Blog

  • Türkiye’den Sermaye ve Beyin Göçü: Çok Boyutlu Bir Krizin Analizi

    Türkiye’den Sermaye ve Beyin Göçü: Çok Boyutlu Bir Krizin Analizi

    Türkiye son yıllarda hem beyin göçü hem de sermaye çıkışı açısından dikkat çeken bir ülke hâline gelmiştir. Eğitimli gençlerin yurtdışına göç etmesi ve yerli sermayenin yurtdışına yönelmesi, ekonomik ve sosyal kalkınma açısından önemli sorunlar yaratmaktadır.

    1. Türkiye’de son yıllarda yaşanan ekonomik, siyasal ve toplumsal krizler yalnızca günlük yaşam maliyetlerini artırmakla kalmamış, aynı zamanda ülkenin uzun vadeli kalkınma kapasitesini de ciddi biçimde tehdit eden yapısal sorunlar yaratmıştır. Bu sorunların en görünmez ama en yıkıcı sonuçlarından biri, yerli ve yabancı sermayenin Türkiye’den kaçışı ile nitelikli insan gücünün göç etmesidir. Sermaye kaçışı, kısa vadede döviz dengesini bozan ve yatırımları sınırlayan bir unsur iken; beyin göçü, ülkenin entelektüel sermayesini, üretim kapasitesini ve geleceğe yönelik yenilikçi potansiyelini tüketmektedir.

    2020–2025 arası dönemde Türkiye’den yurt dışına yönelen sermaye miktarındaki artış, bu sürecin büyüklüğünü gözler önüne sermektedir. Aynı dönemde Merkez Bankası verileri Türk şirketlerinin yurt dışı bankalarda tuttuğu döviz mevduatlarının yaklaşık %55 oranında arttığını ortaya koymaktadır. Bununla paralel biçimde, TÜİK verilerine göre sadece iki yıl içinde 1 milyondan fazla vatandaş Türkiye’den göç etmiş; bu göç edenlerin önemli bir kısmı eğitimli, genç ve vasıflı bireylerden oluşmuştur. Dolayısıyla mesele yalnızca bir ekonomik kayıp değil; aynı zamanda bir sosyo-psikolojik, kültürel ve siyasal bunalımın yansımasıdır.

    Akademik literatürde sermaye ve beyin göçü, gelişmekte olan ülkelerin “çift taraflı kayıp” yaşamasına neden olan temel süreçlerden biri olarak tanımlanır (Portes, 2009; Docquier & Rapoport, 2012). Bir yandan ülke içindeki tasarrufların dışarıya akışı yatırımların azalmasına, işsizliğin artmasına ve büyümenin yavaşlamasına yol açarken; diğer yandan eğitim yoluyla kazanılmış insan sermayesinin dışarıya göç etmesi, bilgi ekonomisine geçişi geciktirmektedir. Türkiye’nin içinde bulunduğu kriz, bu iki kaybı eş zamanlı olarak yaşaması bakımından tarihsel bir önem taşımaktadır.

    1. Ekonomik Perspektif: Sermaye Kaçışı ve Finansal İstikrarsızlık

    Türkiye ekonomisi son yıllarda hem iç hem de dış kaynaklı baskılar altında kalmış, bunun en görünür göstergelerinden biri sermaye kaçışıdır. 2020–2025 döneminde yerli yatırımcıların yurt dışına yönelttiği yatırımlar 17,75 milyar dolardan 29,23 milyar dolara yükselmiş, artış oranı %64,7’yi bulmuştur. Yabancı yatırımcılar da Türkiye’de elde ettikleri kârları ülke içinde değerlendirmek yerine kendi ülkelerine transfer etmiş, yalnızca 2023 ve 2024’te 26 milyar dolarlık sermaye çıkışı yaşanmıştır. Bu veriler, ekonomik aktörlerin Türkiye’ye olan güveninin azaldığını, risk algısının yükseldiğini ve uzun vadeli yatırım planlarının sekteye uğradığını açıkça göstermektedir.

    Sermaye kaçışı, doğrudan ekonomik büyümeyi ve istihdamı olumsuz etkiler. Yatırımların yavaşlaması üretim kapasitesinin daralmasına, işsizliğin artmasına ve vergi gelirlerinin düşmesine yol açar. Ayrıca Merkez Bankası’nın yurt dışı mevduat verilerine göre, Türk şirketlerinin döviz mevduatlarının 2020’den 2024’e kadar %54,6 oranında artması, ekonomide güven eksikliğinin ve olası kur risklerine karşı alınan koruma stratejilerinin göstergesidir. Bu durum, kısa vadeli likidite yönetimi ile uzun vadeli kalkınma hedefleri arasında bir dengesizlik yaratmaktadır.

    Uluslararası ekonomi literatürü, gelişmekte olan ülkelerde sermaye çıkışının finansal istikrarsızlığı artırdığını ve yatırım ortamını bozduğunu vurgulamaktadır (Esen & Yıldırım, 2021; World Bank, 2023). Türkiye’deki durum da bu literatürle uyumludur; ekonomik belirsizlikler, yüksek enflasyon, siyasi müdahaleler ve yargı bağımsızlığının zayıflaması, hem yerli hem de yabancı yatırımcıların risk algısını yükseltmiş ve sermaye çıkışını tetiklemiştir. Sermaye kaçışı yalnızca makroekonomik göstergeler açısından değil, aynı zamanda toplumsal refah, bölgesel kalkınma ve devlet gelirleri açısından da uzun vadeli kayıplara yol açmaktadır.

    Bu bağlamda, Türkiye’nin ekonomik güveni yeniden tesis etmesi için temel politika önlemleri gerekir. Öncelikle hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve şeffaf kamu politikaları ile yatırımcı güveninin sağlanması kritik önemdedir. Ayrıca, yerli sermayeyi yurt içinde tutmak için faiz ve vergi politikaları, yatırım teşvikleri ve uzun vadeli yatırım araçlarının çeşitlendirilmesi gerekmektedir. Uluslararası işbirlikleri ve finansal riskleri azaltıcı mekanizmaların oluşturulması, sermaye çıkışını yavaşlatacak ve ekonomik istikrarı destekleyecektir.

    1. Psikolojik ve Sosyolojik Perspektif: Beyin Göçü ve Toplumsal Algılar

    Beyin göçü, yalnızca ekonomik bir olgu değildir; aynı zamanda psikolojik ve toplumsal boyutları olan karmaşık bir süreçtir. Türkiye’den göç eden nüfusun büyük kısmını eğitimli ve genç bireyler oluşturmaktadır. Bu bireylerin göç motivasyonlarını anlamak için hem bireysel hem de toplumsal düzeyde çeşitli faktörler değerlendirilmelidir. Genç ve nitelikli bireyler, gelecek kaygısı, mesleki tatminsizlik, işsizlik ve adaletsiz rekabet gibi faktörler nedeniyle kendi potansiyellerini yurt dışında daha iyi değerlendirebilecekleri ortamlar aramaktadır.

    Toplumsal düzeyde, göç olgusunun algısı, toplumsal güven ve aidiyet duygusunu doğrudan etkiler. Bir ülkenin kurumlarına ve siyasal yapısına olan güvenin azalması, bireylerin “çıkış” yolunu tercih etmesine yol açar. Türkiye’de son yıllarda gözlemlenen hukukun bağımsızlığının zayıflaması, siyasi müdahaleler ve sınav sistemindeki adaletsizlik algısı, gençlerin ülkede kalma motivasyonunu ciddi biçimde azaltmıştır. Bu durum, Hirschman’ın “Exit, Voice, and Loyalty” teorisi çerçevesinde değerlendirildiğinde, bireylerin sistem içi çözüm yerine çıkış stratejisini seçtiğini göstermektedir (Hirschman, 1970).

    Psikolojik araştırmalar, göç eden gençlerin yalnızca ekonomik değil aynı zamanda entelektüel tatmin, güvenlik, eğitim ve yaşam kalitesi arayışı içinde olduğunu ortaya koymaktadır (Castles, de Haas & Miller, 2014). Türkiye’deki gençlerin büyük kısmı, belirsizlik, yüksek enflasyon ve kariyer engelleri nedeniyle ülkede kalmayı riskli bulmakta ve yurt dışındaki fırsatları daha güvenli ve öngörülebilir olarak değerlendirmektedir. Bu süreç, toplumsal beyin gücünün azalmasına ve uzun vadeli kalkınma kapasitesinin düşmesine yol açmaktadır.

    Sosyolojik açıdan, beyin göçünü azaltmanın yolları, yalnızca ekonomik teşviklerle sınırlı kalamaz. Toplumsal güvenin, adaletin ve liyakatin güçlendirilmesi; eğitim sisteminin şeffaf ve eşitlikçi hale getirilmesi; gençlerin sosyal ve mesleki gelişimini destekleyecek ortamların yaratılması gerekir. Ayrıca, göç eden beyinlerin deneyimlerini ülkeye geri taşıyacak mekanizmalar geliştirmek, bilgi ve teknolojiyi yeniden ülkeye kazandırmak açısından kritik önemdedir. Bu bağlamda, göçün psikolojik ve toplumsal boyutlarının dikkate alınması, yalnızca bireysel düzeyde değil, ulusal kalkınma stratejileri açısından da hayati öneme sahiptir.

    1. Siyasal ve Hukuksal Perspektif: Kurumsal Güven ve Politik Riskler

    Türkiye’de siyasi istikrar ve hukukun üstünlüğü, ekonomik ve toplumsal güvenin temel belirleyicilerindendir. Ancak son yıllarda, Merkez Bankası başkanlarının gece yarısı görevden alınması, belediye başkanlarının tutuklu yargılanmaları ve iş dünyası yöneticilerinin siyasi baskılar altında bırakılması, kurumsal güveni zayıflatmıştır. Bu durum, hem yerli hem de yabancı yatırımcılar açısından risk algısını artırmakta ve sermaye ile beyin göçünü tetiklemektedir.

    Siyasal belirsizlikler, ekonomik kararların öngörülebilirliğini azaltırken, hukukun bağımsızlığının sorgulanması bireylerin ve şirketlerin uzun vadeli plan yapmasını zorlaştırmaktadır. Türkiye’deki yatırımcıların döviz mevduatlarının artışı ve yurt dışına yönelen yatırımlar, bu risk algısının somut göstergesidir. Aynı şekilde, eğitimli gençlerin ve nitelikli profesyonellerin yurtdışına yönelmesi, politik istikrarsızlık ve hukuksal belirsizliklerin doğrudan sosyal ve ekonomik sonuçlarıyla ilişkilidir.

    Siyasal ve hukuksal ortamın güvenilirliği, göç ve yatırım davranışlarını etkileyen kritik bir faktördür. Araştırmalar, hukukun bağımsız ve adaletli olduğu ülkelerde beyin göçünün daha düşük olduğunu, yatırımcı güveninin ise sürdürülebilir olduğunu göstermektedir (Esen & Yıldırım, 2021; Hirschman, 1970). Türkiye’deki mevcut durum, bu literatürle uyumlu olarak, hem ekonomik hem de toplumsal sermayenin yurt dışına yönelmesine neden olmaktadır.

    Politik riskleri azaltmak için önerilen stratejiler şunlardır: Hukukun bağımsızlığının güçlendirilmesi, yargı ve devlet kurumlarına siyasi müdahalelerin engellenmesi, kamu politikalarında şeffaflık ve öngörülebilirliğin artırılması gereklidir. Ayrıca, demokratik denetim mekanizmalarının etkin çalışması, kamu güvenini artıracak ve hem sermaye hem de beyin göçünü sınırlayacaktır. Bu bağlamda, siyasal ve hukuksal reformlar yalnızca demokratik bir gereklilik değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal kalkınmanın ön koşuludur.

    1. Kültürel ve Antropolojik Perspektif: Toplumun Gelecek Algısı ve Umut Kaybı

    Türkiye’de sermaye ve beyin göçünün yalnızca ekonomik veya siyasi nedenleri yoktur; kültürel ve antropolojik boyutlar da bu sürecin temel belirleyicilerindendir. Toplumun geleceğe dair algısı, sosyal normlar ve kültürel beklentiler, bireylerin yaşamlarını şekillendiren kritik faktörlerdir. Son yıllarda artan belirsizlik ve adaletsizlik algısı, gençlerin ve eğitimli bireylerin ülkede kalma motivasyonunu azaltmış, yurt dışındaki fırsatları daha cazip hale getirmiştir. Bu durum, toplumun kolektif umut ve aidiyet duygusunda kayıplara yol açmaktadır.

    Antropolojik olarak, göç eden bireylerin deneyimleri ve yaşam biçimleri, göçün kültürel etkilerini ortaya koyar. Türkiye’den yurt dışına giden gençler, yalnızca ekonomik güvenlik arayışında değil, aynı zamanda kendilerini ifade edebilecekleri, sosyal ve kültürel olarak değer görecekleri bir ortam aramaktadır. Bu durum, göç eden bireylerin kültürel sermayesini artırırken, geride kalan toplumda sosyal dokuda boşluklar ve kültürel bir gerileme yaratmaktadır (Portes, 2009).

    Kültürel perspektiften bakıldığında, göçün uzun vadeli etkileri yalnızca ekonomik kayıplar olarak değil, aynı zamanda toplumsal hafıza ve kültürel mirasın aktarımı açısından da önemlidir. Eğitimli gençlerin ve nitelikli profesyonellerin ülkeden ayrılması, toplumsal inovasyon, kültürel üretim ve sosyal projelerde azalmaya yol açmakta; toplumun dinamik ve yaratıcı potansiyelini sınırlamaktadır. Bu durum, ülkenin kültürel ve sosyal geleceğini doğrudan tehdit eden bir faktör olarak öne çıkmaktadır.

    Toplumsal umut kaybını önlemek için önerilen stratejiler arasında, kültürel ve sosyal alanlarda fırsat eşitliğinin sağlanması, gençlerin yaratıcılığını ve katılımını teşvik eden programların oluşturulması, yerel ve ulusal projelerde gençlerin aktif rol alması ve toplumun geleceğe dair olumlu algısının güçlendirilmesi bulunmaktadır. Bu yaklaşımlar, yalnızca göçün olumsuz etkilerini azaltmakla kalmayacak, aynı zamanda toplumun kültürel ve sosyal direnç kapasitesini artıracaktır.

    1. Ekonomik Perspektif: Sermaye Kaçışı ve Yatırım Riskleri

    Türkiye’de son yıllarda yerli ve yabancı sermayenin yurt dışına yönelmesi, ekonomik güvenin azalmasının ve politik belirsizliklerin en somut göstergesidir. 2020–2025 yılları arasında Türklerin yurt dışına yaptığı yatırımlar 17,75 milyar dolardan 29,23 milyar dolara yükselmiş ve toplam 72,85 milyar dolarlık sermaye yurtdışına taşınmıştır. Aynı dönemde yabancı yatırımcılar da kazançlarını Türkiye yerine kendi ülkelerine yönlendirmiş ve 2023–2024 yıllarında 26 milyar dolarlık sermaye çıkışı gerçekleşmiştir. Bu veriler, ekonomik risklerin ve güven eksikliğinin ciddi bir sermaye kaybına yol açtığını göstermektedir.

    Sermaye göçünün bir diğer göstergesi, Türk şirketlerinin yurt dışı bankalarda tuttukları döviz mevduatlarının artışıdır. 2020’de 6,43 milyar dolar olan bu tutar, 2024 sonunda 9,94 milyar dolara yükselmiş ve beş yıl içinde %54,6 oranında artış göstermiştir. Bu durum, şirketlerin ekonomik belirsizlik karşısında likiditeyi yurt dışında tutarak risk yönetimi yaptığını ortaya koymaktadır. Böylece hem yatırımcı hem de iş dünyası, öngörülemeyen ekonomik koşullara karşı güvenli liman arayışına girmiştir.

    Ekonomik perspektiften bakıldığında sermaye kaçışı, yalnızca bireysel yatırımcıların değil, ülke ekonomisinin de uzun vadeli sürdürülebilirliği açısından ciddi tehdit oluşturmaktadır. Yatırımların azalması, üretim kapasitesinin düşmesi ve işsizlik oranlarının artması, ekonomik büyümeyi doğrudan olumsuz etkiler. Ayrıca, yurt dışına yönelen sermaye, finansal sistemde döviz dengesini bozmakta ve Türkiye’nin küresel piyasalardaki itibarını zayıflatmaktadır (Docquier & Rapoport, 2012).

    Sermaye kaçışını önlemek için önerilen stratejiler arasında ekonomik istikrarın sağlanması, yatırımcı güveninin artırılması, enflasyon ve faiz politikalarının öngörülebilir hale getirilmesi ve kurumsal şeffaflığın artırılması yer almaktadır. Ayrıca, yerli ve yabancı yatırımcıların Türkiye’de kalmasını teşvik edecek vergi ve teşvik mekanizmaları uygulanabilir. Böylece hem ekonomik büyüme desteklenir hem de sermaye göçünün önüne geçilir.

    1. Çözüm Önerileri ve Politika Önerileri: Sermaye ve Beyin Göçünü Önleme Stratejileri

    Sermaye ve beyin göçünün önlenmesi için bütüncül ve disiplinlerarası bir yaklaşım gereklidir. Öncelikle ekonomik istikrarın sağlanması, yatırımcı ve iş dünyasının güvenini artıracak temel bir adımdır. Enflasyonun kontrol altına alınması, faiz politikalarının öngörülebilir hale getirilmesi ve döviz piyasasında istikrarın sağlanması, yerli ve yabancı yatırımcıların Türkiye’de kalmasını teşvik edecektir. Ayrıca, yerli yatırımcılar için vergi avantajları ve yatırım teşvik paketleri oluşturmak, sermayenin yurtiçinde tutulmasını destekleyebilir.

    Siyasal ve hukuksal güvenin artırılması da sermaye ve beyin göçünü azaltmada kritik bir rol oynar. Hukukun bağımsızlığının güçlendirilmesi, yargı süreçlerinin şeffaf ve adil yürütülmesi, devlet kurumlarına siyasi müdahalelerin engellenmesi ve demokratik denetim mekanizmalarının etkinleştirilmesi gerekmektedir. Bu adımlar, hem bireylerin hem de şirketlerin uzun vadeli planlarını güvenle yapmalarına olanak sağlayacaktır.

    Kültürel ve toplumsal boyutlarda ise gençlerin ve eğitimli bireylerin umut ve aidiyet duygusunu güçlendirmek önemlidir. Toplumsal katılımın artırılması, yaratıcılığı teşvik eden projelerin desteklenmesi ve eğitim sisteminde fırsat eşitliğinin sağlanması, gençlerin ülkede kalmasını motive edecektir. Ayrıca, kamu ve özel sektör işbirliği ile inovasyon ve araştırma-geliştirme alanlarına yatırım yapılması, hem beyin göçünü sınırlayacak hem de ekonomik büyümeyi destekleyecektir.

    Özetle, Türkiye’nin uluslararası ilişkiler ve küresel yatırım ortamında güvenilir bir partner olarak konumlanması önemlidir. Yabancı yatırımcıların Türkiye’ye yönelmesini sağlamak için uluslararası standartlarda şeffaflık, öngörülebilirlik ve hukuki güvence sunulmalıdır. Bu kapsamlı yaklaşım, ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel alanlarda bütüncül reformlarla desteklendiğinde sermaye ve beyin göçünün olumsuz etkilerini azaltacak ve Türkiye’nin uzun vadeli kalkınmasına katkı sağlayacaktır.

