Blog

  • Yeni Akademik Yıla Başlarken, Üniversite, Akademisyenlerin Rolleri Üzerine Notlar

    Yeni Akademik Yıla Başlarken, Üniversite, Akademisyenlerin Rolleri Üzerine Notlar

    Yeni Dönemin Yeni Eğitim Gereksinimleri

    Yeni Akademik yıl başlarken genelde bir durum analiz yaparım. Üniversitelerin sorunları altyapı, akademik, yönetsel ve eğitim sorunları artıyor. Bu yıl bilinen sorunlara değil, çağın önümüze koyduğu zorunlu paradigma değişimi konusu olan üniversite ve akademisyenlerin teknolojinin zorunlu olarak ortaya koyduğu yeni eğitim konusu. Aslı Tunç’un Medyascope. TV’deki ‘Yeni akademik yıla başlarken: Bir hocanın kendine notları’ başlıklı yazısını (https://medyascope.tv/2025/09/28/asli-tunc-yazdi-yeni-akademik-yila-baslarken-bir-hocanin-kendine-notlari/) okuyunca geçmiş yıllarda yaptığım gibi üniversitelerin devasa sorunlarını sırlamak yerine, çoğunluğu yıllarca üniversite hayali ile gece gündüz test çözerek kendine gelecek-iş kapısı olarak gördükleri üniversite ortamına ayak basan öğrencilerimiz için üniversitenin liseden farkını ve öğretim üyesi ile öğretmenin farkını anlatmanın daha yararlı olacağını düşündüm. Edindiğim tecrübe yeni öğrenciler lisedeki gibi hocaların ders işlemesini bekliyor. Yıllar öncesinden üniversiteye yeni başlayan öğrenciler için yazdığım “üniversite başlayan gençler nasıl başlamalılar” yazımı internet ortamında bulabilirsiniz. Ancak son birkaç yıldır hepimizin yaşamına ve işine akılı makinler, yapay zekâ, makine öğrenmesi ve ChatGPT aniden hepimizin yaşamına her alanda girdi. Artık “Google babaya” danışan yok. ChatGPT ile olmadığı gibi, onsuzda olmuyor.

    Çağın önümüze koyduğu teknolojik gelişmeler gereği olarak insanlar insanları harfli tanımlamalar ile kuşaklar farklılığı olarak ayırıyorlar. Çok fazla katılmadığım y, x, z, kuşağı gibi kavramlarından çok insanın doğasının ve beklentisinin ayını oluğuna, ancak zaman içinde gelişen teknolojik kolaylıkların insan sunduğu yeni ortama erken uyum sağlayan veya sağlayamayan olarak tanımlayanlardanım. Genelde her gelişim evresinde bir yere ulaşma ve iş tutma becerilerinin değiştiğini ve farklılaştığını düşünüyor ve gözlemliyorum. Hedef koyma, hedefe ulaşmada uygulanan teknikler ile kişinin kendi hayatta hazırlama veya birlikte hazırlanması durumları çağsal farklılık yaratıyor olabilir görüşüne sahibim.

    Lise ve Üniversite Farkı Nedir?

    Her dersin ilk haftasından öğrenciler ile tanışmada heyecanlı, meraklı, endişeli farklı kaygıları olan öğrencilerin genel durumlarına göre bir iki öneride bulunurum.  Hoca olarak yeni yüzler ile karşılaşmak bizde de duruma uygun yeni heyecan oluşmuyor değil. Az da olsa potansiyeller beli olur. Genelde kişilerin sorumluluklarının farkında olup olmadığını ölçmeye çalışırım. Ortalama dikkat süresinin 8 saniye indiği, gece geç vakitlere kadar uyuyamayan, gündüz derse uykusuz ve yorgun gelen, ancak akılı cep telefonlarının elinden düşürmeyen, kalemsiz ve deftersiz öğrencilere nasıl bir ders anlatılır konusu hep analiz ettim. Bazen hoca olmanın verdiği sorumluluk öğrencileri ciddiyete davam ettiğim olmaktadır. Bu çağın gençlerinin zorlamaya gelmediklerini görüyoruz. Buna rağmen nitelikli eğim almak üzere üniversiteye bile isteyerek tercihen gelen gençlere nasıl bir yöntem ile zihinlerde yeni pencere açacak farkındalık yaratabilirim? soruma halen tam karşılık bulduğumu söyleyemem.

    Lisede belirli bir müfredata göre her okulda herkes ayını dersi programa göre verilir. Tabii lisede de hocanın anlatımı öğrenciyi derse konsantre etme ve onlarda bazı önemli konuları kazandırması önemli. Ancak üniversitede dersler adları da aynı olsa, hocaların araştırma konuları ile edindiği bilgilerini aktarım yöntemleri farklı olmaktadır. Yetkin hocalar, öğrencinin sanal dünyada internet ortamında öğrenmediği yeni bir bakış açısı, yaratıcılığı geliştirme, ilham verme gibi yeni bir entelektüel yolculuk için yeni pencerelerin varlığını kendilerine kazandıracakları konusunda farkındalık yaratmak zorundalar.

