Blog

  • Kakule bileşeni agresif meme kanserinde etkili olabilir

    Kakule bileşeni agresif meme kanserinde etkili olabilir

    Kakule, baharat kakule ve diğer bitkilerde bulunan doğal bir maddedir. Kanser hücrelerinin bağışıklık sisteminden kaçmasına yardımcı olan bir genin aktivitesini değiştirdiği için agresif meme kanserinin tedavisi için umut vadeden bir adaydır.

    Kakulenin içinde bulunan bir maddenin meme kanserinde tedavi edici faydaları olabileceği belirtiliyor.

    Meme kanserlerinin yaklaşık %10 ila %15’i üçlü negatiftir. Bu, kanser hücrelerinin tipik tedavi hedeflerinden yoksun olduğu anlamına gelir: Östrojen ve progesteron hormonları veya HER2 büyüme faktörü için reseptörleri yoktur. Bu tür tümörlerin tedavisi zordur ve agresif bir şekilde büyüme eğilimindedirler.

    İki farklı üçlü negatif meme kanseri hücresi üzerinde yapılan laboratuvar deneylerinde, kardamonin tedavisinin doz arttıkça her iki hücre tipinde de canlılığın azalmasına yol açtığı gösterilmiştir. Hücre hatlarından biri Afro-Amerikan kadınlardan, diğeri ise Avrupalı kadınlardan elde edilmiştir. Kardamonin, yalnızca Avrupalı kadınlarda meme kanseri hücrelerinin bağışıklık sisteminden kaçmasına yardımcı olan PD-L1 adlı bir genin aktivitesini azaltmıştır. Bu durum, farklı etnik kökenlerden insanların kardamonine farklı tepki verebileceğini düşündürmektedir.

    “Bu, üçlü negatif meme kanserinin tedavisi için büyük önem taşıyan PD-L1 ekspresyonu üzerinde kardamoninin inhibitör etkisini tanımlayan ilk çalışmadır,” diyor araştırma bulgularını Philadelphia’daki Deneysel Biyoloji Yıllık Toplantısı’nda sunan Tallahassee’deki Florida A&M Üniversitesi’nden Profesör Patricia Mendonca. Kardamoninin yüzyıllardır baharat olarak ve son zamanlarda da besin takviyesi olarak kullanıldığı göz önüne alındığında, araştırmacı, kardamonin ile kanser tedavisinin diğer kemoterapötik ajanlara göre daha az yan etkiye sahip olabileceğinden emin.

  • ECEVİT ve ERBAKAN’IN 1974’DE İLAN ETTİĞİ TÜRK KITA SAHANLIĞI YUNANİSTAN’A TERK EDİLDİ

    ECEVİT ve ERBAKAN’IN 1974’DE İLAN ETTİĞİ TÜRK KITA SAHANLIĞI YUNANİSTAN’A TERK EDİLDİ

    ERDOĞAN VE AKP HÜKÜMETİ’NDEN BÜYÜK SKANDAL. ECEVİT VE ERBAKAN’IN 1974’DE İLAN ETTİĞİ TÜRK KITA SAHANLIĞI YUNANİSTAN’A TERK EDİLDİ

         Yunanistan, 16 Nisan 2025’de yayınladığı Deniz Mekânsal Planlaması Haritası’nda, Ege Denizi’nde 2004’den itibaren işgal ettiği 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı ile anılan ada ve kayalıkların Deniz Yetki Alanlarını da kendi egemenlik sınırları içinde gösterdi. 

         Ankara Üniversitesi, Deniz Hukuku Ulusal Araştırma Merkezi (DEHUKAM) de Yunanistan ile eş zamanlı olarak 16 Nisan 2025’de, Türkiye Deniz Mekânsal Planlaması Haritası yayımladı. Haritada, Türkiye’nin Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’deki 220 bin kilometrekarelik Türk Kıta Sahanlığı (Deniz yatağı ve altındaki Petrol ve Doğalgaz Alanları) Yunanistan’a terk edildi. Basın üzerinden Ankara Üniversitesi’ni uyararak haritanın düzeltilmesini talep ettik. 

    https://www.sozcu.com.tr/yunanistan-adalarimizin-kita-sahanligini-satisa-cikardi-p171296

    https://www.aydinlik.com.tr/haber/eski-msb-genel-sekreteri-umit-yalim-mavi-vatan-haritasi-eksiktir-525959

         Ancak, harita, hiçbir düzeltme yapılmadan UNESCO-IOC (United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization-Intergovernmental Oceanographic Commission) Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü-Hükümetler arası Oşinografi Komisyonu nezdinde Türkiye Cumhuriyeti tarafından 16 Haziran 2025’de tescil ettirildi. 

         Ankara Üniversitesi DEHUKAM’ın Resmi İnternet Sitesinde, Türkiye’de Deniz Mekânsal Planlamasının (DMP) ilan edilmesi ve uygulanmasından sorumlu yegâne yetkili makamın T.C. Cumhurbaşkanlığı olduğu belirtilmiş. Mekânsal planlar oluşturulurken ve geliştirilirken Ulaştırma, Dışişleri, Savunma, Kültür, İçişleri, Tarım, Enerji, Ticaret ve Çevre bakanlıkları ile iş birliği yapıldığı örnekler verilerek anlatılmış. 

         Yani, Ankara Üniversitesi DEHUKAM’ın hazırladığı harita, hiçbir düzeltme yapılmadan Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümeti tarafından UNESCO-IOC’ya tescil ettirilmiş. 

         Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin 16 Haziran 2025’de UNESCO-IOC’ya tescil ettirdiği eksik haritadan cesaret alan Yunanistan, eksik gösterilen deniz alanlarındaki boşluğu doldurarak 21 Temmuz 2025’de, Güney Ege’de Milli Deniz Parkı Haritası yayımladı. Yunanistan, anılan haritada, işgal ettiği Muğla Ardıççık Adası ve Muğla Koçbaba Adası’nı ve bu adaların Deniz Yetki Alanlarını kendi egemenlik sınırları içinde gösterdi. Hakan Fidan yönetimindeki Türk Dışişleri Bakanlığı da aynı gün çok cılız bir açıklama yaparak Yunanistan’ın bu girişiminin hukuki sonuç doğurmayacağını iddia etti. 

    https://www.mfa.gov.tr/no_-154_-yunanistan-in-ilan-ettigi-deniz-parklari-hk.tr.mfa

         Muğla Ardıççık Adası’nın Hakan Fidan’ın MİT Müsteşarlığı döneminde, 09 Mart 2016’da işgal edildiğini de hatırlatalım.

    https://www.sozcu.com.tr/ankara-yine-uyudu-egede-17nci-adamiz-da-isgal-edildi-wp1177628

    TAYYİP ERDOĞAN VE AKP HÜKÜMETİ, 51 YIL SONRA, EGE DENİZİ TÜRK KITA SAHANLIĞI SINIRINI                 1 BOYLAM (85 KM.) GERİ ÇEKTİ

         02 Temmuz 1974’de, Türk Deniz Kuvvetleri, Genelkurmay Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Ecevit-Erbakan Koalisyon Hükümeti’nin Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na verdiği Ruhsat Sahalarını gösteren ve Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün imzasıyla yayımlanan haritada hem Ana Kıtanın hem de Adaların Deniz Yetki Alanları hesaba katılarak Ege Denizi Türk Kıta Sahanlığı’nın batı sınırı 24. Boylam’dan geçirilmiştir. (Yunanistan’a, 1914 Altı Büyük Devlet Kararı ve 1923 Lozan Antlaşması ile Taşoz-Sisam arasındaki toplam 9 Kuzey Ege Adası’nın sadece kullanma hakkı verilmiş, adaların egemenliği ile Deniz Yetki Alanları ve Hava Sahası Türkiye’de kalmıştır.)

         Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin UNESCO-IOC’ye tescil ettirdiği haritada ise sadece Ana Kıtanın Deniz Yetki Alanları hesaplanarak, Ege Kıta Sahanlığı sınırımız 1 Boylam (85 Km.) geri çekilerek 25. Boylam’dan geçirilmiştir. Türkiye’nin Ege Denizi Kıta Sahanlığı sınırını, 51 yıl sonra, 1 Boylam (85 Km.) geri çekme yetkisini Erdoğan ve AKP Hükümeti’ne kim verdi? Tayyip Erdoğan bu durumu nasıl izah edecek?

         Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin UNESCO-IOC’ye tescil ettirdiği haritaya göre, Ege Denizi’nde 30.000 Km2 lik Türk Kıta Sahanlığı ile 4 Türk Adası Yunanistan’a terk edilmiştir.

    TÜRK DENİZ KUVVETLERİ VE TÜBİTAK ARAŞTIRMA GEMİLERİ, ECEVİT VE ERBAKAN’IN İLAN ETTİĞİ TÜRK KITA SAHANLIĞI’NDA ARAŞTIRMA YAPIYOR AMA ERDOĞAN VE AKP HÜKÜMETİ, ANILAN KITA SAHANLIĞINI YUNANİSTAN’A TERK EDİYOR. BU NE İŞTİR?

         Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi Madde 77’ye göre kıta sahanlığı üzerinde araştırma yapma ve buranın doğal kaynaklarını işletme hakkı Sahildar Devlete yani Egemen Devlete aittir. 

         Türk Deniz Kuvvetleri TCG ÇEŞME Gemisi ve TÜBİTAK MARMARA Gemisi Taşoz, Semadirek, Limni, Midilli, Ahikerya ve Bozbaba adalarının kıta sahanlığında yani Ecevit ve Erbakan’ın 1974’de ilan ettiği Türk Kıta Sahanlığı’nda sürekli olarak araştırma yapıyor. Anılan gemilerin araştırma yaptığı Türk Kıta Sahanlığını, Erdoğan ve AKP Hükümeti ne hakla Yunanistan’a terk ediyor?

    DOĞU AKDENİZ TÜRK KITA SAHANLIĞI’NIN ÖNEMLİ BİR BÖLÜMÜ DE YUNANİSTAN’A TERK EDİLDİ

         Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin UNESCO-IOC’ye tescil ettirdiği haritaya göre, Doğu Akdeniz’de 190.000 Km2 lik Türk Kıta Sahanlığı ile Girit’in ¾’ü ve Girit’in etrafındaki Türk Adaları Yunanistan’a terk edilmiştir.

    “ADALARIN KITA SAHANLIĞI YOKTUR” TEZİNİN HUKUKİ DAYANAĞI YOKTUR 

         Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 121. Maddesi’ne göre adaların, Karasuları, Bitişik Bölge, Münhasır Ekonomik Bölge ve Kıta Sahanlığı gibi Deniz Yetki alanları vardır. Sadece insanların oturmasına elverişli olmayan ve ekonomik yaşamı olmayan kayalıkların Münhasır Ekonomik Bölge ve Kıta Sahanlığı yoktur. 

       Oniki Ada’nın Yunanistan’a devrini öngören 1947 Paris Antlaşması, 1923 Lozan Antlaşması’nı şekil ve esas bakımından ihlal ettiği için uluslararası hukuka göre 1947 Paris Antlaşması meşru bir antlaşma olmayıp Yunanistan’ın Oniki Ada üzerinde egemenlik hakkı yoktur. Türkiye, 1947 Paris Antlaşması’na taraf olmadığı için üçüncü devlet statüsünde olup Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 34. Maddesi’ne göre 1947 Paris Antlaşması Türkiye’yi bağlamaz. Ayrıca, uluslararası hukuka göre meşru olmayan Paris Antlaşması’nın Türkiye açısından hiçbir bağlayıcılığı da yoktur. Bu bağlamda, “Türkiye adalara kıta sahanlığı verirse, Yunanistan da adalara kıta sahanlığı verir, Meis Adası’nın da kıta sahanlığı olur” tezinin hukuki dayanağı yoktur.    

    TÜRKİYE’NİN DENİZ YETKİ ALANLARI

         Başta 1923 Lozan Antlaşması olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu Uluslararası Antlaşmalar ile Ana Kıta ve Adaların Kıta Sahanlığı esas alındığında Türkiye’nin Karadeniz, Marmara Denizi, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’deki Deniz Yetki Alanları toplam 644.000 Km2 dir. 

         Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin UNESCO-IOC’ye tescil ettirdiği harita ile Ege Denizi’nde 30.000 Km2, Doğu Akdeniz’de 190.000 Km2 olmak üzere toplam 220.000 Km2 Türk Kıta Sahanlığı Yunanistan’a terk edilmiştir. 

         Mevcut durum itibarıyla 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı 2004’den beri tam 21 yıldır Yunan işgali altında olup Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’de de toplam 220.000 Km2 Türk Kıta Sahanlığı Yunanistan’a terk edilmiştir

         Başta Başkomutan Tayyip Erdoğan olmak üzere Ulaştırma Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Savunma Bakanı Emekli Orgeneral Yaşar Güler, Dışişleri Bakanı Emekli Başçavuş Hakan Fidan, Kültür Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar, Çevre Bakanı Murat Kurum hem Türk Milleti’ne hem de TBMM’ye Türkiye’nin Ege Denizi ve Akdeniz’deki kayıplarının hesabını vermelidir.

    BAŞTA CHP, YENİDEN REFAH PARTİSİ VE SAADET PARTİSİ OLMAK ÜZERE BÜTÜN SİYASİ PARTİLER, TÜRKİYE’NİN EGE DENİZİ VE DOĞU AKDENİZ’DEKİ KAYIPLARININ HESABINI ERDOĞAN VE AKP HÜKÜMETİ’NDEN SORMALIDIR

         Kutlu Parti Genel Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ve Kutlu Parti olarak, başta 1923 Lozan Antlaşması olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarına, adalarına, kıta sahanlıklarına ve Uluslararası Antlaşmalardan kaynaklanan egemenlik haklarına sürekli olarak sahip çıkıyoruz. 

         Merhum Bülent Ecevit ve Merhum Necmettin Erbakan’ın 1974’de bütün dünyaya ilan ettiği Türk Kıta Sahanlığı, Erdoğan ve AKP Hükümeti tarafından pervasızca Yunanistan’a terk edilmiştir. Başta CHP, Yeniden Refah Partisi ve Saadet Partisi olmak üzere bütün siyasi partileri Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarına, adalarına, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlıklarına ve Uluslararası Antlaşmalardan kaynaklanan egemenlik haklarına sahip çıkmaya davet ediyoruz.

    Ümit YALIM

    Kutlu Parti, Güvenlik Politikaları ve Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı

    Millî Savunma Bakanlığı Eski Genel Sekreteri

  • Elhamdülillah

    Elhamdülillah

    Allah diye kullarına taptık Elhamdülillah,
    Milletin malını çaldık, yedik Elhamdülillah,
    Sıçtık sıvadık üstüne yattık Elhamdülillah,
    Bütün pislikleri de size attık Elhamdülillah,
    Herkesi de birbirine kattık Elhamdülillah,
    Üzülmeyin! Hep birlikte battık Elhamdülillah…

    Şair Eşref’in (1846-1912) Osmanlı Devletinin yıkılışından önce yazdığı bir şiir…

    Prof. Dr. Şinasi Gündüz adındaki İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi sahte diploma yolsuzluğunu Kemalizm’e bağladı:
    “Düşündükçe insanın içi kararıyor. Kemalist sistem tam bir fosseptik çukuru.”

    —-

    Okudukça aklıma şeddeli küfürler geliyor.
    Hani şöyle kafiyeli, uyaklı, melodik şiirler.

    Ben Sana

    Ben sana bok demem,
    Boklar duyar ar eder.
    Bir zerren düşse boka,
    Onu da mundar eder.
    
    Tanrı senin hamurunu
    Necasetle yoğurmuş,
    Anan seni s.ç.r iken
    Yanlışlıkla doğurmuş.

    Neyzen Tevfik

    Ama yetmiyor, yetmiyor içini soğutmaya.
    Dama şeddeli, daha, çok daha…

  • Dünya’nın tatlı su sorunu var

    Dünya’nın tatlı su sorunu var

    Kıtalardaki tatlı su kaynakları giderek artan bir hızla kayboluyor. Dünya’nın birçok bölgesi bundan etkileniyor. Su akışının okyanuslar üzerinde büyük etkileri var.

    Kıtalardaki artan kuraklık, dünya çapında tatlı su kaynaklarının giderek azalmasına yol açıyor ve deniz seviyeleri yükseliyor. Tempe’deki Arizona Eyalet Üniversitesi’nden Hrishikesh Chandanpurkar liderliğindeki bir grup, “Science Advances” dergisinde yazdığına göre, tüm insanların yaklaşık %75’i su rezervlerinin azaldığı ülkelerde yaşıyor. Kıtalardaki su miktarının azalması, artık deniz seviyesinin yükselmesine Grönland buz tabakasının erimesinden daha fazla katkıda bulunuyor.

    Kuru şeyler daha da kurur

    Grup, 2002 ile 2024 yılları arasında ikiz uydu sistemi “Grace” (Yerçekimi Geri Kazanımı ve İklim Deneyi) ve halefi “Grace Takip” (Grace FO) tarafından yapılan ölçümleri analiz etti. Uydu sistemi, Dünya’nın yerçekimi alanındaki yerel farklılıkları ölçer ve bu ölçümlerden yüzeydeki ve yer altındaki su miktarı hesaplanabilir.

    Kıtalardaki su bulunabilirliği üzerine yapılan önceki çalışmalar, iklim değişikliğinin bir sonucu olarak kurak bölgelerin daha kurak, nemli bölgelerin ise, özellikle tropik bölgelerde daha nemli hale geldiğini ortaya koymuştur. Chandanpurkar ve meslektaşları şimdi şunu keşfetti: “Kuru alanlar, nemli alanlardan daha hızlı kuruyor. Aynı zamanda, kuruyan alanlar artarken, daha nemli alanlar azaldı.” Böylece, çalışma süresi boyunca belirgin bir değişim eğilimi gösteren bölgelerin %62’si daha kurak hale geldi.

