu düşmanlar tarafından tespit edilip
    askerimizin yerini öğrenmek için çok işkence gören ama söylemediği için
    ekmek pişirdiği fırına atılarak yakılan Nazife Kadın’ı tanıdı bu savaşta. Bu
    savaşta ATATÜRK Taccülcalala hanımı tanıdı ATATÜRK üsteğmenlerimizi, binbaşıhanımlarımızı tanıdı, bu savaşta Tuğgeneral rütbesi verilmesi öngörülen 8 yaşındaki, evet yanlış duymadınız 8 yaşındaki Nezahat kızımızı tanıdı. İşte Nezahat kızımızın yanında şehit olan bir erimizin cebinden çıkan bir mektubunda annesine şöyle yazmış “anne Nezahatle babasının arasındaki
    konuşmayı duyaydın benim burada niye olduğumu anlardın” demiş ve bu arada
    şöyle yazmış” biz Mehmetçik Nezahat’e Türklerin Jean d’Arc ‘ı diyoruz” demiş. Bu bana acı geldi. Ben Jean d’Arcı ortaokuldan beri tanıyordum ama Nezahat’i ancak bu araştırmam da tanıdım. Bunun acısını da o mektupla birlikte yaşamış oldum. Bu kadınlarımızı ben ATATÜRK ve Türk Kadını konulu konferansımda anlattığım için burada sadece adlarını anmadan geçemeyeceğimi gördüm.

    Bu arada ATATÜRK okumuş da yazmaya da vakit bulabilmiş. Evet
    bizler için bir geometri kitabı yazmış. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48
    tane geometri teriminin isim babası bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa
    Kemal’dir. İyi ki de yazmış eşkenar üçgen demek için “müselleseyi bilmemne
    bilmemne…” demek gerekir. İnanın bu kadar şeyi aklımda tutuyorum, bir onu
    tutamadım. İyi ki yazmışsın dedim. Bu arada ATATÜRK her sektöre el attı
    dedim ya, basın sektörüne de el atıyor ve bir gazete çıkarıyor. Adı
    “Mimber”, 52 sayı çıkmış gazetesi, ve bu gazeteleri okuduğum zaman bu
    Mustafa Kemal’in gazetesi dedim. “Sansür” kelimesi ilk defa bu gazetede yer
    almıştır. Bu arada keşke bütün Türk gençlerimiz bu gazeteleri okuyabilseydi
    diye düşünmeden de edemedim. Çok moral bulurlardı çünkü.

    Bu arada çok güzel şiirler yazmış. İlk şiiri 1908 Şanlı Ordu
    dergisinde yayınlanmış. Keşke vaktimiz olsa da şiirlerinden de
    aktarabilseydim. Bu arada nutku yazmış, tiyatro eserleri yazmış, sinema
    senaryoları yazmış, yazmış yazmış. Peki okumuş yazmışta sadece gününün
    problemlerine mi çare bulmuş Mustafa Kemal? Sadece gününü mü kurtarmış
    acaba? Hadi gelin esas önemli olan da bu, buna bir bakalım mı ne dersiniz?

    İşte günümüzde 25 yıllık araştırmacılığım sonunda size bir
    itirafta bulunmak istiyorum, diyorum ki ATATÜRK inanın, bugün sanıyorum 7
    Şubat 2005, bu günü çok net görmüş, hadi görmekle kalsa iyi, birde bu gün
    kullanacağımız kadar güncel geçerli ve çözümsel önerileri de yazarak
    bırakmış bir lider. Söyleyin bana hangi ülkede var böyle bir lider.
    Diyeceksiniz ki lafı bırak bize somut örnek göster. İşte ilk örneğimiz;
    dedinizki demin Türkiye’deki sorunları sorduğumda size, dediniz ki önemli
    olan sorunların bir tanesi de ekonomik sorun. Peki Amerika’nın en ünlü
    ekonomistlerinden birisi olan Mr. Jhons bize şunu öneriyor, diyor ki
    “ekonomiyle savaşta bir tek ATATÜRK’ü örnek alsın yeter Türkiye”.

    ATATÜRK’ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri var acaba, ve bunun
    üzerine oturdum, Maliye arşivine indim, Maliye arşivini incelememde
    ATATÜRK’ün ekonomide en önem verdiği şey ne biliyor musunuz? Türk parasının değerini korumak. Peki, 1919’a baktım Türk parası Sterlin karşısında, o zaman dolar yok, Sterlin karşısında 605 kuruş. Ha bir savaş yapıldı, ülke
    yıkıldı tekrar yapıldı. Peki 1938’de kaç kuruş biliyor musunuz? 19 sene
    sonra inanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna gerçekten inanmaya imkan yok. Peki
    dedim ki herhalde yanlış okudum banknot artış hacmine baktım, banknot artış
    hacmi 1919’dan 1938 son dört ayına kadar, son dört ayı ilgilenemiyor
    sağlığından dolayı, son dört ayına kadar 19 sene sadece %8, bu çok büyük bir
    başarı. Peki son dört ayda ne oldu diye baktım, gülüyorsunuz tahmin ettiniz
    mi? %15. 19 senede %8. Bari ölümünü bekleseymişiz, ama işte problem bir
    takım yerlerde sanıyorum.

    Bu arada bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum size. 5 Aralık
    1927 tarih. 5 Aralık 1927’de bir Türk Lirası verdiğimiz zaman 2 dolar
    alabiliyormuşuz karşılığında. Eğer bizim nesil vazifemizi yapaydık size
    karşı, bugün 20 milyon liralık banknotu götürecektiniz, karşılığında 40
    milyon dolar alacaktınız bizim nesil vazifesini yapaydı. Ama diyorum ki
    lütfen gençler lütfen, ilerde maliye bakanı olabilirsiniz, ilerde başbakan
    olabilirsiniz, ilerde aile kurabilirsiniz o da bir ekonomik sektördür ve
    ekonomiye yön vereceksiniz. Bizim yaptığımız, size çektirdiğimiz sıkıntıları
    çekmemeniz için lütfen ekonomik görüşleriyle ATATÜRK’ü mutlaka incelemenizi tavsiye ediyorum.