    Lisedeki bilgi aktarımından çok üniversite bilinmeyeni araştırı ve ürettiği bilgiyi tartıştırır. Kişinin sistematik düşünme ve bilgiye ulaşma özelliği kazandıran özerk ortamlarıdır. Üniversitenler arasındaki farklardan biri de üniversitelerdeki sahip oluğu evrensel düzeyde nitelikli bilim insanı gücü sahip olup olma(ma)larıdır. Üniversitede sunulan ortam kadar, belki de daha fazlası öğretim üyesi olarak sizin öğrendiğinizden daha fazla ne sunabilir arayışı içinde olmasıdır. Ancak şunu biliyorum; üniversiteden çoğu zaman ek ders, çoğu zaman hoca olmadığı için zorunluluktan her ders verilir çağından değiliz. Çünkü hocanın anlatacağından daha fazlası artık öğrencin parmaklarının ucunda. Hem de çok daha geniş bilgiler ile.

    Bilgiye Ulaşma Kolaylaştı, Akademisyenlerin Ders İşleme Yöntemi ve Rolü Değişti mi?

    Geçmişe kıyasla bilgiye, materyale ve ortama erişimin kolaylaştığı dünyasına bilim insanları ve üniversite hocaları çağa kendilerini nasıl geliştirerek hazırlanmalı? Yabancı dil bilmek önemli ancak çeviri programları zorunlu ihtiyaçları gideriyor. Literatüre birkaç kanaldan ulaşılıyor. Küçük bir-iki program bilgisi ile veri analizleri yapılabiliyor. Bilgiye yer yüzeyinin her yerinde anlık ulaşımın sağlandığı, anlık çevrim için eğitimin kıtalararası olarak yapıldığı çağda artık fiziki mekânların önemi de yavaş yavaş yerini “çevrimiçi” eğitime geçtiği artık kaçınılmaz gözüküyor. Ancak öğrencinin bu bilginin ötesine nasıl geçileceği, eksikleri görebilme, kritik edebilme ve tartıştırma işi konuları daha önce çalışmış, bilgi üretmiş hocanın sağlayacağı bir konu. Ancak yeni bir analiz söz konu olduğunda bilgi sahibine gereksinim duyulmaktadır. Sanırım artık öğrenciler böyle hocaları aramak durumundadırlar. Batıdaki öğrenciler ders seçiminde hocaya da bakıyorlar. Artık, dersleri erken bırakan, kimseye karışmayan, bol not veren değil, kendisine bir şey katan ders ve hoca seçme dönemi geldi ve geçiyor.  

    O zaman Aslı Tunç’un önerisinde belirttiği gibi akademisyenler, “Öğretim yöntemlerini sürekli güncellemek, dijital araçlarla barışık olmak, öğrencilerle sınıf içi etkileşim yollarını açmak, kapsayıcı ve özgürleştirici bir ortam sunmak ve heyecanını asla yitirmemek” gerekir. Günümüzün karmaşık enformasyon baskısı altında akademisyenlerin temel ilkeleri farklı bilgi birikimi sunumu yanında her döneme heyecanla öğrencileri ve üniversite ortamını özgürleştirerek, sorgulayarak bilgi üretmeli ve paylaşmayı hedeflemeli.

    Yeni Çağda Akademisyenler Nasıl Öğretmeli?

    Bu bağlamda akademisyenler olarak öğrencilerin önüne yeni ufuklar koymak, okuyacakları ve zihin dünyalarını geliştirecek, tarih bilincini artıracak ve bütünlüğü kavrayacak başka ufuklar açmak gerekir. Onlara daha önce karşılaşmamış olabilecekleri entelektüel yolculuklar açmaları gerekir. Her bir öğrencinin aktif yurttaş olarak kendi çevrelerindeki olay olgu ve tarihi geçmişleri keşfederek tanıması, bilgilenmesi ve kendi başlarına sorun çözme becerileri geliştirecek sistematik düşünme yoları ve yöntemleri sunması gerekir. Aynı zamanda öğrencilerin internet ortamında ulaşamayacakları konu ve olgulara sorgulayıcı bakışla eni öğrenme deneyimi, yaratıcılık, vizyoner ilham verici, ortam çeşitlilikleri sunmak gerekir. Bu bağlamda üniversitelerin bulunduğu kentlerin kültür, sanat ve sahip olduğu çevresel etkiler yanında üniversitenin otoritelerden farklı olarak kendi örtük bilgileri açığa çıkaracakları ve yeteneklerini sergileyeceği alternatif ortamlar sunması zorunlu. Aksi taktirde yaratıcı, coşkulu, sanat, felsefe ve edebi eserler nasıl açığa çıkacak. Sıradan rutin ile hiçbir yenilik kazanılmayacağına göre üniversite ortamı ve akademik entelektüviliğin gelen öğrenciye kazandıracağı yaratıcılık, sorgulama ve eleştirel düşünce gelişimi kazandırması gerekir.  

    21yy donanımları için başta devletin ilgili organları, üniversiteler ve siyasilerin yeni ufuklar yaratan geleceği yakalayacak yetenekli insanlar için kolları sıvamalı. Tabii unutmayalım kişisel başarı her zaman akademik başarının önünde gelir. Onun için üniversite genç zihinlerin önünü açacak her tülü baskıdan uzak ortam sunmalı. Kişilerin şekilcilikten çok düşünsel zenginliğe yönelmeleri konusu ülkenin geleceğe yönelik temel hedefi olmalı. Yarı organik zekâya dayalı robotik çalışmaların yaşandığı çağda üniversiteler ve akademisyenler tam da bu erek için geleceğin ihtiyaçlarını sağlayamazlarsa bulundukları konum ve pozisyonlarını kaybetmek zorunda kalacaklardır. Çağa ayak uyduramayan toplumlar ve kültürlerde bu çağda çok şiddetli erozyona uğramaktan kaçınamazlar.