    Yaklaşık altı milyar insan etkilendi

    Şubat 2004’ten Nisan 2024’e kadar, aşırı kuraklıktan etkilenen kara alanı her yıl ortalama 685.000 kilometrekare arttı. Buna karşılık, Almanya’nın yaklaşık 358.000 kilometrekarelik bir alanı var.

    Ancak bilim insanları, 2013’e kadar olan ve 2014’ten sonraki eğilimleri ayırdıklarında, daha da endişe verici bir eğilim buldular: Aşırı kurak alanların alanı 2013’e kadar azalırken, o zamandan beri daha da hızlı bir şekilde arttı ve 2014’ten 2024’e kadar yılda 2,62 milyon kilometrekare arttı.

    Bunun insanlar üzerinde etkileri var: Yazarlar, “Yaklaşık altı milyar insan – 2020’de dünya nüfusunun yaklaşık %75’i – son 22 yılda tatlı su kaybeden 101 ülkede yaşıyor” diye yazıyor.

    Stoklar daralıyor

    Ayrıca, izole kurak bölgeler giderek daha büyük kuraklık alanlarına dönüşüyor. En geniş alan Avrupa, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’nun büyük bir bölümünü kapsıyor ve Orta Asya’dan Çin’e kadar uzanıyor. Bu bölgede, depolanan su miktarı Şubat 2003’ten Nisan 2024’e kadar yılda ortalama 0,83 santimetre azaldı. Batı ve Orta Asya’da Hazar Denizi ve Aral Gölü çevresi, yılda 3 santimetrelik bir azalmayla özellikle etkilendi. Bir diğer alan ise güneybatı Amerika Birleşik Devletleri, Meksika ve Orta Amerika’nın bazı bölgelerini kapsıyor.

    Alaska, Kanada ve Sibirya’da iki bölge daha bulunmaktadır. Burada, eriyen buzullar ve buzul örtüleri, okyanusa akan tatlı suyun başlıca kaynaklarıdır. Bu, karadan kaybedilen suyun yaklaşık dörtte üçünü oluşturmaktadır. Ekip, Grönland ve Antarktika buz tabakalarını kıtasal analizlerine dahil etmemiştir.

    Küresel deniz seviyesinin her yıl yaklaşık iki milimetre yükselmesinin yaklaşık %44’ü karadan gelen tatlı sudan, %37’si eriyen Grönland buz tabakasından ve %19’u eriyen Antarktika buzundan kaynaklanmaktadır. Araştırmacılar, “Bu çalışmanın sonuçlarının, karada azalan tatlı su kaynaklarına ve kıyı bölgelerinin deniz seviyesinin yükselmesine karşı artan hassasiyetine hazırlıklı olmak için acil küresel ihtiyaç konusunda farkındalığı artırmaya yardımcı olacağını umuyoruz” diye yazıyor.

  • Otellerin fiyatlarını uçuran 10 festival…

    Otellerin fiyatlarını uçuran 10 festival…

    Festivalin yapılacağı yere seyahat talebi artışı oluyor. Gecelik konaklama ücretleri yükselirken, ulaşım hizmetlerinden yiyecek satıcılarına, etkinlik yönetim ekiplerinden pazarlama sağlayıcılarına kadar çeşitli sektörlerde geçici işler doğuyor. Araştırmalar, festival turizminin geleceğinin parlak olacağına işaret ediyor. Etkinlik turizminin 2034 yılına kadar yıllık ortalama yüzde 4,3’lük büyümelerle 2,3 trilyon dolarlık hacme ulaşacağı tahmin ediliyor.

    Uzmanlar, festival turizminden yararlanabilmek için bir öngörüde bulunmanın şart  olduğunu hatırlatıyor. Doğru planlamayla, otel işletmecileri festival turizmini otel rezervasyonlarını artırabiliyor. Hangi etkinliklerin en fazla ekonomik etkiyi yarattığını ve bu etkinin ne zaman ve nerede en çok etki ettiğini anlamak, başarılı bir stratejinin anahtarı olarak sayılıyor.

    Otellerin Fiyatları Uçuran 10 Festival

    Lighthouse, dünyanın önde gelen 10 festivalinin yapıldığı bölgelerdeki otellerin konaklama ücretlerine etkilerini araştırdı. Türkiye Turizm Ansiklopedisi olarak, söz konusu araştırmayı özetlediğimizde karşımıza şu bilgiler çıkıyor:

    Rio Karnavalı 28 Şubat – 8 Mart | Rio de Janeiro, Brezilya: Günde iki milyondan fazla insanı sokaklarına çekiyor. Otellere muazzam bir etki yapıyor. Festival süresince ortalama gecelik ücretler 306 dolara ulaşıyor. Fiyatlar en yoğun gecede 509 ABD dolarına ulaşarak neredeyse %200’lük bir artışa işaret ediyor.

    Güneybatıya doğru güney 7-15 Mart | Austin, Teksas: South by Southwest (SXSW), film, müzik, teknoloji ve dijital medyanın bir araya geldiği bir yerdir. Bu etkinlik 300 bini aşkın katılımcı çekiyor. Otellerde ortalama gecelik konaklama ücretleri  263 dolara ulaşıyor.

    Mardi Gras Karnavalı 4 Mart | New Orleans, Louisiana: New Orleans’taki Mardi Gras, dini gelenek, sokak geçit törenleri, caz müziği ve kostümlü şenliklerle kutlanıyor. Otellerde doluluk oranı yüzde 98’e ulaşırken, ücretler aşırı talepten dolayı 558 dolara ulaştı. Yerel oteller, restoranlar ve eğlence mekanları aktivitede keskin bir artış gördü.

    Cannes Film Festivali 13 – 24 Mayıs | Cannes, Fransa: Her mayıs ayında Fransız Rivierası’nda düzenlenen Cannes Film Festivali, yaklaşık 40 bin sektör profesyoneli, ünlü, eleştirmen ve basını bir araya getiriyor. 2025’te gecelik konaklama ücreti 705 bir zirveye ulaştı.

    Lollapalooza 31 Temmuz – 3 Ağustos 2025 Chicago, ABD: Lollapalooza, Chicago’nun Grant Park’ında her yıl düzenlenen dört günlük, çok türlü bir müzik festivalidir ve yaklaşık 400 bin katılımcıyı kendine çekiyor. Chicago’nun merkezinde ilan edilen otel fiyatlarının festival gecelerinde yüzde 42 artarak 321 dolara ulaşıyor.

    Oktoberfest  20 Eylül – 5 Ekim | Münih, Almanya: Oktoberfest, her yıl altı milyondan fazla festival katılımcısını Münih’e çekiyor. Etkinlik, yerel kültürü tanıtmada ve misafirperverlik sektörü, yerel işletmeler ve ötesinde istihdam fırsatları yaratmada önemli bir rol oynuyor. Bu yıl otellerde konaklama ücretleri ortalama  448 dolar, son günde fiyatın zirve yapıp 512 dolara ulaşması bekleniyor.

    Tomorrowland  18 – 20 Temmuz ve 25 – 27 Temmuz | Boom, Belçika: Boom kentinde iki hafta sonu boyunca düzenlenen dünyanın en büyük elektronik müzik festivallerinden biridir. Bu sürükleyici atmosferi deneyimlemek için seyahat eden yaklaşık 400 bin katılımcıyı çekiyor. Antwerp, Mechelen ve çevre bölgelerdeki otellerde ortalama ücretler 332 dolar olarak listeleniyor.

    San Diego Comic-Con 24-27 Temmuz | San Diego, Kaliforniya: Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en büyük çizgi roman ve popüler kültür kongresidir ve dünyanın dört bir yanından yaklaşık 135 bin katılımcıyı çekiyor. Festival döneminde otellerin ortalama gecelik konaklama ücreti 482 dolar olarak belirleniyor.

    Edinburgh Fringe Festivali 2 – 26 Ağustos | Edinburgh, İskoçya: Her ağustos ayında komedi, tiyatro, müzik ve sözlü sanat alanlarında binlerce performansı içeren dünyanın en büyük sanat festivalidir. Milyonlarca ziyaretçiyi kendine çekiyor. Edinburgh’taki ortalama gecelik ücretler, yoğun gecelerde doluluklar yüzde 80’i aşarken ücretler de 800 doların üzerine çıkabiliyor.

    Çin Yeni Yılı 29 Ocak – 2 Şubat Çin Halk Cumhuriyeti: Ay Yeni Yılı veya Bahar Festivali olarak da bilinen bu etkinlik, Çin takvimindeki en önemli bayramdır. Kutlama, seyahat ve bir araya gelme haftalarıyla ay yılının başlangıcını işaret ediyor.  2025 bu kutlamalar sırasında Sanya’da gecelik fiyatlar 371 dolara ulaştı ve 1 Şubat’ta yeni yılın ilk resmi günü  558 dolara kadar yükseldi. Fiyatlardaki artış sadece Sanya ile sınırlı değil. Hangzhou, Xi’an, Xiamen ve Hong Kong gibi diğer Çin şehirlerdeki gecelik fiyatlar ayın başına kıyasla yüzde 25 ile yüzde 80 arasında artıyor.

  • Siyasi Liderlikte, “Ben Değil Biz”: Kapsayıcı Liderlik Söylemiyle Toplumsal Mobilizasyon ve Ulus İnşası – Atatürk Örneği Üzerinden Disiplinlerarası Bir İnceleme

    Siyasi Liderlikte, “Ben Değil Biz”: Kapsayıcı Liderlik Söylemiyle Toplumsal Mobilizasyon ve Ulus İnşası – Atatürk Örneği Üzerinden Disiplinlerarası Bir İnceleme

    1. “Biz” Söyleminin Kökenleri: Liderlik, Kimlik ve Toplum Üzerine Bir Anlayış

    Modern siyasal tarih, liderlerin kullandığı söylemlerin toplumların yönelimini, duygularını ve kolektif kimliklerini ne denli etkilediğini defalarca göstermiştir. Özellikle kriz dönemlerinde veya devletin kurucu anlarında liderlerin “ben” merkezli değil, “biz” merkezli bir dil kullanması; halkla duygudaşlık kurmayı, meşruiyet üretmeyi ve ortak bir geleceğe yönelik kolektif vizyon yaratmayı mümkün kılar. Bu bağlamda, kapsayıcı liderliğin en önemli dayanağı olan “biz” söylemi, yalnızca bir hitabet biçimi değil, aynı zamanda bir siyasal etkileşim, psikolojik aidiyet ve kültürel temsil biçimi olarak ele alınmalıdır. “Biz” dili; toplumda dışlayıcı, ötekileştirici ve çatışmacı ayrımları azaltarak bütünleştirici bir çerçeve sunar.

    Kapsayıcı liderlik anlayışının söylem, davranış ve örgütlenme biçimleriyle ulus-devlet inşası üzerindeki etkisini anlamak ve Atatürk örneği üzerinden bu süreci disiplinlerarası bir bakışla analiz etmektir. Antropoloji, sosyoloji, siyaset bilimi, psikoloji ve felsefe gibi alanlar, liderin söylem gücünün yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda kültürel, tarihsel ve psikolojik bağlamlarla nasıl şekillendiğini anlamada bize çok yönlü araçlar sunar. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde Mustafa Kemal Atatürk’ün kullandığı “biz” merkezli dil; halkı sadece siyasi bir özneye değil, aynı zamanda ortak bir kimliğe sahip yurttaşlar topluluğuna dönüştürmüştür. Bu dönüşüm, sadece bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda bir kolektif benlik inşasıdır.

    Atatürk’ün liderliğinde olduğu gibi, “ben değil biz” anlayışıyla kurulan her söylem; bir halkı sadece yönetmekle kalmaz, onu tarihsel olarak birleştirir, dönüştürür ve kurar.

    1.1 “Ben”den “Biz”e: Kapsayıcı Liderlik Anlayışının Temelleri

    21. yüzyılın küresel siyasi yapıları, liderlik anlayışlarının hem söylemsel hem de yapısal olarak dönüşüm geçirdiği bir döneme tanıklık etmektedir. Bu dönüşüm, bireysel karizma ve “lider kültü”nün ön plana çıktığı otoriter liderlik modellerinden, daha kapsayıcı, çoğulcu ve katılımcı liderlik biçimlerine doğru bir yönelimi de beraberinde getirmiştir. Özellikle Türkiye gibi tarihsel olarak merkeziyetçi devlet yapısı ve karizmatik liderlerle örülü bir siyasal geçmişe sahip ülkelerde, kapsayıcı liderlik anlayışının yeniden tanımlanması büyük önem arz etmektedir. “Ben değil biz”, “ben değil partimiz”, “ben değil hepimiz” gibi söylemler; siyasal birliğin yeniden tesisinde, toplumsal uyumun sağlanmasında ve bir ulus-devletin psikolojik bütünlüğünün kurulmasında kilit rol oynamaktadır.

    Türkiye özelinde düşünüldüğünde, Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde gerçekleştirilen Cumhuriyet devrimi, sadece bir siyasi rejim değişikliği değil, aynı zamanda toplumsal dönüşüm, kültürel reform ve ulusal bilinç inşası süreci olarak da değerlendirilmelidir. Atatürk’ün kullandığı kapsayıcı dil, kurumsal yapılanma tercihleri ve eylem pratikleri, bugün dahi Türkiye’nin siyasal ve toplumsal mimarisinde güçlü bir referans noktası oluşturmaktadır. Bu bağlamda, onun liderliğini yalnızca tarihsel bir figür olarak değil, aynı zamanda kapsayıcı söylem ve eylem modeli olarak da yeniden analiz etmek gerekmektedir.

    1.2 Türkiye Örneği ve Atatürk’ün Başarısının Anahtarı

    Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliği, klasik karizmatik liderlik tanımlarının ötesine geçen, dönüştürücü (transformational) liderlik modeli olarak nitelendirilmektedir. Weberyen karizma kavramının ötesinde, Atatürk’ün liderliği halkın güvenini kazanan, onları eğiten, dönüştüren ve motive eden bir yapıya sahiptir. Bu nedenle, onun başarısını yalnızca karizmatik özelliğine değil, kurumsal akla dayalı yönetim anlayışına, kapsayıcı politikalarına ve geleceğe yönelik vizyonuna bağlamak daha isabetli olacaktır.

    Atatürk’ün başarı anahtarlarından biri, söylem ve eylem tutarlılığıdır. “Yurtta sulh, cihanda sulh” gibi ilkeler sadece dış politikayı değil, iç barışı da inşa eden birer stratejik mesajdır. O, milleti farklı etnik, mezhebi veya sınıfsal kimliklere göre ayrıştırmak yerine, tüm bireyleri eşit yurttaşlık temelinde bir araya getirmeye çalışmıştır. Bu çaba, onun “biz” söylemini sadece retorik bir araç olarak değil, toplumsal birlik üretme stratejisi olarak kullandığını gösterir.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreci, bir yandan askeri bir zafer olarak değerlendirilse de, asıl zafer toplumsal dönüşümün başarılmasıdır. Latin harflerinin kabulünden kadınlara seçme hakkının verilmesine, eğitim reformundan laikliğe geçişe kadar birçok reformun ardında kapsayıcı ve dönüştürücü bir söylem vardır. Atatürk’ün milleti örgütleme başarısı, bir ideolojik baskıdan değil, ortak bir vizyon etrafında birleştirici bir dil geliştirmesinden kaynaklanmaktadır. O, toplumun farklı katmanlarına hitap edebilen ve her bireyin kendini “milletin bir parçası” olarak hissetmesini sağlayan bir lider olmuştur.

    1. TEORİK ARKA PLAN

    2.1 Felsefi ve Siyasi Teorik Yaklaşım

    Toplum sözleşmesi düşüncesi, liderlik ve yurttaşlık kavramlarının felsefi kökenlerini anlamada önemli bir temel sunar. Thomas Hobbes, John Locke ve Jean-Jacques Rousseau gibi düşünürler, bireylerin ortak güvenlik ve düzen karşılığında özgürlüklerinin bir kısmını devlete devrettiklerini savunurlar. Bu çerçevede liderlik, yalnızca bir otorite figürü değil, aynı zamanda kolektif iradeyi temsil eden bir aracı konumundadır. Rousseau’nun “genel irade” (volonté générale) kavramı, Atatürk’ün halkçılık ilkesi ile büyük ölçüde örtüşmektedir. Atatürk de, ulusun egemenliğini bireylerin haklarına saygı temelinde tanımlamış ve liderliği bu iradenin uygulayıcısı olarak konumlandırmıştır (Rousseau, 1762/2005).

    Atatürk’ün siyasi söyleminde “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” ifadesi, özgür fikirli, sorgulayıcı ve düşünsel birey merkezli bir halk egemenliği anlayışını yansıtır. Bu ifade, yalnızca hukuki bir ilke değil, aynı zamanda siyasal eylem planının etik dayanağıdır. Bu perspektiften bakıldığında, Atatürk’ün liderliği, Max Weber’in “karizmatik otorite” tanımının ötesinde, kurumsallaşmış ve rasyonel bir siyasal düzenin kurucusu olarak görülmelidir (Weber, 1947). Liderin söylemi, halkı yalnızca etkilemek için değil, onlarla birlikte yeni bir siyasal özne yaratmak içindir. Bu, klasik “lider-destekçi” ilişkisinden ziyade, liderle halk arasında bilinçli bir sözleşme ilişkisini ortaya koyar.