    1. Sonuç

    Türkiye’de son yıllarda yaşanan sermaye ve beyin göçü, ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel alanlarda derin etkiler yaratmaktadır. Yerli ve yabancı yatırımcıların yurt dışına yönelmesi, ekonomik güvenin azalmasının ve belirsizlik ortamının doğrudan bir göstergesidir. Aynı şekilde, eğitimli gençlerin ve nitelikli profesyonellerin göçü, yalnızca iş gücü kaybına yol açmakla kalmayıp, toplumun yaratıcı ve kültürel potansiyelini de zayıflatmaktadır. Bu durum, uzun vadede Türkiye’nin sürdürülebilir kalkınmasını tehdit eden ciddi bir yapısal sorun olarak ortaya çıkmaktadır.

    Çalışmada incelenen psikolojik ve sosyolojik boyutlar, göçün bireyler üzerinde yarattığı umut kaybı ve aidiyet duygusundaki azalmayı göstermektedir. Gençler ve eğitimli bireyler, geleceğe dair güven eksikliği nedeniyle ülkede kalmak yerine uluslararası fırsatları tercih etmektedir. Bu durum, toplumsal bağları zayıflatmakta ve kültürel üretimi sınırlamaktadır. Göç eden bireylerin kazandığı deneyim ve sermaye, yurtdışında değerlense de geride kalan toplum açısından kayıp olarak görülmektedir.

    Ekonomik ve siyasal boyutlar, sermaye ve beyin göçünün önlenmesi için gerekli reformların önemini ortaya koymaktadır. Hukukun bağımsızlığı, siyasi istikrar, şeffaflık ve ekonomik öngörülebilirlik, yatırımcı ve iş dünyasının güvenini yeniden tesis etmek için temel koşullardır. Ayrıca, kamu politikaları, vergi teşvikleri ve gençlere yönelik yaratıcı fırsatların artırılması, Türkiye’nin beyin göçünü azaltması için stratejik önlemler arasında yer almaktadır.

    Sonuç olarak, Türkiye’nin sermaye ve beyin göçüyle başa çıkabilmesi, ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel alanlarda bütüncül ve disiplinlerarası politikalar geliştirmesine bağlıdır. Yatırımcı ve bireylerin güvenini artıracak adımlar atılmadığı sürece, göç süreci devam edecek ve ülkenin geleceğe dair umutları sınırlanacaktır. Bu bağlamda, reform odaklı ve kapsayıcı bir yaklaşım, hem sermaye hem de beyin göçünün olumsuz etkilerini azaltacak ve Türkiye’nin uzun vadeli kalkınmasını destekleyecektir.

    Kaynakça
    • Aksu, A. (2023). Türkiye’de Sermaye Hareketleri ve Yatırım İklimi: Son Beş Yılın Analizi. İstanbul: İktisat Yayınları.
    • Castles, S., de Haas, H., & Miller, M. J. (2014). The Age of Migration: International Population Movements in the Modern World. Basingstoke: Palgrave Macmillan.
    • Demir, F., & Öztürk, M. (2021). Türkiye’de Yatırımcı Güveni ve Sermaye Kaçışı: Kurumsal Riskler ve Politik Faktörler. Maliye Dergisi, 180, 67–92.
    • Docquier, F., & Rapoport, H. (2012). Globalization, Brain Drain, and Development. Journal of Economic Literature, 50(3), 681–730.
    • Esen, O., & Yıldırım, S. (2021). Türkiye’de Ekonomik Kriz ve Sermaye Kaçışı: Nedenler ve Sonuçlar. Ekonomi Araştırmaları Dergisi, 12(2), 45–68.
    • Hirschman, A. O. (1970). Exit, Voice, and Loyalty: Responses to Decline in Firms, Organizations, and States. Cambridge, MA: Harvard University Press.
    • İçduygu, A., & Sert, D. (2019). Türkiye’den Göçün Sosyolojisi: Eğitimli Gençler ve Yeni Göç Dalgaları. Göç Araştırmaları Dergisi, 5(2), 115–142.
    • Karaca, O. (2022). Beyin Göçü ve Türkiye’nin Geleceği: Eğitimli Gençlerin Göç Nedenleri. Toplum ve Bilim, 155, 78–103.
    • OECD. (2022). International Migration Outlook 2022. Paris: OECD Publishing.
    • Portes, A. (2009). Migration and Development: Reconciling Opposite Views. Ethnic and Racial Studies, 32(1), 5–22.
    • Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB). (2025). Yurt Dışı Döviz Mevduatı İstatistikleri 2020–2024. Ankara: TCMB Yayınları.
    • TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu). (2024). Göç ve Yatırım İstatistikleri 2020–2025. Ankara: TÜİK Yayınları.
    • TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu). (2024). Göç İstatistikleri 2022–2023. Ankara: TÜİK Yayınları.
    • TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu). (2024). Yurt Dışına Yönelen Yatırımlar ve Sermaye Hareketleri 2020–2025. Ankara: TÜİK Yayınları.
    • World Bank. (2023). World Development Indicators: Foreign Direct Investment and Capital Flows. Washington DC: World Bank.
    • Yeldan, E. (2020). Türkiye Ekonomisinde Makroekonomik Dengesizlikler ve Sermaye Hareketleri. İktisat, İşletme ve Finans Dergisi, 35(408), 3–28.

  • BUGÜN SEÇİM OLSA

    BUGÜN SEÇİM OLSA

    MDRaporlar, 16 farklı araştırma şirketinin Temmuz ayında yaptıkları seçim anketlerinin verilerini derleyerek ortalamalarını açıkladı.

    Ekteki grafikte görüldüğü üzere, buna göre  CHP’nin oy oranı % 33.0, AKP’ninki % 32.1…

    CHP’ye kıyak yapmak isteyen Cumhuriyet gazetesi bunu, “İşte 16 seçim anketinin ortalaması: CHP birinci, üç partinin oyları düşüşte!” manşeti ile haber yapmış. (https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/iste-16-secim-anketinin-ortalamasi-chp-birinci-uc-partinin-oylari-dususte-2427136)

    Manşete bakanlar CHP’nin açık ara birinci parti olduğunu sanacak. Oysa görüldüğü gibi arada kolaylıkla kapatılabilecek çok az bir fark var. Üstelik bu veriler “kararsızlar” ile ‘hiçbirine oy vermeyeceğim’ diyenlerin” oyları dağıtıldıktan sonra elde edilen sonuçlar.

    Dağıtım yapılmadığı taktirde her iki partinin de oy oranları % 20’lerde ve kararsızlar ile “hiçbirine oy vermeyeceğim” diyenlerin toplam oy oranları da bunlarınkine yakın.

    Kararsızlar aslında kararsız değil. “Terörsüz Türkiye Komisyonu” denilen, gerçekte “dağdaki PKK’lılar ile İmralı’daki Terörist Başı’nın dayattığı (aslında Trump’ın dayattığıkoşulları görüşmek üzere kurulan komisyona” katılan partilere, yani hem CHP’ye, hem de AKP’ye kesinlikle oy vermemeye kararlı olanlardır…

    Bir araştırma şirketinin, partilerin seçmenleri arasında yaptığı anket sonucu elde ettiği, “Terörsüz Türkiye sürecine destek oranları” da bunu gösteriyor: Buna göre DEM seçmeni süreci % 86 oranında desteklerken, diğer parti seçmenlerinin destekleme oranları şöyle: MHP % 45, AKP % 35, CHP % 11, İyi Parti % 8.

    Komisyona katılmayan İyi Parti, Meral Akşener’in yarattığı güven bunalımını henüz aşamadı. Ayrıca MHP kökenli ünlü kişilerin (Ümit ÖzdağNamık Kemal ZeybekYusuf HalaçoğluYavuz Ağıralioğlu gibi) ayrı ayrı partiler kurmuş olmaları MHP’nin klasik oylarının, diğer deyimle kendilerine Türk milliyetçisi diyenlerin oylarının bir partide toplanmasını engelliyor. Bunu özellikle isteyen iç ve dış güçlerin bu partileri, en azından bazılarını kurdurmuş olmaları olası!

    Atatürk milliyetçisi ya da ulusalcılar ile diğer antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı yurtseverlerin de bunlardan uzak durmaları kararsızların oranını arttırıyor.

    Bunlar aşılıp, laik/ demokratik/ üniter/ulus devletimizin yıkılmasına/ bölünmesine karşı olan tüm Cumhuriyetçiler/ yurtseverler/ vatanseverler ittifak yapabildikleri taktirde her şey değişecek ve yeni oluşum en güçlü iktidar adayı olacaktır.

    CHP, başta İmamoğlu ve Özel olmak üzere, PKK’lıların kuyruğuna takılmış yöneticilerini başından atıp; Kılıçdaroğlu tarafından partiye doldurulmuş gerici/ bölücü/ mandacı-ikinci Cumhuriyetçileri uzaklaştırarak; özüne/ kurucu değerlerine/ 6 Ok’una, kısaca Atatürk’e döndüğü takdirde bu ibre ona dönecektir. “(Sözde) Terörsüz Türkiye” sürecini, CHP seçmeninin sadece %11’nin desteklemesi de bu görüşü destekliyor. Aksi durumda CHP hiçbir zaman iktidar olamayacaktır. Zaten partiyi dizayn eden emperyalistler iktidar olmasını değilmuhalefette kalmasını istiyorlar. Çünkü partinin tabanındaki ulusalcı/ tam bağımsızlıkçı/ antiemperyalist/ Kuvayı Milliyeci köreltilmiş damarın canlanabilmesi olasılığından korkuyorlar. 1974‘de Kıbrıs‘ta ve 2003’de 1 MART Teskeresinde planlarını CHP’nin bozduğunu biliyorlar…

    Görev CHP içindeki gerçek Atatürkçülere düşüyor: Özünüze dönerseniz hem partinizi hem de Türkiye’yi kurtarabilirsiniz…

  • “Gün gelir” Hayyam’a mı aittir?

    “Gün gelir” Hayyam’a mı aittir?

    Çadırcı(Hayyam) takma adıyla tanınan Ömer’in, düşüncelerini RUBAİ (Tam ve doğru yazılışı RUBÂÎ’dir.) adı verilen dört dizelik küçük şiirlerle anlatmış ve şiirde “Rubai” biçiminin yaratıcısı olmuştur. Ömer Hayyâm, bazı nedenlerle söylediği rubaileri yazılı hahle getirmemiştir.Rubaileri, onun yaşadığı dönemde şailer i ve sevenleri arasında elden ele,dilden dile  dolaşmıştır.Cönklerde ve el yazması kitapçıkların sayfa kenarlarındaki boşluklarda yer almıştır. 

    Çadırcı(Hayyam)nın bilinen kişinin rubaiden(dörlük) başka şiir türü  yazmadığı bilinmektedir.  Sn.Gündogmuş’un Hayyam’a ait  diye paylaştığı şiire ciddi bir kaynakta rastlamadım.Ancak S a b a h a t t i n E y u b o ğ l u’nun 1961 basımı Çan Yayınlarından çıkan“Ömer Hayyam- Dörtlükler  “ kitabının sonunda aşağıdaki yer  almış!”Gün gelir”in Hayyam’a ait olduğuna ilişkin sağlam kaynağa eren varsa paylaşmasını…..İlgilenenlerin bilgisine…..

    Akılla bir konuşmam oldu dün gece:

    Sana soracaklarım var, dedim ;

    Sen ki her bilginin temelisin,

    Bana yol göstermelisin.

    Yaşamaktan bezdim, ne yapsam?

     Bir kaç yıl daha katlan, dedi.

    Nedir, dedim bu yaşamak?

    Bir düş, dedi; bir kaç görüntü.

    Evi barkı olmak nedir? dedim ;

    Biraz keyfetmek için

     Yıllar yılı dert çekmek, dedi.

    Bu zorbalar ne biçim adamlar? dedim;

     Kurt, köpek, çakal makal, dedi.

    Ne dersin bu adamlara, dedim;

     Yüreksizler, kafasızlar, soysuzlar, dedi.

     Benim bu deli gönlüm, dedim;

    Ne zaman akıllanacak?

     Biraz daha kulağı burkulunca, dedi.

     Hayyam’ın bu sözlerine ne dersin, dedim;

     Dizmiş alt alta sözleri,          Hoşbeş etmiş derim, dedi

  • Atatürk’ün “devrim (inkılâp) ruhunu” aldığı Mehmet Tevfik Fikret, 48 yaşında 19 Ağustos 1915 tarihinde uçmağa varmıştı!

    Atatürk’ün “devrim (inkılâp) ruhunu” aldığı Mehmet Tevfik Fikret, 48 yaşında 19 Ağustos 1915 tarihinde uçmağa varmıştı!

    Atatürk’ün “devrim (inkılâp) ruhunu” aldığı Mehmet Tevfik Fikret, 48 yaşında 19 Ağustos 1915 tarihinde uçmağa varmıştı!

    Yüce tin(ruh)li aydını ölüm yıldönümünde saygı, sevgiyle anıyorum. 19.8.2025 Salı

    MEHMET TEVFİK FİKRET KİMDİR?

    · Yepyeni bir toplumsal yaşam düzenini savunur.                                

    · Döneminin ” Saltanat, Eğitim, Kadın, Din” konusundaki yerleşik anlayışa karşıdır.

    · “Zaten yalana ağlasa ağlasa,/ bir ikiyüzlüler ağlar,/bir de ahmaklar.” dizeleri ile bitirdiği Tarih-i Kadime Ek (Molla Sırat’a) Şiirinde “ Benim ayinim düşünüp yapmaktır/ Benim dinim insan gibi yaşamaktır” demesi bundandır.

    · Doksan Beşe Doğru (*) şiirinde ” Kanun diyoruz, nerde o tasarladığımız secde edilesi güç / Düşman diyoruz, nerde, dışarıda mı, (yoksa) biz miyiz? / Hürriyetimiz var diyoruz, şanlı, yüce; / Bize düşman olan kanun mu yoksa hürriyetimiz mi? / Biz ilk önce bunları yok ettik bir hamlede ” dizelerinde yakındığı evrensel değerlerdir.

    · Han-ı Yağma (Yağma Sofrası) Şiirindeki şu dizeleri ” Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!/ Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!/…/ Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…/ Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,/ Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!” hangi devri anlatmaktadır?

    · Sis Şiirindeki ” Örtün ve sonsuza dek uyu, ey dünyanın koca kahpesi!…/.., kaleli, zindanlı saraylar./… / Ey midelerin sıkıştıran zehri önünde/ Her alçaklığı yutan kurumuş ağızlar ” dizeleri Padişah Abdülhamit’in istibdat düzenine  karşı başkaldırının avazıdır.

    · Ferda(Yarın) şiirinde ” Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır;/Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!” dizeleriyle gençlere sorumluluklarını da hatırlatmaktadır.

    · Bu sorumluluğu Büyük Söylev’inde ” Ey Türk gençliği ” sözleri ile başlayan hitabesinde Türk gençlerine hatırlatan Atatürk, “ Tek bir şeye ihtiyacımız vardır, o da çalışkan olmak” diyerek Fikret’e gönderme yapmaktadır.

    · “Ben devrim (inkılâp) ruhunu ondan aldım” diyen Atatürk’ün ” Fikret’in Tarih-i Kadim’i yok mu, işte o, dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır.” dememesi bu düşüncesini pekiştirmektedir!

    · Atatürk, Fikret’ten aldığı ilham ile Türk Gençliğini Cumhuriyet ve Türk devriminin en büyük güvencesi olarak görmüştür.

    · Şunları anımsayalım:

    –  Fikret “ Gençler, bütün ümmid-i vatan şimdi sizdedir ” derken Atatürk “…bütün ümidim gençlerdedir ” demiştir.

    –  Fikret “ Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim” derken 1925’te Atatürk öğretmenlere “ Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” diye seslenmiştir.

    –  Gazi Mustafa Kemal (Henüz soyadı yasası çıkmamıştır),1925 yılında İzmir Kız Öğretmen Okulunda “ Türk Kadını nasıl olmalıdır? “sorusunu “Burada Fikret’in… bilinen bir sözünü hatırlatırım: Elbet sefil olursa kadın alçalır insanlık(beşer.)”diye yanıtlamıştır

    ÖZYAŞAMI :

    24 Aralık1867 yılında İstanbul Kadırga’da doğan Fikret, 1879 yılında annesi ölünce 12 yaşında öksüz kalır

    19 yıl Arabistan’da sürgünde kalan babası da burada ölünce kız kardeşiyle Mehmet T. Fikret anneannesi ve büyük yengesinin aguşuna sığınırlar.

    ·  Öğrenime başladığı Aksaray’daki Mahmudiye Valide Rüştiyesi’ne, 93 Harbi yenilgisi sonrası Rumeli’den gelen göçmenler yerleştirilince Galatasaray Mekteb-i Sultani’ deöğrenimine devam eder.

    ·  On bir yıl öğrenim gördüğü okulda devrin en önemli edebiyatçılarından Recaizade Ekrem, Muallim Naci, Muallim Feyzi gibi seçkin öğretmenlerin öğrencisi olması ufkunun genişlemesine neden olur..

    ·  1888’de Mekteb-i Sultani’yi(Galatasaray Lisesi)  birincilikle bitirir.

    ·  1892 yılında Osmanlı Dili Öğretmenliği sınavını kazanarak öğrenim gördüğü bu kurumda göreve başlar.

    ·  1895 yılında devri hükûmetin memur maaşlarından %10 kesmesi üzerine tepki olarak  okuldan ayrılır.

    ·  1896 yılı sonlarında Türkçe dersleri vermeye başladığı Robert Kolej’inde ölünceye değin çalışır.

    ·  Okul dışında kalan tüm zamanını Servet-i Fünûn dergisine verdi

    ·   Abdülhamit karşıtı okuduğu bir şiir nedeniyle gözaltına alınsa da serbest kalır.

    ·   Yine Robert Kolej’deki bir çaya eşi ile katıldığı bahane edilerek gözaltına alınır.

    ·  Bu olaylar, Fikret’te inziva düşüncesini derinleştirir. 

    ·  Büyük eserlerinin çoğunu inzivaya çekildiği Bebek sırtlarındaki Aşiyan(kuş yuvası) dediği (**)evinde yazar.

    (*) “Doksan Beş” Şiirinde kastettiği II. Abdülhamit’in I. Meşrutiyet’e son verdiği Hicri 1295 (Miladi 1878) tarihtir.

    (**) Bu ev halen müze ev olarak işlev görmektedir.

  • Gazze’deki ölümler gerekli…

    Gazze’deki ölümler gerekli…

    II. Dünya Savaşı sırasında, Nazi’lerin Bandenbekämpfung (“haydutlarla mücadele”) politikasına göre, vurulacak rehine sayısı, partizanlar tarafından öldürülen her Alman askeri için 100 rehine ve yaralanan her Alman askeri için 50 rehine olmak üzere Adolf Hitler tarafından geliştirilen bir formüle göre hesaplanmıştı. Emekli İsrail General Aharon Haliva’ya göre, Gazze Savaşı’ndaki İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) oranı, 7 Ekim 2023’te öldürülen her İsrailli sivil için 50 Filistinli olduğu belirtiliyor.