    Öğrencinin Asgari Düzeyde Bilmesi Gereken Genel Bilgi Ne Olmalı?

    Lisede tamamlanması gereken temel bilimler maalesef üniversitelerde de teste dayalı sınıf geçmeye indirgendiği için çoğu mezun temel bilimlerden yoksun olarak mezun olmaktadırlar. Sonuçta çoğumuzda insanlık yararına yaratıcı bir şey çıkmıyor. Genç yaşta üniversiteye yeni beklenti ile gelen insanlara geçmiş yönelik özlem ve her toplumun geçmişini öne çıkarak tek yönlü bilgi yerine, ciddi bir dünya tarihi okumaları önertilmeli. Çağın gereği olarak temel bilgiye dayalı araştırma ile edinilen bilgi üretme yolculuğuna kapı aralayacak dersler ve atölye uygulamalar sağlanmalı. Üniversitelere olan ilginin azaldığı, bilginin her yerde erişildiği iletişim teknolojileri çağında yaratıcı ve motive edici düşüncenin sağlanması için, üniversiteler ve akademisyenler kendilerini her yönden yenileyerek geleceğin büyüklerine bilinenin ötesine taşıyacak şekilde her yönü ile donatılmaları gerekir.

    Her öğrencinin fizyoloji, tarih, coğrafya, ekoloji, felsefe ve mantık-eleştirel düşünme derslerinden asgari düzeyde bilgi sahibi olması gerekir. Temel bilimleri edinmeden analitik düşünme, eleştirel bakış ve yaratıcılık gelişmez. Bu nedenle gençlere yalnızca geçmiş odaklı, tek yönlü bilgi değil; dünya tarihi, ekoloji ve felsefe gibi geniş bir perspektif kazanmadan yapılacak analizler ve oluşturulacak dünya görüşleri altı boş dayanaksız kalacaktır.

    Hayatı, bütünlüklü olarak canlı cansız varlıklarını keşfetmeye çalıştıkları dünyanın zorluklarını anmaya çalışan gençlere hoclar olarak onlara yol arkadaşlığı yapmak daha keyifli olabilir. Gençlerin çok fazla enformasyon ve haber içinde doğru bilgi ile olası yanlış bilgiyi nasıl ayırt edeceklerini belirlemede ve yeni bilgiye ulaşmalarında onlara kılavuzluk etmek öğrenmeyi keyifli hale getirebilir. Bütün bu yolculukta etik davranışı pratiği ile öğrenmek ve nitelikli, güvenilir erdem sahibi insan olmayı kazandırmak belki de en büyük kazanım olacaktır. İnsanı yaptığı işi iyi yapması, sorumluluk sahibi olması ve her tülü farklılığı kabul etmesi ve de bioçeşitliliği benimseyerek hiçbir şeyi küçümsememesi konusunda öğrenciler ile birlikte öğrenmek üst bilinç kazandıracaktır. Kendi ben merkezinden çok çevremizi saran ve yaşamımıza yön veren olgu ve olayları anlamaya yönelik yol göstericilik akademisyenliğin ayrıcalıklı bir özelliği olmalı.

    Akademisyenler, Hoca Olmanın Ötesinde, Yol Gösterici ve Ufuk Açıcı Olmalı

    Yapay zekânın, robotların ve teknolojinin ışık hızı ile ilerlediği ve dönüştüğü çağda bilim insanları ve akademisyenler Sayın Tunç’un belirtiği gibi “elbette bilginin basit bir aktarıcısı olamazlar”. Günümüzde yapay zekâ bizlerden çok daha fazlasını yapabilmektedir. Ancak, yüz yüze eğitim ve öğrenci ile göz göze gelmenin verdiği karşılıklı bir birini anlamak, kelime mühendisliği ile kelimelerin anlatım gücü ile dans ederek düşünceleri satırlara dökmenin verdiği keyif tabi ayrı bir keyif veriyor. Enformasyon bombardımanı içinde yüzlerce kanalda akan haberlerden kafaları karıştığında danışacakları, çelişkiler içinde kaybolduklarında yüzlerini dönecekleri bir deniz fener akademisyen olmak gerekecektir. Çok fazla haberden kafası karışan insanların artık üniversitelerin müfredata dayalı teknik bilgilerinden çok güvenebilecekleri, ufuklarını açacak onlara bir çıpa olacak hoclara ihtiyaç duyacaklardır. Artık mesele diploma sahibi olmak değil. Çoğu diplomalı okul bitiminde sudan kesilmiş balık oluğu görülüyor. Ezbere ders veya sınıf geçmek veya kalmak değil, yetkinlik kazanmak, kendi gerçekleştirmek ve sosyal başarı ile akademik başarıyı birleştirebilmektir. Artık dünya vatandaşı insan yetiştirme zamanı. Çağa uyma değil çağın ötesinde geçeği kurgulamak gerekir. Üniversitelerin ve tercih yapan genç öğrencilerin artık geleceklerini yeniden şekillendirme zamanı geldi geçiyor. Artık geçmişin okuyarak bilgi sağlayarak bilgi aktaran bilgi küpü hocların kıymet gördüğü devir de internet ile bitti. Yeni şey şeyler söyleme çağındayız.