    Bu arada biliyorsunuz 1929 da çok büyük ama çok büyük bir şey
    var. Ekonomik kriz var. Bütün dünyayı sarsmış ekonomik kriz. Peki soruyorum
    size sarsılmayan bir ülke söyleyin. Türkiye tabîi ki. Peki 1929’da bütün
    dünya buhran yaşıyor en gelişmiş ülkeler bile. Hadi etkilenmedin de,
    rakamlara bakın kişi başına düşen milli gelir %51,2 artıyor. Eksilmeye
    alışmışız da artma kelimesi garip geliyor bize. Enflasyon ne kadar? % -1.2,
    bunlar resmi rakamlar.

    Peki ikinci örnek, günümüze örnek;1996 İngiltere’de bir seçim
    yapılır. Meclisteki kadın millet vekili sayısı seçimden önce 13, seçimden
    sonra birden 123 olur. Hiii derler kim yaptı bu başarıyı, Leslie Abdela diye
    bir hanımefendi. Leslie Abdela’yı tüm ülkeler çağırır, “ya bize de öğret
    metodunu da bizde kadını fazla sokalım meclise” derler. Leslie Abdela’yı
    Türkiye de çağırır. Şile’ye gelir, dolar alır anlatmak için. Ve işte
    sözlerinin özeti “İngiliz kadını bu başarıyı ATATÜRK’e danıştı”. Yani ben
    Türkiye ye tereciye tere satmaya geldim. Peki Leslie Abdela’nın uyguladığı
    projenin adını biliyor musunuz? “Mutfak Projesi” peki şöyle yazıyor şurada;
    “1919 dan beri biz Türk kadını ve ATATÜRK’ün peşindeyiz merak ediyorum iki
    kadın milletvekilinizde benim peşimde niye acaba” diye de ironi yapmış
    burada. Bu arada eğer biz bu metodu uygulasaymışız Türkiye’de sanıyorum Türk erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz diye arayış içinde olacaktı, hiç
    şüphe yok buna.

    Peki bu arada dünyaya o kadar çok ilk hediye etmişiz ki bunlardan
    bir tanesi de üniformalı ve rütbeli kadın asker ilk defa bizim ordumuzda,
    bizden dünya orduları örnek alıyor. Kurtuluş Savaşında rütbe alan kadın
    askerlerimiz; Binbaşı Ayşe ALTUNTAÇ, Üsteğmen Emine VARDARLI, Üsteğmen Fatma ŞİMŞEK. Ama dünya tarihine tek geçen bir üsteğmenimiz var; 700 erkek 43 kadından oluşan bir müfrezenin reiseliğine bizzat ATATÜRK tarafından
    atanmış, Üsteğmen Kara Fatma. Evet dünyadaki ilk müfreze reisesi kadın
    ünvanını taşır Kara Fatma. Ben geçenlerde Erzurum’a davetliyim, Erzurum
    Üniversitesi rektörümüz davet etti uçakla gittim. İndim uçaktan “off ayağım
    belim melim” dedim, bir an aklıma geldi, biliyorsunuz Kara Fatma Erzurumlu;
    Erzurum’u 13 kadınla müdafaa ediyor, atına atlıyor Bursa’ya kadar geliyor,
    Bursa’nın Kurtuluşuna da tanık oluyor. Ben uçakla zor gittiğim yere, önümde
    yemeğim, arkamda suyum, sıcacık, ama bu kadının yaptığı! Ha o zaman
    sanıyorum şu andaki Türk kadını asla ve asla yoruldum demeye hakkı yok, eğer
    Kara Fatmaları eğer Şerife bacıları tanısaydı.

    Evet anlıyorum bu hanımlarımızı tanımadan önce bir şey yaptım
    zannediyordum. Şu anda hiçbir şey yapmadığıma kaniyim. Bu arada Kara
    Fatma’nın savaşta yaptıklarını, dedim ya Bursa’ya kadar gelmiş, üç oğlunu
    şehit vermiş, kızının parmakları İzmit muharebesinde kesilmiş, sadece savaşı
    anlatmak için bir konferans gerekir Kara Fatma’nın. Ama Tamim gazetesini
    okuyorum, Tamim gazetesini okurken Kara Fatma’yla yapılmış bir röportajı
    okudum, inanılmazdı. Gazeteci soruyor diyorki; “çok fakirsin çok çok
    ihtiyacın var paraya neden üsteğmenlik maaşı sana bağlanan maaşı kızılaya
    bağışladın” diyor. Verdiği cevap tarihi bir cevap aynen şöyle:

    “Ben Kurtuluş Savaşında yaptıklarımı bir menfaat ve çıkar karşılığında yapmadığıma inandığım için en son vatani vazifem olarak maşımı Kızılay’a bağışlıyorum” diyecektir. Bu bana neyi hatırlattı biliyor musunuz?
    ATATÜRK’e bir gazeteci sorar; “neden mal ve mülkünüzü milletinize
    bağışladınız” diye. ATATÜRK’ün verdiği cevabı aynen aktarıyorum:

    “Mal ve mülk bana ağırlık yapıyor, onları asıl sahibi olan milletime bağışlamaktan ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar asıl zenginlik insanın manevi şahsiyetinde olmalıdır.” diye cevaplayacaktır. Ne güzel değil mi en son kademeden en tabana kadar, kadınından erkeğine kadar hepsi aynı söylemde ama alışmadığımız gibi aynı eylemdeler ne diyelim sağ olsunlar, varolsunlar.

    Dileyelim sizin nesle, genç nesle, hortumcular soyguncular değil, Kara Fatmalar, Mustafa Kemaller örnek olsunlar. Tabi Kara Fatma’nın örnek olabilmesi içinde bir okuma kitabımızda hiç olmazsa bir okuma parçası olarak
    Kara Fatma’nın olması lazım ki örnek alabilesiniz. Bu arada ATATÜRK’ün şu
    sözü çok hoşuma gider diyorki; “Geçmişi ne kadar çok unutursak geleceği
    korumak o kadar zor olur.” Biz Kara Fatmaları mutlaka hatırlamalıyız
    sanıyorum.