    Ayrıca, Atatürk’ün laiklik anlayışı, devletin din üzerindeki etkisini sınırlamakla kalmamış, aynı zamanda bireyin ahlaki ve siyasal özerkliğini de güçlendirmiştir. Bu durum, Immanuel Kant’ın “aydınlanma” tanımıyla doğrudan ilişkilendirilebilir. Kant’a göre bireyin kendi aklını kullanma cesareti göstermesi aydınlanmadır (Kant, 1784/2009). Atatürk’ün eğitim reformları, kadının kamusal alana çıkması ve hukuk düzeninin laikleşmesi gibi politikaları, bireyin kamusal rasyonaliteye katılımını artırmaya dönük rasyonel projelerdir. Böylece, liderliğin amacı yalnızca yönetmek değil, toplumu bilinçlendirmek, özgürleştirmek ve kurumsallaştırmaktır.

    2.2 Kitle Psikolojisi ve Sosyal Psikolojik Temeller

    Kitle psikolojisi, bireyin grup içindeki davranışsal dönüşümünü inceleyen bir disiplindir. Gustave Le Bon’un öncülüğünü yaptığı bu yaklaşım, liderin kalabalık üzerindeki etkisini anlamada temel bir çerçeve sunar. Le Bon’a göre birey, kalabalık içinde rasyonel düşünme yetisini kısmen kaybeder ve duygularla yönlendirilir (Le Bon, 1896). Bu çerçevede lider, grubun duygularını yönlendirebilen, ortak hedefler yaratabilen ve toplumsal birlik duygusunu inşa edebilen figür olarak tanımlanır. Atatürk, bu yönüyle sadece bir askeri komutan değil, aynı zamanda kolektif ruhu organize eden bir “psikolojik mimar” olarak öne çıkar.

    Atatürk’ün Nutuk’taki söylemi, yalnızca geçmişin muhasebesini yapmakla kalmaz; aynı zamanda kitlelerin zihinsel haritasını yeniden kurar. “Millet” kavramını etnik veya mezhepsel aidiyetten çok ortak tarih, kader ve kültür üzerinden tanımlar. Bu tanım, grup kimliği inşasında sosyal psikoloji bağlamında Henri Tajfel’in “Sosyal Kimlik Teorisi” ile örtüşmektedir. Tajfel’e göre grup üyeliği, bireyin benlik algısını etkiler ve biz duygusu güçlendikçe grup içi dayanışma artar (Tajfel & Turner, 1986). Atatürk’ün söylemi, bireyleri ortak bir millet kimliği içinde yeniden konumlandırarak, psikolojik olarak bir “biz bilinci” üretmiştir.

    Ayrıca Atatürk’ün liderlik tarzı, James MacGregor Burns’un “dönüştürücü liderlik” (transformational leadership) kuramıyla da örtüşür. Bu modele göre lider, takipçilerini yalnızca mevcut durumu korumaya değil, onları dönüştürmeye ve geliştirmeye yönlendirir (Burns, 1978). Atatürk, bu anlamda halkı pasif bir nesne olarak değil, reform süreçlerinin aktif öznesi olarak görmüştür. Onun liderliği, halkın eğitim düzeyini yükseltmek, haklarını öğretmek ve katılımcı yurttaşlık bilincini geliştirmek üzerine inşa edilmiştir. Bu yaklaşım, kitleleri korkuyla değil, umutla harekete geçiren kapsayıcı bir vizyonun yansımasıdır.

    2.3 Söylem Teorisi ve Eleştirel Söylem Analizi

    Siyasi liderlik söylemlerinin analizi için söylem kuramı vazgeçilmez bir teorik araçtır. Michel Foucault, söylemi yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda bir “güç ilişkisi” olarak tanımlar. Söylem, toplumsal gerçekliği inşa eder; liderin ne söylediği değil, nasıl söylediği ve hangi anlam sistemini inşa ettiği önemlidir (Foucault, 1972). Atatürk’ün “Türk milleti” söylemi, yalnızca etnik değil; tarihsel, kültürel ve hukuki bir inşa sürecini içerir. Bu yönüyle, dil aracılığıyla bir ulus inşa etme sürecinin parçasıdır.

    Reisigl ve Wodak’ın geliştirdiği Tarihsel Söylem Yaklaşımı, siyasi liderlerin tarihsel bağlamda kullandıkları söylemleri analiz etmede önemli bir yöntem sunar (Reisigl & Wodak, 2009). Bu yaklaşım, liderin dilinde kimlik inşası, ötekileştirme, meşruiyet üretimi ve duygusal mobilizasyon gibi unsurları analiz etmeyi mümkün kılar. Atatürk’ün söylemi, tarihsel olarak dağılmış bir imparatorluk toplumunu tekil bir kimlik etrafında yeniden birleştirmek üzere inşa edilmiştir. Bu söylemde “biz” kavramı, “onlar”a (dış güçler, işgalciler) karşı konumlandırılarak ulusal bir birlik yaratılmıştır.

    Ayrıca Teun van Dijk’in eleştirel söylem çözümleme modeli de liderlerin kullandığı söylemin ideolojik boyutlarını açığa çıkarmada etkili olmuştur (van Dijk, 1993). Van Dijk’e göre liderin dil kullanımı, yalnızca bilgi aktarma değil, aynı zamanda güç ilişkilerinin yeniden üretildiği bir alandır. Atatürk’ün söylemi, halkı edilgen bir kitle olarak değil, özne olarak tanımlamış; böylece eşit yurttaşlık temelinde demokratik bir ulus-devlet vizyonu ortaya koymuştur. Bu vizyon, “biz”i tanımlarken ayrıştırmadan değil, birleştirmeden beslenen bir dil üzerinden kurulmuştur.

    1. TÜRKİYE ÖRNEĞİ: ATATÜRK DÖNEMİ LİDERLİĞİN KURUMSALLAŞMASI

    3.1 Söylemde Kapsayıcılık ve Ortak Kimlik İnşası

    Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliği, söylem düzeyinde kapsayıcı bir yapı inşa etme stratejisine dayanır. Onun kullandığı dil, farklı etnik, mezhebi ve sosyal sınıflardan bireyleri aynı ulusal kimlik şemsiyesi altında toplamayı hedeflemiştir. “Ne mutlu Türküm diyene” ifadesi bu bağlamda, ırksal bir üst kimlikten çok, kültürel ve siyasal aidiyet vurgusu taşıyan kapsayıcı bir ifadedir. Bu söylem, farklılıkları bastırmadan, ortak bir yurttaşlık bilinci oluşturma çabası olarak okunmalıdır (Çiğdem, 2009).

    Atatürk’ün hitabetinde sürekli olarak vurgulanan “millet” kavramı, Osmanlı’daki ümmetçi kimlikten modern, seküler bir ulus kimliğine geçişin göstergesidir. Bu söylemde millet, bireylerin doğuştan değil, siyasal tercihler ve ortak değerler etrafında inşa edilen bir birliktir. Bu yaklaşım, Benedict Anderson’ın “hayali cemaat” (imagined community) kavramı ile örtüşür; çünkü ulus, her bireyin birbirini tanımadığı ama ortak değerler üzerinden birlik hissettiği bir topluluktur (Anderson, 1983). Atatürk, söylemiyle bu hayali cemaatin sınırlarını çizen bir lider olmuştur.

    Ayrıca Atatürk’ün söyleminde geçmişin idealize edilmesi yerine, geleceğe dönük bir hedefleme öne çıkar. “Muassır medeniyetler seviyesine ulaşmak” hedefi, sadece kalkınmacı bir vizyon değil, aynı zamanda kolektif bir ulusal idealdir. Bu ideal, toplumun tüm kesimlerini ortak bir hedefe yönlendirme işlevi görmüş ve toplumsal enerjiyi birleştirici bir etkide bulunmuştur. Bu yönüyle söylem, yalnızca toplumsal gerçekliği tanımlamakla kalmaz; aynı zamanda onu yönlendiren, mobilize eden bir güç haline gelmiştir.

    3.2 Kurumsallaşmada Katılımcı Vizyon: Meclis ve Anayasa

    Atatürk’ün liderliğinde Türkiye Cumhuriyeti, bireysel karizmadan ziyade kurumsal yapıların ön planda olduğu bir siyasal düzen kurmaya çalışmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) açılması, liderliğin halk iradesine dayanması gerektiği yönündeki temel anlayışın ürünüdür. TBMM’nin kuruluşu, saltanatın ve hilafetin reddedilerek halkın doğrudan temsilinin esas alındığı bir modelin başlangıcı olmuştur. Bu model, halk egemenliğine dayalı anayasal bir yapı kurma hedefinin açık bir göstergesidir.

    1921 ve 1924 Anayasaları, ulusal egemenliği temel alan bir siyasal yapı tasarımı sunar. Özellikle 1924 Anayasası ile birlikte yurttaşlık temelinde tanımlanan bir ulus kimliği yasal güvence altına alınmış, bireyler arasında din, mezhep ve etnik köken farkı gözetilmeksizin eşitlik ilkesi benimsenmiştir. Bu yaklaşım, anayasanın yalnızca bir hukuk belgesi değil, aynı zamanda toplumsal birlik sözleşmesi olma işlevi taşıdığını gösterir. Böylece “biz” söylemi, hukuki zemine de taşınmış ve kurumsallaşmıştır.

    Meclis odaklı yönetim modeli, liderin iradesinin değil, milletin iradesinin esas alınması gerektiği yönündeki ilkeli duruşun ifadesidir. Atatürk’ün ısrarla Meclis kararlarını öne çıkarması, bu kurumsal yapıların meşruiyet üretme işlevine duyduğu saygıyı gösterir. Bu tavır, Weber’in “rasyonel-legal otorite” kavramı çerçevesinde değerlendirilebilir. Liderin otoritesi, kişisel karizmasından değil, kurumların halk adına karar alma yetkisine sahip olmasından kaynaklanmaktadır.

    3.3 Eğitim, Hukuk ve Toplumsal Devrimlerle Toplumu Dönüştürme

    Atatürk’ün devrim politikaları, liderliğin yalnızca siyasi bir pozisyon değil, aynı zamanda toplumsal dönüşüm aracı olduğuna işaret eder. Özellikle eğitim devrimi, halkı aydınlatma ve bireyin akılcı düşünmesini sağlama işleviyle ön plana çıkar. 1928’de Latin alfabesine geçilmesi, sadece teknik bir değişiklik değil, aynı zamanda halkın modern dünyayla bütünleşmesini sağlayacak bir zihinsel sıçrama olarak planlanmıştır. Eğitim alanındaki bu devrimler, bireyin bilgiye erişimini artırarak, kolektif aklın gelişmesini hedeflemiştir (Kandiyoti, 1997).

    Hukuk devrimleri ise Osmanlı’daki şer’i sistemin yerine laik ve eşitlikçi bir hukuk düzeni inşa etmeyi amaçlamıştır. Türk Medeni Kanunu’nun 1926’da kabulü, bireylerin hak ve özgürlüklerini güvence altına alan bir yapının oluşumuna öncülük etmiştir. Kadın hakları, miras hukuku ve medeni nikah gibi alanlarda yapılan devrimler, toplumun en temel yapı taşı olan aileden başlayarak, toplumsal yapının dönüştürülmesini hedeflemiştir. Bu devrimler, bireyin devlete değil, haklarına ve aklına dayalı bir düzenin yurttaşı olmasını sağlamıştır.

    Toplumsal devrimlerin başarısı, liderliğin yalnızca emir verici değil, toplumun gelişim sürecine öncülük edici rolünü de yansıtır. Atatürk’ün liderliği, bireyi edilgen bir nesne olmaktan çıkararak, aktif ve katılımcı bir özneye dönüştürmeyi hedeflemiştir. Bu bağlamda, liderlik bir yönlendirme değil, bir bilinç inşası sürecidir. Bu bilinç, bireyleri yalnızca yönetilmek için değil, birlikte yönetmek için mobilize eden bir yapıdır. Kapsayıcı liderlik anlayışı burada toplumsal dönüşümle bütünleşerek süreklilik kazanır.

    1. GÜNÜMÜZ İÇİN DERSLER: KAPSAYICI LİDERLİK, ULUS-DEVLET VE DEMOKRASİ

    4.1 Güncel Siyasal Bağlamda “Biz” Söyleminin Önemi

    Günümüz siyasetinde liderlerin kullandığı dil, toplumsal kutuplaşma ve ayrışmanın yönünü belirlemede büyük rol oynamaktadır. “Ben” merkezli, otoriter, kişiselleştirilmiş siyaset anlayışları; kamuoyunu yalnızca manipüle etmeye değil, aynı zamanda toplumsal psikolojiyi kırılgan hale getirmeye hizmet etmektedir. Oysa Atatürk’ün liderlik modeli, bu anlayışa karşı kolektif akla, birlikte düşünmeye ve ortak hedeflere dayanan bir söylem geliştirerek kitle psikolojisini birleştirici yönde şekillendirmiştir. Günümüzde bu tür bir söylem, toplumsal barış ve ortak yaşam kültürünün yeniden inşasında büyük önem taşımaktadır.

    Siyasi söylemin kapsayıcı olması, sadece toplumsal ahlak açısından değil, aynı zamanda devletin meşruiyet temeli açısından da kritiktir. Günümüz çok kimlikli ve çok kültürlü toplumlarında, liderin dili; dışlayıcı değil, birleştirici, kapsayıcı ve bütünleştirici olmalıdır. Lider, sadece kendi destekçilerini değil, tüm vatandaşları temsil ettiğini unutmamalı; söyleminde ortak değerleri, müşterek çıkarları ve birlikte yaşama iradesini yansıtmalıdır. Bu anlamda “biz” söylemi, pragmatik bir araç değil; siyasal bir etik ve yönetişim tarzı haline gelmelidir.

    Bugünün koşullarında Atatürk’ün “millet” anlayışı da yeniden yorumlanmaya muhtaçtır. Bu anlayış, sadece bir kimliğin inşası değil, bir ahlaki birliktelik tahayyülüdür. Ulus-devletin geleceği, sadece teknik yönetişim yapılarında değil; yurttaşlık duygusu ve toplumsal aidiyetin güçlendirilmesinde yatmaktadır. Liderin görevi, bu duyguyu yapay biçimde inşa etmek değil; toplumsal zeminini hazırlamak, kurumsal ve kültürel yapılarla desteklemektir. Bu bağlamda, Atatürk’ün liderlik tarzı günümüz demokrasi krizlerine karşı tarihsel bir reçete sunmaktadır.

    4.2 Sosyal Hukuk Devleti ve Kapsayıcı Yönetişim

    Modern demokratik devletin temel taşı, yalnızca oy verme hakkı değil; eşitlik, sosyal adalet ve temel hakların güvencede olduğu bir “sosyal hukuk devleti” yapısının varlığıdır. Bu bağlamda Atatürk’ün kalkınmacı ve halkçı yaklaşımı, günümüz neoliberal piyasacı yönetişim anlayışlarının yeniden sorgulanmasını gerekli kılmaktadır. Kapsayıcı liderlik, sosyal devletin yalnızca bir “refah sağlayıcı” değil, aynı zamanda “sosyal adalet üreticisi” olmasını da kapsamalıdır. Bu, ekonomik değil, aynı zamanda etik ve siyasal bir sorumluluktur.

    Sosyal hukuk devleti, bireyin yalnızca özgür olmasını değil, aynı zamanda bu özgürlüğü kullanabilecek sosyoekonomik şartlara sahip olmasını da zorunlu kılar. Günümüzde gelir eşitsizlikleri, eğitimde fırsat dengesizlikleri ve işsizlik gibi sorunlar, devletin kapsayıcı işlevlerini aşındırmakta, toplumun alt gruplarında dışlanmışlık duygusunu artırmaktadır. Bu bağlamda, liderin dili kadar uyguladığı politikaların da birleştirici ve eşitleyici olması gerekir. Atatürk’ün eğitim ve sosyal reformları, sadece bireyi değil, toplumu birlikte dönüştürmeyi hedeflediği için sosyal devletin temellerini atan örneklerdir.

    Bugünün liderlerinin “biz” söylemini retorikten çıkarıp, yönetişim ilkelerine dönüştürebilmesi için kamusal alanda şeffaflık, hesap verebilirlik ve katılımcılık esas olmalıdır. Yalnızca söylem değil, uygulama düzeyinde de kapsayıcılık sağlanmalı; karar alma mekanizmaları halkla birlikte işlemelidir. Yerel yönetimlerden merkezi yapılara kadar tüm kurumlarda temsil, eşitlik ve adalet ilkeleriyle şekillenen bir liderlik pratiği, yalnızca teknik değil, ahlaki bir gereklilik olarak görülmelidir.

    4.3 Küreselleşme, Kimlik Siyaseti ve Yeni Liderlik Modelleri

    21. yüzyılda küreselleşme, dijitalleşme ve göç gibi olgular, klasik ulus-devlet yapısını yeniden tanımlamaya zorlamıştır. Bu yeni çağda, liderlik artık yalnızca ulusal sınırlar içindeki kitlelere değil, çok katmanlı kimlik yapılarına hitap etmelidir. Kimlik siyaseti ve kutuplaşma, toplumu parçalama potansiyeli taşırken, bu riskleri dengeleyecek bir “kapsayıcı liderlik” anlayışı, demokratik sürekliliğin anahtarıdır. Atatürk’ün çok katmanlı bir liderlik biçimiyle hem geleneksel yapıyı yıkması hem de modern bir kimlik yaratması, bugünün liderleri için öğretici bir örnektir.

    Küresel dünyada liderlerin karşı karşıya olduğu zorluklar, yalnızca iç siyasal krizlerle değil, aynı zamanda dış etkilerle de şekillenmektedir. Bu bağlamda liderin söyleminde ve eyleminde tutarlılık, etik ilkelere bağlılık ve halkla empati kurma becerisi belirleyici olmaktadır. Yeni liderlik modelleri, halkı yalnızca yönetme değil, birlikte üretme, birlikte karar alma ve birlikte yaşamaya ikna etme kapasitesiyle değerlendirilmektedir. Bu yönüyle Atatürk’ün halkı özneleştiren liderliği, çağdaş liderlik teorileriyle örtüşen bir tarihsel prototip sunmaktadır.