    Sonuç olarak; iletişim çağının bir sonucu olarak yapay zekâ ve dijitalleşmenin dönüştürdüğü çağda üniversiteler, geçmişin bilgi aktarıcı rolünü aşmak ve öğrencileri yaratıcı, eleştirel düşünen, dünyaya bütünlüklü düşünce üretebilen, bireyler olarak yetiştirmek zorundayız. Üniversiteler ve akademisyenler, gençleri yalnızca çağa uyum sağlayan değil, çağın ötesini kurgulayan bireyler hâline getirmek için yenilikçi yöntemler geliştirmeliyiz. Akademisyenler yalnızca bilgi aktarıcısı değil; ufuk açıcı, vizyoner ve yol gösterici olmalıdır. Yoksa ileride çağın dışına itilebiliriz.

  • KAAN’ı F110 tedariğini güvence altına almadan bu motora göre tasarladınız

    KAAN’ı F110 tedariğini güvence altına almadan bu motora göre tasarladınız

    Güvenlik Politikaları Uzmanı Burak Yıldırım:

    KAAN’ı F110 tedariğini güvence altına almadan bu motora göre tasarladınız.

    HÜRJET’i F404 tedariğini güvence altına almadan bu motora göre tasarladınız.

    F-16V ve Eurofighter tedariklerinin ara ya da kalıcı çözüm olamayacağını; bizim sorunlarımızı bu tedarik planının çözemeyeceğini anca fark ettiniz.

    İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerini bu motorların tedariklerinin şartına bağlamak aklınıza bile gelmedi.

    CAATSA’nın muafiyet şartlarını zorlayamadınız. F-35’lerin bizim için olmazsa olmaz niteliğini yıllarca reddettiniz.

    Tersanelerdeki ve donanmadaki gemilerin acil ihtiyacı olan Seahawk’lar listenizde bile olmadı. C-130J ihtiyacını görmezden geldiniz.

    Ne 355 adetlik Airbus ne de 225 adetlik Boeing siparişlerinden anlamlı bir kazanım elde edemediniz.

    Akkuyu’dan bile 4 kat daha fazla maliyetli olan ve henüz hiçbir ticari işletme örneği olmayan SMR üzerinden sivil nükleer işbirliği için girişimde bulundunuz.

    Türk çiftçisinin rekabet gücünü sıfırlayacak gümrük tarifelerini daha ABD’ye gitmeden işleme aldınız; Türkiye’yi ABD çiftçisinin açık pazarı haline getirdiniz.

    Yersek dış politikada başarılısınız.

    https://www.instagram.com/p/DPJH8r6jK2B

  • 1.Dil Bayramı 26 Eylül 1932’de kutlanmıştı

    1.Dil Bayramı 26 Eylül 1932’de kutlanmıştı

    26 Eylül’e ait anımsatma: 1.Dil Bayramı 26 Eylül 1932’de kutlanmıştı

    Türk Dil Kurumu (Türk Dili Tetkik Cemiyeti) 12 Temmuz 1932 tarihinde kurulur.

    Dernek Yönetim Kurulu’nca, yaklaşık iki ay sonra, 9 gün süren 1.Dil Kurultayı ( 26 Eylül 1932- 5 Ekim 1932) yapılır.

    Mustafa Kemal Atatürk dil çalışmalarına bizzat halkın katılmasını istemesi nedeniyle Kurultayı için yayınlanan bildiride “Kadın erkek her Türk yurttaş Türk Dili Tetkik Cemiyeti üyesidir. Kendini kurultaya çağrılmış saymalıdır” denir. 

    Bu nedenle katılan 917 kişi arasında saz şairleri ve köylü kadınlar da vardır

    Son günü, H. F. Ozansoy’un (*), “ 26 Eylül ”ün Dil Bayramı olarak kutlanmasıönerisi kabul edilir. 

    Dil Bayramımızın 93. yıldönümü  kutlu olsun!

    Türk dilinin gelişip yaygınlaşmasında özverili çalışmalar yapan başta Atatürk olmak üzere yüce gönüllü atalarımızı saygıyla anıyorum.26. Eylül 2025 Cuma 

    BİRİNCİ DİL KURULTAYI KARALARI:

    ·     Kurultayda 26 bildiri sunulur.

    ·     Kurultayda 7 maddelik bir çalışma programı belirlenir.

    ·     Bunlar:

    1.Türk dilinin başka dil aileleriyle karşılaştırılması,

    2. Türk dilinin birer tarihsel ve karşılaştırılmalı gramerinin yazılması,

    3. Anadolu ve Rumeli ağızlarından sözcüklerin derlenmesi, Osmanlıca sözcüklere Türkçe karşılıklar bulunması,

    4. Türkçe bir sözlüğün ve gramerin hazırlanması,

    5.Kurumun organı olarak bir derginin yayınlanması,

    6. Türk dili üzerine yazılmış yerli ve yabancı yapıtların toplanması, gerekenlerin çevrilmesi,

     7. Terimlerin Türkçeleştirilmesi gerçekleştirilecektir.

    – Belirlenen bu program çerçevesinde kurultayın hemen ardından Türk Dili Tetkik Cemiyetinin öncülüğünde dildeki Arapça ve Farsça kelimelerin Türkçe karşılıklarının bulunması için bir dil seferberliği başlatılmıştır.

    İKİNCİ TÜRK DİLİ KURULTAYI:

     18-23 Ağustos 1934 tarihleri arasında yine İstanbul’da Dolmabahçe Sarayında toplanır.