    Bu arada bir kadınımızı daha vermek istiyorum, Melek Hanım. Haçin
    katliamını hepiniz hatırlıyorsunuz, 535 Türk hunharca katledilmiştir. Hepsi
    öldüğüne göre nerden biliyorsun hunharca katledildiğini? Şair Melek hanım
    diye anılırmış Haçin’de. Şahadetinden sonra kolunun altından bir bohça
    çıkıyor, bohçayı açıyorlar, 18 kıtalık bir destan yazmış. O anda
    gördüklerini kaleme almış. Mektupçu Hüseyin nasıl vahşetle öldürüldü, komşu
    kızı Hatice nasıl vahşetle öldürüldü hepsini kaleme aldığı bir destan.
    Başına ne demiş biliyormusunuz “inşallah okuna”. Ben 45 yaşımda bunu
    okuyabildim en sonuna da “bizden sonrakiler neler çektiğimizi bileler diye
    yazıyorum” demiş son iki kıt’ayı sizlere okuyorum

    Meydan kazanı kurdular

    Tüm bebeklerimizi kaynattılar

    Gün görmedik anaları

    Süngü ile oynattılar

    Kundakları verdiler

    Kanlı kundak yu dediler

    Bebelerimizi kaynattılar kaynattılar

    Kuzu eti diye hepimize zorla yedirdiler

    Evet biz burada kolay bulunmuyoruz, bu koltuklarda kolay
    oturmuyoruz. Evet bakıyorum çok buruldunuz, çok üzüldünüz ama liderlik dedik
    biraz da gülümseyelim mi?

    Lider dedik, ATATÜRK’ün resimlerine bakıyorum hepsi asık suratlı
    hepsi ciddi. Lider olmak için böyle mi olmak gerekiyor, acaba ATATÜRK hiç mi
    gülmemiş, hiç mi espri yapmamış? Hadi gelin Antalya’ya gidelim. Antalya
    yolunda mola verir kulağına bir türkü gelir “Ya bu türküyü çok sevdim bulun
    getirin bu türküyü söyleyeni” der. küçücük bir çoban gelir. Derki “Sesin çok
    güzel bana da bir türkü okurmusun”. Başlar çoban “demirciler demir döver
    tunç olur” diye. bitince ATATÜRK dalmıştır “bis bis” der. Çoban böyle bakar.
    “Oğlum der bis” der “Çok beğendik tekrarla anlamına gelir”. Hiç nazlanmaz
    gene aynı türküyü okumaya başlar. ATATÜRK türkü bitince cebinden bir harçlık çıkarır uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır
    ATATÜRK’e “bis bis” der. Bu espri ATATÜRK’ün çok hoşuna gittiği için çok
    ünlü bir sanatçımızın yetişmesi sağlanacaktır.

    ATATÜRK’ün hayatta en hoşlanmadığı şey dalkavukluk, ama yemek
    masasında hiç hoşlanmıyor. Karşısındaki adam da ATATÜRK’e “sen Türklerin
    şahısın şususun bususun…”, feci dalkavuk. Yoğurt kasesi adamın önündeymiş
    diyorki Atatürk;”Şu yoğurt kasesini bana uzatır mısınız”. Adam yoğurt kasesi
    uzatacak, el insaf ayağa kalkıyor, önünü ilikliyor, tam yoğurt kasesini
    alacak parmakları içine giriyor. “Ah…” diyorlar “…adama taktı ATATÜRK,
    bir de zaten sinirlenmiş durumda, bir de çok titiz bu konuda, şimdi bir
    fırtına kopacak”. adam perişan, ah paşam vah paşam derken “Ya niye bu kadar
    üzüldünüz demin yoğurt yiyecektim şimdi cacık yemiş olurum”. Evet, bu
    espriyle 25 yılın sonunda ATATÜRK’ün müthiş espritüel olduğunu keşfettim ve
    yeni hazırladığım konferansımın konusu ne biliyormusunuz? “ESPİRİLERİYLE
    ATATÜRK”. Bugün onu hazırlıyorum, 6-7 ay sonra bitecek inşallah sizlerle
    buluşacağız. O konferansta çok güleceğiz ama inanın çok da düşüneceğiz.

    Bir gazetecide Atatürk’e sorar “size de diktatör diyorlar ne dersiniz”. Atatürk şöyle bir bakar, “Eğer ben diktatör olsaydım hanımefendi bu soruyu sorduktan sonra siz asla canlı kalamazdınız ” diyecektir. Peki diktatör mü Mustafa Kemal bakalım.

    İzmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara’ya hareket edecekler. Trene binerler kompartımana çekilirler. Ertesi gün kompartımanı çalar yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır Atatürk. Yaveri “ya paşam bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz” der. “Ya çocuk kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. Kolumu yastık yaptım ağrıdı setremi yastık yaptım üşüdüm bende uyumadım kalktım” der. Yaveri; “aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik” der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan söylüyor bunları tarihi bir cevap derki “Geç farkettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz.

    Hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil milletimin rahat
    uyuması”. Var mı böyle bir şey! Bu insana diktatör demeye kimin dili
    varabilir. Ayaklarının altına Yunan bayrağı serildiğinde bayrak bir ulusun
    onurudur diye basmayıp kaldırtan bir insanın kendi milletinin inancını
    çiğneyebileceğini düşünmek ancak onuru ve şerefi olmayan kişilerin işi
    olabilir diye düşünmeden de edemiyorum.

    Bu arada içimizde çok değerli öğretim görevlilerimiz ve öğretmen
    arkadaşlarımız var. Onların için de çok özel bir anısını anlatacağım.
    İstanbul Üniversitesinin açılış töreni. Çok mütevazı bir salon, tahta
    iskemleler, ortaya ATATÜRK’ün oturması için kırmızı renkte süslü muhteşem
    bir koltuk konmuş. Profesörlerle birlikte geliyor, buyurun diyorlar. Bir
    koltuğa bakıyor dönüyor profesörlere, aynen şunları söylüyor; “Sizlerden
    öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk sadece sizlere layıktır”
    diyor. En kıdemli profesörü o koltuğa oturtuyor ve kendisi tahta iskemlede
    programı sonuna kadar izliyor. Evet yani kendince hak etmediği hiçbir
    koltuğa oturmayan bir Mustafa Kemal’i görüyoruz orada. Dünya lideri olmak
    sanıyorum bu evet .