    Bugün kapsayıcı liderliğin inşası, sadece bireysel karizmaya dayalı değil; örgütlü toplum, güçlü kurumlar ve etik temelli yönetişimle mümkündür. Dijital çağda bilgi hızla yayılırken, yalan bilgi, manipülasyon ve popülizm gibi unsurlar da siyasal ortamı kırılganlaştırmaktadır. Bu nedenle liderin söyleminde rasyonalite, şeffaflık ve umut veren bir gelecek tahayyülü her zamankinden daha önemlidir. Atatürk’ün tarihsel örneği, bu niteliklerin yalnızca mümkün değil, gerekli olduğunu da kanıtlamaktadır.

    1. BEN YERİNE BİZ SÖYLEMİNİN ÖNEMİ: MİTİNGLERDE VE MEDYADA SÖYLEM DİLİ VE ATATÜRK’ÜN POZİTİF LİDERLİK ÖRNEĞİ

    5.1 Kitle Önünde Söylem: Liderin Dili ve Toplumsal Ruh Hali

    Siyasi liderlerin kullandığı dil, yalnızca bireysel kanaatlerini değil, aynı zamanda kitlesel psikolojiyi biçimlendirme gücüne sahiptir. Özellikle mitinglerde kalabalıklara hitap eden liderlerin tercih ettiği ifadeler, toplumun yön duygusunu, aidiyet hissini ve ortak umutlarını belirleme kapasitesine sahiptir. “Ben yaptım”, “ben çözerim”, “ben bilirim” gibi bireysel vurgular, halk ile lider arasında hiyerarşik bir ilişki inşa ederken; “biz başaracağız”, “birlikte çözeceğiz”, “hep beraber güçlüyüz” gibi ifadeler, kolektif bir bilinç ve ortak mücadele ruhu uyandırır. Bu anlamda dil, sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda siyasal bir inşa sürecidir.

    Kitle psikolojisi açısından değerlendirildiğinde, dışlayıcı, suçlayıcı veya tehditkar bir dil; kısa vadeli politik kutuplaşmayı tetiklerken, uzun vadede toplumsal parçalanmayı besler. Oysa umut veren, birleştirici ve kapsayıcı bir söylem, bireylerin içsel güvenliğini artırır, siyasal katılımı teşvik eder ve liderliğe duyulan güveni yükseltir. Bu durum, yalnızca seçmen davranışı açısından değil, demokrasinin kalitesi ve siyasal kültürün olgunluğu açısından da belirleyici bir rol oynar.

    Özellikle kriz dönemlerinde, liderlerin kullandığı kelimeler ve üslup, toplumun travmalarla başa çıkma kapasitesini doğrudan etkiler. Liderin soğukkanlı, çözüm odaklı ve birlik mesajı veren bir tutum sergilemesi, panik ve güvensizlik yerine dayanışma ve direnci yükseltir. Bu bağlamda, siyasi mitinglerin yalnızca propaganda aracı değil, toplumsal moral kaynağı olduğu hatırlanmalı; liderlerin konuşmaları, halkın psikolojik sağlığını da gözetecek sorumlulukla tasarlanmalıdır.

    5.2 Medya Alanında Söylem Etiği ve Liderin Görsel Temsili

    Modern demokrasilerde medya, yalnızca bilgi üretme değil, aynı zamanda duygu üretme işlevi de görmektedir. Liderlerin basın açıklamaları, televizyon röportajları, sosyal medya paylaşımları; doğrudan halkın zihinsel ve duygusal dünyasına etki eder. Medyada öfke, suçlama, ayrıştırma ve yalan bilgiyle şekillenen bir söylem dili; sadece politik kutuplaşmayı değil, kamusal alanın sağlığını da zedeler. Bu nedenle liderlerin medya görünürlüğünde pozitif, dengeli, şeffaf ve umut aşılayan bir üslup benimsemesi, siyasal sorumluluğun parçası haline gelmelidir.

    Liderin beden dili, sesi, mimikleri ve kelime seçimi, sadece siyasal mesajı değil, topluma duyduğu saygıyı ve niyeti de iletir. Konuşmalarında halkı küçümseyen, muhalefeti aşağılayan veya toplumsal grupları tehdit eden söylemler, liderin meşruiyetini değil, yalnızca korkuya dayalı geçici bir hâkimiyeti ifade eder. Oysa güven inşa eden lider, açık, yapıcı ve eleştiriye açık bir duruş sergiler; farklı fikirleri bastırmak yerine çoğulculuğu besler.

    Sosyal medyanın yaygınlaştığı günümüzde liderin her cümlesi anında milyonlara ulaşmakta, dijital etkileşim yoluyla çoğaltılmakta ve yeniden yorumlanmaktadır. Bu nedenle liderlik yalnızca fiziksel kürsülerde değil, dijital mecralarda da etik, ölçülü ve kapsayıcı bir duruş gerektirir. Medyada yer alan “biz” temalı söylemler, aidiyet duygusunu kuvvetlendirirken; “ben” merkezli içerikler, kişiselleştirilmiş siyaset algısını derinleştirir. Bu fark, siyasal iklimin istikrarı açısından belirleyicidir.

    5.3 Mustafa Kemal Atatürk: Pozitif, Kapsayıcı ve Devlet Kurucu Söylemin Örneği

    Mustafa Kemal Atatürk, tarih boyunca liderliğin yalnızca krizleri yönetme değil; krizlerden umut üretme sanatı olduğunu kanıtlamış bir isimdir. Kurtuluş Savaşı sürecinde ve sonrasında halka verdiği mesajlar, yalnızca stratejik değil; aynı zamanda psikolojik olarak güçlendirici ve birleştirici özellik taşımaktadır. “Türk milleti zekidir; Türk milleti çalışkandır” gibi söylemler, halkı edilgen bir kitle değil, aktif bir özne olarak konumlandırmış; güven ve sorumluluk duygusunu aynı anda aşılamıştır. Bu yaklaşım, bireyin kendi tarihine ve geleceğine olan inancını yeniden inşa etmiştir.

    Atatürk’ün hitabetinde kullandığı “biz” dili, yalnızca retorik bir tercih değil, felsefi bir duruştur. “Efendiler, yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz” cümlesindeki çoğul ifade, kararı tek başına değil, bir kolektif aklın ürünü olarak sunduğunu gösterir. Bu tutum, Weberyen anlamda karizmatik liderliği, rasyonel bir temsille birleştiren örnek bir yaklaşımdır. Atatürk, liderliği bir ayrıcalık değil, halk adına taşıdığı bir sorumluluk olarak görmüş ve bunu her söyleminde ifade etmiştir.

    Ayrıca Atatürk’ün kriz anlarında sergilediği pozitif ve sabırlı duruş, liderin halk üzerindeki etkisini artıran temel unsurlardandır. Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde halkın umutsuzluğa kapıldığı bir dönemde bile, liderliğini korkuya değil, kararlılığa ve umuda dayandırmıştır. Konuşmalarında kin değil, tarih bilinci; nefret değil, görev duygusu ön plandadır. Bu yönüyle Mustafa Kemal, pozitif liderliğin yalnızca başarı için değil, ahlaki ve siyasal bütünlük için de gerekli olduğunu göstermiştir.

    1. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

    Liderlik, yalnızca yönetenin kim olduğu ile değil, nasıl yönettiği, neyi temsil ettiği ve hangi değerleri inşa ettiği ile anlam kazanır. Bu çalışmada, kapsayıcı liderlik anlayışının, yalnızca söylem düzeyinde bir tercih değil; toplumsal barış, demokratik istikrar ve devletin sürekliliği açısından temel bir ihtiyaç olduğu ortaya konmuştur. “Ben” değil “biz” temelli bir liderlik, bireyin değil, topluluğun menfaatini önceleyen; kısa vadeli iktidar kazanımlarını değil, uzun vadeli toplumsal gelişimi hedefleyen bir vizyondur. Atatürk’ün liderliği bu bağlamda sadece tarihsel bir başarı değil, evrensel ilkeler ışığında değerlendirilmesi gereken bir modeldir.

    Antropolojik, sosyolojik, psikolojik ve siyasal bilimler perspektifinden ele alındığında; liderliğin bireysel karizmadan kurumsal kapsayıcılığa evrildiği görülmektedir. Bireylerin psikolojik olarak aidiyet hissettiği, kendini temsil edilmiş hissettiği ve geleceğe dair umut beslediği toplumlarda siyasal istikrar daha güçlü temellere oturur. Bu nedenle liderin dili, toplumsal bilinçaltını şekillendiren en güçlü araçlardan biridir. Atatürk’ün bu dili, halkı edilgen bir kitle olmaktan çıkarıp, ulusal bir özne haline getiren dönüştürücü güce sahiptir. Bu tarz liderlik, yalnızca karizma ile değil, ahlaki bütünlük, stratejik vizyon ve sosyal sorumlulukla mümkün olmuştur.

    Bugünün liderleri için bu tarihsel örnekten çıkarılacak en büyük ders, yöneten ile yönetilen arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamaktır. Bu ilişki artık yukarıdan aşağıya bir emir-komuta hattı değil; karşılıklı saygıya, katılıma, şeffaflığa ve ortak akla dayanan bir yönetişim biçimi olmalıdır. Küresel krizlerin, kimlik çatışmalarının ve dijital manipülasyonların yoğunlaştığı bir çağda, “biz” söylemi; yalnızca iç barışı değil, küresel anlamda da karşılıklı anlayışı tesis edecek bir zemin sunabilir. Kapsayıcı liderlik, yalnızca bir tercih değil, gelecek yüzyılın siyasal ahlak normudur.

    KAYNAKÇA

    •   Anderson, B. (1983). Imagined Communities. Verso.
    •   Arendt, H. (1958). The Human Condition. University of Chicago Press.
    •   Atatürk, M. K. (1927). Nutuk.
    •   Baykan, T. S. (2021). The Transformation of Turkish Political Leadership. Springer.
    •   Burns, J. M. (1978). Leadership. Harper & Row.
    •   Çiğdem, A. (2009). Kemalizm: Bir Modernleşme İdeolojisinin Tarihsel ve Toplumsal Kaynakları. İletişim Yayınları.
    •   Foucault, M. (1972). The Archaeology of Knowledge. Pantheon Books.
    •   Freud, S. (1921). Group Psychology and the Analysis of the Ego.
    •   Fromm, E. (1941). Escape from Freedom.
    •   Giddens, A. (1999). Runaway World.
    •   Goleman, D. (2006). Social Intelligence: The New Science of Human Relationships.
    •   Gökalp, Z. (1923). Türkçülüğün Esasları.
    •   Gülalp, H. (2005). “Kimlikler Siyaseti ve Türkiye”. Toplum ve Bilim, 104.
    •   Habermas, J. (1996). Between Facts and Norms.
    •   Kandiyoti, D. (1997). Gendering the Modern: On Missing Dimensions in the Study of Turkish Modernity.
    •   Kant, I. (1784/2009). Aydınlanma Nedir?. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
    •   Kymlicka, W. (2001). Politics in the Vernacular: Nationalism, Multiculturalism and Citizenship. Oxford University Press.
    •   Le Bon, G. (1896). The Crowd: A Study of the Popular Mind.
    •   Mannheim, K. (1936). Ideology and Utopia.
    •   Rawls, J. (1971). A Theory of Justice. Harvard University Press.
    •   Reisigl, M., & Wodak, R. (2009). The Discourse-Historical Approach.
    •   Rousseau, J.-J. (1762/2005). Toplum Sözleşmesi.
    •   Tajfel, H., & Turner, J. C. (1986). “The Social Identity Theory of Intergroup Behavior.”
    •   Türkiye Cumhuriyeti Anayasaları (1921, 1924). TBMM Arşivleri.
    •   Türkdoğan, O. (1997). Atatürk ve Sosyoloji.
    •   van Dijk, T. A. (1993). “Principles of Critical Discourse Analysis.” Discourse & Society.
    •   Weber, M. (1947). The Theory of Social and Economic Organization.
    •   Young, I. M. (2000). Inclusion and Democracy. Oxford University Press.
  • Bodrum’un yerel dokusu korunacak…

    Bodrum’un yerel dokusu korunacak…

    Bodrum’da tatil yapmak bir ayrıcalıktır. Yapılan açıklamalarda Bodrum’un yerel dokusunun korunacağı, markalaşma ve misafir memnuniyetinin önemine vurgu yapıldı.

    Bodrum Tanıtma Vakfı’nın (BOTAV) düzenlediği marka Buluşmaları Serisi’nin ilkine konuk olan ve turizm alanında dünyada en çok atıf yapılan önemli araştırmalara imza atan Prof. Dr. Musa Pınar ve Prof. Dr. Muzaffer Uysal, Bodrum’un marka kimliğini, güçlü ve zayıf yönlerini değerlendirdi.

    Seminerin açılışında konuşan BOTAV Genel Sekreteri Yiğit Girgin, uzun süredir planladıkları pazarlama alanındaki projeleri hayata geçirdiklerini belirterek, değerli akademisyenlerin de katkılarıyla Bodrum’un markalaşması için yapılması gerekenleri masaya yatırdıklarını söyledi.

    BOTAV’ın önümüzdeki süreçte pazarlama alanında yeni bir projeye daha imza atacağını dile getiren Girgin, “Başkanımız Sn. Tamer Mandalinci önderliğinde, güçlü Yönetim Kurulumuz ile planladığımız seminer serilerimizde bir sonraki projede misafir deneyimlerini paylaşan bir sürece başlayacağız. Bu süreçte, Bodrum’a gelen misafirlerin karşılaştıkları güzellikler, kolaylıklar ve zorluklar noktasında bir araştırma planımız var. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi hocalarımızla hayata geçireceğimiz bir proje olacak. Böylelikle turistler özelinde bir turizm datasına sahip olacağız. Özellikle pazarlama alanında bunu nasıl değerlendirebileceğimizi de tartışacağız. Proje Ağustos itibariyle başlayacak. BOTAV, sadece deniz, kum, güneş özelinde değil, Bodrum’un birçok noktasında tanıtım anlamında fikir öncüsü olmayı hedefliyor.”

    Bodrum Belediyesi Başkan Yardımcısı Ercan Pehlivan ise yerel dokunun öneminin altını çizerek, “Bodrum’un yerel dokusunu korumak bunu dünyaya tanıtmak hepimizin görevi fakat aynı zamanda Bodrum’un bir de tarımsal alandaki güçlü yönlerini de buna entegre etmek, gerçek Bodrum deneyimini yerli ve yabancı kitlelere ulaştırmak en güzeli. İşte biz artık bunu da yerel ürünlerimizle birinci elden yapar duruma geldik ve tanıtım çalışmalarımıza bunları da ekliyor olabileceğiz” dedi.

    Markalaşmanın ipuçlarına değinen Valparaiso Üniversitesi İşletme Fakültesi Pazarlama Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Musa Pınar, konuşmasında şu ifadelere yer verdi:

    “Bodrum bir marka. Bu markayı nasıl ayakta tutacağız, nasıl geliştireceğiz? Avrupa’da nasıl daha rekabet eden hale getireceğiz? Bu soruların cevabını bulmak için; Bodrum markasını oluşturan temel kavramların, temel etkinliklerin, temel aktivitelerin bilinmesi gerekiyor. Markalaşmada en temel şey müşterinin memnuniyeti. Marka olmak için bir deneyim sunuyoruz. Ama bu deneyimi duyururken biz neyi vaat ettik, vaatlerimizi nasıl yerine getiriyoruz? Marka olmak için müşterinin memnun olması gerekiyor. Misafirlerin duygusal olarak bağlanması gerekiyor ki; bizi tavsiye etsinler. Bir de biz doğru kitleye mi hitap ediyoruz. Bodrum olarak, yoksa herkesi mi çekiyoruz? Çünkü meşhur bir laf vardır pazarlamada: ‘Kime hitap ediyorsunuz?’ Herkese edemezsiniz. Biz belli bir segmente hitap etmek zorundayız. En önemlisi, bugüne kadar gelen turistlerin giderken nasıl duygularla, nasıl bir deneyimle gittiğini bilmemiz gerekiyor ki; biz doğruları geliştirelim, yanlışları değiştirelim. Temeli bu: “müşterinin memnuniyeti, müşterinin deneyimi”

    Bodrum’un uluslararası marka değerine sahip olduğunu belirten Massachusetts Amherst Üniversitesi Turizm İşletme Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muzaffer Uysal ise şunları söyledi:

    “Marka kapsamında benim daha çok yoğunlaştığım konular; rekabet, sürdürülebilir marka ilişkisi ve nihayetinde de yaşam kalitesi. Sahip olduğumuz markayı daha da zenginleştirebilmemiz, daha da ileriye götürebilmemiz ve sürdürülebilir bir hâle getirebilmemiz için bu entegrasyonun yapılması gerekiyor. Dolayısıyla çalışanların yaşam kalitesi, buradaki yaşayanlar kadar önemli. Tabii gelen turistlerin de ziyaret deneyimleri bunun parçası. Bunları birleştirmeden, bu ekosisteme sadece tekil bakarsak, sürdürülebilirlik ve bir marka anlayışını 10 – 15 yıl sonra tehlikeye atacağımızı düşünüyorum”

    Bodrum Tanıtma Vakfı’nın (BOTAV) düzenlediği marka Buluşmaları Serisi’nin ilkine konuk olan ve turizm alanında dünyada en çok atıf yapılan önemli araştırmalara imza atan Prof. Dr. Musa Pınar ve Prof. Dr. Muzaffer Uysal, Bodrum’un marka kimliğini, güçlü ve zayıf yönlerini değerlendirdi.