    -Kurultayda Türk dilinin dünya dilleri arasındaki yerinin, tarihsel gelişiminin, Dil İnkılabının anlam ve hedefleri ele alınır.

    – İlk defa yabancı Türkologların da katıldığı bu kurultay 6 gün sürer ve 27 bildiri sunulur.

    – Bildiriler Belleten dergisinde topluca 194 sayfalık bir cilt halinde yayımlanır. 

    ***

    Atatürk’ün sağlığında, 1932, 1934 ve 1936 yıllarında yapılan üç kurultayda belirlenen dil siyaseti Türk dili üzerinde araştırmalar yapılması ve Türk dilinin güncel sorunlarına çözüm üretmek üzerine olur.

    · Mustafa Kemal Atatürk’ün “Milli duygu ile dil arasındaki bağ çok güçlüdür. Dilin milli ve zengin olması, milli duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, bilinçle işlensin.  Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır sözleri, Derneğin amaç ve çalışma yöntemine rehber olur.

    · Türk Dil Kurumu aracılığıyla  milli bir dil siyaseti izlenir.

    · Eski yazılı kaynaklardan ve halk ağzından yapılan derlemelerle dilimizin yapısına uygun pek çok Türkçe kelime türetilir.

    · Türkçeye kendi kalıp ve kurallarıyla girmiş bir çok Arapça Farsça kelime ayıklanır.

    · Konuşma dili ile yazı dili arasındaki fark giderilir.

    · Dilin özleştirilmesi ile kültürün halka yayılması sağlanır.

    · Türkoloji çalışmalarına destek verilir.

    · Dil devrimi topluma mal edilerek bir ana dil sevgisi yaratılır.

    · Mustafa Kemal Atatürk, ölünceye kadar, dil konusuyla hep ilgilenir.

    · Sözcük ve terimler türetir ve söylev, demeçlerinde bunları özellikle kullanır.” Genel, özel, evrensel, kutsal, önemli, arıtmak, ısı, esenlik, erdem, kıvanç, konuk, tüm…” gibi sözcükleri kullanır.

    · Geometri kitabı yazarak, birçok geometri terimini (Üçgen, çokgen gibi) Türkçeye kazandırır.

    · Atatürk, bir milli kültür meselesi olarak gördüğü tarih ve dil alanlarındaki çalışmaların sürdürülebilmesi için vasiyetnamesinde mal varlığının bir kısmını Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumuna bırakır.

    · Siyasi, iktisadi ve toplumsal alanlarda olduğu gibi “ Bakınız arkadaşlar,ben belki çok yaşamam.Fakat siz ölene dek,Türk gençliğini yetiştirecek,Türkçenin bir kültür dili olarak gelişmeye devamı yolunda çalışacaksınız.Çünkü Türkiye ve Türklük,uygarlığa ancak bu yolla kavuşabilir.” vasiyeti de unutturulmuştur, unutuluştur.

    · “Unutturulmuştur, unutuluştur” denilmesinin sebebi:

    -Televizyon, radyo ve gazeteler dilimiz konusunda çok büyük bir özensizlik sergilemekteler.

    – Milletin, kamunun malı TRT ise bunlara yarış halindedir.

    – Medyada görüp okudumuz, yaşadığımız yerlerdeki iş yeri adları unutturulmuşluğun canlı tanıklığını  yapmaktadır.

    (BU YAZI DERLEMEDİR)

    (*)Halit Fahri Ozansoy(12.7.1891-23.2.191) : Öğretmen, şair, gazeteci, oyun yazarı, “Hecenin Beş Şairi”nden biridir. Ekin (kültür)  olan Ozansoy 40 yıl yazın(edebiyet) öğretmenliği yapar ve pek çok türde erse verir.

  • An itibariyle İsrail limanlarındaki ve açıklarındaki gemi trafiği…

    An itibariyle İsrail limanlarındaki ve açıklarındaki gemi trafiği…

    Din, iman, yalan, dolan. Türk halkı kendini avutsun. An itibariyle İsrail limanlarındaki ve açıklarındaki gemi trafiği…

    Türkiye limanlarından çıkış yapmış olan gemiler mi dersiniz, isminden Türk armatörlere ait olduğu belli olan RİZE, ERCIYES, UMIT, ENVAR, DICLE DENIZ, ECE S, LADY SEMA, ANKARA isimli gemiler mi dersiniz, ne ararsanız var.

    İlginç olan Kırmız renkli olanlar yakıt tankeri.

    Yakıt tankerlerinin tamamı Hollanda’nın Terneuzen limanına çıkış almaları ama nedense yönlerinin Avrupa tarafına olması gerekirken Haifa limanı civarında olmaları.

    Yakıtların İsrail’e gittiği aşikar.

    Bizimkilere sorsanız bir ticareti yasakladık diyecekler.

    Bu arada Haifa limanına Mısır limanlarından da bolca gemi trafiği var.

    Tek tek göndermedim.

    Emin olun bu trafiğin yüzde 50’ine yakını bizden çıkıp Mısır’a uğrak yapan hülleci ticaret gemileridir.

    Üyeliğim sona ermiş yoksa o gemilerin de çıkış limanlarından an itibariyle bulundukları pozisyonlara kadar geçmiş trafiklerini çıkarırdım ama gerek yok.

    Bilmek için ne geçmiş trafiğe ihtiyacımız var ne de müneccim olmaya.

    Ashod limanı da farksız değil.