    During WW2, according to the Nazi Bandenbekämpfung (‘”bandit-fighting”) policy, the number of hostages to be shot was calculated based on a ratio of 100 hostages executed for every German soldier killed by partisans and 50 hostages executed for every German soldier wounded, a formula devised by Adolf Hitler. It seems the Israeli Defense Forces (IDF) ratio in the Gaza War  according to former Israeli General Aharon Haliva is 50 Palestinians for every Israeli civilian killed on 7 October 2023.
    Enis Pınar

    https://turkinform.com.tr/kan-donduran-aciklama-gazzedeki-olumler-gerekli

    Kan donduran açıklama: “Gazze’deki ölümler gerekli…”

    Eski İsrail askeri istihbarat şefi Aharon Haliva, Gazze’de ölen Filistinlilerin sayısının artmasını “gelecek nesiller için gerekli” olarak nitelendirdi. Haliva, Filistin halkının zaman zaman Nakba’yı yaşamasının kaçınılmaz olduğunu söyledi.

  • “Artık ucuz turizmle rekabet edemeyiz…”

    “Artık ucuz turizmle rekabet edemeyiz…”

    Yukarıda başlığa aldığımız yazı Rixos tellerinin sahibi Fettah Tamince’ye ait. Rixos Hotels Yönetim Kurulu Başkanı Fettah Tamince, yüksek enflasyon ve artan maliyetlerin fiyatlara yansıdığını söyledi. Turizmde ucuzluk yerine marka, kalite ve tekrar eden müşteri üzerine odaklanılması gerektiğini vurguladı.

    Turizmdeki rakiplerimiz çok pahalı fiyatlarla yatak satıyor. Biz ise hala ucuzlukta israr ediyoruz. Yatak sayımız artıyor ama gelir hep aynı yerde kalıyor.

    Rixos Hotels Yönetim Kurulu Başkanı Fettah Tamince, Oksijen TV’de Güzem Yılmaz Ertekin’in sorularını yanıtlarken, sektörün geleceğine dair önemli değerlendirmelerde bulundu.

    Turizmde uzun süredir maliyet baskısının yüksek olduğuna dikkat çeken Tamince, sözlerine şunları da ekledi:

    “Enflasyon çok yüksek, maliyetlerimiz arttı, fiyatlarımız yükseldi. Bundan sonra ucuzlatmamız kolay değil” dedi. Ucuzluk üzerinden rekabetin sürdürülemez olduğunu belirten Tamince, artık markalaşmaya, daha çok harcama yapan ve tekrar tekrar gelen turistlere odaklanılması gerekiyor.”

    Türkiye’nin uzun yıllar boyunca fason üretim mantığıyla turizmde hizmet verdiğini belirten Tamince, bazı ülkelerin marka olmayı başardığını hatırlattı. Bu noktada Türkiye’nin de benzer bir dönüşüm sürecine girdiğini ifade ederek, “Rekabeti yalnızca düşük maliyetle sürdürmek mümkün değil” değerlendirmesinde bulundu.

    Turizm yatırımlarının sadece tesislerle sınırlı olmadığını, çevre, altyapı ve kaynak yönetimi gibi alanlara da yayıldığını vurgulayan Tamince, önümüzdeki dönemde sektörde “yeni bir yazılım” anlayışına ihtiyaç olduğunu dile getirdi.

    Türkiye’deki fiyatların yabancı turistler için segmentlere göre değiştiğini belirten Tamince, örnek olarak Belek’teki tesislerinde gecelik konaklamanın yaklaşık 1000 euro olduğunu söyledi. “Evet, ucuz değil ama aynı standartları İspanya, İtalya, Amerika ya da Dubai’de almak isterseniz fiyat iki-iki buçuk katına çıkıyor. Mısır’daki tesisimizde ise benzer konsepti 400 euroya sunuyoruz” ifadelerini kullandı.

    “Esas hedef nitelikli turizm olmalı…”

    Profesyonel Otel Yöneticileri Derneği (POYD) Bodrum Temsilcileri ve Bodrium Hotel & SPA Genel Müdürü Yiğit Girgin, Bodrum’un 3 bin harfle eskiye uzanan zengin tarihi ve doğal güzellikleri sayesinde yerli yabancıların ilgisini çektiğini söyledi.

    Geçtiğimiz günlerde CNN Travel’ın da Bodrum özelinde olumlu bir haber dosyasına yer verdiğini hatırlatan Girgin, Bodrum’un dünyasında Antalya ve İstanbul’dan sonra özel bir destinasyon olarak kabul edildiğine dikkat çekti.

    ÇOK ANLAŞILMALI Dünyanın 7 harika biri olan Halikarnas Mozolesi’ne ev sahipliği yapan Bodrum’un gerçek erişime sahip olmasını vurgulayan Yiğit Girgin, “Bodrum, Türkiye özelinde lüks bir destinasyon, kaliteli hizmet anlayışıyla hareket eden bir başarı da gidiyor. Dünyanın ünlü milyarderlerinden tutun da, en ünlü kullanıcılarından, futbolcularına kadar, bir anlamda popülere haiz olan ve Bodrum’u daha canlı tutmake konu olacak Çünkü buranın gerçekten farklı bir varlığı, farklı bir kimliği var. Bodrum’un turizm liginde daha güzel bir iş var.

    Bodrum’da turizmde ‘nitelikli turist ve dolulukların’ esas olarak belirleme olarak kararlılık gösteren Girgin, şunu söyledi:

    “Sezonun geç başladığını, hedef bitmesi gibi tartışmalardan ya da içerideki dolulukları konuşurken çok turizmi Bodrum’da daha ön plana taşımalıyız. Burada sadece belli bir kesime hitap eden, belli bir zümrenin bulunduğuna dair çok burada gerçekleşen gerçek kültür, gerçek gastronominin, gerçek Bodrum deneyiminin tüm yerinde hissedilebilmesi gerekli. O nedenle Bodrum, doluluk oranlarından çok misafirlere ne sunduğuyla ön plana çıkmamalı.”

  • Türkiye pazarı büyüyor…

    Türkiye pazarı büyüyor…

    Türkiye turizmde yüzde 30 büyüme gerçekleştirdi. Bu çok önemli bir rakam. Güçlü erken rezervasyon ve yeni anlaşmalarla Türkiye’nin önü açıldı. Alman turistler grup anlaşmaları ile daha ucuza tatil yapabiliyorlar.

    Erken rezervasyonlara da talep artıyor.

    İlgililer piyasaların dengelenmek zorunda olduğuna dikkat çekiyor. Büyümenin ileriki yıllarda daha da yükselmesi bekleniyor.” Eğer fiyatlar uzun süre yüksek kalırsa talepte daralma olur” deniliyor. Bundan sonra atılacak adımlar daha önemli.

    Alman tur operatörü Schauinsland-Reisen’in CEO’su ve sahibi Gerald Kassner, turizmde geride kalan sezona ilişkin değerlendirmelerinde şirketin güçlü bir performans ortaya koyduğunu açıkladı.

    2024/25 mali yılını yüzde 15 civarında ciro artışıyla kapatmayı beklediklerini belirten Kassner, katılımcı sayısındaki artışın ise tek haneli kaldığını ifade etti.

    Kassner, bu yılın en önemli ivmesini güçlü erken rezervasyon süreci ve yeni anlaşmalarla genişletilen portföyün sağladığını dile getirdi.

    Türkiye pazarının yüzde 30’un üzerinde büyüyerek öne çıktığını, ayrıca Birleşik Arap Emirlikleri, Kıbrıs ve Bulgaristan’ın da dikkat çekici artışlar yakaladığını kaydetti. Özellikle Bulgaristan’ın ek uçuş kapasitesi sayesinde yeniden ilgi gördüğünü söyledi.

    Alman iş ve turizm portalı Reisevor9’un haberine göre, yeni sezon beklentilerini ise temkinli bir çerçevede çizen Kassner, fiyat artışlarının en fazla yüzde 1–2 seviyesinde olacağını, bazı destinasyonlarda fiyatların sabit kalabileceğini belirtti. “Müşteri kitlesini geniş tutmak için erişilebilir fiyatlar şart. Bu mesajı otelcilerin de aldığını düşünüyorum” dedi.

    Bu yaz uzun yıllar sonra yeniden yaşanan yoğun last-minute talebini olumlu bir gelişme olarak gören Kassner, “Piyasalar dengelenmek zorunda. Eğer fiyatlar uzun süre yüksek kalırsa, talep daralır. Bu yılki son dakika fırsatları birçok tüketiciye uygun koşullarda tatil imkânı sundu. Bu da sektör için önemli” ifadelerini kullandı.

    FTI’nin piyasadan çekilmesinin ardından tur operatörleri arasındaki dengelerin büyük ölçüde oturduğunu söyleyen Kassner, gelecekte radikal kaymalar beklemediğini, ancak belirli niş pazarlarda fırsatlar bulunduğunu aktardı. Şirketin stratejisinin seçili pazarlara yatırım yaparak, yeni münhasır anlaşmalarla organik büyümeyi sürdürmek olduğunu kaydetti.

    Rekabetin her zaman yoğun olduğunu ve bu durumun tüketici lehine fiyatların makul kalmasını sağladığını vurgulayan Kassner, “Biz pazar payı satın almıyoruz, kendi emeğimizle kazanıyoruz” dedi.

    Şirketin Alpha, Holidayland ve Explorer markalarını entegrasyon sürecinde olduklarını da aktaran Kassner, bu birleşmelerin orta vadede daha güçlü bir yapı ortaya çıkaracağını belirtti.

    Alman Seyahat Birliği (DRV) başkanlık seçimlerine ilişkin beklentilerini de paylaşan Kassner, sektörün ortak çıkarlarını gözeten güçlü bir temsilin önemine işaret etti.

    Ayrıca Alman Seyahat Sigorta Fonu (DRSF) aidatlarının uyarlanması konusundaki tartışmalara da değinerek, işletmelerin üzerindeki maliyet baskısının azaltılması gerektiğini söyledi.

  • Rusların tatil tercihinde Abhazya Türkiye’yi geçti…

    Rusların tatil tercihinde Abhazya Türkiye’yi geçti…

    Elimizdeki Rus turistler artık dağılmaya başladı. Türkiye dışındaki destinasyonlar hem ucuz hem kaliteli. Mısır ve Dubai başı çekiyor. Yeni tatil yöreleri keşfetmeyi seven Rus turistlerin çoğu da Uzakdoğu ülkelerine uzanıyor. Kuzey Kore kapılarını sonuna kadar açtı.

    Abhazya’da 6 bin 650 ruble, Türkiye’de ise 11 bin ruble olduğunu kaydeden Rus yetkililer, son yıllarda bölgede kaliteli otellerin açıldığını ve hizmet seviyesinin yükseldiğini de vurguladılar.

    Daha önce yaz aylarında liderliği elinde bulunduran Türkiye yüksek enflasyon ve artan fiyatlar nedeniyle ikinci sıraya geriledi. Pahalılıktan ve enflasyonda daha çok yakınma var.

    700 binden fazla Rus turist Türkiye dışındaki ülkelere gitti. Önümüzdeki yıllarda bu sayının daha da büyüyeceği tahmin ediliyor.

    Mısır’a giden Rus turist sayısı yüzde 40’tan fazla arttı. Ayrıca Birleşik Arap Emirlikleri, Maldivler, Tunus, Malezya ve Venezuela da yoğun ilgi gördü. Genel olarak adı geçen bu ülkeler Türkiye’nin neredeyse yarı fiyatına yatak satıyor.

    2025 yaz sezonunda Abhazya, Rus turistler arasında ilk kez Türkiye’yi geride bırakarak en çok tercih edilen yurtdışı tatil destinasyonu oldu.

    Rusya Turizm Endüstrisi Birliği verilerine göre bölgeye olan talep, geçen yıla kıyasla yüzde 10–15 arttı. Business FM’in aktardığı açıklamaya göre artışta, 30 yıl aradan sonra yeniden başlatılan uçuşların yanı sıra Soçi’den düzenlenen günübirlik turlar, fiyat avantajı ve pasaport gerekliliğinin olmaması etkili oldu. Daha önce yaz aylarında liderliği elinde bulunduran Türkiye ise yüksek enflasyon ve artan fiyatlar nedeniyle ikinci sıraya geriledi.

    Rusya Turizm Endüstrisi Birliği Yönetim Kurulu Üyesi ve Turplatforma Genel Müdürü Sergey Tolçin, Abhazya’nın başarısının yalnızca hava ulaşımının yeniden başlamasıyla açıklanamayacağı görüşünde. Tolçin, Soçi’ye gelen her iki turistten birinin Abhazya’ya günübirlik tura çıktığını, Ritsa Gölü ve bölgedeki diğer doğal güzelliklerin cazibesinin büyük rol oynadığını söyledi. İş insanı Abhazya’nın fiyat açısından daha uygun olması, Soçi havalimanının bölgeye erişimi kolaylaştırması ve Sukhumi Havalimanı’nın açılmasıyla turist akışının hızlandığını vurguladı.

    Otel rezervasyon platformu Ostrovok’un verilerine göre, bu yaz Abhazya Türkiye’yi az bir farkla geride bıraksa da Rus turistlerin en çok ziyaret ettiği ülke Belarus oldu. Ostrovok Basın Sözcüsü Anita Gusiç, Abhazya ile Türkiye’nin ikinci ve üçüncü sıraları paylaştığını ifade etti.

    Gusiç, doğrudan uçuşların başlaması, Adler üzerinden tren seferleri, pasaport gerekliliğinin olmaması ve fiyat avantajının Abhazya’yı öne çıkardığını söyledi. Ortalama gecelik konaklama fiyatının Abhazya’da 6 bin 650 ruble, Türkiye’de ise 11 bin ruble olduğunu kaydeden Gusiç, son yıllarda bölgede kaliteli otellerin açıldığını ve hizmet seviyesinin yükseldiğini de vurguladı.

    Bu yaz Rus turist sayısında önemli artış yaşayan diğer destinasyonlar arasında Mısır da var. Ülkedeki yeni orta ve üst sınıf otellerin etkisiyle Mısır’a giden Rus turist sayısı yüzde 40’tan fazla arttı. Ayrıca Birleşik Arap Emirlikleri, Maldivler, Tunus, Malezya ve Venezuela da yoğun ilgi gördü. Genel olarak Rusların yurtdışı seyahatleri geçen yıla kıyasla yüzde 20 artarken, iç turizmdeki artış yüzde 0,2 ile neredeyse durma noktasına geldi. (Kaynak: TürkRus)

  • TÜRKİYE’DE 21. YÜZYILDA DEMOKRATİK GERİLEME VE TOPLUMSAL DÖNÜŞÜM

    TÜRKİYE’DE 21. YÜZYILDA DEMOKRATİK GERİLEME VE TOPLUMSAL DÖNÜŞÜM

    1. Türkiye, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde siyasal, toplumsal ve ekonomik yapısında derin dönüşümler yaşamıştır. 2000’lerin başında, Avrupa Birliği (AB) uyum sürecinin de etkisiyle demokratikleşme, ekonomik istikrar ve kurumsal güçlenme vaatleri ön plandayken, sonraki yıllarda giderek artan bir şekilde otoriterleşme, kurumsal erozyon ve toplumsal kutuplaşma sürecine girilmiştir (Esen & Gümüşçü, 2016; Özbudun, 2019).

    Bu dönüşüm, yalnızca bir “rejim değişimi” olarak değil, aynı zamanda bir “toplumsal dönüşüm süreci” olarak ele alınmalıdır.

    Siyasal toplum bilimi perspektifinden bakıldığında, Türkiye’nin deneyimi, modernleşme ile otoriterleşme arasındaki gerilimleri, küreselleşme ile ulusal kimlik siyasetinin çelişkilerini ve genç kuşakların özgürlük talepleriyle geleneksel siyasal yapılar arasındaki çatışmaları anlamak açısından verimli bir zemin sunmaktadır (Somer, 2022).

    Burada, Türkiye’nin 2000 sonrası siyasal ve toplumsal dönüşümünü, siyasal toplum biliminin teorik çerçevesi üzerinden incelemesi ve özelliklede şu sorulara yanıt bulmakta iyi olacaktır:
    • Türkiye’de kurumsal erozyonun temel dinamikleri nelerdir?
    • Ekonomik krizler ve gelir dağılımı eşitsizliği toplumsal yapıyı nasıl dönüştürmektedir?
    • Genç kuşakların siyasal değerleri ve katılım biçimleri, demokratikleşme açısından ne ifade etmektedir?
    • Adalet krizi ve hukukun üstünlüğü ilkesinin aşınması, siyasal rejimin geleceğini nasıl etkilemektedir?
    • AK Parti iktidarının İslamcı ideolojik evrimi ve dış politika yönelimleri, iç siyasetteki otoriterleşmeyi nasıl pekiştirmektedir?
    • Alternatif bir demokratikleşme modeli olarak “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” ne ölçüde çözüm sunabilir?

    Bu sorular etrafında yürütülecek bir analiz, Türkiye’nin güncel siyasal-toplumsal yapısını anlamanın ötesinde, demokratikleşme ve otoriterleşme literatürüne de katkı sağlayacaktır..

    1. Teorik Çerçeve: Siyasal Toplum Bilimi ve Demokratikleşme-Otoriterleşme Dinamikleri

    2.1. Siyasal Toplum Biliminin Kapsamı

    Siyasal toplum bilimi (political sociology), siyaset bilimi ile sosyolojinin kesişiminde yer alan, iktidar ilişkilerini toplumsal yapılar, sınıflar, kimlikler ve kurumlarla birlikte analiz eden bir disiplindir (Bottomore, 1993). Bu disiplin, özellikle devlet-toplum ilişkilerini, demokratikleşme süreçlerini ve otoriter rejimlerin toplumsal dinamiklerini anlamak açısından kritik bir yöntemsel çerçeve sunmaktadır.

    Türkiye örneği, siyasal toplum bilimi açısından tipik bir “geçiş toplumu” vakasıdır. Modernleşme ve küreselleşme süreçleri, geleneksel kimlikler ve dini değerlerle iç içe geçerek siyasal rejimi şekillendirmektedir. Bu nedenle Türkiye, hem demokrasi literatürü hem de otoriterleşme literatürü içinde önemli bir konuma sahiptir (Keyman & Aydın-Düzgit, 2021).

    2.2. Otoriterleşme Kuramları

    Otoriterleşme literatürü, Türkiye’nin siyasal dönüşümünü açıklamak için en yaygın kullanılan çerçevedir.
    • Rekabetçi Otoriterlik: Levitsky ve Way (2010), seçimlerin sürdüğü fakat adil rekabetin bozulduğu rejimleri “rekabetçi otoriterlik” olarak tanımlar. Türkiye, 2010’lu yıllardan itibaren bu kategoriye uygun bir örnek olarak değerlendirilmektedir (Esen & Gümüşçü, 2020).
    • Kurumsal Erozyon: Linz ve Stepan (1996), demokratikleşmenin yalnızca seçimlerle değil, aynı zamanda kurumsal yapıların istikrarı ile sağlanabileceğini vurgular. Türkiye’de yasama, yürütme ve yargı arasındaki denge mekanizmalarının zayıflaması, bu bağlamda kritik bir göstergedir.
    • Popülist Otoriterlik: Mounk (2018), popülist liderlerin halk desteğini kullanarak kurumsal denge-denetim mekanizmalarını aşındırdığını belirtir. Türkiye’de Erdoğan liderliğinde gözlemlenen süreç, bu teoriyle de açıklanabilir.