    Seminerin açılışında konuşan BOTAV Genel Sekreteri Yiğit Girgin, uzun süredir planladıkları pazarlama alanındaki projeleri hayata geçirdiklerini belirterek, değerli akademisyenlerin de katkılarıyla Bodrum’un markalaşması için yapılması gerekenleri masaya yatırdıklarını söyledi.

    BOTAV’ın önümüzdeki süreçte pazarlama alanında yeni bir projeye daha imza atacağını dile getiren Girgin, konu hakkında şu görüşleri paylaştı:

    “Başkanımız Sn. Tamer Mandalinci önderliğinde, güçlü Yönetim Kurulumuz ile planladığımız seminer serilerimizde bir sonraki projede misafir deneyimlerini paylaşan bir sürece başlayacağız. Bu süreçte, Bodrum’a gelen misafirlerin karşılaştıkları güzellikler, kolaylıklar ve zorluklar noktasında bir araştırma planımız var. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi hocalarımızla hayata geçireceğimiz bir proje olacak. Böylelikle turistler özelinde bir turizm datasına sahip olacağız. Özellikle pazarlama alanında bunu nasıl değerlendirebileceğimizi de tartışacağız. Proje Ağustos itibariyle başlayacak. BOTAV, sadece deniz, kum, güneş özelinde değil, Bodrum’un birçok noktasında tanıtım anlamında fikir öncüsü olmayı hedefliyor.”

    Bodrum Belediyesi Başkan Yardımcısı Ercan Pehlivan ise yerel dokunun öneminin altını çizerek, konuya nokta koydu:

    “Bodrum’un yerel dokusunu korumak bunu dünyaya tanıtmak hepimizin görevi fakat aynı zamanda Bodrum’un bir de tarımsal alandaki güçlü yönlerini de buna entegre etmek, gerçek Bodrum deneyimini yerli ve yabancı kitlelere ulaştırmak en güzeli. İşte biz artık bunu da yerel ürünlerimizle birinci elden yapar duruma geldik ve tanıtım çalışmalarımıza bunları da ekliyor olabileceğiz” dedi.

  • Otellerdeki her 100 kişiden 83’ü Türkiye’den…

    Otellerdeki her 100 kişiden 83’ü Türkiye’den…

    Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) otellerine Türkler ilgi gösteriyor .Artış devam ediyor. Her 100 müşteriden yüzde 83’ünü Türkiye’den gidenler oluşturuyor.

    2025’in ilk altı ayında otellerde konaklayan TC uyruklu sayısı, 2024’ün aynı dönemine kıyasla yüzde 7.9 oranında artışla 449 bin 876 kişiden, 520 bin 615 kişiye çıktı. Üçüncü ülke uyruklu sayısı ise, yüzde 24.7 düşüşle 79 bin 771 kişiden, 60 bin 049 kişiye geriledi. KKTC uyruklularda da yüzde 11.5’lik düşüş oldu.

    Turizm Planlama Dairesi’nin turistik tesislerden derlediği rakamlar, KKTC’liler dışında kalan otel müşterilerinin yüzde 8.4 (48 bin 639 kişi) artığına işaret ediyor. Haber Kıbrıs’ın aktardığına göre, 2024’te aynı dönemde otellerde konaklayan yabancı uyrukluların sayısı 578 bin 261 kişiydi.

    Ocak-Haziran 2025 periyoduna ait veriler, turistik tesislerde KKTC uyruklular dahil tüm konaklayanların sayısının yüzde 7.7 artışla, 651 bin 413 kişiye yükseldiğini gösteriyor. Ancak, açıklanan rakamlar sadece TC uyrukluların sayısının arttığını, Türkiye dışındaki ülkelerden gelenler ile yerli turistlerin sayısının azalmaya devam ettiğini gösteriyor.

    Yılın ilk yarısında turistik tesislerde ağırlanan tüm müşterilerin yüzde 79.80’ini Türkiye Cumhuriyeti uyruklular; yüzde 16.29’unu diğer ülke uyruklular; yüzde 3.91’ini ise KKTC uyruklular oluşturdu.

    Ocak-Haziran 2025 dönemi verileri her ne kadar da konaklayanların sayısının arttığını gösterse de “geceleme” sayılarındaki düşüşün devam ettiği hesaplandı.

    Altı aylık rakamlar otellerdeki toplam geceleme sayısının 2024’e kıyasla yüzde 2.2 (40 bin 621 gece) düzeyinde azalarak 1 milyon 848 bin 394 geceden 1 milyon 807 bin 773 geceye indiğini gösteriyor. Özellikle 3’üncü ülke uyruklular ile KKTC vatandaşlarının geceleme sayısındaki düşüş durmuyor.

    TC uyruklularda geceleme sayısı geçen yıla kıyasla yüzde 7.9 artışla 1 milyon 253 bin geceden 1 milyon 352 bin geceye çıktı. 3’üncü ülke uyruklu yabancıların geceleme sayısı yüzde 24.6 düşüşle 540 bin 983 geceden, 407 bin 717 geceye; KKTC’lilerin geceleme sayısı ise yüzde 8 düşüşle 32 bin 196 geceden 29 bin 630 geceye geriledi.

    İlk altı ayda ortalama konaklama süresi TC uyruklular için 2.59 gece; 3’üncü ülke vatandaşları için ise 3.83 gece; KKTC vatandaşları için ise 1.86 gece oldu. Sektörün ortalama konaklama süresi ise 2.77 gece olarak hesaplandı.

  • Project Camelot

    Project Camelot

    Çevirisini yapmak çok zor oldu AI ile, reddetti hepsi. Çok detayli Türkçe versiyonunu asağıya ekliyorum.

    Oraj POYRAZ


    Project Camelot

    Arka Plan

    Project Camelot, ABD Ordusu tarafından 1964 yılında yürütülen bir “isyancılıkla mücadele” çalışmasıydı ve resmi adı “Sosyal Değişimi Tahmin Etme ve Yönlendirme Yöntemleri ile İç Savaş Potansiyeli” idi. [1] American Üniversitesi’ndeki Özel Operasyonlar Araştırma Ofisi tarafından yönetilen proje, psikologlar, sosyologlar, antropologlar, ekonomistler ve diğer uzmanları bir araya getirerek özellikle Latin Amerika’daki hedef ülkelerin toplumlarını analiz etti.

    Proje, ordunun yurtdışındaki sosyal gelişmeleri tahmin etme ve etkileme yeteneğini artırmayı amaçlıyordu. 5 Aralık 1964 tarihli bir notta şöyle deniyordu:

    “ABD Ordusu, isyancılıkla mücadeledeki görevini etkili bir şekilde yerine getirmek istiyorsa, isyanın bir toplumsal düzen bozukluğu olduğunu ve bu süreçlerin anlaşılması gerektiğini kabul etmelidir.”

    Proje, Güney Amerikalı akademisyenlerin askeri fonlamayı keşfederek onu emperyalist olarak kınamasıyla tartışmalı hale geldi. 8 Temmuz 1965’te Savunma Bakanlığı tarafından resmen iptal edilse de, benzer araştırmalar daha gizli bir şekilde devam etti.

    Project Camelot (2005)

    Project Camelot, Kerry Cassidy ve Bill Ryan’ın İngiltere’nin Tintagel kentinde tanışmasıyla kuruldu. Kral Arthur ve Yuvarlak Masa’nın ütopik vizyonundan ilham alarak projelerini bu şekilde adlandırdılar.

    Project Camelot, dünya çapında önemli tanıklarla gerilla tarzı saha röportajları yaparak ifşacı (whistleblower) tanıklıklarını öne çıkaran öncü bir proje oldu. Uzak bölgeleri keşfettiklerini ve yalnızca üst düzey gizli erişime sahip seçkin insanların bildiği sırları açığa çıkardıklarını iddia ettiler. Project Camelot 17 yıldan fazla faaliyet gösterdi, ancak YouTube kanalları COVID-19 ile ilgili sansür nedeniyle 17 yıl sonra kaldırıldı.

    KERRY LYNN CASSIDY – KURUCU/CEO

    Araştırmacı gazeteci, yapımcı, belgeselci ve yayıncı. Bilinç ve alternatif perspektifler üzerine odaklanarak dünya çapında ifşacılarla röportajlar yapıyor.

    Kerry Lynn Cassidy, 20 yıldır Project Camelot ve Project Camelot TV Network’ü yönetiyor. Hollywood’da geçirdiği 19 yılın ardından Kasım 2005’te belgesel röportajları çekmeye başladı ve Project Camelot’u kurdu.

    20 yıldır, Kerry, “çok gizli üstü” erişime sahip askeri ifşacılar, araştırmacılar ve deneyimcilerle komplolar, gizli uzay programları, kara projeler, uzaylılar ve serbest enerji konularında röportajlar yaptı. Ayrıca Doğu felsefesi üzerine çalışmış ve samadhi deneyimi yaşamış bir sezgisel danışmandır.

    Kerry, Camelot’un karakteristik “gerilla” röportaj tarzını yaratarak kişilerarası dinamikleri yakaladı ve izleyicilerin doğruluk değerlendirmesine yardımcı oldu.

    Dünya çapında konuşmalar yapıyor ve önemli Camelot röportajlarının yer aldığı Awake and Aware konferanslarını düzenliyor. Telegram Kanalı (89.000+ abone) etkili bir haber yorum platformu haline geldi.

    Kerry, haftalık programlarını Facebook, Rumble, Camelot web sitesi ve sosyal medyada yayınlıyor.

    Whistleblower Radio ile başlayan yayınları, dünya çapında milyonlara ulaştı. Orijinal YouTube kanalı 312.000’den fazla aboneye ve 70 milyon görüntülemeye sahipti. Project Camelot kütüphanesinde şu anda 3000’den fazla video, saatlerce ses kaydı ve yüzlerce ücretsiz makale bulunuyor.

    Kerry, İngilizce alanında lisans derecesine (Sonoma State) sahiptir ve Sosyoloji alanında yüksek lisans çalışmaları yapmıştır. UCLA Anderson Yönetici Programı’nı tamamlamış ve UCLA Kısa Film Programı’na seçilmiştir. *”Rebel Gene: Secret Space and the Future of Humanity” adlı kitabı Amazon’da mevcuttur.*

    İletişim: [email protected]


    Bill Ryan – Project Camelot ve Project Avalon Eski Kurucu Ortağı

    Bill Ryan, Matematik, Fizik ve Psikoloji alanında lisans derecesine (Bristol Üniversitesi, 1974) sahiptir ve kısa bir süre öğretmenlik yapmıştır. 27 yıl boyunca BAe Systems, HP ve PwC gibi şirketlere danışmanlık yaparak liderlik ve koçluk alanında uzmanlaşmıştır.

    Kasım 2005’te, sözde bir ABD-uzaylı değişim programını anlatan Project Serpo web sitesini kurdu. UFO’lar, serbest enerji ve alternatif tıpla onlarca yıldır ilgilenmesine rağmen, UFO topluluğuyla ilk teması Serpo sitesini oluşturduktan sonra gerçekleşti. 2006’da danışmanlık işini bırakarak Project Camelot’u kurdu. Kerry ve Bill 2009’da ayrıldı ve Bill 2010’da Project Avalon’u hayata geçirdi.

    Project Avalon

    Project Avalon, Bill Ryan ve Kerry Cassidy tarafından Ağustos 2008’de kurulan bir bilgi ve ilham portalıdır. Project Camelot gezegensel sorunları vurgularken, Project Avalon çözümlere odaklanır. Bill Ryan, dünya çapındaki gönüllülerin desteğiyle bilgi sağlar.

    Avalon Forum’un temel amacı:

    • Kendimiz ve çocuklarımız için istediğimiz geleceği yaratmak adına olumlu, yapıcı diyalog ve ağ oluşturmayı teşvik etmek.

    Bağımsız olarak faaliyet gösterir. “İnsanlık, ortak zorluklar ve fırsatlarla karşı karşıya, birlik içinde duruyor.”

    The Anglo-Saxon Mission

    Tarihsel Arka Plan

    1. yüzyılda Anglo-Sakson misyonerleri, Frank İmparatorluğu’nda Hristiyanlığın yayılmasında kritik bir rol oynadı. 6. yüzyılda İrlandalı-İskoç misyonerlerin başlattığı çalışmaları sürdürdüler. Ecgberht of Ripon ve Ecgbert of York gibi figürler, Wihtberht ve Willibrord gibi misyonerleri Friesland’a göndererek bu çabaları organize etti. Friesland Kralı Redbad’ın muhalefetine rağmen, Willibrord, Pepin II’nin desteğiyle Friesland Piskoposu olarak atandı ve bu, Karolenjler ile Papalık arasındaki önemli bir işbirliğini işaret etti.

    Aziz Boniface, Fulda ve Hesse gibi bölgelerde piskoposluklar kurarak veya yeniden yapılandırarak öne çıkan bir misyoner oldu. Ewald, Lebuin, Leoba ve Suidbert gibi diğer misyonerlerle birlikte çalıştı ve Cermen halklarının Hristiyanlaşmasında kilit rol oynadı. Anglo-Sakson misyonerleri, Echternach Manastırı gibi kıtada önemli dini ve kültürel merkezler kurdular.

    Bu misyonerlik faaliyetleri, Charlemagne döneminde de devam etti ve Karolenj Rönesansı’na önemli katkılar sağladı. 800 yılına gelindiğinde Karolenj İmparatorluğu büyük ölçüde Hristiyanlaşmıştı. İskandinavya ve Baltık bölgelerinin Hristiyanlaştırılması gibi sonraki misyonerlik çabaları, Kutsal Roma İmparatorluğu’ndan koordine edildi. J.R.R. Tolkien, Anglo-Sakson misyonunu “eski İngiltere’nin en büyük zaferlerinden biri” olarak nitelendirdi ve Avrupa tarihine önemli bir katkı olarak gördü.

    The Anglo-Saxon Mission (Tanık Ses Kaydı, Ocak 2010)

    Transkript: https://projectcamelot.org/lang/en/anglo_saxon_mission_interview_transcript_en.html

    Sunum: https://projectcamelot.org/lang/en/anglo_saxon_mission_presentation_transcript_en.html

    Giriş

    Bill Ryan, ismi açıklanmayan bir İngiliz tanıkla yapılan sesli röportajın detaylı bir video yorumunu sunar. Şubat 2010’da gerçekleşen bu röportajda tanık, Haziran 2005’te katıldığı üst düzey bir toplantıda duyduklarını anlatır. Eski bir İngiliz subayı ve Londra’nın finans merkezinde kıdemli bir profesyonel olan tanık, küresel nüfusun büyük ölçüde azaltılmasını içeren kapsamlı bir plan hakkında konuşmalar duyduğunu iddia eder. Video, bu bilgilerin yorumlanması ve bağlamının anlaşılmasının önemini vurgular.

    Röportajın Doğası

    Röportaj, İngiliz ordusunda seçkin bir kariyeri olan ve daha sonra Londra’nın finans merkezinde kıdemli bir pozisyonda çalışan isimsiz bir kişiyle yapıldı. Londra’nın finans merkezi, tarihi ve finansal önemi nedeniyle sıklıkla Vatikan’a benzetilir ve küresel finans sisteminin sinir merkezi olarak tanımlanır. Tanık, üst düzey Masonlarla çeşitli toplantılara katılmıştır ve genellikle rutin finansal konular tartışılırdı. Ancak Haziran 2005’teki toplantı oldukça sıra dışıydı.

    Bu toplantıda tanık kendini dışlanmış hissetti ve aktif olarak katılmak yerine gözlemci rolündeydi. Katılımcılar arasında üst düzey Masonlar, tanınmış politikacılar, Polis Şefi, kilise temsilcileri ve askeri yetkililer vardı – yaklaşık 25-30 kişi. Gayriresmi bir ortamda, uzun süredir devam eden bir plan ve uygulanması tartışıldı. Konuşmalar, çeşitli jeopolitik stratejiler ve olası zorluklar üzerineydi.

    ‘Öngörülen’ Olaylar Listesi

    1. İsrail’in İran’a Saldırması:
      • Plan, İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayacak. Bu saldırı, İran veya Çin’in tepkisini çekerek daha geniş bir çatışmaya zemin hazırlamayı amaçlıyor. Tanık, Haziran 2005’te bile İsrail’in beklenen şekilde İran’a saldırmaya hazırlanmadığını fark ettiğini, bu nedenle planın geciktiğini belirtiyor.
    2. Sınırlı Nükleer Çatışma:
      • İsrail’in saldırısının ardından Orta Doğu’da sınırlı bir nükleer çatışma yaşanacak. Bu çatışma, geçici bir ateşkesle sonuçlanacak ve sonraki olaylar için zemin hazırlayacak. Tanık, bu senaryonun koreografik bir senaryo olduğunu ve nükleer çatışmanın sonraki adımlar için tetikleyici olacağını anlatıyor.
    3. Biyolojik Silah Salınımı:
      • Ateşkes sırasında, Çin nüfusunu hedef alan genetik olarak tasarlanmış grip benzeri bir virüs salınacak. Virüsün hızla yayılarak büyük zarar vereceği planlanıyor. Tanık, toplantıdaki katılımcıların Çin’in “soğuk algınlığı kapması” hakkında gülüştüklerini ve bunun potansiyel sonuçlara kayıtsız kaldıklarını gösterdiğini söylüyor.
    4. Küresel Pandemi:
      • Virüsün Çin’in ötesine yayılarak küresel bir pandemiye yol açması bekleniyor. Tanık, bu yayılmanın Çin’in misillemesi mi yoksa virüsün kontrolsüzce mutasyona uğraması mı olduğundan emin değil. Ancak pandeminin kaosu artıracağını ve kitlesel ölümlere yol açacağını belirtiyor.
    5. Sıkıyönetim ve Nüfus Kontrolü:
      • Nükleer çatışma ve pandeminin yarattığı kaos, Batılı ülkelerde sıkıyönetim ilan edilmesini ve nüfus üzerinde ağır kontrol önlemlerini meşrulaştıracak. Tanık, İngiltere’de özel güvenlik güçlerinin ayaklanmalarla başa çıkmak ve bireyleri gözaltına almak üzere hazırlandığını söylüyor.
    6. Üçüncü Dünya Savaşı:
      • İlk çatışmalar ve pandeminin ardından büyük bir Üçüncü Dünya Savaşı çıkacak. Bu savaş, önemli bir nükleer çatışmayı içerecek ve dünya nüfusunun %50’sinin yok olmasına yol açacak. Tanık, bu planın nihai amacının nüfus azaltma olduğunu ve Georgia Guidestones’da belirtilen “500 milyonluk küresel nüfus” hedefiyle uyumlu olduğunu belirtiyor.
    7. Jeofiziksel Olay:
      • Tanık ve Bill Ryan, planın aciliyetinin “kutup kayması” veya “Gezegen X’in gelişi” gibi bir jeofiziksel olay beklentisinden kaynaklandığını öne sürüyor. Bu inanç, Illuminati’nin korunmuş bilgisine ve yaklaşık her 11.500 yılda bir yaşanan döngüsel felaketlere dayanıyor. Yeraltı sığınakları ve tohum bankaları gibi hazırlıklar, seçilmiş bir grubun hayatta kalmasını sağlamak içindir. Bill Ryan, bu olayın gerçek olup olmamasının önemli olmadığını, ancak “kontrolörlerin” buna inandığı için tehlikeli olduğunu vurguluyor.
    8. Yeni Dünya Düzeni:
      • Tüm bu olayların sonucunda, başta Anglo-Saksonlar olmak üzere seçkin bir grubun yöneteceği “Yeni Dünya Düzeni” kurulacak. “Yeni Dünya Düzeni” terimi, felaket sonrası ortaya çıkacak dünya için kullanılıyor ve Illuminati’nin “Yeni Bir Günün Şafağı” sembolizmiyle uyumlu.