    Bu arada İstanbul ve Ankara illerinden birisine ATATÜRK adının
    verilmesi için bir kanun önergesi veriliyor meclise. ya İstanbul’a ATATÜRK
    diyorduk ya Ankara’ya. Bu önergeyi vereni hemen çağırıyor ve aynen şunları
    söylüyor ;”Bir ismin dillerde kalması için şehrin temellerine sığınmasına
    gerek yoktur. Bakın bu şehrin ismi İstanbul ama Fatih Sultan Mehmet’i hemen
    hatırlıyoruz. Eğer ben bir şey yapabildiysem bunu binaların tepelerine,
    şehrin temellerine ismimi yazarak değil milletimin kalbine yazarak anılmak
    isterim” diyecek, hiçbir yere adının verilmesini kabul etmeyecektir. Şimdi
    bakıyorum da hortumcunun soyguncunun hepsinin adı bitaraflarda şey gibi
    yazıyor merak ediyorum nasıl oluyor bu diye. Evet, galiba beni bıraktınız,
    ben 25 yıl kolay değil, beni bırakırsanız sabaha kadar buradayız. En iyisi
    son iki anı ama onu en iyi anlatan anılarla programıma son vermek istiyorum;

    İşte ilki öğrenciler evet sizin için. Bir öğrenci anlatıyor, Mahmut SADİ. Şöyle anlatır Mahmut SADİ. “Yıl 1923. İstanbul Üniversitesinde öğrenci olduğum sıralar. Okul duvarında bir ilan görüyorum. Avrupa’ya talebe yollanacaktır. Allah Allah diyorum, ülke yıkık dökük yıl 1923 Avrupa’ya talebe! Lüks gibi gelen bir şey, ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içerisinde 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına ATATÜRK “Berlin Üniversitesine gitsin” diye yazmış. Zaman geldi. Sirkeci garındayım, ama kafam öyle karışık ki gitsem mi kalsam mı, orda beni unutur mu bunlar, para yollarlar mı, gurbet ellerde ne yaparım? Bir an gitmemeye karar verdim, döndüm. O sırada bir müvezzi ismimi çağırdı “Mahmut SADİ, Mahmut SADİ, bir telgrafın var” telgrafı açtım aynen şunlar yazıyordu “sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum alevler olarak geri dönmelisiniz”. Var mı böyle bir şey?

    11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hesap edebilen bir lider
    dünya lideri olmasın da ne olsun. Yıl 1923, biz evimizde bir çocuğumuzun
    huyunu değiştiremiyoruz bir huyunu. Tüm ülkenin huyu değişiyor. Bunla
    uğraşan bir insan yolladığı 11 öğrenci nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini
    hissedebiliyor. Mahmut Sadi devam ediyor “gel de şimdi gitme, git de orda
    çalışma, dönde bu ülke için canını verme”.diyor.

    Evet bu gün en büyük şikayeti ne Türkiye’nin? Beyin göçü. En iyi beyinlerimizi kapıp götürüyorlar ama o çocuklarımız arkalarına baka baka gidiyorlar. Peki diyeceksiniz ki engellemek o kadar mı zormuş? Ha o gün 11 öğrenciymiş, telgrafmış. Bu gün milyon öğrenci olsun, e-mail bilgisayar var.

    Yeterki şu iki cümleyi ifade edebilecek, onların sorumluluğunu alan bir
    liderleri olsun.

    İşte son anım, Nehire NEHİR hanımefendiden; şöyle anlatır “O zamanlar kadınların sanatçı kimliğini yeni yeni kazandığı dönemler. Benim tiyatroda çömezlik dönemim. Muhsin ERTUĞRUL Darül Bedai’ye baş yönetmen
    olarak atanmış. Çok titiz bir insan. Provadan oyuna her şey saat titizliği
    ile işliyor, perde bir saniye bile geç açılmıyordu. Provaya geç kalan oyuncu
    derhal oyundan uzaklaştırılıyordu. Eee tahmin edersiniz ki bu durumda Muhsin Ertuğrul’unda düşmanı çoktu. Bir gece Dolmabahçe’den ATATÜRK’ün Şehir Tiyatrolarına geleceği haber verildi. Ben de karşılamak için hazırdım. Fakat Paşa gecikti. Muhsin Ertuğrul kendisini beklemeden perdeyi saniyesi
    saniyesine açıp oyunu başlattı. ATATÜRK 4 dakika geç kalmıştı. Etraftaki
    dalkavuklar ATATÜRK geldiğinde Muhsin ERTUĞRUL’un onu beklemeden perdeyi açtığını ellerini ovuştura ovuştura anlattılar ATATÜRK “Yaaa öyle mi Muhsin Ertuğrul’la Görüşürüz” dedi. Herkes Muhsin ERTUĞRUL’un işinin bittiğine inanıyor, ben müdür olacağım sen müdür olacaksın kavgaları bile başlamıştı.

    ATATÜRK piyesin bitiminde Muhsin ERTUĞRUL’u ayakta karşıladı. Deminkileri de yanına çağırarak aynen şunları söyledi. “Sizi tebrik ederim işinizle ilgili
    ciddiyetiniz ülkenin gelişimini cidiye aldığınızı gösterir biz geç kaldık
    siz vazifenizi yaptınız eğer bir tek benim için perdeyi açmayıp oyunu
    başlatmasaydınız bu dalkavukluktan ileri gitmez ve beni çok üzerdi ben
    herkesin her sahada işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum ülke ancak
    böyle ilerler efendiler ” demez mi. Etraftakilerin suratları görülmeye
    değerdi o sırada”. Ama işte liderlik diyorum. Şimdi bir an günümüze
    geliyorum, hadi bakalım baba iseniz başlatın programı gelmeden. Mümkün mü!
    Ondan sonra artık beğenin haritadan bir yer, evet ki bu insan bir ülkenin en
    büyük lideri değil asrın lideri olan bir insan bunu yapıyor.