    2.3. Toplumsal Direnç ve Kamusal Alan

    Otoriterleşme süreçleri, yalnızca siyasal kurumların değil, aynı zamanda toplumsal dinamiklerin de şekillendirdiği süreçlerdir. Habermas’ın (1989) “kamusal alan” teorisi, demokratikleşmenin sivil toplum ve özgür tartışma ortamları üzerinden güçlenebileceğini savunur. Türkiye’de özellikle Gezi Parkı protestoları (2013), genç kuşakların ve sivil toplumun kamusal alanı nasıl sahiplendiğinin önemli bir örneği olarak değerlendirilebilir (Yörük, 2023).

    2.4. Ekonomi Politik ve Siyasal Meşruiyet

    Siyasal toplum bilimi, siyasal rejimlerin ekonomik performansla ilişkisini de inceler. Lipset’in (1959) klasik argümanı, ekonomik kalkınma ile demokrasinin paralel ilerlediğini savunurken, çağdaş çalışmalar ekonomik krizlerin otoriterleşmeyi hızlandırabileceğini göstermektedir (Przeworski et al., 2000). Türkiye’de 2000’lerin ilk on yılındaki ekonomik büyüme, AK Parti’ye toplumsal destek sağlarken; 2013 sonrası ekonomik krizler, rejimin meşruiyetini zayıflatmıştır (Öniş, 2023).

    2.5. İdeoloji, Kimlik ve İslamcılık

    Türkiye’nin siyasal dönüşümünü anlamak için ideolojik çerçeve de önemlidir. Siyasal İslam, AK Parti iktidarıyla birlikte devlet politikalarının merkezine taşınmış, bu süreç toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmiştir (Yavuz, 2018). Aynı zamanda dış politikada “Yeni Osmanlıcılık” yönelimi, iç siyasetteki ideolojik dönüşümle paralel ilerlemiştir (Taşpınar, 2021).

    1. Kurumsal Erozyon ve Siyasal Sistem

    3.1. Kurumsal Erozyon Kavramı

    Demokrasilerin sağlıklı işleyişi, yalnızca seçimlerin düzenli yapılmasına değil; aynı zamanda kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, denge-denetim mekanizmaları ve temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasına bağlıdır (Linz & Stepan, 1996). Ancak son yıllarda birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de “kurumsal erozyon” (institutional erosion) olgusu giderek belirgin hale gelmiştir. Kurumsal erozyon, mevcut demokratik kurumların biçimsel olarak varlığını sürdürmesine rağmen, işlevselliğinin giderek azalması ve otoriter bir yönetim tarzının kurumsallaşması anlamına gelir (Bermeo, 2016).

    Türkiye’de kurumsal erozyonun en belirgin boyutları;
    1. Yargının bağımsızlığının aşınması
    2. Yasama organının işlevsizleşmesi
    3. Seçim sistemindeki adaletsizlikler
    4. Medya ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması
    5. Sivil toplumun baskı altına alınması
    şeklinde sıralanabilir.

    3.2. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve Kuvvetler Ayrılığı Sorunu

    2017 Anayasa referandumu ile kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Türkiye’nin siyasal rejiminde köklü bir dönüşüm yaratmıştır. Parlamenter sistemin yerine geçen bu modelde, yürütme yetkisi tamamen Cumhurbaşkanında toplanmış, yasama organı olan TBMM’nin denetim kapasitesi büyük ölçüde sınırlandırılmıştır (Özbudun, 2019).

    Klasik parlamenter sistemlerde yürütme, yasamanın güvenine bağlı olarak görev yaparken; Türkiye’deki yeni modelde Cumhurbaşkanı hem devletin hem de hükümetin başı konumuna gelmiştir. Bu durum, kuvvetler ayrılığı ilkesini zedelemiş ve fiilen tek adam yönetimine dayalı bir rejimin ortaya çıkmasına yol açmıştır (Somer, 2022).

    Nitekim uluslararası karşılaştırmalı çalışmalar, Türkiye’nin 2018 sonrası dönemde “yarı-demokratik” veya “hibrit rejim” kategorisinden çıkarılarak “rekabetçi otoriterlik” sınıfına dahil edildiğini göstermektedir (Freedom House, 2023; Esen & Gümüşçü, 2020).

    3.3. Yargı Bağımsızlığının Zayıflaması

    Yargı, demokratik rejimlerin temel güvencesidir. Ancak Türkiye’de özellikle 2010 sonrası süreçte yargının bağımsızlığı ciddi biçimde zayıflamıştır. Anayasa Mahkemesi üyelerinin atanmasında yürütmenin etkisinin artması, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) siyasal iktidara bağımlı hale gelmesi, yargı üzerinde yoğun bir siyasal baskı yaratmıştır (Keyman & Aydın-Düzgit, 2021).

    Özellikle Gezi Parkı protestoları (2013), 17–25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları (2013), 15 Temmuz darbe girişimi (2016) ve sonrasındaki OHAL uygulamaları, yargının iktidar tarafından araçsallaştırıldığının çarpıcı örnekleridir. Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu’nun raporları, Türkiye’de yargının bağımsızlığının ciddi biçimde aşındığını ve bunun demokratik standartlarla bağdaşmadığını vurgulamaktadır (Venice Commission, 2023).

    3.4. Seçim Sistemi ve Demokratik Meşruiyet

    Türkiye’de seçimler düzenli olarak yapılmakta, ancak seçimlerin adil ve eşit koşullarda gerçekleşip gerçekleşmediği yoğun tartışmalara konu olmaktadır. Seçim barajının uzun süre %10 gibi yüksek bir seviyede tutulması, küçük partilerin parlamentoda temsil edilmesini zorlaştırmıştır. Ayrıca iktidar yanlısı medya üstünlüğü, devlet kaynaklarının seçim kampanyalarında yoğun biçimde kullanılması ve YSK kararlarının tarafsızlığının tartışmalı hale gelmesi, seçimlerin rekabetçi otoriterlik koşullarında gerçekleştiğini göstermektedir (Esen & Gümüşçü, 2020).

    2023 seçimlerinde muhalefetin geniş bir ittifakla girmesine rağmen Cumhurbaşkanlığı seçiminde başarısız olması, yalnızca toplumsal kutuplaşmanın derinliğini değil, aynı zamanda seçim süreçlerindeki kurumsal eşitsizlikleri de gözler önüne sermiştir (Somer, 2022).

    3.5. Medya Özgürlüğünün Kısıtlanması

    Basın özgürlüğü, demokrasinin temel direklerinden biridir. Ancak Türkiye, uluslararası basın özgürlüğü endekslerinde son yıllarda sürekli gerilemektedir. Sınır Tanımayan Gazeteciler’in 2023 raporuna göre Türkiye, 180 ülke arasında 165. sırada yer almaktadır (RSF, 2023).

    Ana akım medyanın büyük kısmının hükümete yakın sermaye gruplarının kontrolüne geçmesi, bağımsız gazetecilerin cezai soruşturmalara maruz kalması ve internet üzerinde sansür uygulamalarının yaygınlaşması, kamusal tartışma ortamını daraltmıştır. Bu durum, Habermas’ın (1989) tanımladığı “kamusal alan”ın işlevsizleşmesine ve demokratik kültürün zayıflamasına yol açmıştır.

    3.6. Sivil Toplumun Baskı Altına Alınması

    Türkiye’de sivil toplum kuruluşları, özellikle 2010 sonrası süreçte yoğun denetim ve baskılara maruz kalmıştır. Dernekler Kanunu ve Vakıflar Kanunu üzerinden getirilen düzenlemeler, hükümete yakın olmayan sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerini zorlaştırmıştır (Yörük, 2023).

    Bunun en önemli örneklerinden biri, Osman Kavala davasıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) tahliye kararlarına rağmen Kavala’nın serbest bırakılmaması, Türkiye’nin hukukun üstünlüğü ilkesinden uzaklaştığını ve sivil toplumu susturmaya çalıştığını göstermektedir (Council of Europe, 2022).

    3.7. Kurumsal Erozyonun Siyasal ve Toplumsal Sonuçları

    Kurumsal erozyonun en önemli sonucu, toplumda “güven krizinin” derinleşmesidir. İnsanlar yargıya, seçimlere ve medyaya güven duymadıkça, demokratik sistemin meşruiyeti de zayıflamaktadır. Nitekim KONDA’nın 2022 araştırmasına göre, toplumun yalnızca %27’si yargıya güvendiğini belirtmiştir.

    Bu güven kaybı, otoriterleşmenin toplumsal zemininin oluşmasına yol açarken; aynı zamanda genç kuşaklarda demokrasi talebini güçlendiren bir etki de yaratmaktadır. Böylece paradoksal bir biçimde, kurumsal erozyon süreci bir yandan rejimi otoriterleştirirken, öte yandan toplumsal düzeyde demokratikleşme taleplerini de tetiklemektedir.

    1. Ekonomik Kriz ve Sosyo-Politik Etkiler

    4.1. Türkiye Ekonomisinin 2000 Sonrası Dönüşümü

    2000’li yılların başında Türkiye, ciddi bir ekonomik krizden çıkmış ve IMF destekli yapısal reform programlarıyla yeniden büyüme sürecine girmiştir. 2002’de iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti), bu reformların sağladığı makroekonomik istikrarın siyasi meyvelerini toplamış ve özellikle 2002–2007 arasında ortalama %7’ye yaklaşan büyüme oranları elde etmiştir (Öniş & Kutlay, 2017).

    Bu dönemde enflasyonun düşmesi, yabancı sermaye girişlerinin artması ve AB sürecine bağlı yapısal reformlar, ekonomik büyümeyi desteklemiştir. Ancak bu büyümenin “ithalata dayalı ve krediye bağımlı” niteliği, kırılgan bir ekonomi yarattı (Erdem & Kaya, 2020).

    2008 küresel finans krizi Türkiye’yi sınırlı ölçüde etkilerken, 2013 sonrasında dış sermaye girişlerinin azalması ve siyasal risklerin artmasıyla birlikte ekonomik istikrarsızlık belirginleşmeye başladı.

    4.2. 2013 Sonrası Ekonomik Kırılganlık

    2013 yılı Türkiye ekonomisi açısından bir dönüm noktasıdır. Gezi Parkı protestoları, 17–25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları ve küresel sermaye hareketlerindeki değişim, ekonomik güven ortamını zedelemiştir (Yılmaz, 2021).

    2016’daki darbe girişimi ve ardından ilan edilen OHAL süreci, yabancı yatırımcı güvenini ciddi biçimde sarsmıştır. Türk Lirası’nda hızlı değer kaybı, yüksek enflasyon ve işsizlik sorunları ekonomik kırılganlıkları artırmıştır.

    Ayrıca 2018’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmesi, ekonomi yönetiminde öngörülebilirliği azaltmıştır. Özellikle Merkez Bankası’nın bağımsızlığını yitirmesi, faiz politikalarının siyasi müdahalelerle belirlenmesi, enflasyonun kontrolden çıkmasına neden olmuştur (Atiyas, 2022).

    4.3. Enflasyon ve Yaşam Maliyeti Krizi

    Türkiye’de 2021 sonrası süreçte yüksek enflasyon, halkın günlük yaşamını doğrudan etkileyen en önemli sorun haline gelmiştir. TÜİK verilerine göre resmi enflasyon 2022’de %70’e yaklaşırken, bağımsız araştırma grupları (ENAG) bu oranın %120’nin üzerinde olduğunu raporlamıştır.

    Gıda fiyatlarındaki artış, kira krizi ve enerji maliyetlerinin yükselmesi, toplumun geniş kesimlerinde “yaşam maliyeti krizi” yaratmıştır. Bu durum özellikle orta sınıfın erimesine yol açarken, alt gelir gruplarındaki yoksulluğu da derinleştirmiştir (World Bank, 2023).

    Toplumda “ekonomik adaletsizlik” algısı güçlenmiş, sosyal yardımlara bağımlı bir kitle oluşmuştur. AK Parti iktidarı, bu bağımlılığı seçim stratejisinin bir parçası olarak kullanmış, ancak uzun vadede bu durum kurumsal sosyal devlet mekanizmalarının zayıflamasına yol açmıştır (Buğra & Keyder, 2020).

    4.4. İşsizlik ve Gençlerin Gelecek Kaygısı

    Türkiye’de işsizlik oranı resmi verilere göre %10–12 arasında seyretse de, genç işsizlik oranı %20’nin üzerine çıkmıştır. Üniversite mezunlarının iş bulmakta zorlanması, genç kuşaklarda ciddi bir “gelecek kaygısı” yaratmaktadır (KONDA, 2022).

    Bu durum, yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal sonuçları olan bir olgudur. Gençler arasında artan göç etme eğilimi, beyin göçünü hızlandırmış; yurtdışında yaşamak isteyen gençlerin oranı %60’lara ulaşmıştır (Metropoll, 2021). Bu eğilim, rejimin meşruiyet krizini derinleştiren önemli bir faktördür.

    4.5. Gelir Dağılımı ve Sosyo-Ekonomik Kutuplaşma

    Ekonomik krizler, gelir dağılımındaki adaletsizlikleri artırmıştır. TÜİK verilerine göre Türkiye’de Gini katsayısı 2010’da 0.38 iken 2022’de 0.41’e yükselmiştir. Bu artış, gelir eşitsizliğinin toplumsal kutuplaşmayı beslediğini göstermektedir.

    Özellikle büyük şehirlerde konut fiyatlarının artışı, orta sınıfın konut sahibi olmasını imkânsız hale getirmiştir. Öte yandan iktidara yakın iş insanlarının büyük kamu ihaleleri üzerinden zenginleşmesi, “kayırmacı kapitalizm” (crony capitalism) tartışmalarını gündeme getirmiştir (Öniş, 2023).

    Bu tablo, siyasal toplum bilimi perspektifinden değerlendirildiğinde, otoriter rejimlerin ekonomik kaynakları patronaj ilişkileri aracılığıyla dağıtarak toplumsal desteği sürdürdüğünü ortaya koymaktadır (Gerschewski, 2013).

    4.6. Ekonomik Krizin Siyasal Davranışa Etkisi

    Ekonomik kriz, yalnızca ekonomik göstergelerle sınırlı bir mesele değil, aynı zamanda siyasal davranışları dönüştüren bir süreçtir.
    • Seçmen Davranışı: Krizin yoğun hissedildiği dönemlerde iktidara yönelik eleştiriler artsa da, iktidar sosyal yardımlar ve popülist söylemler aracılığıyla tabanını büyük ölçüde koruyabilmiştir (Çarkoğlu, 2022).
    • Toplumsal Protesto: Ekonomik zorluklar, özellikle gençler arasında protesto eğilimini artırmıştır. 2021’de Boğaziçi Üniversitesi protestoları, ekonomik sıkıntılarla birleşen demokratikleşme taleplerinin sembolü olmuştur.
    • Göç Eğilimi: Orta sınıf ve genç kuşaklar arasında yurtdışına gitme isteği, siyasal rejime yönelik güvenin azalmasının ekonomik boyutunu ortaya koymaktadır.

    4.7. Otoriterleşme ve Ekonomi Politikası İlişkisi

    Türkiye deneyimi, ekonomik krizlerin otoriterleşme süreçlerini nasıl pekiştirdiğini göstermektedir. Rejim, ekonomik sorunları açıklarken “dış güçler”, “küresel oyunlar” ve “faiz lobisi” gibi komplo söylemlerini kullanmış, böylece kendi sorumluluğunu toplumsal algıdan uzaklaştırmıştır (Taşpınar, 2021).

    Aynı zamanda, kriz dönemlerinde artan toplumsal hoşnutsuzluk, güvenlikçi politikalarla bastırılmıştır. Böylece ekonomik kırılganlık, demokratikleşmeyi teşvik etmek yerine, rejimin otoriterleşme eğilimini güçlendirmiştir.

    4.8. Ekonomik Krizin Siyasal Topluma Etkileri

    Türkiye’de ekonomik krizler, toplumsal kutuplaşmayı artırmış, gençlerde gelecek kaygısını derinleştirmiş ve siyasal rejimin meşruiyetini sorgulatmıştır. Ancak aynı zamanda, bu krizler toplumsal düzeyde demokratikleşme taleplerini de güçlendirmektedir. Özellikle genç kuşakların adalet, özgürlük ve fırsat eşitliği talepleri, Türkiye’de gelecekteki siyasal dönüşümün temel dinamiklerinden biri olacaktır.

    1. Toplumsal Dönüşüm, Gençlik ve Kamusal Alan

    5.1. Toplumsal Dönüşümün Dinamikleri

    Toplumlar, siyasal rejimlerden bağımsız olarak sürekli dönüşüm içerisindedir. Bu dönüşüm, ekonomik değişimlerle, teknolojik ilerlemelerle, kültürel dinamiklerle ve kuşaklar arası farklılıklarla şekillenir (Inglehart & Welzel, 2005). Türkiye’de özellikle son yirmi yılda yaşanan siyasal otoriterleşme sürecine rağmen, toplumsal düzeyde farklı yönde bir dönüşüm gözlemlenmektedir.

    Eğitim düzeyindeki artış, şehirleşme, dijitalleşme ve küreselleşme, genç kuşakların değer dünyasını derinden etkilemiştir. Bu nedenle, siyasal rejimin otoriterleşmesine rağmen toplumun özellikle genç kesiminde demokratikleşme yönelimlerinin güçlendiği söylenebilir (KONDA, 2022).

    5.2. Kuşaklar Arası Değerler Farkı

    Siyasal kültür literatürü, kuşaklar arasındaki değer farklılıklarının rejimlerin geleceğini şekillendirdiğini vurgular (Almond & Verba, 1963; Norris & Inglehart, 2019). Türkiye’de yapılan araştırmalar, genç kuşakların daha seküler, daha özgürlükçü ve daha eşitlikçi değerlere sahip olduğunu göstermektedir.

    Örneğin:
    • KONDA’nın 2022 araştırmasına göre 18–29 yaş grubunda dini kimliği “öncelikli kimlik” olarak tanımlayanların oranı %15’e kadar gerilemiştir.
    • MetroPoll (2021) verilerine göre gençlerin %65’i Türkiye’de geleceğini görmediğini ve fırsat bulursa yurtdışına gitmek istediğini ifade etmektedir.
    • Gençler arasında kadın-erkek eşitliği, LGBTİ+ hakları ve çevre bilinci gibi konularda daha liberal tutumlar gözlemlenmektedir (Yörük, 2023).

    Bu veriler, siyasal rejim ile toplumsal değerler arasındaki açının giderek büyüdüğünü göstermektedir.

    5.3. Eğitim, Dijitalleşme ve Yeni Kamusal Alanlar

    Türkiye’de üniversiteleşme oranı 2000’li yıllarda ciddi ölçüde artmış, yükseköğretime erişim genişlemiştir. Ancak bu genişleme nitelik sorunlarını da beraberinde getirmiştir (Çelik & Gür, 2020). Yine de üniversiteler, özellikle gençlerin demokratikleşme taleplerinin yükseldiği alanlar olmaya devam etmektedir.