    Şöyle kabaca baktım orada da bizimle ilintili en az bi on gemi var.

  • Tatiller zora girse de…

    Tatiller zora girse de…

    Fiyatlar füze gibi. Artan döviz kurları ve vize süreçleri bıkkınlık da verse seyahat tutkunlarını durduramıyor. Ter şartta yoluna

    Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Orta Doğu’dan Orta Avrupa’ya uzanan geniş bir rota ağı sunan platform, “ulaşılabilir son dakika tatil” anlayışıyla Türk gezginlerin yeni favorisi. Biz de Fırsat Tatil’in hem cüzdanınızı hem de ruhunuzu bayram ettirecek 5 popüler yurt dışı turunu bir araya getirdik:

    1. Bir Gemi İki Medeniyet Japonya’dan Kore’ye (1 Eylül 2025 – 13 Gece 14 Gün)
    2. İspanya’yı Baştan Sona Keşfet (28 Temmuz 2025 – 7 Gece 8 Gün)
    3. MSC Grandiosa ile Akdeniz’in İncisi İbiza: Roma Başlangıçlı Unutulmaz Cruise Turu (27 Temmuz 2025 – 7 Gece 8 Gün)
    4. MSC Poesia ile 7 Gece Baltık İncileri (26 Temmuz 2025 – 7 Gece 8 Gün)
    5. Rüyaların Şehri Paris’te Büyülü Bir Disneyland Yolculuğu (24 Temmuz 2025 – 4 Gece 5 Gün)

    Uygun fiyatlı son dakika tatil fırsatlarını kaçırmamak için yapmanız gereken çok basit: www.firsattatil.com’a ücretsiz üye olun ve Instagram hesaplarını mutlaka takip edin. Çünkü en ekonomik yurt dışı turları genellikle seyahatten bir-iki hafta önce sisteme yükleniyor. Her hafta özellikle cuma ile pazartesi günleri arasında güncellenen bu son dakika turlarını düzenli olarak kontrol etmeniz, sizi hem hayalinizdeki tatile bir adım yaklaştırır hem de bütçenizi sarsmaz.

    • Yurt dışı turlar arayanlar için doğru adres: Fırsat Tatil. Her hafta eklenen yeni destinasyonlarla, vizesiz ve rehberli turlar sayesinde seyahat planınızı zahmetsizce oluşturabilirsiniz. Avrupa’dan Asya’ya uzanan geniş tur yelpazesiyle sınırları kaldırın!


    Firsattatil.com’un en dikkat çeken özelliği ise tek tıkla tüm tatilin planlanabiliyor olması.

    Kullanıcılar; site üzerinden ulaşım, konaklama, rehberlik hizmeti ve opsiyonel aktiviteler dahil olmak üzere tam kapsamlı turlar arasından seçim yapabiliyor.

    Ayrıca sadece uçak, sadece otel de alarak kendi rotanızı kendiniz oluşturabilirsiniz.

    • Ekonomik turlar denince akla ilk gelen platformlardan biri olan Fırsat Tatil, konaklama ve ulaşım dahil sunduğu fiyatlarla cebinizi yormadan gezmenin mümkün olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Özellikle genç gezginler ve öğrenci bütçeleri için ideal.

    Fırsattatil.com’un sade arayüzü sayesinde kullanıcılar, gidecekleri rotaya göre istediği kategoriyi seçip yer alan turları inceleyebiliyor. “Son dakika turları”, “Vizesiz turlar”, “Ekonomik Turlar”, “Çocuklu aile turları” gibi çeşitli kategori başlıklarıyla sunulan turlar, hem bireysel gezginlere hem de küçük gruplara özel seçenekler sunuyor.

    Online rezervasyon süreci 3 dakikadan kısa sürüyor ve tüm ödemeler güvenli ödeme altyapısıyla korunuyor. Fırsat Tatil aynı zamanda TÜRSAB Dijital Doğrulama Sistemine Kayıtlı resmi ve güvenilir bir seyahat acentesi.

    • Yoğun tempoda çalışanlar için zaman kadar maliyet de önemli. Fırsat Tatil’in son dakika turlarıhem bütçenize hem takviminize uyum sağlayacak şekilde hazırlanıyor. Birkaç gün içinde yola çıkabileceğiniz sürpriz fırsatlar sizi bekliyor!
    • Ekonomik belirsizliklerin yaşandığı bir dönemde dahi, FırsatTatil.com; uygun fiyatlı, son dakika yurt dışı seyahat deneyimleriyle geniş kitlelere ulaşıyor. Siz de dünyaya açılan bu kapıyı aralamak için www.firsattatil.com’u ziyaret edin, valizinizi hazırlamaya bugünden başlayın.
  • Avrupa’da Türkiye satışları düştü…

    Avrupa’da Türkiye satışları düştü…

    Avrupa’ya yıllarca satış yaptık. Turizmde Avrupa olmazsa olmaz. Bu satırları yazarken Avrupa’da Türkiye satışlarının düştüğü haberini aldık.  Yüzde 30 oranında bir düşüş yaşanıyor. Az bir rakam değil.

    En büyük neden: fiyat artışı. Aynı otel, geçen yıl 1000 euroyken bu yıl 1500 euroya çıktı.

    Avrupalı tüketici fiyat konusunda çok hassas: Domatesin bile fiyatı %20 artınca almıyorlar.

    Rus turist için “her şey dahil” hâlâ vazgeçilmez, alkolsüz versiyonlar ilgi görmüyor.