    Evet ATATÜRK ve onunla el ele verenler sayesinde üç tarafı deniz
    yerin üstünü anlatayım mı? Lütfen pazara gidelim. Yabancı ülkelere gittim.
    Portakalı taneyle jelatinlere sarıyorlar, kıymetli madde, karpuzu dilimle
    yiyorlar, biz kelek çıktı mı atıyoruz, bir tane daha açıyoruz var mı böyle
    bir nimet. Lütfen pazara gidelim, yeşilin her tonu; geçen bir yabancı
    konuğum var; pazardan geçmek zorunda kaldık dedi ki bana “Türklerin özel bir
    günü herhalde bu gün”. “Neden” dedim? Eee baktı kadın naylon torba naylon
    torba yok öyle bir dava, böyle bir nimet nerde, hangi ülkede. Bir tane
    salatalık, bir tane domates, biz kilolarla. Ve bana ne dedi biliyor musunuz?
    “Yahu ülkeme dönünce ne isteyeceğim biliyor musun”. “Ne” dedim. “Türkiye’yi
    isterim de isterim diye tutturacağım” dedi. Bir espriydi ama bir gerçek payı
    da olduğu su götürmez.

    Peki yerin altına geçelim. Krom, brom , toryum, bor. Tamam güzel
    ama petrolün zekasına hayranım. Neden mi? Burda çıkıyor, burda çıkıyor,
    burda çıkıyor ama Türkiye’nin sınırını ezberletmişler petrole, bir kilometre
    girmiyor içeri. Var mı böyle bir petrol, yani altımız petrol dolu aslında.
    Hadi petrolü de geçelim, uzaydan çekilen fotoğraflara göre bugün petrolden
    bir derece zengin maden var, uranyum. Bu gün dünyadaki, Türkiye’de değil
    dünyadaki eni iyi uranyum rezervi bizim Karadeniz dağlarında arzı endam
    ediyormuş. Hoş o bize bakıyor biz ona bakıyoruz ama Türkiye’nin dış borcunun
    19 katı değeri olduğu tespit edilmiş uzaydan çekilen fotoğraflara göre.

    Yabancı ülkelere gittiğimde ufacık bir tarihi vesika buluyorlar,
    üç kere etrafını çeviriyorlar, birde bol para ödüyorsunuz, böööyle
    bakıyorsunuz. 15 ayrı medeniyeti barındıran 10000 yıllık bir tarih var
    altımızda.

    Romanya devlet bütçesinin üçte birini nasıl kalkındırıyor? Suni
    termal tesis yapmış adamlar düşünebiliyor musunuz suni. Erzurum’a gittim
    kaynıyor, Kozaklıya gittim kaynıyor, Bursa’ya gittim kaynıyor, İzmir
    kaynıyor. Sadece bizim sıcak su kaplıcamız. Hakikisi var çünkü elimizde.

    Geçen gün Isparta Süleyman Demirel üniversitesi beni davet etti
    rektörlük, oraya gittim. Beni Davraz diye bir kayak merkezine götürdüler.
    Kayak merkezinde kayakla kayıyordu herkes Davraz’ta. Birbuçuk saat sonra,
    Antalya Akdeniz üniversitesinde vereceğim konferans için Antalya’ya indim.
    Millet denizde yüzüyordu. Var mı böyle bir ülke söyleyin bana. Birbuçuk
    saatlik mesafede. Bursa, Uludağ’a gidiyorsunuz kayak kayıyorlar, 20 dakikada
    Mudanya’ya gidiyorsunuz denize giriyorlar. Hakikaten yok böyle bir ülke.
    Dünya yuvarlağını çevirin hepsinin bir araya geldiği bir ülke söyleyin bana,
    ben bulamadım. Ya güneşi var ya karı var ya denizi var ya dağı var birinden
    biri mutlaka.

    Peki bu kadar özel ve güzel bir ülke bizim elimizdeyken başımız
    dertten kurtulur mu? Asla. Düşmanımız dünden daha az değil, dünden daha çok.
    Bütün ülkelerin gözü bizim ülkemizde. Nasıl olmasın ki! Galiba bir tek bizim
    gözümüz yok şu ülkede.

    Bu gün bunun için parçalama ve bölme girişimlerini yüz yıllardır
    uyguluyorlar. Bir ara siyasi girdiler, sağ-sol diye böldüler, kapışın
    dediler, yutmadık. Daha sonra etnik böldüler, kürt-Türk dediler, kapışın
    dediler, yutmadık. Dinimizi kullandılar, kapanan-kapanmayan, laik
    olan-olmayan, ATATÜRK’çü olan-olmayan diye dörde beşe, tarikatlara bölünün
    dediler ki kolay alalım, yutmadık. Ekonomiyi kullandılar, zengin-fakir
    alan-alamayan dediler, gene olmadı. Yani tazı eski tazıydı, habire çulunu
    değiştirdiler. Oyunun kuralı buydu ama biz bu oyuna hiç gelmedik gelmeye de
    asla niyetimiz yok.

    Yeni ATATÜRK’ler yetişiyor ve gelmekte. İşte bugün bizi kuvvetlendikçe
    budanan, diğer türlü olduğu sürece de sulanan bir ağaç misali görmek
    gafletinde olan yada başka bir deyişle ayağa kalkmayacak kadar destekle ama
    yere düşmeyecek kadar köstekle politikası uygulamaya çalışan tüm ülkelere,
    iç ve dış düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı ne zaman vereceğiz biliyor
    musunuz? Onu anmayı bırakıp anlamaya başladığımız zaman. Onu yakamızda
    taşıdığımız kadar fikir ve eylemlerimizde de taşıyabildiğimiz zaman. Onu
    özlediğimiz kadar özümsediğimiz zaman. Onunla yarışan ama onu aşmış yeni
    Mustafa Kemalleri yetiştirebildiğimiz zaman vereceğimiz inancıyla. sizlerden
    Nakiye Hanım, Kara Fatma, Mustafa Kemal gösterdiğin hedefe henüz ulaşamamış olmaktan dolayı özür diliyor ve bu hedefe ulaşana dek sakın bizi affetmeyin diyor ve bir şiirle programıma son veriyorum.

    ATATÜRK de et artı kemik artı kandı,

    İnsanüstü değildi yani ATATÜRK,

    ATATÜRK de herkes gibi kusurları olan,

    Küçük büyük ve çirkinde olabilirdi,

    Ama güzeldi

    ATATÜRK yorgunluk kahvesini bir su başında yudumlamayı,

    Serhat türkülerini, Alaturkayı, mesela Safiye Aylayı,

    Yemeklerden fasulye pilakisini seven,

    Miri kelam bir İstanbul efendisi.