    Dijitalleşme süreci, klasik anlamda Habermas’ın (1989) tanımladığı “kamusal alan” kavramını dönüştürmüştür. Sosyal medya, gençlerin siyasal katılım biçimlerini yeniden tanımlamış; protesto, örgütlenme ve eleştirel tartışmaların önemli bir platformu haline gelmiştir (Castells, 2012).

    Örneğin Gezi Parkı protestoları (2013), sosyal medyanın kitlesel mobilizasyon yaratma gücünü gösteren ilk büyük örneklerden biridir. Benzer şekilde 2021’deki Boğaziçi Üniversitesi protestolarında da Twitter ve Instagram gibi platformlar, öğrencilerin seslerini duyurmasında kritik rol oynamıştır.

    5.4. Gençlik Hareketleri ve Demokrasi Talebi

    Türkiye’de gençlik hareketleri, uzun bir siyasal mücadele tarihine sahiptir. 1968 öğrenci hareketlerinden 1980 öncesi siyasal kamplaşmaya, 1990’ların Kürt gençlik hareketlerinden 2000 sonrası çevreci ve feminist hareketlere kadar geniş bir yelpazede gençlik, değişim dinamiklerinin merkezinde olmuştur (Watts, 2010).

    Günümüzde gençlik hareketlerinin belirgin özellikleri şunlardır:
    1. Kimlik temelli çeşitlilik: Feminist, çevreci, LGBTİ+ ve insan hakları hareketleri gençler arasında yaygındır.
    2. Dijital örgütlenme: Sosyal medya ve dijital platformlar, örgütlenmenin klasik formlarının yerini almıştır.
    3. Otokratik rejime tepki: Gençler, mevcut siyasal sisteme karşı en güçlü eleştirel tutumları geliştiren toplumsal kesimdir.

    Bu çerçevede, gençlik hareketleri Türkiye’de otoriterleşmeye karşı en önemli demokratikleşme potansiyelini taşımaktadır (Somer, 2022).

    5.5. Kadın Hareketi ve Kamusal Alanın Genişlemesi

    Toplumsal dönüşümün önemli bir boyutu da kadın hareketidir. Türkiye’de kadınların eğitim ve işgücüne katılım oranındaki artış, toplumsal cinsiyet eşitliği taleplerini güçlendirmiştir (Arat, 2021).

    Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu gibi örgütlenmeler, dijital çağın sunduğu imkanlarla güçlü bir kamuoyu yaratmış; İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesine rağmen kadın hareketi giderek genişleyen bir toplumsal direnç göstermiştir.

    Kadın hareketi, yalnızca toplumsal eşitlik mücadelesi değil; aynı zamanda kamusal alanın demokratikleşmesinin de en güçlü dinamiklerinden biridir.

    5.6. Kamusal Alanın Daralması ve Yeni Direniş Biçimleri

    Siyasal iktidar, artan toplumsal demokratikleşme taleplerini bastırmak amacıyla kamusal alanı daraltmaya çalışmaktadır. Toplanma özgürlüğünün kısıtlanması, protestoların polis şiddetiyle engellenmesi ve sivil toplumun baskılanması bu çabanın örnekleridir.

    Ancak Michel de Certeau’nun (1984) belirttiği gibi, otoriter baskı koşullarında bile toplum, gündelik hayat pratikleri aracılığıyla direniş biçimleri geliştirebilir. Türkiye’de mizah, ironi, sokak sanatı ve dijital aktivizm, bu “mikro direniş” biçimlerinin somut örnekleridir.

    Örneğin, Gezi Parkı sürecinde ortaya çıkan “duran adam” eylemi, otoriter baskı koşullarında yaratıcılığın nasıl bir protesto biçimine dönüşebileceğini göstermiştir.

    5.7. Toplumsal Demokratikleşme ve Siyasal Otoriterleşme Çelişkisi

    Türkiye’nin siyasal sistemi otoriterleşirken, toplumsal düzeyde özellikle gençlik, kadın hareketi ve dijital aktivizm aracılığıyla güçlü bir demokratikleşme talebi ortaya çıkmaktadır.

    Bu durum, rejim ile toplum arasındaki mesafenin giderek açıldığını ve uzun vadede siyasal değişimin toplumsal dinamikler tarafından zorlanabileceğini göstermektedir. Siyasal toplumun otoriterleşmesine rağmen, toplumsal toplumun (civil society) demokratikleşme yönünde ilerlemesi, Türkiye’nin geleceği açısından umut verici bir çelişki yaratmaktadır.

    1. Adalet Krizi, Hukukun Aşınması ve Güven Sorunu

    6.1. Hukuk Devleti ve Adaletin Temelleri

    Hukuk devleti ilkesi, modern demokrasilerin en temel yapıtaşlarından biridir. Hukuk devleti, yasaların öngörülebilirliği, bağımsız yargı ve adil yargılanma hakkını garanti ederek, vatandaşların devlet karşısında güvenini sağlar (Dicey, 1885; Raz, 1979).

    Türkiye’de ise son yıllarda hukukun bağımsızlığı ve yargıya olan güven ciddi şekilde sorgulanmaktadır. Adaletin siyasi iktidar tarafından şekillendirilebilmesi, yasaların keyfi biçimde uygulanması ve yargı süreçlerindeki şeffaflık eksikliği, toplumda güven bunalımına yol açmıştır (OECD, 2021).

    6.2. Yargı Bağımsızlığının Erozyonu

    Yargı bağımsızlığı, demokratik sistemlerin işleyişi için hayati öneme sahiptir. Türkiye’de yargının bağımsızlığına dair göstergeler, özellikle HSYK yapısının değişimi ve yüksek yargı atamalarında iktidarın etkisi nedeniyle olumsuzdur (T.C. Adalet Bakanlığı, 2022).

    Bu durum, yalnızca yargının kendi iç işleyişini etkilemekle kalmaz; aynı zamanda vatandaşın devlete olan güvenini de zedeler. Güven krizinin sonuçları, hukuka güvenin azalması, kamu hizmetlerine erişimde tereddüt ve toplumsal huzursuzluk olarak kendini gösterir (Tyler, 2006).

    6.3. Adaletin Toplumsal Algısı

    Adaletin sadece hukuki değil, toplumsal bir boyutu da vardır. Citizens’ Trust Index (2022) verilerine göre Türkiye’de vatandaşların sadece %28’i adalet sistemine güven duymaktadır. Özellikle kırsal bölgelerde ve genç nüfus arasında bu oran daha düşüktür.

    Adalet algısı, ekonomik eşitsizlikler, hukuki süreçlerin yavaşlığı ve ceza infaz sistemindeki adaletsizliklerle doğrudan ilişkilidir. Bu bağlamda toplumsal algı ile hukukun uygulanması arasındaki fark, Türkiye’de hukukun meşruiyet krizini derinleştirmektedir (Ginsburg, 2011).

    6.4. Hukukun Aşınması ve Hukuki Güvenlik Sorunu

    Hukukun aşınması, kanunların öngörülebilirliğinin azalması ve yürütmenin yargı üzerindeki etkisinin artmasıyla karakterize edilir. Türkiye’de son yıllarda çıkarılan acele kararlar, yürütmenin yasama ve yargı üzerindeki baskısı ve keyfi uygulamalar, hukuki güvenliği zayıflatmıştır (Bozkurt, 2020).

    Hukuki güvenlik, yatırım kararları, girişimcilik, iş ilişkileri ve toplumsal barış için kritik bir unsurdur. Güven eksikliği, ekonomik büyüme, toplumsal işbirliği ve siyasi istikrar üzerinde doğrudan olumsuz etki yaratmaktadır (North, 1990).

    6.5. Hukuk ve Siyaset Arasındaki Gerginlik

    Türkiye’de hukuk ve siyaset arasındaki gerilim, tarihsel olarak sürekli gündemdedir. Ancak son dönemdeki otoriterleşme eğilimleri, yargının bağımsızlığını daha görünür biçimde azaltmıştır. Örnek olarak, yüksek profilli davalarda yargı kararlarının iktidar politikalarıyla uyumlu biçimde alınması, adaletin tarafsızlığına dair kuşkuları artırmaktadır (Somer, 2022).

    Bu durum, hem yurtiçinde hem yurtdışında Türkiye’nin hukuki meşruiyetini zedelemektedir. Uluslararası hukuk gözlemcileri ve Avrupa Konseyi raporları, yargının bağımsızlığına dair ciddi uyarılarda bulunmaktadır (Council of Europe, 2021).

    6.6. Toplumsal Güven Krizi

    Adaletin aşınması, yalnızca bireysel davaları etkilemez; toplumsal güveni de zedeler. Sosyal güven, devletin kanun ve normlara uyacağına dair toplumsal inancı ifade eder (Putnam, 2000). Türkiye’de toplumsal güvenin düşük olması, hukuka olan güvenin azalması ve devlet kurumlarına yönelik şüpheyle doğrudan bağlantılıdır.

    Araştırmalar, toplumsal güvenin düşük olduğu toplumlarda demokratik katılımın azalığını ve toplumsal kutuplaşmanın arttığını göstermektedir (Fukuyama, 1995). Bu durum, Türkiye’de genç kuşakların siyasal sisteme olan eleştirel tutumunu pekiştirmektedir.

    6.7. Hukuk ve Demokrasi Arasındaki İlişki

    Demokrasi ve hukuk birbirini tamamlayan iki temel unsurdur. Hukuk devleti zayıfladığında, demokrasi mekanizmaları da etkinliğini yitirir. Türkiye’de hukukun aşınması, seçim süreçleri, basın özgürlüğü ve sivil toplum üzerinde doğrudan etki yaratmaktadır (Diamond, 2008).

    Hukukun yeniden güvence altına alınması, yalnızca yargı reformu değil; aynı zamanda toplumsal bilinç, medya özgürlüğü ve şeffaf yönetişimle mümkündür. Bu çerçevede hukuk, toplumsal meşruiyetin ve demokratik istikrarın garantörü olarak kritik öneme sahiptir.

    6.8. Hukukun Yeniden İnşası Gerekliliği

    Türkiye’de adalet krizi ve hukukun aşınması, sadece bireysel hakları değil, toplumsal güveni ve demokratik istikrarı da tehdit etmektedir. Hukukun bağımsızlığının yeniden tesis edilmesi, yargı süreçlerinin şeffaflaştırılması ve toplumsal denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, Türkiye’nin demokratikleşme yolunda atması gereken en önemli adımlar arasında yer almaktadır.

    1. Ekonomik Eşitsizlik, Yoksulluk ve Sosyal Adalet

    7.1. Ekonomik Eşitsizlik Kavramı

    Ekonomik eşitsizlik, bireyler veya gruplar arasındaki gelir, servet ve yaşam standartlarındaki farklarla tanımlanır. Gelir dağılımındaki adaletsizlikler, yalnızca ekonomik değil, sosyal ve siyasi istikrar üzerinde de doğrudan etkilidir (Piketty, 2014).

    Türkiye’de ekonomik eşitsizlik, son yıllarda artış göstermiştir. TÜİK (2023) verilerine göre, Gini katsayısı 0,41 seviyesinde olup, eşitsizlik giderek belirginleşmektedir. Eşitsiz gelir dağılımı, toplumda sosyal adalet algısını zedeleyen temel faktörlerden biridir.

    7.2. Yoksulluk ve Toplumsal Etkileri

    Yoksulluk, yalnızca gelir eksikliği değil, eğitim, sağlık ve barınma gibi temel hizmetlere erişimdeki eksiklikleri de kapsar (Sen, 1999). Türkiye’de yoksulluk oranı özellikle kırsal kesimde ve genç nüfus arasında yüksektir. Yoksulluk, toplumsal katılımı azaltır, suç oranlarını yükseltir ve sosyal uyumu zayıflatır (World Bank, 2022).

    7.3. Sosyal Adalet Kavramı

    Sosyal adalet, toplumdaki kaynakların eşit ve adil dağılımını, fırsat eşitliğini ve dezavantajlı grupların korunmasını ifade eder (Rawls, 1971). Türkiye’de sosyal adaletin sağlanmasında, gelir dağılımı politikaları, sosyal yardımlar ve eğitim fırsatlarının eşitliği kritik rol oynamaktadır.

    Ancak uygulamada, sosyal adaletin sağlanmasında ciddi eksiklikler bulunmaktadır. Özellikle düşük gelirli kesimlerin sağlık, eğitim ve istihdam olanaklarına erişimdeki sınırlılıklar, toplumsal eşitsizliği derinleştirmektedir (OECD, 2021).

    7.4. Ekonomik Eşitsizlik ve Hukuki Boyut

    Ekonomik eşitsizlik, hukuki eşitlik ve adaletle de doğrudan ilişkilidir. Gelir adaletsizliği, bireylerin yargı süreçlerine erişimini kısıtlayabilir ve hukuki destek almayı zorlaştırabilir. Türkiye’de düşük gelirli bireylerin adli yardım mekanizmalarına ulaşımında karşılaştıkları zorluklar, hukuki eşitlik sorununu ortaya koymaktadır (Bozkurt, 2020).

    7.5. Küresel Perspektifte Türkiye

    Türkiye, ekonomik eşitsizlik açısından OECD ülkeleri arasında orta düzeyde bir konumdadır. Ancak son yıllarda enflasyonun yüksek seyretmesi, gelirlerin reel değer kaybına uğraması ve asgari ücretin yetersizliği, sosyal adalet sorunlarını daha da belirgin hale getirmiştir (World Bank, 2023).

    Küresel deneyimler, ekonomik eşitsizliği azaltan politikaların; eğitim ve sağlık yatırımları, sosyal yardımlar, vergi politikaları ve istihdam teşvikleriyle mümkün olabileceğini göstermektedir (Atkinson, 2015). Türkiye’de bu politikaların etkinliği sınırlı kalmaktadır.

    7.6. Eşitsizlik, Sosyal Güven ve Demokrasi

    Ekonomik eşitsizlik, toplumsal güven ve demokratik istikrar üzerinde doğrudan etkili bir faktördür. Gelir adaletsizliği yüksek olan toplumlarda, devlet kurumlarına ve hukuka güven azalır (Fukuyama, 1995). Türkiye’de artan eşitsizlik, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmekte ve demokratik katılımı olumsuz etkilemektedir.

    7.7. Sosyal Politikalar ve Çözüm Önerileri

    Sosyal adaletin sağlanması için güçlü sosyal politikalar gereklidir. Türkiye’de gelir eşitsizliğini azaltacak politikalar arasında:
    1. Vergi ve sosyal transfer politikalarının etkinleştirilmesi: Daha adil vergi sistemleri ve hedefe yönelik sosyal yardımlar.
    2. Eğitim ve sağlık yatırımlarının artırılması: Dezavantajlı bölgelerde fırsat eşitliğinin sağlanması.
    3. İstihdam ve asgari ücret politikalarının güçlendirilmesi: İş gücünün korunması ve yaşam standartlarının yükseltilmesi.
    4. Toplumsal farkındalık ve katılım mekanizmalarının geliştirilmesi: Sosyal adaletin yalnızca devlet politikaları ile değil, toplumsal bilinç ile desteklenmesi (Sen, 1999; Rawls, 1971).

    7.8.Ekonomik Eşitsizlik ve Toplumsal Adaletin Önemi

    Ekonomik eşitsizlik ve yoksulluk, Türkiye’nin demokratikleşme ve hukuki güven sorunu ile doğrudan bağlantılıdır. Sosyal adaletin tesis edilmesi, yalnızca ekonomik büyüme için değil, toplumsal huzur ve demokratik istikrar için de kritik önemdedir. Etkin sosyal politikalar, hukukun uygulanabilirliğini güçlendirecek ve toplumsal güveni artıracaktır.

    1. Toplumsal Güvenin Yeniden İnşası ve Hukukun Rolü

    8.1. Toplumsal Güvenin Önemi

    Toplumsal güven, bireylerin ve kurumların birbirine duyduğu güvenin genel seviyesini ifade eder. Güven, ekonomik, siyasi ve sosyal sistemlerin sağlıklı işlemesi için temel bir yapı taşıdır (Fukuyama, 1995). Toplumsal güvenin düşük olduğu toplumlarda, yolsuzluk, sosyal kutuplaşma ve hukuka uyumsuzluk oranları yükselir. Türkiye’de son yıllarda yapılan araştırmalar, toplumun devlet kurumlarına ve adalet sistemine duyduğu güvenin azaldığını göstermektedir (Bozkurt, 2020).

    8.2. Hukukun Toplumsal Güven ile İlişkisi

    Hukuk, toplumsal güvenin en temel belirleyicilerinden biridir. Hukuk devleti ilkesinin eksik uygulandığı toplumlarda, bireyler ve gruplar, hukuki süreçlere ve devlet organlarına güven duyamaz (Rawls, 1971). Türkiye’de adalet mekanizmalarına erişimdeki eşitsizlikler ve yargı süreçlerinin uzunluğu, toplumsal güvenin azalmasına katkıda bulunan başlıca faktörlerdir (OECD, 2021).

    8.3. Yolsuzluk ve Hukuki Güven

    Yolsuzluk, hukukun etkinliğini zayıflatır ve toplumsal güveni erozyona uğratır. Türkiye’de çeşitli kurumlarda yolsuzluk vakalarının artması, vatandaşların devlet kurumlarına güvenini azaltmaktadır. Transparency International (2023) raporuna göre, Türkiye’nin yolsuzluk algısı endeksi 100 üzerinden 42 ile orta seviyededir ve bu durum hukukun üstünlüğü ile toplumsal güven arasındaki ilişkinin önemini vurgular.

    8.4. Hukukun Yeniden Yapılandırılması ve Reformlar

    Toplumsal güvenin yeniden inşası için hukuki reformlar kritik öneme sahiptir. Bu reformlar arasında:
    1. Yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi: Mahkemelerin siyasi ve ekonomik baskılardan bağımsız hareket edebilmesi.
    2. Hukuki erişim mekanizmalarının yaygınlaştırılması: Özellikle düşük gelirli ve kırsal kesimdeki vatandaşların adli yardım ve hukuki destek olanaklarına erişiminin artırılması.
    3. Şeffaflık ve hesap verebilirlik uygulamaları: Kamu kurumlarının faaliyetlerinin denetlenebilir ve şeffaf hale getirilmesi (Bozkurt, 2020; OECD, 2021).

    8.5. Toplumsal Güveni Artıran Politikalar

    Toplumsal güven, yalnızca hukuki reformlarla değil, aynı zamanda sosyal politikalarla da desteklenmelidir. Gelir eşitsizliğinin azaltılması, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimin yaygınlaştırılması ve sosyal yardımların etkinleştirilmesi, güvenin yeniden tesisinde önemli rol oynar (Sen, 1999; Atkinson, 2015).

    Ayrıca, toplumsal diyalog ve katılım mekanizmalarının güçlendirilmesi, bireylerin karar alma süreçlerine dahil edilmesi, güvenin sürdürülebilir biçimde artmasını sağlar. Bu bağlamda Türkiye’de yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve sivil toplum kuruluşlarının desteklenmesi, güvenin tabana yayılmasını sağlar.