    Ek Bağlam ve Analiz

    Bill Ryan, tanığın aktardığı gerçekler ile spekülasyonlar arasında ayrım yapmanın önemini vurguluyor. Tanık, planın kendi kulaklarıyla tartışıldığını duymuş olsa da, yorum ve daha geniş kapsamlı çıkarımlar analiz ve tartışmaya tabidir. Ryan, benzer planların başarısız olduğu veya engellendiği birkaç örneği aktararak, planın uygulanması konusunda şüpheciliğini dile getiriyor.

    Önemli bir örnek, Ağustos 2007’de Amerika’nın üzerinden uçan, silahlı nükleer seyir füzeleri taşıyan bir B-52 bombardıman uçağının karıştığı olaydır. Olay başlangıçta bir hata olarak örtbas edilmiş, ancak Ryan bunun daha büyük bir çatışmayı tetiklemek için kasıtlı bir eylem olduğunu öne sürüyor. Benzer şekilde, tanığın 2008’de Çin’e karşı planlanan ancak gerçekleşmeyen bir savaşa dair anlatımı, bu tür planların uygulanabilirliği ve zamanlaması hakkında sorular gündeme getiriyor.

    Ryan ayrıca, potansiyel bir pandemi olarak lanse edilen ancak sonuçta çok az etkisi olan sözde Meksika gribi salgınını veya domuz gribini de ele alıyor. Olayın, kamuoyunun tepkisini ölçmek ve gelecekteki biyolojik saldırılara hazırlanmak için bir test olabileceğini düşünüyor.

    Spiritüel ve Bilinç Perspektifleri

    Sunum, David Icke ve Eric Von Däniken gibi araştırmacıların çalışmalarından yararlanarak spiritüel ve bilinç temelli bir bakış açısına geçiyor. Ryan, planın kökenlerinin ve gereken stratejik anlayış düzeyinin insan dışı bir etkiye işaret ettiğini savunuyor. İlluminati ve diğer kontrol güçlerinin bağımsız hareket etmediğini, daha yüksek, potansiyel olarak dünya dışı veya boyutlar arası bir gündem tarafından yönlendirildiğini öne sürüyor.

    Ryan, planlanan olayların gerçekleşmesini önlemek için insan bilincinin gücünü ve kolektif farkındalığın potansiyelini vurguluyor. Amiral George Hoover’ın Roswell ziyaretçilerinin, gelişmiş bilinç yeteneklerine sahip, gelecekten gelen zaman yolcuları olduğu iddiasına atıfta bulunuyor. Bu bakış açısı, insanların gerçekliği yeniden şekillendirme ve kontrolcülerin planlarını etkisiz hale getirme konusunda doğuştan gelen bir güce sahip olduğunu öne sürüyor.

    Harekete Geçme Çağrısı

    Video, bireylere tartışılan planlardan onaylarını geri çekmeleri için bir eylem çağrısıyla sona eriyor. Ryan, insanları içsel güçlerinin farkına varmaya ve İlluminati ve diğer kontrolcü güçlerin dayattığı manipülasyon ve kontrole direnmeye çağırıyor. Askeri ve istihbarat personelini bu tür planlara katılmaktan kaçınmaya teşvik ediyor ve eylemlerinin insanlığın geleceğini şekillendirme potansiyeline sahip olduğunu vurguluyor.

    Ryan ayrıca, öngörülen olayları önlemenin bir yolu olarak bilinç ve farkındalığı genişletmenin önemini vurguluyor. Küresel bilinçteki artışın, şiddet içeren ve zorlayıcı planların tırmanışına doğrudan bir yanıt olduğunu ve insan farkındalığında ve potansiyelinde daha geniş bir değişimi yansıttığını öne sürüyor.

  • BİZ NEYLE ELLER NEYLE UĞRAŞIYOR

    BİZ NEYLE ELLER NEYLE UĞRAŞIYOR

    Ne diyordu İslam öğretisi: “İlim Müslümanın kayıp malıdır, Çin’de de olsa arayıp bulmalı.”

    “Aradık mı, bulduk mu, bulmak için özen gösterdik mi?

    Biz hâlâ, “Edison cennete girecek mi?” tartışmasındayız.

    Sana ne kimin cennete, cehenneme gideceğinden. Sen iki günü birbirine denk olan ziyandadır öğüdünü rehber edin ve çalış.

    Düşünüyorum ve utanıyorum.

    Peygamber deveye binerdi” diye vaaz edip Mecedes’ten inmeyenlere, peygamber açlıktan karnına taş bağlardı deyip, sofralarında kuş sütü eksik olan dinci sahtekarlardan.

    Elin oğlu 200-250 gramlık cihaz yapmış, cebimize koymuş.

    İstersen radyo dinle, istersen tv seyret.

    Takvim içinde, saat tıkır tıkır çalışıyor,

    Arazi de pusula, namaz vaktinde kıbleni buluyorsun, istersen manzaranın fotoğrafını çekiyorsun, videosunu alıyorsun.

    Şaşırdın mı navigasyon sistemiyle yolunu buluyorsun, bilmediğin adrese dosdoğru ulaşıyorsun.

    Hava durumu nasıl olacak, kaçta yağmur yağacak, sıcaklıklar hangi saatte kaç derece olacak, yetmedi dünyanın neresinde hava nasıl olacak şak diye biliyorsun. Rüzgâr nereden nasıl esecek, bölge bölge, şehir şehir, ülke ülke biliyorsun.

    Şekerini ölçüyor, nabzın kaç attı söylüyor.

    Sokağa çıktın, adımını sayıyor, bugün dünden az yürüdün diyor, haftalık ortalaman şu kadar diye bildiriyor.

    Uykun rahat mı, iyi uyuyor musun söylüyor.

    Banka hesabını, banka işlemlerini yapıyorsun, para gönderip paranın miktarını biliyorsun. Para işlemlerini, para trafiğini evinde sırt üstü yatarken yapabiliyorsun.

    Dolar’ın, Euro’nun, Riyal’in, Sterlin’in kaç lira olduğunu şıp diye öğreniyorsun.

    Binlerce sayfa ansiklopedik bilgiyi, karıştırmadan, kütüphaneye gitme zahmetin olmadan, istediğin bilgiye istediğin saniye ulaşıp, öğrenebiliyorsun.

    Ananla, babanla, eşin-dostunla, oğlun-kızınla sevgilinle görüntülü görüşüp, haberleşebiliyorsun.

    İşin garibi bu alet gavur icadı, imansız buluşu ama EZAN bile okuyor, namaz vakitlerini de bölgene göre bildiriyor kıskançlık yapmadan.

    Senin cebinde de bir tane var değil mi hacım?

    Artık onunla yaşıyoruz doğru mu?

    Seni ilaç saatin geldi, hapını almayı unutma diye uyarıyor değil mi bu gavurun icadı?

    Sağlığını, yaşamını bu asrın mucizesi cihazlarla, ilaçlarla sürdürüyorsun değil mi?

    Bak hacım acı olan ne biliyor musun?

    Bunları yapan gavurlarda da sende de aynı kafa ve içinde de aynı beyin var.

    Neden onlar bunları yapıyor da biz Müslümanlar yapamıyoruz? Neden asrın keşiflerini hep gavurlar hatta senin söyleminle imansızlar yapıyor?

    Çünkü sen ve ben, başka işlerle uğraşıyoruz. Biz ahrete çalışıyoruz, biz birbirimizin imanını ölçmekle (!)uğraşıyoruz.

    Biz göz damlası orucu bozar mı, yüzmek orucu bozar mı, kadının saçının kılıyla uğraşıyoruz, şarkı söylemek, şarkı dinlemek caiz midir sorusuna yanıt aramakla uğraşıyoruz, yengeç, ıstakoz yemek mekruh mudur değil midir öncelikli sorusuna cevap aramakla meşgulüz, Arapçanın kutsallığını (!) yavrulara aşılamakla uğraşıyoruz.

    Seccade boyu nasıl olmalıdır, camiye ayakkabıyla girilir mi, zemzem nasıl içilir, gö… me su kaçtı orucum bozulur mu, sakız çiğnemenin dinde yeri nedir?

    İşte o gavur, o imansızlar ilimle-bilimle uğraşırken biz, bu devasa ahretlik işlerle uğraştık/uğraşıyoruz. Başka işimiz kalmamış gibi.

    Tanrı bölünmeyin, parçalanmayın demesine karşın mezheplere, cemaatlere, tarikatlara bölünmekle ve bizimkisi sizinkinden daha kutsaldır demekle, şeyhi, şıhı uçurmakla, ne mübarek adam diye övüp ayak suyunu içmekle, şeyhin ipine sarılıp cennetten arsa kapmakla uğraştık, Oysa  Tanrı “Ben size ŞAH damarınızdan daha yakınım” demesine karşın; bir de kandil gecelerinde Tanrı’ya yalvardık; yediğimiz bütün haltları savuşturduk, günahlardan kurtulduk

    Din adına, tarikat ve cemaat adına, Allahuekber diyerek birbirimizin boğazını kestik

    Şimdi sen, bu halinle cennete gidip hurilerin kucağında yetmiş bin çeşit yemek yiyeceksin, sana telefonu icat eden gavur cehenneme gidip cayır cayır yanacak öyle mi?

    Azıcık aklını çalıştır ve düşün, ben insana ve insanlığa hangi yararlı işi yaptım, Tanrı’nın verdiği aklı nerelerde ziyan ettim diye!?

    Esen kalınız. 

  • Amentü duasındaki yanlış

    Amentü duasındaki yanlış

    Amentü duasındaki yanlış!? KUR’AN’a göre;
    ‘ALLAH-TANRI’dan şer gelmez!’

    Din kavramını
    kendi saltanatlarına
    malzeme yapanlar;
    İslam’ın 5 ve
    imanın 6 şartı var(amentü duası),
    bu şartları yerine getirin yeter;
    ‘DİN-KURAN bu kadardır’
    diyerek ve
    KUR’AN’ı da Arapça okutup
    peygamber sünneti-hadisi(?!)
    anlatarak din bilgisi verdiklerini
    iddia ediyor, peygamberimizi
    ALLAH-TANRI’ya ortak edip,
    insanları şirke çağırıyor,
    ALLAH’a iftiralarda
    sınır tanımıyorlar!!!

    (Âli İmran,78)”Kimileri sizi yanıltmak için, kitaptan olmadığı halde kitaptan zannetmeniz için coşkulu bir dille anlatarak, ‘Bu Allah katındandır!’ derler. Allah’ın Sözü olmadığı halde-kendi sözlerini ayetmiş gibi algılatmaya çalışırlar. Bile bile Allah adına yalan söylerler.”

    (Zümer,32)”Allah adına yalan uyduran-Allah hakkında yalan söyleyenden daha zâlim
    kim olabilir?”

    Amentü duasında;
    ‘hayır ve şer Allah’tandır’
    demişler ama
    KUR’AN’a,
    sayısız ayete göre;
    ALLAH-TANRI’dan ASLA
    ‘şer; kötülük, fenalık’ gelmez!

    (Yunus,44)”Allah, hiçbir zaman insanlara zulmetmez-zerre miktarı haksızlık etmez; ancak insanlar kendi işlediklerinden ötürü, kendilerine zulmederler.”

    (Nisa,79)”Başına gelen her kötülük kendi kusurundandır.”

    (Şûra,30)”Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptığınız hatalar yüzündendir.
    Allah bir çoğunu da affediyor.”

    Tevrat-Eyüp(34/10)
    “TANRI kötülük yapar mı,
    Her Şeye Gücü Yeten
    haksızlık eder mi? Asla!”

    Sünnilik mezhebinde
    Muhammed peygamberi kutsallaştırıp,
    erişilmez, kusursuz kılarken;
    ‘Kader’, ‘Fıtrat’, ‘Alın yazısı’
    diyerek tüm şerleri, olumsuzlukları, kötülükleri, fenalıkları
    ALLAH-TANRI’ya izafe ediyorlar.

    (Enbiya,18)”Allah’a yakıştırdığınız sıfatlardan-yalanlardan-yaptığınız yakıştırmalardan dolayı yazıklar olsun!”

    Din satıcılarının,
    alın yazısı-kader dedikleri;
    ALLAH’ın ardına saklanarak,
    aslında sorgusuz-sualsiz kendilerine teslimiyet yazısı, çıkarlarına göre
    kendilerinin yazdığı kara yazgı!

    KUR’AN’a göre kader;
    ALLAH-TANRI’nın
    evrendeki kuralları ve ölçüleri!
    ‘Alınyazısı’ da;
    kulların kendi seçimleri, tercihleri!

    (İsra,13)Her insanın kaderini kendi özgür seçimine bırakmışızdır.”

    (Hac,10)”Bu, senin kendi tercihinle yaptıklarından dolayıdır-önceden hazırladığın-kazandığın şeydir. Allah kullarına asla en küçük bir haksızlık yapmaz-asla zulmedici değildir.”

    Kendilerine,
    kullardan ve kulların finansmanı ile
    din saltanatlarını oluşturanlar;
    şer-kötülük, zarar
    kendilerinden geldiği
    anlaşılmasın diye
    Amentü duasına
    yerleştirdikleri
    ‘şer Allah’tandır’ yalanı ile
    kendilerini, câmilerini, imamlarını, hocalarını, ezanı
    dokunulmaz, eleştirilmez
    hale getiriyorlar!

    (Kehf,49)”Rabbin, hiç kimseye haksızlık etmez-zulmetmez!”

    (Âli İmran,182)”Bu, kendi yaptıklarınızın bir sonucudur-sizin kendi eserinizdir. Yoksa Allah, kullara karşı asla zulmedici değildir-asla haksızlık etmez.”

    (Enfal,51)”İşte bu, kendi ellerinizle yaptığınızın karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına asla zulmetmez.”

    (Âli İmran,108)”Allah, toplumlardan hiçbirine-yarattıklarına zulmedip haksızlık yapmaz.”

    (Fussilet,46)”Kim iyi ve güzel bir şey üretirse-doğru bir iş yaparsa kendi yararınadır. Kim de kötü davranırsa-kötülük yaparsa kendi zararınadır. Yoksa Rabbin, kullara asla haksızlık yapmaz.”

    (Bakara,286)”Allah hiçbir benliğe, yaratılış kapasitesinin üstünde bir yük yüklemez-teklifte bulunmaz.”

    (A’raf,42)”Biz, her benliğe ancak yaratılış kapasitesi ölçüsünde sorumluluk-görev yükleriz.”

    (Tegabün,11)”Allah’ın bilgisi dışında hiçbir musibet başa gelmez.”

    (Âli İmran,166,167)”Başınıza gelen musibet, ancak Allah’ın bilgisi dâhilinde olmuştur.
    Allah’ın gerçek inananları belirlemesi-açığa çıkarması içindir. İkiyüzlüler de böylece açığa çıkarılır. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Hâlbuki Allah, kalplerinde sakladıklarını çok iyi biliyordu.”

    (Nisa,79)”Sana gelen her iyilik-başınıza her ne iyilik gelirse Allah’tandır. Her ne kötülük gelirse de kendinizdendir-başına gelen her kötülük ise kendi kusurundandır.”

    (Hac,74)”Allah’ın gücünü gereği gibi kavrayıp değerlendiremediler.”

    (Zümer, 67)”Allah’ın kadrine-şanına yaraşır şekilde tanıyamadılar-gereği gibi anlayamamışlardır-gereği gibi takdir edemediler.”

    ALLAH-TANRI’yı gereği gibi tanıyamayanlar,
    ALLAH-TANRI’ya
    illaki ortaklık izafe edenler
    KUR’AN yerine
    kul sözlerini gerçek, geçerli
    kabul edenler;
    KUR’AN’ı bilime aykırı zannediyor, bilimle çatışır diye anlatıyorlar!
    Evrim teorisine,
    pek çok bilimsel gerçeğe
    karşı çıkıyorlar.
    KUR’AN ayeti
    tam tersini iddia ediyor!