    Aşık ve şair, mahcup ve ürkek,

    Ama Karadenizli değil Karadeniz kadar canlı,

    Adanalı değil ama Adanalı kadar sıcak kanlı,

    Ve bir Aydınlı kadar oturaklı ve zeybek.

    Velhasıl bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı Mustafa Kemal.

    İnsan üstü değildi ATATÜRK,

    Tam insandı.

  • Türkçe’ye davet

    Türkçe’ye davet

    Kerem Çalışkan
    [email protected]

    16.6.2008

    BILD Gazetesi internet sitesi, Euro 2008 boyunca spor haberlerinin verildiği Türkçe bir bölüm açtı. Almanya’nın en popüler ve en büyük gazetesinin internette böyle bir girişim yapması çok önemli. Bild Genel Yayın Yönetmeni Kai Diekmann’ı bu atağından dolayı kutluyoruz. Sayın Diekmann, Türkiye ile ilişkisi geliştikçe Türkiye’nin bölgedeki ve Avrupa’nın geleceğindeki önemini daha iyi kavramaya başlayan etkin isimlerden birisi. Pek çok Alman politikacı ne yazık ki Türkiye’nin rolünü onun kadar kavramıyor.

    Kuşkusuz bu kararda internette önemli olan ‘günlük tıklama sayısı’ gibi bir faktörün de rolü var. Bütün internet siteleri gibi Bild Gazetesi de ‘tıklamayı’ arttırma çabası içinde. Tıklama deyince Türk dili ve faktörünün ciddi bir ağırlığı var. Örneğin Hürriyet internet sitesi www. hurriyet.com.tr dünyadaki tüm haber siteleri içinde ilk 10’da, ilk sıralarda yer alıyor. Hürriyet’in sitesi bazı günler 1.4-1.5 milyona ulaşan ‘bireysel kullanıcı’ rakamı ile rekortmen sitelerin başında geliyor. Bu rakamın onda birini bile alabilen bir site günlük ‘tıklayıcı’ sayısını neredeyse 100-150 bin arası arttırabilir. Bu bile büyük bir rakamdır. Genç ve aktif nüfusu ile Türk internet kullanıcıları giderek dünya internet sitesinin ‘hedef kitlesi’ haline geliyor…

    ***

    Almanya’da Türklerin göçünden yaklaşık 40 yıl sonra Türkçe’nin Alman kurumları ve şirketleri tarafından keşfedilmesi de ilginç bir olgu. VW, Mercedes, Seat, Hyundai gibi otomotiv firmalarının Türk tüketiciye yönelik girişimleri, “Arabam Türkçe konuşuyor” tarzı reklamlar, daha sonra Deutsche Bank’ın son olarak başlattığı “Bankam Türkçe konuşuyor” kampanyası ve son olarak Bild’in futbolda Türkçe atağı… Almanya’da doğan Türk gençlerinin Türkçeyi doğru dürüst öğrenemediği bir ortamda Türkçe’ye karşı artan bu ilgi kuşkusuz gelecek açısından çok önemli…

    ***

    Hürriyet Gazetesi’nin bir yılda iki kez verdiği ve 24 Kasım 2008’de üçüncüsünü vereceği ‘Güzel Türkçem’ ekinin rolü ve önemi de böylece daha iyi anlaşılıyor. Türkçe, Almanya’da yeni bir rönesans yaşıyor. Adeta küllerinden yeniden doğuyor. Biz Hürriyet olarak Türkçe’nin Alman okullarında ‘seçmeli ders’ olarak okutulmasını istiyoruz. Nota ve karneye tesir eden ders olmasını istiyoruz. Tıpkı İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi… Türkçe bu ilgiyi en az onlar kadar hakediyor.

    Ama bunun şartı, Türk velilerin Türkçe’ye gereken ilgiyi göstermesinden geçiyor. Çocuklarda zaten varolan ve ev ortamında öğrendiği Türkçe’yi geliştirmesi çocuğun zeka ve yeteneğini etkileyen bir faktör. Türkçe’yi iyi öğrenen çocuk, Almanca ve diğer yabancı dilleri de daha iyi öğreniyor. Bu kanıtlanmış bir gerçek. Üstelik iş umudunu gelecekte Türkiye’de arayan gençlerin sayısı da hızla artıyor. Türkçe’yi iyi bilmek ekonomik açıdan da ‘artı puan’ haline geliyor. Türkçe geleceğin dilleri arasında ay-yıldızın yıldızı gibi parlıyor…

  • BERLİN’DE TÜRK MÜHENDİSLERDEN YENİ CİHAZ

    BERLİN’DE TÜRK MÜHENDİSLERDEN YENİ CİHAZ

    BERLİN’DE TÜRK MÜHENDİSLERDEN ŞİRKET TANITIMI İÇİN YENİ CİHAZ

    BERLİN (A.A) – 17.06.2008 – Almanya’nın başkenti Berlin’de yaşayan 3 Türk mühendis, şirketlerin kendi tanıtımlarını yapabilmek amacıyla kullanabilecekleri “Boscube” adını verdikleri bir cihaz geliştirdi.

    Berlin Teknik Üniversitesinin “girişimci atölyesi” tarafından desteklenen ve bilgisayar yüksek mühendisi Hakan Coşkun ile elektronik mühendisleri Şener Abanozoğlu ve Serkan Özcan tarafından geliştirilen ve “dijital içerik aktarımı” adı verilen cihaz, fuar ve benzeri etkinliklerde kendilerini tanıtmak isteyen şirketlere kolaylık sağlıyor.

    Abanozoğlu, küp şeklindeki cihazın görüntü olarak da çok güzel tasarlandığını belirterek, cihazın özellikleri hakkında, “İçinde özel bir yazılımı bulunan cihaz, görsel, sesli veya yazı içeren bilgileri, 50 metre civarında bulunan ve bluetooth desteği bulunan cep telefonlarına yolluyor. Böylelikle bu cihaza sahip olanlar, istedikleri bilgileri anında hedef kitleye ulaştırabiliyor” dedi.
    Abanozoğlu, cihazda ayrıca bir ekran bulunduğunu, cihaz sahiplerinin bu ekrandan tanıtıcı filmleri ya da bilgileri ziyaretçilere sunma fırsatı bulabileceğini kaydetti.