    8.6. Hukuk ve Demokrasi Arasındaki Bağlantı

    Demokratik sistemlerde hukukun üstünlüğü ve toplumsal güven, birbirini besleyen unsurlardır. Hukukun etkin uygulanmadığı toplumlarda, demokrasiye duyulan güven azalır ve toplumsal kutuplaşma derinleşir (Fukuyama, 1995). Türkiye örneğinde, seçim süreçlerine, temel hak ve özgürlüklere güvenin artması, hukukun uygulanabilirliği ve hesap verebilirlik mekanizmalarının güçlendirilmesi ile mümkün olacaktır.

    8.7. Kriz Yönetimi ve Güvenin Yeniden İnşası

    Toplumsal güven, ekonomik krizler, doğal afetler ve sosyal çatışmalar sırasında daha da önem kazanır. Kriz dönemlerinde hukukun etkinliği ve adil uygulamalar, toplumun devlet kurumlarına olan güvenini yeniden tesis eder (World Bank, 2022). Türkiye’de son yıllarda ekonomik ve sosyal krizler, toplumsal güvenin zayıflamasına yol açmış, hukuki mekanizmaların etkinliği güvenin yeniden inşasında kritik bir rol üstlenmiştir.

    8.8. Hukukun Rolü ve Toplumsal Güvenin Sürdürülebilirliği

    Hukuk ve toplumsal güven birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Hukukun etkin uygulanması, yolsuzluğun önlenmesi ve adil erişim mekanizmalarının sağlanması, güvenin temelini oluşturur. Türkiye’de hukuki reformlar ve sosyal politikaların eşgüdümlü uygulanması, toplumsal güvenin sürdürülebilir biçimde artırılmasını sağlayabilir.

    1. Sonuç ve Öneriler

    9.1. Sonuç

    Bu makale, Türkiye’de hukukun işleyişi, toplumsal güven ve devletin meşruiyeti arasındaki ilişkiyi kapsamlı bir biçimde ele almıştır. Analizlerimiz sonucunda şu temel bulgular ortaya çıkmıştır:
    1. Hukukun etkinliği toplumsal güvenin temel belirleyicisidir: Hukuk devletinin zayıflaması, yolsuzluk ve adaletsizlik, toplumun devlet kurumlarına olan güvenini doğrudan azaltmaktadır (Fukuyama, 1995; Bozkurt, 2020).
    2. Yargı bağımsızlığı kritik önemdedir: Mahkemelerin bağımsız olmaması, hukukun öngörülebilirliğini ve eşit uygulanmasını engeller. Bu durum, bireylerin ve kurumların hukuka olan güvenini zedeler (Rawls, 1971).
    3. Toplumsal katılım ve şeffaflık güveni güçlendirir: Yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları aracılığıyla bireylerin karar alma süreçlerine katılımı, toplumsal güvenin artmasını sağlar (Sen, 1999; Atkinson, 2015).
    4. Ekonomik ve sosyal faktörler güven üzerinde belirleyicidir: Gelir eşitsizliği, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimdeki kısıtlar, toplumsal güvenin düşük olmasına yol açmaktadır (World Bank, 2022).

    Bu bulgular, hukukun etkin uygulanması ve sosyal politikaların bütünleşik biçimde hayata geçirilmesinin, toplumsal güvenin yeniden tesis edilmesinde kritik rol oynadığını göstermektedir.

    9.2. Öneriler

    Burada , Türkiye’de toplumsal güvenin artırılması ve hukukun etkinliğinin sağlanması için şu öneriler geliştirilmiştir:

    1.  Yargı Reformu ve Bağımsızlık:
    •   Mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı, siyasi ve ekonomik baskılardan arındırılmalı.
    •   Hakim ve savcı atamaları, liyakat ve şeffaflık kriterlerine dayalı olmalı.
    2.  Hukuki Erişim ve Adli Yardım:
    •   Özellikle düşük gelirli ve kırsal bölgelerde yaşayan vatandaşların hukuki hizmetlere erişimi artırılmalı.
    •   Hukuki farkındalık programları ve ücretsiz danışmanlık hizmetleri yaygınlaştırılmalı.
    3.  Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik:
    •   Kamu kurumlarının faaliyetleri düzenli olarak denetlenmeli ve raporlanmalı.
    •   Yolsuzlukla mücadele mekanizmaları güçlendirilmeli ve kamuoyuna açık olmalı (Transparency International, 2023).
    4.  Toplumsal Katılımın Artırılması:
    •   Yerel yönetimlerin yetkileri ve kaynakları artırılmalı.
    •   Sivil toplum örgütleri ve vatandaş platformları, politika geliştirme süreçlerine dahil edilmeli.
    5.  Sosyal Politikalar ve Eşitlik:
    •   Gelir dağılımındaki eşitsizlikler azaltılmalı.
    •   Eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlere erişim yaygınlaştırılmalı.
    •   Sosyal güvenlik ve destek programları etkin ve adil biçimde uygulanmalı (Atkinson, 2015).
    6.  Krize Karşı Güven Mekanizmaları:
    •   Ekonomik, sosyal veya doğal kriz durumlarında hukukun uygulanabilirliği ve kriz yönetimi şeffaf olmalı.
    •   Acil durum planları, halkın güvenini zedelemeyecek biçimde tasarlanmalı ve uygulanmalı (World Bank, 2022).

    9.3. Son Söz

    Türkiye’de hukukun güçlendirilmesi ve toplumsal güvenin artırılması, yalnızca yasal reformlarla değil, sosyal ve ekonomik politikaların entegre uygulanmasıyla mümkündür. Hukukun öngörülebilir ve adil biçimde uygulanması, bireylerin devlet kurumlarına güvenini artıracak ve toplumun sosyal dokusunu güçlendirecektir. Bu süreç, uzun vadeli, sürdürülebilir ve çok boyutlu bir çaba gerektirir.

    Kaynakça

    .Çarkoğlu, A. (Ed.). (2022). Elections and Public Opinion in Turkey: Through the Prism of 2018 Elections. Routledge.
    • Dicey, A. V. (1885). Introduction to the Study of the Law of the Constitution. Macmillan.
    • Rawls, J. (1971). A Theory of Justice. Harvard University Press.
    • Habermas, J. (1989). The Structural Transformation of the Public Sphere: An Inquiry into a Category of Bourgeois Society. MIT Press.
    • Bottomore, T. (1993). The Frankfurt School and its Critics. Routledge.
    • Fukuyama, F. (1995). Trust: The Social Virtues and the Creation of Prosperity. Free Press.
    • Linz, J. J., & Stepan, A. (1996). Problems of Democratic Transition and Consolidation: Southern Europe, South America, and Post-Communist Europe. Johns Hopkins University Press.
    • North, D. C. (1990). Institutions, Institutional Change and Economic Performance. Cambridge University Press.
    • Sen, A. (1999). Development as Freedom. Oxford University Press.
    • Przeworski, A., Alvarez, M. E., Cheibub, J. A., & Limongi, J. (2000). Democracy and Development: Political Institutions and Well-Being in the World, 1950–1990. Cambridge University Press.
    • Putnam, R. D. (2000). Bowling Alone: The Collapse and Revival of American Community. Simon & Schuster.
    • Diamond, L. (2002). Thinking about hybrid regimes. Journal of Democracy, 13(2), 21–35.
    • Norris, P. (2011). Democratic Deficit: Critical Citizens Revisited. Cambridge University Press.
    • Gerschewski, J. (2013). The three pillars of stability: Legitimation, repression, and co-optation in autocratic regimes. Democratization, 20(1), 13–38.
    • Gümüşçü, Ş. (2013). The emerging opposition in Turkey: The Gezi Park protest. Turkish Studies, 14(4), 659–678.
    • Keyman, E. F. (2014). Türkiye’de demokrasi: kriz, arayış ve çözüm. Bilgi Üniversitesi Yayınları.
    • Özbudun, E. (2014). AKP at the crossroads: Erdoğan’s majoritarian drift. South European Society and Politics, 19(2), 155–167.
    • Özkırımlı, U. (2014). The Making of a Protest Movement in Turkey: #occupygezi. Palgrave Macmillan.
    • Atkinson, A. (2015). Inequality: What Can Be Done? Harvard University Press.
    • Gürcan, E. C., & Peker, E. (2015). Challenging Neoliberalism at Turkey’s Gezi Park: From Private Discontent to Collective Class Action. Palgrave Macmillan.
    • Esen, B., & Gümüşçü, Ş. (2016). Rising competitive authoritarianism in Turkey. Third World Quarterly, 37(9), 1581–1606.
    • Somer, M. (2016). Understanding Turkey’s democratic breakdown: Old vs. new and indigenous vs. global authoritarianism. Southeast European and Black Sea Studies, 16(4), 481–503.
    • Levitsky, S., & Way, L. A. (2010). Competitive Authoritarianism: Hybrid Regimes after the Cold War. Cambridge University Press.
    • Öniş, Z., & Kutlay, M. (2017). The Dynamics of Emerging Middle-Power Influence in Regional and Global Governance: The Paradoxical Case of Turkey. Palgrave Macmillan.
    • Yavuz, M. H. (2018). Toward an authoritarian turn in Turkey: From democratic promise to democratic backsliding. Middle East Critique, 27(2), 123–137.
    • Mounk, Y. (2018). The People vs. Democracy: Why Our Freedom Is in Danger and How to Save It. Harvard University Press.
    • Esen, B., & Gümüşçü, Ş. (2019). The perils of “Turkish presidentialism.” Middle East Report, 290, 14–19.
    • İstanbul Politikalar Merkezi. (2019). Türkiye’de popülizm ve otoriterleşme eğilimleri.
    • KONDA. (2019). Türkiye’de gençlerin toplumsal ve siyasal katılımı. KONDA Araştırma.
    • Öniş, Z. (2019). Turkey under the challenge of state capitalism: The political economy of the late AKP era. Southeast European and Black Sea Studies, 19(2), 201–225.
    • Özbudun, E. (2019). Demokratik gerileme ve Türkiye. Doğan Kitap.
    • Bermeo, N. (2016). On democratic backsliding. Journal of Democracy, 27(1), 5–19.
    • Bozkurt, V. (2020). Türkiye’de toplumsal güven ve devlet ilişkisi. Sosyal Bilimler Dergisi, 18(2), 45–67.
    • Erdem, T., & Kaya, A. (2020). Demokrasi ve toplumsal kutuplaşma: Türkiye örneği. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
    • Yavuz, M. H. (2020). Erdoğan’s authoritarian turn and Turkey’s democracy. Middle East Critique, 29(2), 143–159.
    • TESEV. (2020). Türkiye’de demokratikleşme ve hukuk devleti raporu.
    • Keyman, E. F., & Aydın-Düzgit, S. (2021). Authoritarianism and Democratic Backsliding in Turkey: Instruments and Strategies. Routledge.
    • Yılmaz, G. (2021). Popülizm ve Türkiye siyaseti. Uluslararası İlişkiler Dergisi, 18(70), 45–67.
    • Taşpınar, Ö. (2021). Kurdish Nationalism and Political Islam in Turkey: Kemalist Identity in Transition. Routledge.
    • OECD. (2021). Government at a Glance: Turkey. OECD Publishing.
    • Çarkoğlu, A. (2022). Türkiye’de seçmen davranışı ve demokrasi algısı. Turkish Studies, 23(4), 567–589.
    • World Bank. (2022). Social Protection and Trust in Governance. Washington, DC: World Bank.
    • Somer, M. (2022). Turkey: The slippery slope from reformist to authoritarian populism. Journal of Democracy, 33(2), 75–89.
    • Öniş, Z. (2023). Turkey’s new path: The political economy of authoritarian resilience. Mediterranean Politics, 28(1), 1–20.
    • Yörük, E. (2023). The Politics of the Welfare State in Turkey. University of Michigan Press.
    • Freedom House. (2023). Freedom in the World 2023: Turkey. https://freedomhouse.org
    • Reporters Without Borders (RSF). (2023). World Press Freedom Index 2023. https://rsf.org
    • Transparency International. (2023). Corruption Perceptions Index 2023. https://transparency.org
    • TÜİK. (2023). Tüketici Fiyat Endeksi. Türkiye İstatistik Kurumu.
    • Varieties of Democracy (V-Dem Institute). (2023). Democracy Report 2023. University of Gothenburg.
    • Venice Commission. (2023). Opinion on the Constitutional and Electoral Framework of Turkey. Council of Europe.
    • World Bank. (2023). World Development Indicators. https://data.worldbank.org

  • Bodrum uçuşa geçti…

    Bodrum uçuşa geçti…

    Her yaz olduğu gibi Bodrum bu yıl da yerli ve yabancı turist açısından tercih edilen bir destinasyona ev sahipliği yapıyor. Otellerdeki doluluk oranları yüzde 80’in üzerine çıktı. Turizm kentine halen rezervasyon yağıyor.

    Eylül ortasından Ekim sonuna kadar hareketlilik sürecek. Buna rahatlıkla “Bodrum uçuşa geçti” diyebiliriz Çünkü Bodrum kalabalığı her yıl artarak devam ediyor. İlçe artık sınırlarına dayandı. Pahalılık da işin çabası. Buna rağmen Bodrum’u tercih edenler pahalılığa da önemsemiyor.

    Birçokları “Bodrum’un sıcaklığı da kalabalığı da çekilmez” diyorsa da Bodrum’u tercih edenler her şeyi göze alıyor. Kalabalık üzerine kalabalık geliyor.

    Bodrum’u tercih edenler kiralık villarda ya da tanıdık akraba evinde tatilin tadını çıkarmaya gayret ediyor. Ekim- Kasım aylarında Rus ve İngiliz turist bekliyor. Ev kiraları da tavan yaptı.

    Bodrum aynı zamanda sarı yazı bekliyor. Sarı Yaz denizin sıcaklığında tavan yapıyor.  O nedenle sarı yazı bekleyenler tatillerini de uzatıyor.

    15 Eylül–15 Ekim arasındaki dönemin “sarı yaz” olarak yaşanacağını ve bu dönemin turizm açısından oldukça verimli geçeceği tahmin ediliyor.

    Bodrum’da yaz hareketliliği devam ederken, yüksek sıcaklıklara rağmen tatilciler hem denizin hem de kentin sunduğu imkanlardan faydalanıyor.

    Bodrum Otelciler Derneği Başkanı Ömer Faruk Dengiz, Ağustos ayında kentte otel doluluklarının yüzde 85 seviyesinde gerçekleştiğini belirtti. Dengiz, bu oranların ağırlıklı olarak 4 ve 5 yıldızlı tesislerden geldiğini, daha düşük bütçeli otellerde ise doluluğun yüzde 65’in üzerinde olduğunu aktardı.

    Yılın ilk yedi ayında hava ve deniz yoluyla 570 bini aşkın yabancı turistin Bodrum’a geldiğini söyleyen Dengiz, sezon zaman zaman inişli çıkışlı geçse de hakkını verdiklerini söyledi. Dengiz ancak bölgenin kayıpları en az yaşayan destinasyonlardan biri olduğunu vurguladı. Rezervasyon akışlarının olumlu seyrettiğini dile getiren Dengiz, Eylül ayında da hareketliliğin süreceğini ve dolulukların yüzde 80’e ulaşmasını beklediklerini kaydetti.

    Dengiz ayrıca, uçuşların 5 Kasım’a kadar süreceğini, 20 Eylül’den itibaren İngiliz ve Rus turistlerin gelişlerinin devam edeceğini belirterek, 15 Eylül–15 Ekim arasındaki dönemin “sarı yaz” olarak yaşanacağını ve bu dönemin turizm açısından oldukça verimli geçeceğini öngördüklerini ifade etti.

    Bir önemli konuya daha değinelim:

    Deniz yolu ile Bodrum’a gelenler de var. Para harcayan ve esnafın rahatlamasını sağlayanlar gelmeye devam edecek. Bodrum deniz yolu ile gelenlerden de kazanmaya devam ediyor.

    Yapılan açıklamalarda bugüne kadar deniz yolu ile ortalama 120 bin turist geldi. Sezon sonuna kadar bu sayının 150 binin üzerinde

    Deniz yolu ile birkaç günlüğüne gelen turistler aynı zamanda yeme-içme sektörüne de katkı sağlıyor. Esnaf da düzenini yeni gelecek olanlar için kurma çabasında.

  • Hane halkları gariban sınıfında…

    Hane halkları gariban sınıfında…

    Gelir düzeyin zayıfsa gariban sınıfındasın demektir. Bizde de hane halkları gariban sınıfındalar. Gelir düzeyi düşüklüğü zar zor geçinmenin diğer adıdır. Yapılan bir araştırma bunun sonuçlarını ortaya koyuyor.

    Türkiye’deki hane halklarının yüzde 1,1’i en üst sosyoekonomik seviyede yer alırken il düzeyinde en üst ve üst seviye grubunda bulunanların yüzde 28,6’sının İstanbul’da, ilçe düzeyinde ise yüzde 4,1’inin Ankara’nın Çankaya bölgesinde yaşadıkları belirlendi

    Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), ilk kez “Sosyoekonomik Seviye 2023” bültenini yayımladı. Bülten, hane halklarının sosyal ve ekonomik statüsünün birlikte ele alındığı bir ölçüm aracı olarak tanımlandı.

    Çalışmada idari kayıtlar kullanılarak, ülkedeki 26 milyondan fazla hanenin tamamı için sosyoekonomik seviye skoru hesaplandı. Hesaplamalarda 2022, 2023 ve 2024 yılı verileri kullanılırken referans dönemi orta yıl olan 2023 olarak adlandırıldı.

    Araştırma kapsamında, sosyoekonomik seviye gruplarına bakıldığında, Türkiye’deki hane halklarının yüzde 1,1’i en üst seviyede, yüzde 11’i üst, yüzde 16,4’ü üst altı, yüzde 19,7’si üst orta, yüzde 16,5’i alt orta, yüzde 18,6’sı alt ve yüzde 16,7’si en alt seviyede yer aldı.

    İller bazında, Ankara’daki hane halklarının yüzde 2,5’inin en üst seviyede, yüzde 16,5’inin üst, yüzde 20’sinin üst altı, yüzde 17,5’inin üst orta, yüzde 17,4’ünün alt orta, yüzde 14’ünün alt ve yüzde 12,2’sinin en alt seviyede bulunduğu görüldü.

    İstanbul’dakilerin yüzde 2,4’ünün en üst seviyede, yüzde 16,4’ünün üst, yüzde 19’unun üst altı, yüzde 18,6’sının üst orta, yüzde 17,2’sinin alt orta, yüzde 13,8’inin alt, yüzde 12,6’sının ise en alt seviyede olduğu belirlendi.

    İzmir’deki hane halklarının ise yüzde 1,2’si en üst seviyede bulunurken yüzde 12,4’ü üst, yüzde 17,6’sı üst altı, yüzde 18,8’i üst orta, yüzde 17,8’i alt orta, yüzde 17,1’i alt ve yüzde 15’i en alt seviyede yer aldı.

    İl düzeyinde en üst (A+) ve üst (A) sosyoekonomik seviye gruplarındaki hane halkları, Türkiye içindeki oranlarına göre sıralandığında, bu seviyelerdeki hane halklarının en fazla olduğu iller yüzde 28,6 ile İstanbul, yüzde 11,5 ile Ankara, yüzde 6,7 ile İzmir, yüzde 3,9 ile Bursa ve yüzde 3,3 ile Antalya çıktı.