    Avrupa pazarı fiyat artışlarına tepki gösteriyor ve yeni alternatifler (örneğin alkolsüz AI paketleri) talep ediyor.

    Bu da Türkiye’nin farklı pazarlar için esnek konsept stratejileri geliştirmesini gerekli kılıyor.

    Kısaca artık bu işler tat vermiyor.

    Türkiye’de uzun süredir tartışılan ama turizmimizin rekabet avantajlarından biri olar g Avrupalı tüketici fiyat konusunda çok hassas: Domatesin bile fiyatı %20 artınca almıyorlar. Görülen Her Şey Dahil sistemi, bu yıl, ülkedeki hayat pahalılığı nedeniyle yeniden tartışma konusu oldu.

    Fiyatların ana kaynak pazarlarda artmasının ve pahalılık algısının Her Şey Dahil sisteminden kaynaklandığı yazıldı çizildi. Konu sadece dışarıdan bakanlar tarafından değil, sektörün kendi içinde de tartışıldı. Ve bu kapsamda içinde alkollü içkilerin olmadığı esnek her şey dahil ürünlerinin denenebileceği, hatta bunun ilk adımlarının da bazı tur operatörleri ve oteller tarafından da atıldığı bilgisi verildi.

    Ator Bülten’de yer alan değerlendirme de bu konuya ilişkin. Haber özetle, yapılan denemelerin Rusya pazarında karşılık bulmadığını gösteriyor. 

    Rus turist için “her şey dahil” hâlâ vazgeçilmez, alkolsüz versiyonlar ilgi görmüyor

    Rus tur operatörleri, artık alkolsüz “her şey dahil” (AI – Alcohol Free) tatil paketlerini sunmuyor.

    İki yıl önce bazı denemeler yapılmış olsa da, talep olmadığı için bu konsept terk edilmiş.

    Özellikle Antalya ve Ege kıyılarındaki otellerde, misafirler alkollü veya alkolsüz içecekleri kendi tercihlerine göre seçebiliyorlar.

    Ancak konseptin tamamından alkolü çıkarmak Rus turist için cazip bulunmuyor.

    Atorbülten haberinde Avrupalıların ise alkolün fiyata dahil olmasından rahatsız oldukları dile getiriliyor. Bu da yoruma açık olmakla birlikte bülten editörleri, Almanya’da bu yıl yaşanan tartışmaları dikkate alıyorlar ve “Avrupalı tur operatörleri, otellerin maliyet artışlarına karşı fiyatları düşürmenin yolunun alkolü ‘her şey dahil’ sisteminden çıkarmak olduğunu savunduklarını” dile getiriyorlar. 

    Özellikle Alman turistlerin, kendileri tüketmediği halde “başkalarının içtiği votkanın” parasını ödemek istememesine ilişkin olarak Bentour Yönetim Kurulu Başkanı Kadir Uğur’un, İstanbul Turizm Fuarı’nda yaptığı konuşmayı örnek veriyorlar:  “Her şey dahil sistemde alkolü çıkarın. Herkes otelde ne içiyorsa onun parasını versin. Böylece ‘tam pansiyon plus’ sistemine geri dönebiliriz.”

    Avrupa’da Türkiye satışları düştü

    Avrupa’da Türkiye turları %30 oranında düştü.

    En büyük neden: fiyat artışı. Aynı otel, geçen yıl 1000 euroyken bu yıl 1500 euroya çıktı.

    Avrupalı tüketici fiyat konusunda çok hassas: Domatesin bile fiyatı %20 artınca almıyorlar.

    Bu nedenle tur satışları büyük oranda “son dakika”ya kaldı.

    Ancak bu, erken rezervasyon yaptıran turistlerde rahatsızlık yarattı. Hatta bazıları savcılığa şikayet etti.

    Bu durum, hem Avrupa tur operatörleri hem de Türk otelciler için istikrarsız bir tablo yaratıyor.

    Önerilen çözüm: Alkolden tasarrufla fiyatları düşürmek

    Avrupa pazarında fiyatları düşürmenin en kolay yolu olarak, “her şey dahil” sistemden alkolü çıkarmak gösteriliyor.

    Türkiye’nin “her şey dahil” turizm modeli, Ruslar için vazgeçilmez, Almanlar için pahalı görülüyor.

    Avrupa pazarı fiyat artışlarına tepki gösteriyor ve yeni alternatifler (örneğin alkolsüz AI paketleri) talep ediyor.

    Bu da Türkiye’nin farklı pazarlar için esnek konsept stratejileri geliştirmesini gerekli kılıyor.

  • “Turizm sektörü ülkemiz açısından kritik role sahip…”

    “Turizm sektörü ülkemiz açısından kritik role sahip…”

    Turizmden büyük paralar kazanılıyor. Ülkelerin çoğu cari açıklarını turizm gelirlerinden kapatıyor. Bunun için ülkeler kıyasıya mücadele veriyor.

    Antalya İl Milli Eğitim Müdürlüğü koordinesinde, antalya Ticaret ve Sanayi Odası ev sahipliğinde Turizmde Eğitim-Sektör Buluşması Programı gerçekleştirildi.