    Cihazın alışveriş merkezi, havaalanı ya da tren istasyonlarında reklam amaçlı kullanılabileceğini belirten Abanozoğlu, şirketlerin bu cihaza kartvizitlerini ve şirket bilgilerini yükleyebileceğini ve ziyaretçilere gönderebileceğini ifade etti.

    “Blue on shop” şirketini kurmalarında kendilerine destek veren Berlin Teknik Üniversitesine de teşekkür eden Abanozoğlu, “Bize verdikleri bir bürodan cihazın hem ARGE’sini, hem de tanıtımını yapıyoruz” dedi.

    Coşkun da arkadaşlarıyla bir araya gelerek uzun süre kendi alanlarında neler yapabileceklerini düşündüklerini, Almanya’da bulunan ve burada öğrenim gören Türk akademisyenler olarak fikirlerini hayata geçirmek istediklerini söyledi.
    (ERB-EA-ALŞ)

  • ALMAN TURİZMCİLERİN GÖZÜ TÜRK TURİSTLERDE

    ALMAN TURİZMCİLERİN GÖZÜ TÜRK TURİSTLERDE

    -ALMAN TURİZMCİLERİN GÖZÜ TÜRK TURİSTLERDE
    -ALMANYA TURİZM MERKEZİ, ALMANYA’DAKİ TURİZM POTANSİYELİNİ BİR TOPLANTI İLE TANITTI
    -ALMAN TURİZM MERKEZİ YÖNETİM KURULU BAŞKANI HEDORFER: İKİ ÜLKE ARASINDA TARİHİ BAĞLAR VAR. AMACIMIZ BU İLİŞKİLERİ GELİŞTİRMEK

    İSTANBUL (A.A) – 17.06.2008 – Alman Turizm Merkezi, Almanya’ya Türk turist çekebilmek amacıyla, ülkenin turizm potansiyeline ilişkin bir basın toplantısı düzenledi.

    Ritz Carlton Otel’de düzenlenen toplantıda konuşan Almanya’nın İstanbul Başkonsolosluğu Daimi Vekili Peter Von Wesendonk, ülkesinin Türkiye’nin en büyük ticari ortağı olduğunu, son yıllarda mal ve hizmet alımında artış yaşandığını söyledi.
    Enerji alanında Türkiye’den Almanya’ya 9.7 milyar dolar, Almanya’dan Türkiye’ye ise 15 milyar avro ihracat yapıldığını dile getiren Wesendonk, Türkiye’deki Alman firmaların da sayısında artış yaşandığını, bu aşamada yaklaşık 3 bin 200 firmanın faaliyet gösterdiğinden söz etmenin mümkün olduğunu bildirdi.
    Wasendonk, Almanya’nın sadece ekonomik anlamda değil, kültürel ve eğitim alanlarında da Türkiye’de hizmetlerinin bulunduğunu dile getirerek, iki ülke arasındaki kültürel, tarihsel bağları turizm alanında da geliştirmeyi amaçladıklarını söyledi.

    Almanya’dan Türkiye’ye geçen yıl yaklaşık 4 milyon 100 bin turistin geldiğini anlatan Wesendonk, Türkiye’den de ülkelerine bu oranda bir turistin gelmesinin kendilerini sevindireceğini belirtti.

    -ALMANYA’NIN TURİZM POTANSİYELİ-

    Alman Turizm Merkezi Yönetim Kurulu Başkanı Petra Hedorfer de sanayi ülkesi olarak bilinen Almanya’nın artık kültürel, sanatsal ve turizm alanında da önemli bir gelişme sağladığını, Almanların çalıştıkları kadar eğlenmeyi bilen insanlar olduğuna ifade etti.

    Almanya’nın bin yılı aşkın bir tarihinin, Türk halkıyla da ortak bir geçmişinin olduğunu dile getiren Hedorfer, insanların ülkelerini ziyaret etmesi için pek çok nedenin bulunduğunu, her yıl kültürel, sanatsal, eğlence ve turizm alanında ortalama 3 milyon etkinliğin yapıldığını kaydetti.

    Hedorfer, gelecek yıl sınırların ortadan kaldırıldığı, iki Almanya’nın birleştiği ”Berlin Duvarının”’ yıkılışının 20. yılı dolayısıyla birçok etkinliğin yapılacağını belirterek, ülkelerinde UNESCO’nun belirlediği 32 ”Dünya Mirası Yerinin” bulunduğunu bildirdi.

    Almanya’nın her yerinde canlı tarih bulmanın mümkün olduğunu, yaklaşık 5 bin şato ve sarayın bulunduğunu, söz konusu yerlerde sanatsal ve kültürel etkinliklerin yapıldığını anlatan Hedorfer, alışveriş merkezleri, kongre ve fuarlar ülkesi Almanya’nın mutfağının da çok zengin olduğunu, uluslararası yemek kültürü açısından değişik seçeneklerin bulunabileceğini söyledi.

    Hedorfer, ülkelerindeki konaklama ücretlerinin de diğer Avrupa başkentlerine göre daha uygun olduğunu, ortama günlük oda fiyatının 100 avro olduğunu aktardı.
    ”Almanya’daki Türk turist rehber eksikliği ve Almanların Türklere bakış açısına” ilişkin bir soruyu da yanıtlayan Hedorfer, ”İki ülke arasında tarihi bağlar var. Amacımız bu ilişkileri geliştirmek. Türk turist rehber konusunda da son yıllarda bir artış var” dedi.

    -1 MİLYON 300 BİN TÜRK ALMANYA’YA GİTTİ-

    Almanya’ya 2007’de yaklaşık 10.8 milyon turistin geldiğini, 2008’in ilk beş ayında da geçen yıla oranla yüzde 4’lük bir büyüme sağladıklarını ifade eden Hedorfer, 2007’de Türkiye’den yurt dışına 4 milyon 300 bin kişinin iş, akraba ve arkadaş ziyaretleri ile turistik amaçlı geziler yaptığını kaydetti.