    Söz konusu seviyelerdeki hane halklarının en fazla olduğu ilçeler ise sırasıyla yüzde 4,1 ile Çankaya (Ankara), yüzde 2,4 ile Kadıköy (İstanbul), yüzde 1,9 ile Yenimahalle (Ankara) olarak hesaplandı.

    İlçeler ortalama sosyoekonomik seviyeye göre sıralandığında, skoru en yüksek 7 ilçenin sırasıyla Çankaya (Ankara), Kadıköy (İstanbul), Beşiktaş (İstanbul), Etimesgut (Ankara), Nilüfer (Bursa), Bakırköy (İstanbul) ve Güzelbahçe (İzmir) olduğu görüldü.

    Skoru en düşük 7 ilçe ise sırasıyla Çamoluk (Giresun), Derebucak (Konya), Doğanşar (Sivas), Felahiye (Kayseri), Dikmen (Sinop), Pınarbaşı (Kastamonu), Bayramören (Çankırı) olarak belirlendi.

  • Altın Portakal’da Emek Ödülleri

    Altın Portakal’da Emek Ödülleri

    Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde, Emek Ödüller bu yıl; Feride Çiçekoğlu ve Cansu Baydar’a takdim edilecek.

    24 Ekim – 2 Kasım 2025 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak 62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde; “Sinema Emek Ödülü” Feride Çiçekoğlu’na, “Genç Sinemacı Emek Ödülü” ise Cansu Baydar’a takdim edilecek.

    ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde lisans ve lisansüstü eğitimini tamamlayan Feride Çiçekoğlu, Fulbright burslusu olarak Pennsylvania  Üniversitesi’nde doktorasını yaptı. Siyasi düşünceleri nedeniyle 12  Eylül döneminde yargılandı. Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde tanıştığı küçük bir çocukla paylaştığı anılar, Uçurtmayı Vurmasınlar adlı kitabına ilham oldu. Kitabı sinemaya uyarlamak isteyen yönetmen Tunç Başaran ve sanat yönetmeni Jale Başaran’la yaptığı çalışma sürecinde senaryo yazmayı öğrendi. Senaryo yazarlığına Xavier Koller’in yönettiği, Yabancı Dilde En iyi Film OSCAR’ını alan 1990, İsviçre yapımı “Umuda Yolculuk (Reise der Hoffnung-Journey of Hope)” ile devam eden Feride Çiçekoğlu, sinema alanında yeni bir akademik kariyer inşa etti. 2007 yılında bu alanda profesör olan Çiçekoğlu’nun İngilizce yayınlarının yanı sıra toplumsal cinsiyet meseleleri üzerinden İstanbul filmlerine odaklanan bir üçlemesi bulunuyor: Vesikalı Şehir (2007), Şehrin İtirazı (2015) ve İsyankâr Şehir (2019).

    Çiçekoğlu, Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde; 1989 yılında Uçurtmayı Vurmasınlar ile “En İyi Senaryo Ödülü”ne, 2021 yılında da “Altın Portakal Ulusal Film Yarışması Cahide Sonku Ödülü”ne layık görüldü.

    Senaryolarını Melisa Önel ile birlikte yazdığı Kumun Tadı (2014) ve Aniden (2022) filmleri Berlin’de ve Tokyo’da dünya prömiyeri yaptılar. Üçüncü ortak senaryoları olan Pivot filminin yapım hazırlıkları sürüyor. En güncel kitabı Bir Senaryo Yazalım (2025) ile yaklaşık kırk yıllık senaryo yazarlığı deneyimini genç kuşaklarla paylaşan Çiçekoğlu, halen İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde mimarlık, edebiyat, psikoloji ve senaryo yazarlığı dersleri vermeye devam ediyor.

    “Genç Sinemacı Emek Ödülü” Cansu Baydar’a Takdim Edilecek

    Bahçeşehir Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü’nden mezun olan Cansu Baydar, 2014’te Berlin’de bir parkı işgal eden mültecilerle yaptığı görüşmelerden oluşan This Is Afreeka adlı kısa belgeseli çekti.  Berkun Oya’nın Bir Başkadır (2020) dizisinde ve Cici (2022) filminde yönetmen ve yapımcı asistanlığı yaptı. Kaan Müjdeci’nin Iguana Tokyo (2022) filmi ve Hamlet (2021) dizisinin senaryo ve yönetmen asistanlığını üstlendi. Yazıp yönettiği ilk kısa film “Neredeyse Kesinlikle Yanlış” (2024), dünya prömiyerini 81. Venedik Film Festivali’nin Orizzonti Kısa Film Yarışması’nda, Kuzey Amerika prömiyerini ise Sundance Film Festivali’nde yaptı. 50’den fazla uluslararası festivale seçilen film; İtalya, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Güney Kore, Fransa, İspanya, Portekiz, Mısır, Irak, Kosova, Romanya, Ermenistan, Azerbaycan, Makedonya’da gösterildi. Baydar, Türkiye prömiyerini Antalya’da gerçekleştirdiği “Neredeyse  Kesinlikle Yanlış” filmiyle 61. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “Ulusal Kısa Film Yarışması En İyi Kısa Film Ödülü”nü kazandı.

    Bakü Uluslararası Film Festivali’nin Uluslararası Yarışma’sında En İyi Kısa Film, İzmir Kısa Film Festivali’nde En İyi Kurmaca Film, En İyi Oyuncu (Rahaf Armanazi) ve En İyi Görüntü Yönetmeni (Barış Özbiçer), Landshut Kısa Film Festivali’nde Seyirci Ödülü, Akbank Kısa Film Festivali’nde En İyi Kısa Film, Engelsiz Filmler Festivali’nde En İyi  Kısa Film, Sinop Film Festivali’nde En İyi Kısa Film, Sinepark Kısa Film Festivali’nde En İyi Kısa Film ve En İyi Yönetmen, FILMAY Kısa Film Festivali’nde En İyi Yönetmen, Kaş Film Festivali’nde En İyi Oyuncu (Rahaf Armanazi) ve En İyi Yönetmen ödüllerini toplayan film, SİYAD Türkiye Sineması Ödülleri’nde de 2024’ün En İyi Kısa filmi seçildi.

    62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin “Emek Ödülleri”, festivalin açılış töreninde takdim edilecek.

  • Bodrum tıklım tıklım…

    Bodrum tıklım tıklım…

    Muğla’nın turizmde lokomotif ilçesi Bodrum’a bu yılın ilk 7 yerinde hava ve deniz yoluyla 570 binin üzerinde yabancı turist geldi. Bodrum Otelciler Derneği Başkanı Ömer Faruk Dengiz, “Bölgesel olarak en az zarar veren ve kaybedilen yaşayan destinasyonları dikkate almayı unutmayın. Şu anda sürdürülebilir bir büyümemiz var” dedi.

    Kentte hava sıcaklıkları yer yer 45 dereceye kadar yükselirken, deniz suyu sıcaklığı 27 derecelerde seyrediyor.

    Bodrum’da fiyatlar 3 bin liradan başlıyor. Buna rağmen turizm kenti tıklım tıklım dolu. İlçede tatile devam edenler Eylül ayının güzelliğini de yaşayacak. Çünkü Bodrum’da eylül ayı çok güzel geçiyor deniz de daha sıcak.

    Her şey dahil tesislerinde 2 kişilik bir oda fiyatı, 9 bin liradan başlıyor.

    Dünyanın en önemli turizm destinasyonlarından biri olan Bodrum’da turizm hareketliliği devam ediyor. Kentte hava sıcaklıkları yer yer 45 dereceye kadar yükselirken, deniz suyu sıcaklığı 27 derecelerde seyrediyor. Kente gelen yabancıların sakinlerinde tatillerini geçirirken, tarihi noktalarda ziyaret ederek çarşı esnafına katkı sağlıyor. Bunun yanı sıra yarımada boyunca pek çok eğlence dünyası ve kullanılan ünlü sahneler, yerli ve yabancı dinlenme havanın kararmasıyla eğlencelerini sürdürüyor.

    Bodrum’da ağustos yerinde yüzde 85 dolulukla dikkati veren Otelciler Derneği Başkanı Ömer Faruk Dengiz de şu görülerini yansıtıyor:

    “Sezon ortasını yarıladık. Herkes kazasız belasız elinden geldi. Bodrum’a 7 ayda hava ve denizden 570 bin üzerinde yabancı turist geldi. Sezon transferli, çıkışlı olsa da para harcamayı başarır. Sezon içinde belli zamanlarda bile en hızlı toparlamaya çalıştığımızı. Büyümemiz var. Akışları iyi gidiyor ve dolulukların yüzde 80’ini bulacağız.

    Bodrum’da her bütçeye uygun fiyat olduğunu söyleyen Bodrum Otelciler Derneği Başkan Yardımcısı Alişir Şahin de konu hakkında da  şu şekilde görüşlerini yansıtıyor::

    “Sezon yavaş başladı. Temmuz’un 15’inden sonra hareketlendi. Havalar sıcak ve tatil için gelenler Bodrum’un serin sularında serinliyor. Eylül ayındaki hava sıcaklıkları ağustosa göre biraz daha düşecek ve orta yaş üzeri bu süre var. Bodrum’da eylül-ekim ayları güzel oluyor, kampanyalar da var. Tatil yapacaklar, bu fırsatı değerlendirebilirler. Daha sonra Rusya, Almanya, Belçika şeklinde devam ediyor. Bodrum’da her şey dahil tesislerinde 2 kişilik bir oda fiyatı, 9 bin liradan başlıyor.”

    Karma Bodrum’dan iki ayda büyük başarı

    Ağırlıklı olarak ABD’li ve Avrupalı turist ağırlayan Bodrum’un dikkat çeken otellerinden The Bodrum Edition, yerel deneyim arayan misafirlere Türkiye’nin gastronomi zenginliklerini sunuyor. Tesis hem yerel, hem de zararlı, zenginliğini gözlerin önüne seriyor, hem bu ürün hem de şeflerin tanıtımını yapıyor. Ünlü insanların ve sanatçıların tercihi Türkiye’nin yaz aylarındaki en önemli tatil duraklarından Bodrum, sunduğu tatil imkanları ile yurt dışında daha fazla görünür hale geldi. Özellikle son yıllarda ünlü iş insanları ve sanatçıların tercihi haline gelen Ege’nin incicisi, lüks tatilin sınırları zorluyor. Lüks yatları, lüks restoranları ve kişiselleştirilmiş hizmetleri ile özellikle zengin bölümlerinin odalarındaki Bodrum’da, “pahalı” algısı ile de mücadele etmek zorunda kalıyor. Yerel zenginlikleri bir araya getirerek Bodrum’un gözde otellerinden The Bodrum Edition ise lüks ile yerel zenginlikleri bir araya getirmek için büyük çabayı durdurmak. Bodrum Edition Genel Müdürü Mustafa Bulmuş, Bodrum’a gelen misafirlerin zengin ve ekonomik açıdan yüksek olduğunu ancak bu misafirlerin Bodrum’a gelirken “Balıkçı Ege kasabası” deneyimlerini yaşamak istediklerini söyledi. “Farklı deneyimler de yaşamak istiyorlar” ağırlıklı olarak ABD’li ve Avrupalı misafirlere hizmet veren Mustafa Bulmuş, daha sonra şunları söyledi “Evet, öğrenciler Bodrum’u çok seviyor ancak bazen de hayal kırıklıklarını dile getiriyorlar. Çünkü Bodrum’a gelirken bir balıkçı kasabası deneyimi de görmek istiyorlar. Evet, lüks otel ve yatlarında konaklıyorlar, lüks ortamda yemek yiyip, lüks mağazalarda öğrenmeyi veriş yapıyorlar ama Bodrum’a ve Türkiye’ye farklı deneyimler de yaşamak” dedi. “Gastronomik tecrübeler sunacağız” The Bodrum Edition olarak misafirlere gastronomik yerel ürünler sunmak istediklerini söyleyen Bulmuş, “Osman Sezener ve Mehmet Akdağ gibi şeflerle işbirliği yaparak arkadaşlare Bodrum ve Türkiye’den gastronomikler sunacağız. ise misafirlerin mutluluğu ola

  • Erzurum dünya çapında bir spor ve turizm merkezi…

    Erzurum dünya çapında bir spor ve turizm merkezi…

    Gerek dağ turizmi, gerekse Palandöken dağ sporları açısından Erzurum tüm rakiplerine nal toplatıyor. Erzurum’un sahip olduğu doğal güzellikler ve tesisler, doğru stratejilerle uluslararası turizmde güçlü bir marka haline gelmesi için yol haritası çizildi.

    Anadolu her açıdan zengin. Turizmin her türlüsü yapılabilir.Erzrum buna sadece bir ortak. Bir de Palandöken’i bütün dünya biliyor. Burada kayak sporunun her türlüsü yapılıyor. Aynı zamanda ortaya çıkan merkezler de Erzurum’un altyapı zenginliğini gözler önüne seriyor.

    Turizm Otel Yöneticileri Derneği (TUROYD) ve Erzurum Valiliği iş birliğiyle düzenlenen “Doğu Anadolu Bölgesi turizm Çalıştayı”, Palandöken’de turizm vizyonunu güçlendiren önemli bir adım oldu.

    Bölgenin turizm potansiyelini dünya standartlarına taşımayı hedefleyen çalıştay, otel yöneticilerini, kamu kurumlarını ve sektör temsilcilerini ortak akılda buluşturdu.

    Açılış konuşmasını yapan Erzurum Vali Yardımcısı Mustafa Berk Çelik, Erzurum’un iklimi, modern tesisleri ve uluslararası organizasyonlardaki deneyimiyle “sadece Türkiye’nin değil, dünyanın önde gelen turizm ve spor merkezlerinden biri olmaya aday olduğunu” vurguladı.

    TUROYD Başkanı Tayfun Sancar, çalıştayın temel amacını şu sözlerle özetledi:


    “Bölgenin turizmde güçlü yönlerini öne çıkarırken, kalifiye insan kaynağı ve ulaşım gibi konularda da çözüm üretmeyi hedefliyoruz. Erzurum’un sahip olduğu doğal güzellikler ve tesisler, doğru stratejilerle uluslararası turizmde güçlü bir marka haline gelebilir.”

    Çalıştaya; Erzurum Gençlik ve Spor İl Müdürü Levent Çakmur, İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Yer, TÜRSAB Kuzeydoğu Anadolu Bölge Başkanı Nuh Şenol, Atatürk Üniversitesi Turizm Fakültesi akademisyenleri ve çok sayıda otel yöneticisi katıldı.

    Çalıştay sonucunda ortaya çıkacak eylem planlarının, Doğu Anadolu Bölgesi’nin uluslararası ölçekte cazibe merkezi olmasına, turizmde sürdürülebilir büyümenin sağlanmasına ve istihdamın artmasına katkı sunması bekleniyor.

    Turizm hedeflerimizi 100 milyar dolara çıkarıyoruz.

    Kültür ve Turizm Bakanı Yardımcısı Nadir Alpaslan, “Turizmde hedeflerimizi 100 milyar dolara çıkartmak için yoğun bir şekilde çalışıyoruz. 81 ilde turizmi geliştirerek, 12 ay yaymamız lazım” dedi.

    Kültür ve Turizm Bakanı Yardımcısı Nadir Alpaslan, turizm gelir hedefinin 100 dolar milyar olduğunu söyleyerek, “Doğa harikası Artvin’in Yusufeli’nin cennet yerindeyiz. Cumhurbaşkanımızın destekleri ve turizmi oluşturmasıyla birlikte Bakanımızın liderliğinde turizm konusunda, ülkesini en iyi tanınan ülke haline getirdik. Turizmde hedeflerimizi 100 milyarlara çıkartmak için yoğun olarak çalışıyoruz, 81 ilde turizmi geliştirmemiz gerekiyor” şeklinde konuştu.

  • ANAYASA MADDE 10

    ANAYASA MADDE 10

    Ülkem bir bilinmezliğe hızla yol almakta, bilgenin (Bahçeli’nin) istekleriyle.

    Özgür Bey’de tüy dikti: “Eşit yurttaşlık kavramına varız “demekle.

    Bizim siyasetçiler ya yasa bilmiyorlar ya da bilerek ülkenin geleceğine oynuyorlar.

    Kürt olduğunu iddia eden siyasetçiler ise bu zaaftan yararlanarak, bu gidişatı hızlandırmak için, ateşe odun atmaktan geri kalmıyorlar.

    Şart-şurt yok denilerek algı oluşturulan, “Terörsüz Türkiye” söyleminin geldiği noktaya bakar mısınız?

    İkinci oturumda alınan kararları, tutanakları DEM bilecek, Hüda-Par bilecek ama bu asil millet on yıl bilemeyecek.

    Kim öle kim kala.

    Sn. Özel diyor ki, “Mit elemanlarını ifşa mı etseydik.” Dem ve Hüda-Par’ın etmeyeceklerinin garantisi nedir?

    Tamam görüntü olmasın.

    Ne konuşuldu ne anlatıldı ne tutanaklar tutuldu onu söyleyin asil millete.

    Bu konuda her ne hikmetse, Dut yemiş bülbüller misali: susmayı tercih ediyorlar. Kimden neyi saklıyorsunuz neden? Bu asil milletin bilmediğini istemediğiniz ne konuşuldu o toplantıda?

    Sevgili okurlarım!

    Anayasa’da eşit yurttaşlığı belirleyen bir 10. Madde var.

    Türkiye sınırları içinde yaşayan yurttaşlara eşit yurttaşlık ve haklar sağlayan bu maddeden kimse bahsetmiyor.

    Neden?

    Siyasetçilerimiz bi zahmet açıp okusunlar bu madde ne diyormuş, maddenin hilafına neden neler isteniyor?

    Anayasa Madde:10

    Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. 

    Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.”

    Burada kime nasıl bir ayrımcılık var? Kim eşit yurttaş olmaktan ayrıştırılmış?

    Eşit yurttaşlık, Anayasa ile zaten garanti altına alınmış. Başka şey istemek art niyettir, sinsi bir plandır. Türkiye üzerinde emelleri olan emperyal güçlerin taşeronluğunu yapmaktır.

    Türk ve Türklük kavramını çıkararak ülkenin temellerini sarsmayalım. Emperyalistlerin değirmenine su taşıyan olmayalım.

    Sevgili okurlarım!

    Bu maddenin neresinde bir eksiklik var, hak ve yurttaşlık isteyenler açısından?

    İnanın şu an ülkede bir TÜRK SORUNU var gibi.

    Eğer yaralı bir parmağa işemek istiyorsanız bu sorunu çözünüz.

    Ülkede sorun fikirlerde, beyin altındaki isteklerde. Ayrılıkçı düşüncelerde, emperyalist güçlerin içimizdeki taşeronlarının eylem ve söylemlerinde. Yani terör sorununda.

    Hangi şu ya da bu vatandaşımızın, hangi mahkemede ırkı soruluyor, eğitimde ırkına bakılıyor, iş kurmada ticaret yapmada ayrımcılık görüyor?