    (Nuh,13,14)”Size ne oluyor ki Allah’ın büyüklüğünü takdir etmiyorsunuz? Hâlbuki O, sizi
    aşama aşama-evrim etaplarından geçirerek yaratmıştır.”

    (İnsan,2-3)”İnsanı karışık bir nutfeden evreden evreye geçirerek yarattık.”

    İlk insanın üreyip çoğalmasının
    en temel halini
    şimdiki gibi kadın-erkek
    cinsel birlikteliği gibi zannediyorlar!? KUR’AN ayeti
    bambaşka bir
    bilimsel gerçeğe işaret ediyor;
    TEK özden yaratılma!?

    (Nisa,1)”Ey insanlar! Sizi bir tek can(lı)dan yaratan, ondan (onun özünden-maddesinden) eşini var eden ve her ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten-meydana getiren Rabbinize karşı gelmekten sakının-Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun.”

    (Zümer,6)”Allah, sizi(insan türünü) bir tek canlıdan-nefisten (nefsi vahide denilen bir hücreden) yaratmış ve ondan (onun cinsinden, onun gibi aynı öz ve maddeden) da eşini oluşturdu-yarattı.”

    (En’am,104)”Kesinlikle size Rabbinizden gözünüzü açacak, doğru yolu bulduracak bilgiler geldi. O halde, kim (gerçeği) görmek isterse kendi yararına ve kim de (bunca hakikate rağmen) körlüğü tercih ederse kendi zararına davranmış olur.”

    (İsra,82)”Kur’an’ı, inananlara-güvenenlere sağaltıcı, bir ilaç-şifa-sevgi ve merhamet kaynağı olarak indirdik. İnananlar ayetlerimize uyarak her türlü gerçek dışı bilgilerin, düşüncelerin, inançların, yaşamların hastalıklarından kurtulur.”

    (Ra’d,28)”Dikkat edin, akleden kalpler ancak Allah’ın zikri Kur’an ile tatmin olur-zihindeki tüm soru işaretlerini gidererek-Kur’an’ı anlamakla rahata kavuşur.”

    (Tekvir,27,28)”Kur’an alemler için bir hatırlatma-bilgi-uyarı-çağrı-öğütten başka bir şey değildir;
    gerçeklerden yana doğruyu bulmak isteyenler için.”

    (Zuhruf,44)”Gerçek şu: Bu Kur’an sana ve halkına-insanlara bir hatırlatıcı-düşündürücü-öğüttür.
    Bilin ki, bu Kur’an’dan
    sorumlu tutulacaksınız!”

    (Sad,67)”Kur’an, çok önemli büyük bir haberdir-öğreti-bilgi kaynağıdır.”
    (Sad,69-En üstün şeylerin doldurulduğu depo; Kur’an)

    (İsra,9)”Şüpheniz olmasın ki bu Kur’an en doğru ve en sağlam olana; rüşde kılavuzlar-en doğru yolda nasıl yürüneceğini gösterir.”

    Son söz!
    Ülkemizin ormanları, zeytinlikleri, deniz kıyıları, ırmakları, taşı, toprağı
    yerli, milli(?!) ve
    uluslararası sermaye
    tarafından talan edilmektedir.
    Ülkenin tüm kaynakları yağmalanırken,
    çalışan, emekli
    yoksullaşıp köleleşirken;
    halka hizmet etmesi gereken milletvekilleri-TBMM,
    TC anayasasını değiştirerek
    teokrasi, monarşi karışımı
    bir rejim kurmak için
    son noktayı koymak üzere!

    Ülkenin ne çok vatan haini varmış derken; aslında daha da çok
    terörist seveni varmış!!!?

    Okulları, kaynakları yakıp-yıkıp,
    yok ederek bölge halkını
    eğitimsiz, işsiz, aşsız bırakan,
    esas kendi halkına zulmetmiş, sonra da
    halkının mazlumluğunu kullanıp
    HAK aradığını iddia ederek
    kendi terör düzenini kuran
    bir terörist isteği,
    TBMM komisyonuyla,
    rejim değişikliğine
    doğru yol alıyor ülke!?

    Masum kanı dökerek
    HAK mı aranır?
    Binlerce masum insanın katlinden sorumlu terör örgütü elebaşına;
    saygıda kusur etmeyen
    ‘PKK terör örgütüdür’ d(iy)emeyen
    siyasi uzantılarıyla
    toplu oy almak uğruna anlaşma;
    muhalefet de dahil,
    HAK etmeden,
    EMEK vermeden
    seçim kazanmak için,
    her seçimde gizli pazarlık konusu!?

    Son olarak da,
    dertleri bölücülük olan,
    T.C., Lozan, LAİKLİK, Atatürk düşmanı ve
    tarikat kurucu
    Saidi Nursi hayranı olanlarla işbirliğinin sonucu
    terörist elebaşı isteği olan
    komisyon masasında buluşmak?!!!
    Din saltanatı kurucularıyla
    birlik olup dinci ve bölücü
    anayasa yapmak?!!!

    Emperyalizme hizmetçi
    feodaliteyi, toprak ağalığını ve
    din saltanatını, halifeliği
    devrimleri ile
    yıkan, yok eden
    bir özgürlük savaşçısı dâhi Atatürk
    BAĞIMSIZLIK için
    mücadele ederek tarihe adını;
    ‘sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder’ olarak yazdırmıştır!

    Atamız Atatürk’ün eşsiz dehası, üstün cesareti, azmi, kararlılığı ve atalar kanı bedeli kurulmuş
    Türkiye Cumhuriyeti’ni
    bölüp parçalamak,
    dinci bir rejim kurma çabası;
    TBMM’de ettikleri YEMİNlerine ve
    ekmeğini yedikleri ülkeye,
    maaşlarını ödeyen halkına,
    Türkiye Cumhuriyeti’ne ihanet.

    KUR’AN asırlar öncesinden yine muhteşem uyarılarını yapmış.

    (Enfal,46)”Birbirinizle didişmeyin, aksi halde direncinizi yitirir güç kaybedip dağılırsınız-devletiniz elden gider.”

    (İsra,16)”Bir ülke kendisini yok olma aşamasına getirdiğinde, biz, o ülkenin yönetimine, adil olmayan kişilerin gelmesine izin veririz de, onlar eliyle oranın altını üstüne getirerek, verdiğimiz sözü gerçekleştiririz.”

    (Ra’d,11)”Allah, zihinsel olarak ortak koşucu, toplumsal olarak iyiliklerini kaybetmiş bir topluluğun yok olmasını istedi mi, artık hiçbir güç o toplumun yıkılmasını durduramaz; o toplumun Allah’tan başka, koruyup kollayanları da olmaz.”

    (Enfal,25)”Uyarılara rağmen sorumluluğu paylaşmaz, herkesin yararına BİRLİĞİ sağlamazsanız, geldiği zaman, sadece zalimlerin; haksızlık eden-zulmedenlerin başlarına gelmekle sınırlı kalmayacak bir fitneden;
    toplumu kasıp kavuracak savaş, fakirlik, anarşi, ahlâksızlık, yozlaşma, toplumsal çalkantılar… gibi felaketten sakının!
    Yoksa siz şöyle mi sanıyorsunuz? Azap gelirse sadece zulmedenlere gelir. Hayır! Zalimlere destek verenlere, zalimlere karşı çıkmayıp zulme rıza gösterenlere de azap gelir.”

    (A’raf,201)”Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yaşayanlara, saptırıcıdan görüntü-dürtü dokununca-içlerinde şeytanî bir düşünce kabardığında
    hemen (ilahi öğretileri)-Allah’ı hatırlarlar-akıllarını başlarına toplarlar ve hemen açık bir biçimde gerçeği görür-kavramaya başlarlar.”

    (Muhammed,7)”Eğer siz Allah’a yardım ederseniz-buyruklarını uygularsanız, Allah da size yardım eder, sizi güçlü ve dirençli kılar-zor durumda bırakmaz.”

    (Fussilet,44)”Bu Kur’an, inanmak isteyenler için rehber-yol gösterici ve sorunlarına çözüm kaynağıdır.”

  • AÇILIM KOMİSYONU VE UZLAŞMA SÜRECİ

    AÇILIM KOMİSYONU VE UZLAŞMA SÜRECİ

                Ne olduğu belli olmayan ve değişik isimler altına başlatılan, terörsüz Türkiye adı verilen bu süreçte TBMM çatısı altında kurulacak komisyonda bile eşitlik yoktur.
                1.-Komisyona, “HER PARTİNİN EŞİT SAYIDA ÜYE” ile katılması gerekirken, iktidar partisi 21 üye, ana muhalefet partisi 10 üye, diğer partiler 4 ve daha az üye sayısı ile katılacaklardır. Oysa demokratik bir süreci başlatmak için kurulan bir komisyonda, her partinin eşit sayıda üye ile temsil edilmesi gerekir. Hatta bir gurup oluşturarak tek bir görüntü veren partiler yani AKP, MHP ve DEM partileri bir gurup oluşturduklarına göre tek bir 4 kişilik gurup tarafından temsil edilmelidirler. Kuruluşta eşit olmayan bir komisyondan, tarafsız ve ortak katılımlı bir karar beklenemez.
                2.- Terörsüz Türkiye için, “ŞEHİT ANNELERİ ve ÇOCUKLARI DAĞA KAÇIRILAN ANNE VE BABALAR” bu dağa kaçırma olayını yapan parti ve kuruluşların kapısında, senelerden beri nöbet tutmaktadırlar. Bu acı gidişe son vermeden ve asıl sorumluları bulmadan başlatılan süreç sonuç vermeyecektir.
                3.-Esasen Türkiye; uzun süreden beri, terörden uzak yaşamaktadır. Türkiye Cumhuriyetinde; azınlık sorunu veya dillendirilen adı ile bir kürt, ermeni, alevi sorunu yoktur. Bunların hepsi; eşit hak ve özgürlüklere sahip Türk Vatandaşlarıdır. Şu an da, adı konmayan ve asıl tartışılan konu; bir takım “ANAYASAL MADDELER” üzerin de yapılmak istenen değişikliklerden kaynaklanmaktadır.
                Türkiye Cumhuriyetini kuran, Türkiye Halkı’na “TÜRK MİLLETİ” denir.
                Bu gün hepimize düşen ortak görev; ulusal değerlere, bilince, Cumhuriyet’e, Atatürk İlke ve Devrimlerine sahip çıkmaktır.

  • Diyanet’in cuma bağışları eskort kadınlara gitmiş!

    Diyanet’in cuma bağışları eskort kadınlara gitmiş!

    Beş yıldır süren soruşturmalarda cuma ve dini bayramlarda toplanan paralarla en az 4 eskort kadının çağrıldığı ve alem yapıldığı dile getirilen iddialar arasında.

    Avrupa ülkelerinde çeşitli adlarla örgütlenen Türk Diyanet İşleri Başkanlığı’nın skandalları bitmiyor.

    Türkiye’den atanan imamlar, din görevlileri, yerel personel bu kez Avusturya’da “Halktan gelen paralarla eskort kadın getirtme” ile çalkalanıyor. Viyana’da beş yıl önce başlayan “sadaka ve yardım paralarının dolandırılması, eskort kadınlarla alem” skandalı hâlâ kapatılamadı.

    Viyana’da Diyanet Vakfı adına görevli olan ve 63 ATİB (Avusturya Türk İslam Birliği) kuruluşunun başı olan Din Hizmetleri Müşaviri bürokrat F.M.K. ile Din Hizmetleri Müşaviri olan M.Ş., soruşturmalar sonucu ihraç edildi. Diyanet ise bu bürokratların “disiplinsizlik ve yetersizlik“ nedeniyle ihraç edildiğini savunuyor. 

  • Doğu Perinçek, teröristbaşı için af istedi

    Doğu Perinçek, teröristbaşı için af istedi

    Eski camlar bardak oldu

    TDK. Eski camlar bardak oldu deyiminin anlamını şöyle tarif etmiş:

    ESKİDEN ÖNEMSENEN VE DEĞERLİ BULUNAN ŞEYLERE ARTIK RAĞBET ETMEMEK.

    Kalın sağlıcakla

    Reha Gündoğmuş

    Perinçek’ten Bahçeli ve Erdoğan’a…

    ‘İmralı açılımı’ için 15 maddelik sert bildiri!

    30 Aralık 2024

    Doğu Perinçek, MHP, AK Parti ve CHP’yi terör örgütüyle ortaklaşa çözümde birleştiklerinin altını çizerken, dünya kamuoyuna 15 maddelik bildiri yayımladı.

    Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, dünya kamuoyuna uyarıda bulunarak, “MHP, AK Parti, CHP ve DEM Parti yönetimleri, iki terör örgütüyle ortaklaşa çözümde birleşiyorlar. Uyarıyoruz! PKK ile el ele ABD-İsrail projesinde görev alırsınız!” dedi. Perinçek’in tarihi çağrısı ise Aydınlık gazetesinin manşetinde de 15 maddelik bir bildiri halinde yer aldı.

    PERİNÇEK’TEN TARİHİ BİLDİRİ

    MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile başlayan ‘Öcalan açılımı’ son olarak teröristbaşı ile DEM yetkililerin görüşmesi ile devam ediyor. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Ulusal Kanal Ana Haber yayınında tarihi uyarıda bulundu. Perinçek, burada partisinin son gelişmeler üzerine oy birliğiyle aldığı Merkez Yönetim Kurulu kararını açıkladı. Perinçek’in 15 maddelik bildirisi Aydınlık gazetesinde tam sayfa yer aldı.

    “Uyarıyoruz! PKK ile el ele ABD-İsrail projesinde görev alırsınız! MHP, AK Parti, CHP ve DEM Parti yönetimleri, iki terör örgütüyle ortaklaşa çözümde birleşiyorlar. Türkiye’ye dayatılan gündem: ABD ve İsrail güdümlü HTŞ ve PKK ile birlikte “Kürt sorununa kalıcı çözüm” getirmektir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve milleti bu projeyi kesinlikle bozguna uğratacaktır. Dünya, bölge ve Türkiye koşulları elverişlidir” dedi.

    “ABD VE İSRAİL’İN SİLAHLANDIRDIĞI PKK, SİLAH BIRAKAMAZ”

    Kürt sorunu denen sorun, Suriye’nin bölünmesinden sonra ABD-İsrail sorununa dönüştüğünün altını çizen Perinçek, “ABD ve İsrail’in silahlandırdığı PKK, silah bırakamaz. Çünkü ipleri efendilerinin elindedir. PKK’ya ancak Türk Ordusunun ve Polisinin gücüyle silah bıraktırılır. PKK’nın çağrılarla silah bırakacağı hayallerinin yayılması, Türkiye’nin birliğini ve direncini zaafa uğratmaktadır.” ifadelerini kullandı.

    “TÜRK MİLLETİ KESİNLİKLE TESLİM OLMAYACAKTIR”

    Perinçek, bu ortamda Türkiye’ye yeni bir devlet düzeni dayatıldığını vurgularken, “Yeni Anayasa tartışmaları da bu anlamda değer kazanıyor. ABD ve İsrail’in Suriye’yi bölerek dayattığı “Kalıcı Çözüm” sürecine Devlet Bahçeli teslim olmanın ötesinde Abdullah Öcalan ile başrolleri paylaşıyor. CHP yönetimi Atlantik dayatmasının güvenilir aktörü konumundadır. AK PARTİ yönetimi ise, Özgür Özelleştiriliyor. ABD ve İsrail Projesine Türkiye’nin millî devleti ve yaptırım güçleri, Türk milleti kesinlikle teslim olmayacaktır.” şeklinde konuştu.

    NELER OLMUŞTU?

    MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ‘Öcalan meclise gelsin, terörü lağvettiğini açıklasın’ çağrısı ile ‘Öcalan açılımı’ başlamıştı. Daha sonra açılım Bahçeli’nin DEM ile Öcalan İmralı’da görüşsün çağrısı ile farklı bir ivme kazanmıştı. Adalet Bakanlığı’na DEM Parti’nin İmralı ziyareti başvurusu geçtiğimiz günlerde kabul edilmişti. DEM Parti Van Milletvekili Pervin Buldan ve İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, teröristbaşı Abdullah Öcalan ile görüştü.

    Görüşmeye ilişkin yapılan açıklamada, “Sayın Bahçeli’nin ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği yeni paradigmaya, ben de pozitif anlamda gerekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim. Ortadoğu ve Türkiye’de yaşanan son gelişmelerin değerlendirildiği görüşmede Öcalan, dayatılan karanlık gelecek senaryolarına karşı pozitif çözüm önerilerini sunmuştur. Bu katkıların en önemli zeminlerinden biri de şüphesiz TBMM olacaktır.” ifadelerine yer verildi.

    https://www.yenicaggazetesi.com.tr/perincekten-bahceli-ve-erdogana-imrali-acilimi-icin-15-maddelik-sert-bildiri-873306h.htm

    Ünlü siyasi lider bebek katili Öcalan için af istedi!

    15 Temmuz 2025

    Gazetecilik zamanında 2 kez bebek katili Öcalan ile görüşen Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, yeni açılım tiyatrosunda teröristbaşı için af istedi.

  • Antalya rekor üzerine rekor kırıyor…

    Antalya rekor üzerine rekor kırıyor…

    Antalya turizmde rekor üzerine rekor kırıyor. Havaalanı artık ihtiyaçları karşılayamıyor. Oteller dolu. Gelen yolcu sayısı her geçen daha da artıyor. Bu satırlar yazılırken otellerdeki doluluk oranın yüzde yüz olduğu haberleri geliyordu. Bazı otellerde doluluk yüzde 70 olarak gösterildi.

    Havayolu ile bugüne kadar 8 milyon turist taşındı. Bu rakamın 9 milyona çıkacağı beklentisi de var.