    Türkiye’den yurt dışına giden 4 milyon 300 kişinin 1 milyon 300 bininin Almanya’ya geldiğini belirten Hedorfer, aynı şekilde yurt dışına akraba ve arkadaş ziyaret amacıyla giden Türklerin yüzde 60’ının Almanya’ya geldiğini, bunun nedeninin ülkelerinde 2.7 milyon Türk vatandaşının yaşaması olduğunu anımsattı.

    -TÜRSAB 2. BAŞKANI GÖRGÜLÜ-

    TÜRSAB 2. Başkanı Talha Gürgülü de Almanya’nın Türkler için sadece işçi amacıyla gittiği bir ülke olmadığını, artık iş ve gezi amaçlı ziyaretlerin de gerçekleştirildiğini belirtti.

    Turizmin ülkeler arasında gezip görme dışında ekonomik zenginliğin arttırıldığı, kültürler arası alışveriş geliştiği bir alan olduğunu anlatan Görgülü, Türkiye’nin Almanya ile geçmişe dayanan bir dostluk ilişkisinin olduğunu, son yıllarda iki ülke arasında ticaret hacminin büyüdüğüne dikkat çekti.

    Görgülü, Türkiye’den yıllık ortalama 4 milyon kişinin tatil amaçlı çıkışının olduğunu, ancak bunların genelde akraba ve arkadaş ziyaretleri olduğunu anımsatarak, Türklerin Almanya’yı tatile gidilebilecek ülkeler arasında görmesi gerektiğini bildirdi.
    (STN-FFS-MİR)

  • VİCDAN TESTİNE HAYIR

    VİCDAN TESTİNE HAYIR

    KÖKSAL TÜRKER/FRANKFURT | 17.06.2008 
     
    Almanya’da 1 Eylül’den itibaren yürürlüğe konulması düşünülen vatandaşlık testi hakkında açıklamalarda bulunan Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Uyum Bakanı Armin Laschet,”Vatandaşlık testi, vicdan testi haline getirilemez” dedi.
     
    Almanya’da 1 Eylül tarihinden itibaren uygulanması tasarlanan “Vatandaşlık testi” hakkında değerlendirmelerde bulunan Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Uyum Bakanı Armin Laschet, “Vatandaşlık testi, vicdan testi haline getirilemez” şeklinde bir açıklamada bulundu.
    VATANDAŞLIK UYUMUN SONUCUDUR

    Dünyanın göç alan bütün ülkelerinde vatandaşlık testi uygulaması olduğunu belirten Laschet, vatandaşlığa geçişin, uyumun doğal bir sonucu olduğunu da sözlerine ekledi. “Uyum, burada uzun süreli yaşayan herkesin, vatandaşlık haklarına sahip olmasının ve politik karar sürecinde katılabilmesinin önünü açar, ki bu da Alman vatandaşı olmak için bir istek göstergesidir” şeklinde sözlerine devam eden Laschet, vatandaşlık testinin, bir vicdan testine dönüşmemesi halinde destekleyebileceği bir uygulama olduğunu belirtti.

    ENGEL OLUŞTURMAMALI

    Almanya’nın Yahudi Soykırımı ve ardından demokrasiye geçiş gibi özel bir tarihi olduğunu ifade eden Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Uyum Bakanı, Alman vatandaşlığını isteyenlerin bu süreci de tanımaları gerektiğini söyledi. Laschet, uyum testinin bürokratik bir engelden öte, sürücü ehliyeti gibi kolaylaştırıcı bir nitelik taşıması gerekliliğine değindi. Bakan Laschet, Almanya’nın temel özelliklerinin bilinmesiyle Alman tarafından saygı ve kabul geleceğine işaret etti.
    VATANDAŞLIK ORANI ARTMALI

    Almanya’da doğan göçmen kökenli çocukların Alman vatandaşlığını almalarının kendilerini memnun ettiğini de bildiren Uyum Bakanı Laschet, Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’nde vatandaşlık testi ile birlikte, Alman vatandaşlığına geçiş kampanyası başlatacaklarını belirtti. Almanya’nın yabancı kökenli vatandaşlara ihtiyacı olduğunu da açıklayan Bakan, “Burada yaşayan ve vatandaşımız olmak isteyen herkes, hoş geldi, sefalar getirdi” dedi.

    ÇİFTE VATANDAŞLIK SORUNLU

    Spiegel Online adlı web sayfasına açıklamalarda bulunan Laschet, çifte vatandaşlık gibi durumlarda, vatandaşın tabiyetini taşıdığı ülkelerin bazı sorumlulukları birbirinin üstüne yıktığı için, böylesi bir uygulamaya geçilemeyeceğini ifade eden Bakan laschet, bir ülkenin vatandaşlığını almanın bir çok sorunu ortadan kaldırdığını da sözlerine ekledi.

  • İltica Başvuruları Azalıyor

    İltica Başvuruları Azalıyor

    -ALMANYA’DA İLTİCA BAŞVURUSUNDA BULUNAN TÜRKLERİN SAYISI AZALIYOR

    BERLİN (A.A) – 17.06.2008 – Almanya’da iltica başvurusunda bulunan Türklerin sayısının azaldığı bildirildi.
    Almanya İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, ülkede iltica talebinde bulunan Türkleri sayısı Mart ayında 132, Nisan ayında 121 ve Mayıs ayında 106 olarak not edildi.

    Türkler iltica başvurularında, Mayıs ayında sayıları 490 olan Iraklılardan sonra ikinci sırada yer alırken, Ocak ile Mayıs ayları arasındaki dönemde 647 kişiyle, sayıları 2 bin 958’i bulan Iraklılardan ve 654’ü bulan Sırplardan sonra üçüncü sıraya oturdu.

    Almanya’da Mayıs ayında 1599 kişinin iltica talebinde bulunduğu, bunun da geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 18,7 oranında bir artışı temsil ettiği belirtildi. Mayıs ayında 1424 kişinin, Ocak-Mayıs döneminde ise 9 bin 17 kişinin iltica talebiyle ilgili karar alındı, bu kişilerden sadece yüzde 1,2’sinin talebi kabul edildi.
    (ERB-EA-MCT)