    Hangi Hakkarili, Vanlı, Muşlu, Siirtli, Tuncelili ülkenin neresine gidemiyor, hangi üniversiteye kayıt yaptıramıyor, İzmir’de, İstanbul’da, Ankara’da, Mersin’de iş kuramıyor, ticaret yapamıyor?

    Lütfen gerçekçi olun. Siyaset adamından ziyade devlet adamı olun.

    Zira Siyaset adamları gelecek seçimleri, devlet adamları gelecek nesilleri düşünür. Üç beş oy ve birkaç fazla vekil kazanma uğruna ülkenin temel yapısını, birlik ve beraberliğini bozmayın.

    Sizler Anayasa’ya uyun yeter.

    Esen kalınız.

  • 17 Ağustos 1999 Marmara depremine “Asrın Felaketi” diyenlerin maksadı nedir?

    17 Ağustos 1999 Marmara depremine “Asrın Felaketi” diyenlerin maksadı nedir?

    17 Ağustos 1999 gece yarısı saat 03.02’de 45 saniye süren 7,4’lük Gölcük ve 12 Kasım 1999 günü 7.2‘lük Düzce depremleri başta Kocaeli, Yalova, Sakarya, İstanbul ve Düzce illerinde büyük yıkıma ve can yitimine neden olmuştu.

    TBMM’sinde Deprem Yönetiminde Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Araştırması Komisyonu aradan 10 yıl geçtikten sonra yayınladığı Temmuz 2010 tarihli raporuna göre, depremde 17 bin 480 kişi ölmüş, 43 bin 953 kişi yaralanmış ve binlerce yapı yerle bir olmuştu.

    SONRAKİ SÜREÇTE TÜRKİYE’DE OLAN DEPREMLER VE BİLANÇOLARI:

    •23 Ekim 2011 tarihinde 7.2’lik Van depreminde başta Van olmak üzere Iğdır, Erzurum, Kars, Bingöl, Muş, Bitlis, Siirt, Batma, Mardin, Diyarbakır, Şanlıurfa illerinde büyük yıkıma ve can yitimine neden olmuştu. Resmî raporlara göre 644 kişi ölmüş, 1.966 kişi yaralanmış ve binlerce yapı yerle bir olmuştu.

    •Kahramanmaraş Pazarcık  ve Elbistan’da olan 7.7 ve 7.6 büyüklüğünde 6 Şubat 2023 günü 04:17’de ve 13:24’de olmak üzere art arda iki deprem olmuştu.

    Başta Kahramanmaraş olmak üzere Gaziantep, Şanlıurfa, Diyarbakır, Adana, Adıyaman, Osmaniye, Hatay, Kilis, Malatya ve Elazığ illerinde  büyük yıkıma ve can yitimine neden olmuştu. Resmi raporlara  göre 53 bin 537 kişi ölmüş, 107 bin 213 kişi de yaralanmış; 81’i çocuk     305 kişi kayıp olduğu ve   binlerce yapı yerle bir  olmuştu.

    KAMÇATKA YARIMADASI’NDA 8,8 ‘LİK DEPREM VE SONUÇLARI:

    •Rusya Federasyonu’nun Kamçatka Yarımadası’nda 30 Temmuz 2025 tarihinde meydana gelen 8,8 büyüklüğündeki depremde  ‘Türkiye’nin yarısı kadar jeolojik kitle hareket etmiş. Buna karşın  ciddi bir hasar ve  can kaybı olmamış! Yetkililer boyu dört metreyi bulan tsunami dalgalarının limanı ve bir balık işleme tesisini sular altında bıraktığı, bazı gemilerin de açığa sürüklendiğini bildirmiş.Sakhalin bölgesindeki bir elektrik şebekesi de hasar almış.

    • O zaman soralım: 17 Ağustos 1999 Marmara depremine “Asrın Felaketi” diyenlerin maksadı nedir?

    Depremlerde ölenlere rahmet, sekeli olarak yaşamın sürdürenlere ve  acılı aile fertlerine sabırlar diliyorum. 17.8.2025 Pazar

  • Yangınları Meteorolojik Koşullar Değil, İnsanın Neden Olduğu Faaliyetleri Çıkarmaktadır

    Yangınları Meteorolojik Koşullar Değil, İnsanın Neden Olduğu Faaliyetleri Çıkarmaktadır

    Yangının çıkmaması için önceden planlanmayan önlemler ve gereklilikler ve yangın sonrası için organizasyon ve eş güdüm gibi insan faktörleri sorgulanmalıdır 

    Türkiye’de Son Dönem Artan Orman Yangınları; Ekolojik Etkiler, Nedenler ve Politika Aplikasyonları.

    Son günlerde artan ve bir türlü kolay kontrol altına alınamayan yangınlar, “neredeyse ülkede orman kalmadı” dedirtecek ölçüde kaygı yaratmaktadır. Günlerdir yanan ormanların toplam alanını hâlen bilmiyoruz. Yakında Orman Genel Müdürlüğü (OGM) istatistikleri açıklandığında bir hesap-kitap yaparak kendi analizimi gerçekleştirebilirim. Ekolojik çeşitlilik fiilen yanmaktadır. Yanan habitatlarla birlikte ekosistem kirlenmekte, atmosfere sera gazları salınmakta ve ölçülmesi güç çok sayıda olumsuz etki ortaya çıkmaktadır. Bu etkiler bütüncül değerlendirildiğinde, her bir orman yangınının bilinenin çok ötesinde doğayı ve yaşam sağlığını tahrip ettiği açıktır.

    Yanan Orman değil insanlığın ve Canlılığın Sürülebilir Geleceğidir

    Yanan yalnızca ağaçlar değildir; bir gram toprakta bulunan milyarlarca virüs, bakteri, mantar, aktinomiset ve diğer mikroorganizmalar ile memeliler dâhil pek çok canlının yaşam alanı zarar görmektedir. Canlı varlığın yaklaşık dörtte üçünün habitatı olan toprak biyotası tahrip olmaktadır. Ekolojinin öğrettiği temel bir gerçek, yeryüzünün her karışının birbirinden farklılık göstermesidir: Her ekosistem, iklim-toprak-habitat koşullarındaki değişimlerle özgün dinamikler üretir. Canlılar bulundukları ortama hızla uyum sağlayarak kendilerine uygun yaşam stratejileri geliştirir; bu süreçte hayvanlar âleminde (hatta bazı bitkilerde) trofik ilişkiler gereği bir canlının diğerini tüketmesine dayalı beslenme biçimleri de görülür. Yanan alanlarda tanımlanmamış endemik türlerin ve biyoçeşitliliğin yok olması yaşamın her alanına olumsuz etki edeceği muhakkaktır.

    Yangınlar Kendiliğinden Çıkmaz, Sebep-Sonuç İçinden Bir Etken Yangına Neden Olmak Zorundadır

    İklim değişimlerinin en çok etkilediği ve aşırı sıcakların ve oluşan meteorolojik koşulların etkisi ile başta tek yıllık bitki örtüsü olmak üzere orman bitkileri ve beraberinde toprak neminin buharlaşması ile oluşan kuraklık yanıcı materyallerin yangınlarla hızla yayılmasına ortam yaratmaktadır.  Meteorolojik koşular ile yer yüzeyindeki koşullar bir araya gelince orman ve anız yangını riski doğal olarak artar. Ancak yangının oluşmasına neden olan bir etmen gerekir. Otlar ve ağaçlar durduk yerde YANGIN ÇIKARMAZ. Yangınları ya insanlar yeni arsa ve arazi rantı çıkarmak, tarım alanı ve maden alanı açmak, elektrik hatlarından kaynaklı kıvılcımlar, şimşek çakması oluşan kıvılcımalar, orman alanına insanların bıraktığı mercek etkisi yapan cam veya benzeri malzemeler veya doğal camsı minerallerin mercek etkisi gibi faktörler yangına neden olmaktadır. İklim değişimi, meteorolojik koşullar yangının çıkmasını ve yaygınlaşmasını artırır, kontrolünü zorlaştırır. Ancak doğrudan yangın çıkamaz!

    Yangınlar Büyük Çoğunlukla İnsan Kaynaklı

    Yangın ve yarattığı etkiler beklentinin ötesinde ciddidir. Yangınların %96’sının insan kaynaklı olduğu Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından açıklanmıştır. Büyük olasılıkla bu oran daha da yüksektir; zira insanın doğrudan eylemleri, dolaylı etkileri, orman yönetimi uygulamaları veya farkında olmadan bırakılan materyaller yangınlara zemin hazırlamaktadır. Nitekim OGM verileri, yangınların çok büyük çoğunluğunun insan kaynaklı olduğunu uzun süredir göstermektedir. Düzenli gelişmeleri izleyen bir toprak bilimci ve duyarlı bir yurttaş olarak kanaatim, sorunun temel kaynağının “insan” olduğu yönündedir.

    Her olaydan sonra açıklanan nedenler incelendiğinde yangınların tamamına yakınının insanın doğrudan ya da dolaylı faaliyetleriyle ilişkili olduğu görülür. OGM verilerine bakılırsa yıllar içinde yangın sayıları hızla artmaktadır. Yakın geçmişte yangınlar Akdeniz kıyı şeridindeydi, şimdilerde Ege ve Marmara Bölgelerine doğru genişledi. Ülkemizin Akdeniz ve Ege-Marmara bölgeleri son yıllarda ciddi bir göç aldı ve her tarafa yerleşim yerlerine açıldı, 2B imar yasası, tarımsal orman alanların yerleşim yerlerine açılması ile ormanların içlerine kadar yerleşimciler girer oldu. Basına yansıyan görüntüler kent sınırlarının ormanlara dayanması ile şimdilerde köyleri özelliklede sonrada yapılmış yapıları orman yangınlar ile hızla alevlerin içinde kalarak yok olmaktadırlar. Orman alanları yakınında kontrolsüz yeni yerleşimler ve mesire alanı kullanımları riski artırmaktadır. Diğer tarafta özelleştirilen ve düzenli bakımları yapılmadığı belirtilen elektrik iletim hatlarından kaynaklanma; orman içi temizlik ve bakım eksiklikleri de yangına davetiye çıkarıyor. Yıllardır yanlışlığını dile getirdiğimiz anız yakma pratiği de ormana sıçrayan yangınlarda önemli rol oynamaktadır. Orman ekolojisini yaşayarak öğrenen orman köylülerine verilen koruyucu ve destekleyici politikaların zayıflaması, ormanları fiilen “sahipsiz” bırakmaktadır.

    Aşağıdaki özet tablo, son yıllara ait bazı temel göstergeleri derlemektedir (OGM’nin 2024 resmî verileri):

    Tablo, 2020-2024 arası orman alanı ve yangın sayısı ve orman alanı

    YılToplam alan hektarYangın sayısıYanan alan hektarArtış
    202022.933.0003.41320.971 
    202123.110.0002.793139.5032020’ye göre +177.000 ha artış
    202223.245.0002.16012.799 
    202323.363.0712.57915.520 
    202423.363.0843.79727.485 2023 yılına göre 13 bin hektar tarım alanı artmış

    Konu bütüncül bir analize tabi tutulmalıdır. Orman köylüsünün konumu ve destek mekanizmaları yeniden gözden geçirilmeli; orman sınırlarına dayanan kentlerin kontrolsüz büyümesi, kontrolsüz göç ve ormanların mesire alanı olarak yoğun ve denetimsiz kullanımı analitik yaklaşımla ele alınmalıdır. Yıllar önce de ifade ettiğim üzere, orman alanları içinde kısa sürede kuruyan otların erken dönemde kontrollü otlatılması önemli yangının genişlemesini azaltma yöntemi olabilir. Keçilerin orman düşmanı olmadığını, uygun otlatma rejimleriyle orman yönetimine doğal bir koruma sağladığını gösteren bulgular dikkate alınmalıdır. Yangın söndürme konusundaki alt yapı ve ekipman planlanması, su yerine yangın söndürme köpükler kullanımı çalışmaları mutlaka planlanmalı. Drone ve uzaktan algılama teknikleri ile erken uyarı ve küçük yangınlara droneler ile müdahale teknikleri gözden geçirilmeli. 

    Küçük Çıkarı İçin Yangını Çıkmayacak ve Ekolojiyi Koruyacak Nitelikte İnsan Yetiştirmek Gerekiyor

    Temel soru, insan faaliyetlerinin yangına yol açmayacağı bir yönetişim modelinin nasıl kurulacağıdır. Ağır yaptırımlar elbette caydırıcı olabilir; ancak kalıcı çözüm, ormanın yakılmasının yanlışlığı konusunda bilinç ve sorumluluk düzeyi yüksek bir toplum inşa etmekten geçer. Bu kapsamda risk azaltma (orman yakıt yönetimi, hat bakımı, yerleşim-orman ara yüzü planlaması), eğitim, erken uyarı-hızlı müdahale kapasitesi ve yerel toplulukların (özellikle orman köylülerinin) kurumsal olarak güçlendirilmesi eşzamanlı ilerletilmelidir.

    Sorunu Orman Mühendisi bilim insanları, Orman Bakanlığı yetkililer ve ilgiler önemli hayati önemdeki açıklamaları önemli. Ancak toprak bilimcisi, ormanın dibinde büyümüş duyarlı bir yurttaş olarak sorunun kaynağı olarak ülkenin içinde bulunduğu ekolojiyi kavrayamamış, iklim değişimlerinin yaratacağı meteorolojik olguları analiz edemediği için zamanında önlem almayan, planlama yapmayan, yangın sonrasında ne tür araç-gereç ve organizasyon sorunun üstesinden gelineceğini organize demeyen insan da sorunun kaynağıdır. Yangını bilinçli çıkaranların bulma cezalandırmak önemli ancak bütünlüklü sorunu çözülmediği de açıktır. Ancak asıl yapılması gereken ormanın yakılmasının yanlışlığının bilinci gelişmiş ve sorumluk sahibi doğayı içselleştirmiş insan yetiştirmektir. Yangınalar konusunda toplumsal bir farkındalık yaratmak gerekir.

    Sonuç olarak; insan kökenli risklerin baskın olduğu can sıkıcı orman yangınlarının ekolojik ve toplumsal maliyeti ölçülenden çok daha fazla oluğu muhakkaktır. Doğru politika bileşeni, cezai yaptırımlar önemli. Ancak ekolojik anlamda kontrollü otlatma dâhil yangının genişlemesinin önceden kontrolü için bir yönetim olabilir. Başta orman içi altyapı (özellikle enerji iletim hatları) bakımı; orman-yerleşim yeri seçimi planlama, göç olgusu; orman köylüsünün kurumsal destekler ile güçlendirilmesi ile ormanın daha iyi korunacağı beklentisi ile birlikte ormanın çok yönlü öneminin eğitimi ve farkındalık programları ile birlikte uygulanması kaçınılmaz gözüküyor. Kontrolü otlatma, su yerine, köpük vs. etkili söndürücüler, uzaktan algılama ve drone teknikleri gibi yangının genişlemeden anında müdahaleler gerekli. OGM’nin güncel istatistikleri açıklandığında, yanan alanlar ve emisyon etkileri üzerine nicel bir analiz yapılması farkındalığın artırılması için öğretici olacaktır.

  • ABD Büyükelçisi T.Barrak da ,Fener Rum Kilisesi’nin “Ekümenik” meselesine parmak atmış!

    ABD Büyükelçisi T.Barrak da ,Fener Rum Kilisesi’nin “Ekümenik” meselesine parmak atmış!

    ABD Büyükelçisi Tom Barrak da ,Fener Rum Kilisesi’nin “Ekümenik” meselesine parmak atmış!

    ABD Büyükelçisi Tom Barrak da 11 Ağustos Pazartesi günü Fener Rum Kilisesini ziyaret etmiş!

    Ne de olsa kambersiz düğün olmaz!

    Bu ziyarette başpapaza Ekümenik Patrik’ (Evrensel Patrik) diye iltifatta bulunmuş!

    Acaba diye sorulsa!

     *Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ı,

    * Türkiye Ermenileri Patriği Sahak Maşalyan’ı

    * Türk Ortodoks Paşa Ümit Erenerol’u

    * Türkiye Hahambaşı Rav David Sevi’yi  da görmeye gitmiş mi?

    Büyükelçisi Tom Barrak:

    ·  Bugün Ekümenik Patrik I. Bartelomos ile bir araya gelmekten onur duydum.

    ·   Trump ile görüşmek üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne yapacağı seyahati ve Türkiye, Suriye ve bölge genelinde geniş kapsamlı bir ekümenik diyaloğu destekleme konusundaki kararlılığını konuştuk; ne kadar büyük ve bilge bir lider.”

    Tom Barrack, Anadolu Ajansı’na (AA) 30 Haziran’da verdiği röportajda da “Dedem 1900’lerde Osmanlı pasaportuyla ve cebinde 13 lira ile Amerika’ya gitti. DNA’mın geldiği yere dönmek ayrıcalık ve onur. Osmanlı İmparatorluğundaki ‘millet sistemi’ yüzlerce yıl farklı grupların merkezi sistemde varlıklarını sürdürmelerine imkân verdi. Türkiye, tüm bunların merkez noktası olabilir, Suriye’de gördüğünüz üzere” diyerek Osmanlı millet sistemini övmüşmüş!

    İki Anımsatma:

    1.Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, başbakanlığı döneminde, Başpiskopos’un ‘Ekümenik’ unvanını kullanmasıyla ilgili verdiği bir demeçte, “Ecdadımı rahatsız etmediğine göre beni de rahatsız etmez. Ama benim ülkemde bazılarını rahatsız edebilir” demişmiş,

    2.2020 yılında ise Cumhurbaşkanlığının gönderdiği resmi davette de( resmi bir belgede), Bartelomos’un isminin başında ‘Ekümenik Patrik’ sıfatı yer almışmış.

    Dışişleri eski bakanlarından Şükrü Sina Gürel, konuya ilişkin olarak:

    ·  Lozan tutanaklarında ‘Patrik siyasete karışmama kaydıyla İstanbul’da kalabilir’ deniyor.

    ·   Türkiye bu şartla razı olmuş. Ama şimdiye kadar Patrikhane’nin hem içeride hem dışarıda siyasi faaliyetleri var.

    ·  Şimdiye kadar İçişleri’nin, Fatih Kaymakamlığının altında bir kurum gibi görünen bu Patrikhane’yi uyarması lazımdı.

    ·  Fakat İçişleri Bakanlığı bunu nasıl yapabilir?

    ·  Cumhurbaşkanı davetiye yollayıp ‘Ekümenik Patrik’ adresine hitap etmese bu, belki yaşanabilirdi.

    ·  (Fener) Patrikhane’nin ‘Vatikan gibi davranma alışkanlığı’ kazanabileceği” uyarısında bulunmuş.

    SORU: Türkiye’de hangi makamlarda oturanlar ne yapması gerekiyor?

    ( BU YAZI HABER VE MAKALELERDEN DERLENMİŞTİR.)

     (* ) Ekümeniklik nedir?

    Sözcük anlamı itibarıyla ‘evrensellik’ anlamındadır. Uluslararası antlaşmalara göre Patrik’in yalnızca İstanbul’daki Rum Ortodoks cemaatinin dini başıdır. Bu nedenle, devletlerin ve diplomatların bu unvanı resmi yazışma ve açıklamalarda kullanması, Türkiye açısından doğrudan ‘egemenlik haklarına saldırıdır