    Antalya’ya en fazla turist gönderen ülkeler de belli oldu. Birinci sırada Rusya, ondan sonra Almanya, İngiltere, Polonya, Ukrayna ve Litvanya olarak sıralanıyor.

    Son turizm verilerine bakarak değerlendirmelerde bulunan Hakan Saatçioğlu, havayoluyla gelen yabancı turist sayısının 8 milyonu aştığını kaydetti. Saatçioğlu, “Temmuz sonu itibariyle Antalya’da 9 milyon turisti ağırlamış olacağız. Bu rakamı geçen yılla karşılaştırdığımızda yüzde 2 geriden geliyoruz ama çok büyük bir oran değil. Önümüzdeki 6 ay içinde bu eksiğimizi kapatabileceğimizi düşünüyoruz” ifadelerini kullandı.

    Kente gelen yabancı turistlerin konaklama süresinin düştüğüne değinen Hakan Saatçioğlu, şöyle dedi:

    “Turistler daha önce 8 ila 10 gün arasında konaklarken, şimdi bu sayı 7 ila 9 gün arasına düştü. Bu otellerimizde bir boşluk çıkardı ama hedefimiz yine 18 milyon olarak devam ediyor. Bu rakamın neresine kadar gelebileceğiz, buna yönelik çalışmalar yapıyoruz. Doğru fiyatlamayı yapan oteller yüzde 100 doluyken, diğer otellerde yüzde 85 civarında doluluk mevcut.”

    En çok turist gönderen ülkeleri de sıralayan Hakan Saatçioğlu, şu bilgileri verdi:

    “En çok turist gönderen ülke sıralamasında Rusya, Almanya, İngiltere, Polonya, Ukrayna ve Litvanya olarak sıralanıyor. İngiltere pazarı da bizi çok seviyor. Yüzde 2.5 artış var. Fiyat politikamıza rağmen bizi tercih ediyorlar. Ukrayna pazarında da yüzde 19’luk artış var. Litvanya pazarında da yüzde 13 artış var. 17.5 milyon turisti ağılayacağız. Ekim, kasım ve aralık bizim için önemli tarihler o dönemde misafir akışının devam etmesi gerekir.”

    Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2025 yılının ikinci çeyreğine ait turizm istatistiklerini açıkladı. Buna göre, turizm geliri Nisan, Mayıs ve Haziran aylarından oluşan II. çeyrekte bir önceki yılın aynı çeyreğine göre yüzde 8,4 artarak 16 Milyar 284 Milyon 322 Bin Dolar oldu. Gelirde en büyük payı paket turlar oluşturdu. Aynı dönemde yurt dışını ziyaret eden vatandaş sayısı ise bir önceki yılın aynı çeyreğine göre yüzde 0,5 azaldı.

    Ziyaretçilerden elde edilen turizm geliri 16 Milyar 95 Milyon 247 Bin Dolar, transfer yolculardan elde edilen turizm geliri ise 189 Milyon 75 Bin Dolar oldu. Ziyaretçilerin turizm gelirinin yüzde 16,5’ini ülkemizi ziyaret eden yurt dışı ikametli vatandaşlar oluşturdu.

    Bu çeyrekte ziyaretçiler tarafından yapılan harcamaların 11 Milyar 100 Milyon 829 Bin Dolarını kişisel harcamalar, 4 Milyar 994 Milyon 418 Bin Dolarını ise paket tur harcamaları oluşturdu. 

    Son yıllarda gelen turistlerin aynı zamanda para harcayanlar olunca yan esnaf da nefes alır oldu. Çarşı- Pazar hareketlendi.

  • Rus turist ucuz tatil peşinde…

    Rus turist ucuz tatil peşinde…

    Geçenlerde Rusya’dan bir haber geldi inanamadık. Uçak bileti fiyatına tur satışı konulu haber Rusya’nın turistlerini ayağa kaldırdı. Birçok Rus da bu habere inanamadı. Ancak sonradan anlaşıldı ki haber doğru.

    Zaman zaman “çok ekonomik son dakika turları” ile Rusya’dan Türkiye’ye uçak bileti parasına 2-3 yıldızlı oteller için tur paketi satılsa da, genel olarak Türkiye’deki kaliteli tatil seçenekleri Ruslar için pahalı kalmaya devam ediyor.  

    Tayland, Mısır ve Türkiye gibi klasik yaz destinasyonları bu yıl daha pahalı seçenekler arasında yer alıyor. Bununla birlikte Vietnam, Çin, Küba ve Maldivler gibi uzak rotalarda da fiyatlar daha yüksek.

    Ancak bazı Ruslar Türkiye’yi tercih ediyor. Oteller saray gibi temiz, yemekleri damak çatlatıyor. Servis ve müşteri ile ilişkiler mükemmel. Rus turist “100 dolar fazla gidecek diye Türkiye’den vaz geçmeyiz” diyor.

    Rusya’da şimdi en ucuz yurt dışı tatili için ön rezervasyonlar yapılıyor. En ucuz tatil yörelerinde Türkiye 8. Sırada yer alıyor.

    Rusya’da en ucuz yurt dışı tatil turları belirlenirken Türkiye 8’inci sırada yer aldı. Zaman zaman “çok ekonomik son dakika turları” ile Rusya’dan Türkiye’ye uçak bileti parasına 2-3 yıldızlı oteller için tur paketi satılsa da, genel olarak Türkiye’deki kaliteli tatil seçenekleri Ruslar için pahalı kalmaya devam ediyor.  Yaz sezonunun ortasında tatil planları yapan Rus turistler için en ekonomik destinasyonlar açıklandı.

    ATOR ve Sletat.ru uzmanlarının değerlendirmesine göre, 2025 yazında en ucuz tatil rotaları Rusya’nın Karadeniz kıyıları ve Abhazya oldu. Üçüncü sırada ise aşırı sıcaklara rağmen büyük indirimler sunan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yer aldı. Rusya ile BAE arasında çok sayıda doğrudan uçuş olması da tercihlerde etkili oldu.

    TürkRus’ta yer alan habere göre, Tayland, Mısır ve Türkiye gibi klasik yaz destinasyonları bu yıl daha pahalı seçenekler arasında yer alıyor. Bununla birlikte Vietnam, Çin, Küba ve Maldivler gibi uzak rotalarda da fiyatlar daha yüksek. Uzmanlara göre bu sıralama, ülkelerdeki genel fiyat düzeyinden çok, Rus turistlerin bu destinasyonlar için ne kadar harcama yapmaya razı olduklarını gösteriyor.

    Temmuz ayı itibarıyla iki kişilik, bir haftalık, herşey dahil paket turların ortalama fiyatları şöyle açıklandı:

    Abhazya: 138.050 Ruble (1.644 Dolar)

    Krasnodar ve Kırım: 141.200 Ruble (1.681 Dolar)

    BAE: 155.400 Ruble (1.850 Dolar)

    Tayland: 169.800 Ruble (2.021 Dolar)

    Mısır: 179.300 Ruble (2.134 Dolar)

    Vietnam: 199.100 Ruble (2.370 Dolar)

    Çin: 211.050 Ruble (2.513 Dolar)

    Türkiye: 217.600 Ruble (2.590 Dolar)

  • Hangi meslekler önem taşıyor?..

    Hangi meslekler önem taşıyor?..

    İşsizlik büyük bir sorun olarak önümüzde duruyor. İstanbul en fazla işe yerleştirme şehir olarak öne çıktı. Arkasında Ankara ve İzmir yer alıyor.

    İŞKUR, istihdamı artırmak, işsizlerin mesleki becerilerini geliştirmek ve iş gücü piyasasında özel ilgi gerektiren grupları desteklemek amacıyla çalışmalarına devam ediyor.

    Açık iş ilanlarının büyük bir çoğunluğu, yani yüzde 99,1’i özel sektörden geldi.

    Turizm yine istihdam yapılan meslekler içinde öne çıkıyor.

    Ayrıca, elle imalat işi yapanlar, market elemanı, satış elemanı, çağrı merkezi müşteri temsilcisi ve gıda sektöründe perakende satış elemanı da dikkat çeken meslekler arasında yer aldı.

    Bilgi mühendisliği, iletişim yanında bilgisayar teknik mühendisliği de önemli meslekler arasında gösteriliyor. Görebildiğimiz kadarı ile bilgisayar konusunda eğitim almış olanlar iyi de para kazanıyor.

    Açık iş ilanlarının büyük bir çoğunluğu, yani yüzde 99,1’i özel sektörden geldi. Bu da gösteriyor ki özel sektör de istihdam yatağı. Biz baştan bu yana özel sektörü neden hep öne çıkarıyoruz?

    Geçen yıl en fazla işe yerleşen meslekler arasında, 74 bin 900 kişi silahsız özel güvenlik görevlisi, 65 bin 123 kişi turizm ve otelcilik elemanı, 53 bin 327 kişi reyon görevlisi, 43 bin 830 kişi konfeksiyon işçisi ve 40 bin 691 kişi garson olarak istihdam edildi.

    Toptan ve perakende ticaret sektöründe ise 351 bin 502 açık iş ilanı bulunurken, idari ve destek hizmet faaliyetlerinde 337 bin 480 ilan yer aldı.

    Geçen yıl, 555 bin 921’i kadın, 897 bin 912’si erkek olmak üzere toplamda 1 milyon 453 bin 833 kişi işe yerleştirildi. Bu kişilerin 45 bini engelli bireylerden oluştu. 2023 yılına kıyasla, işe yerleştirilen kişi sayısı yüzde 17,53 oranında bir artış gösterdi.

    İstanbul, en fazla işe yerleştirme yapılan şehir olarak öne çıktı ve 340 bin 689 kişi iş buldu. İstanbul’u sırasıyla 107 bin 830 kişiyle Ankara, 80 bin 542 kişiyle İzmir, 60 bin 733 kişiyle Bursa ve 58 bin 489 kişiyle Kocaeli izledi. En çok işe yerleşme ise sanayi sektöründe “imalat” alanında gerçekleşti.

    Geçen yıl en fazla işe yerleşen meslekler arasında, 74 bin 900 kişi silahsız özel güvenlik görevlisi, 65 bin 123 kişi turizm ve otelcilik elemanı, 53 bin 327 kişi reyon görevlisi, 43 bin 830 kişi konfeksiyon işçisi ve 40 bin 691 kişi garson olarak istihdam edildi. Ayrıca, elle imalat işi yapanlar, market elemanı, satış elemanı, çağrı merkezi müşteri temsilcisi ve gıda sektöründe perakende satış elemanı da dikkat çeken meslekler arasında yer aldı.

    İŞKUR’a geçen yıl iletilen iş ilanlarının sayısı ise 2 milyon 566 bin 31 oldu. Açık iş ilanlarının büyük bir çoğunluğu, yani yüzde 99,1’i özel sektörden geldi. En fazla açık iş ilanı, 1 milyon 14 bin 292 ile “imalat” sektöründe verildi. Toptan ve perakende ticaret sektöründe ise 351 bin 502 açık iş ilanı bulunurken, idari ve destek hizmet faaliyetlerinde 337 bin 480 ilan yer aldı.

  • Turizm bölgeleri para basıyor…

    Turizm bölgeleri para basıyor…

    Turizm bölgelerinden her gün olumsuz haberler gelirken, otellerin karlılığı düşerken, turizm esnafı iflasın eşiğindeyken; Kültür ve Turizm Bakanı yeni ‘rekorlar’ açıklamaya devam ediyor.”Turizm bölgelerinin para bastığını da belirten Bakan Ersoy “ Artık düzlüğe çıktık. Yüzümüz gülecek” diyor.

    Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Antalya’da 26 Temmuz Cumartesi günü 104.359 yabancı ziyaretçiyle tüm zamanların en yüksek günlük giriş rekorunun kırıldığını açıkladı.

    “Antalya bir kez daha tarih yazdı” diyerek sosyal medyasından duyuran Ersoy’un paylaşımını yorumlara kapattığı dikkat çekti.

    Ersoy’un sosyal medyadan yaptığı paylaşım şöyle:

    26 Temmuz Cumartesi günü, 104.359 yabancı ziyaretçiyle Antalya’ya şimdiye kadarki en yüksek günlük giriş gerçekleşti.

    Temmuz ayı henüz bitmeden 2.3 milyona yakın ziyaretçiye ulaştık. 2025 başından bu yana 8.5 milyonu geçen yabancı misafirimizi ağırladık.

    Antalya artık sadece bir tatil cenneti değil, küresel turizm liginde şampiyonluğa oynayan bir başrol oyuncusu.

    Doğası, tarihî, kültürü, misafirperverliği ve üstün hizmet kalitesiyle dünyayı kendine hayran bırakmaya devam ediyor.

    Elbette bu rekorlar tesadüf değil; kararlı yatırımlarımızın, doğru politikalarımızın ve özel sektörümüzle yürüttüğümüz güçlü iş birliğinin bir sonucu.

    Bu gurur tablosunun mimarları başta olmak üzere; Otellerimizde misafirlerimizi güler yüzle karşılayan emekçilerimize, rehberinden şoförüne, acentecisinden tur operatörüne tüm turizm çalışanlarımıza, süreci özveriyle yöneten kamu kurumlarımıza ve sektör temsilcilerimize en içten teşekkürlerimi sunuyorum.

    Birlikte başardık. Türkiye Yüzyılı, turizmin de yüzyılı olacak.

    Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, 2025 yılı ikinci çeyrek turizm rakamlarını Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) düzenlenen basın toplantısında açıkladı.


    “Bu strateji, iki ana konuyu kapsıyordu. Bir tanesi artık sadece niceliğin değil, niteliğin de ön planda olduğu; yani sadece sayıların değil, konaklama dışı harcaması yüksek turist profilinin hedeflendiği bir stratejiye geçiyoruz, demiştik. İkincisi ise, ülkemizin içinde bulunduğu jeopolitik konum sebebiyle her zaman krizlere açık bir ortamda olduğumuz malumunuz. Ülke dışında, çevre komşularımızda yaşanabilecek krizlere karşı sektörümüzün bağışıklığını artıracağız, demiştik. 2018 itibarıyla yapmış olduğumuz, Turizm Geliştirme Ajansının kurulması, pazar çeşitliliğine gidilmesi, yani kaynak destinasyon ve ürün çeşitliliği gibi çalışmaların ne denli gerekli olduğu ve sonuçlarının ne kadar olumlu olduğu, şu yaşadığımız özellikle ilk 6 aylık süreçte çok daha iyi anlaşılmıştır. 2017’de ilk 6 ayda 14.674.000 ziyaretçi aldıklarını işaret eden Ersoy, “Geçen sene bu rakam 26.137.000’e çıkmıştı. Bu sene ise yüzde 1’lik bir artışla, ilk 6 ayda 26.389.000 ziyaretçi sayısına ulaştık. Ay bazında baktığımızda, nisan ayında ciddi bir artış yaşandığını görüyoruz. 4,3 milyondan 4,8 milyona. Burada takvimsel etki de vardı. Biliyorsunuz, mart ayındaki bazı rezervasyonlar ve uluslararası bayramlar nisana kaydı. ‘Nisan daha olumlu gelecek’ demiştik. Bunun olumlu sonuçlarını gördük. Mayıs ve haziran aylarında da geçen yılki rakamları yakalayarak devam ettik.” ifadelerini kullandı.

    2025 yılının ikinci çeyreğinde ziyaretçi sayılarını etkileyen faktörlerden bahseden Ersoy şu değerlendirmelerde bulundu:

    “Çok zorlu ve riskli bir 6 aydı, biliyorsunuz. Birçok küresel olumsuzluğun yaşandığı, özellikle çevremizde bir ateş çemberinin içinde gelişen pek çok olumsuzluğun olduğu bir dönemdi. Bunların rakamlar üzerindeki etkisi kaçınılmazdı. Ancak alınan önlemler sayesinde geçen yıl ile kıyaslandığında verilerin pozitif yönde olduğunu görüyoruz. İlk olumsuzluk, biliyorsunuz, İstanbul’da 23 Nisan’da meydana gelen depremdi. Bu, Paskalya dönemine denk geldi. Paskalya döneminde depremler ve savaşlar gibi küresel riskler, rezervasyonlar üzerinde ciddi etkiler yaratıyor. Çünkü bu gibi afetler tüm pazarlardan gelen rezervasyonları etkiliyor. 23 Nisan’daki İstanbul depremi ilk olumsuzluktu. Hemen ardından, 24 Nisan’da Hindistan-Pakistan çatışması gerçekleşti. Bununla birlikte küresel iklim kaymasıyla karşılaştık ki bu, birkaç yıldır artarak hissettiğimiz bir süreç. Küresel iklim kayması nedeniyle bu sene, dikkat ettiyseniz, haziranın 15’ine kadar mevsimsel ısılara ulaşamadık. Bu da aslında bir kaymanın göstergesi. Geçen sene de benzer bir durum yaşanmıştı. Eylül, ekim ve kasım aylarının mevsim normallerinin üzerinde geçeceğini umuyoruz ve rezervasyonların da o dönemlerde daha yoğun olacağını öngörüyoruz. Küresel iklim kaymasıyla ilgili olarak Bakanlığımız ve Ulaştırma Bakanlığı ile birlikte bir çalışma başlattık. Bir iki hafta içinde sektörle paylaşacağız. Bu konuda kalıcı önlemler alınmasına yönelik bir çalışma yürütüyoruz. Netleştiğinde sektörle de paylaşacağız. Son olarak, 13–24 Haziran tarihleri arasında süren İsrail-İran savaşı, 12 gün boyunca büyük bir tedirginlik yarattı. Buradaki en büyük sıkıntı, nükleer tesislerin hedef alınması ve olası bir nükleer serpinti endişesiydi. Bu durum, sadece mevcut rezervasyonları değil, ileriye dönük rezervasyon akışını da olumsuz etkiledi.”