    Antalya İl Milli Eğitim Müdürlüğü koordinesinde, Sektörde Mükemmeliyet Merkezi ve Profesyonel Otel Yöneticileri Derneği iş birliğiyle organize edilen Turizmde Eğitim-Sektör Buluşması Programı, Antalya Valisi Hulusi Şahin’in katılımıyla gerçekleştirildi. turizm eğitimi ile sektör temsilcilerini bir araya getiren program kapsamında; turizm eğitimi üzerine panel, sektörle iş birliğini güçlendirmeye yönelik oturumlar ve seminerler yer alıyor. 

    ATSO Atatürk Konferans Salonu’nda düzenlenen programa vali Hulusi Şahin, Vali Yardımcısı Tahsin Aksu, Muratpaşa Kaymakamı İhsan Kara, Kepez Kaymakamı Suat Dervişoğlu, İl Milli Eğitim Müdürü Mehmet Yasin Eriş, POYD Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Saatçioğlu, AKTOB Başkanı Kaan Kaşif Kavaloğlu, öğretmenler, akademisyenler ve sektör temsilcileri katıldı. 

    Programda yaptığı konuşmada Turizm sektörünün, yalnızca Antalya’nın değil, Türkiye’nin de en önemli sektörlerinin başında geldiğini belirten Vali Şahin, “Turizm sektörü ülke ekonomisine doğrudan katkısının yanı sıra istihdama sağladığı destekle de özel bir yere sahip.

    Her yıl turizmden elde edilen gelir, hem cari açığın kapanmasında kritik bir rol üstleniyor hem de yüksek istihdam yaratıyor. Bu nedenle meslek liselerinde kaliteli eğitim verilmesi ve sektöre nitelikli eleman yetiştirilmesi adeta bir memleket meselesidir.” ifadelerine yer verdi. 

    Türkiye’de turizmin güçlü yanlarından birisinin de hizmet kalitesi olduğunu ifade eden Vali Şahin, “Turizm sektörü çok dinamik bir sektör ve ihtiyaçları hızla değişebiliyor. Eğer buna göre pozisyon alınmazsa, 20–30 yıl önce doğru kabul edilen uygulamalar bugün işlevini yitirebilir. Bu nedenle sektör temsilcileriyle eğitimcilerin bir araya gelerek, son dönemdeki trendler nelerdir?

    Eğitimimizi buna göre nasıl şekillendirmeliyiz? sorularına birlikte cevap aramaları büyük önem taşıyor. Düzenlenen bu programı bu açıdan çok önemli buluyorum. Programın düzenlenmesinde emeği geçen herkese teşekkür ederim.”

    Her alanda olduğu kadar turizmde de eğitim çok önemli. Yeni yetişen elamanlar eğitimden geçirilip işe başlatılıyor. Eğitim gören personelden verim de alınıyor.

    Açılış konuşmalarının ardından POYD Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Saatçioğlu tarafından, Vali Hulusi Şahin’e plaket takdim edildi.

  • Avrupa turizmi yeniden şekilleniyor…

    Avrupa turizmi yeniden şekilleniyor…

    Turizm denince akla hemen Avrupa gelir. Şimdi Avrupalılar turizmi yeniden şekillendirmeyi ele aldı. Turizm bugünkü hali ile kalmayacak. Yapılması düşünülen turizmin daha da bağlayıcı olabileceği söyleniyor.

    Yayınlanan rapor, Avrupa turizm sektörünün önümüzdeki on yılda nasıl gelişeceğini belirleyecek altı birbiriyle bağlantılı gücü ortaya koyuyor. Bu güçler bir araya geldiğinde, hem destinasyonların uyum sağlaması gereken kesinliklere hem de sektörü çok farklı yönlere itebilecek belirsizliklere ışık tutuyor.

    Ulusal Turizm Örgütleri için artık yalnızca kısa vadeli plan yapmak yeterli değil, çok farklı olası geleceklere hazırlıklı olmaları gerekiyor

    Avrupa turizm sektörü, iklim değişikliği, jeopolitik istikrarsızlık, teknolojik gelişmeler, demografik değişimler ve değişen gezgin beklentileri gibi zorluklarla karşı karşıya kaldığı kritik bir on yıla giriyor.

    Bu eğilimler, uzun vadeli planlamayı giderek daha karmaşık hale getirirken, dayanıklılık ve uyarlanabilir stratejilere olan ihtiyacı da artırıyor. Destinasyonların bu karmaşık ortamda yol almalarına yardımcı olmak için Avrupa Seyahat Komisyonu (ETC), turizmi şekillendiren güçleri ve 2035’e kadar olası gelecekleri inceleyen Senaryo Planlama ve Stratejik Öngörüyle Avrupa Turizminin Geleceğe Hazırlanması adlı bir çalışma yayınladı.

    Rapor, ulusal turizm örgütleri ve destinasyon yöneticileri için belirsizlik ortamında yol alma ve daha sürdürülebilir ve dayanıklı turizm gelişimi için fırsatları yakalama araçları sunan pratik bir rehber olarak tasarlanmıştır.

    Çalışma, stratejik öngörüyü (özellikle senaryo planlamasını) kesintileri önceden tahmin etmek için pratik bir yöntem olarak ele almaktadır. Geleceği öngörmese de, birden fazla olası sonucu keşfetmeye ve farklı koşullar altında sağlamlığını koruyan stratejiler tasarlamaya olanak tanır.

    Çok disiplinli uzmanların girdilerine ve Avrupa Turizm Gelecekleri Enstitüsü’nün analizlerine dayanan çalışmada, 2035 yılına yönelik dört keşif senaryosu ve Ulusal Turizm Örgütleri için önerilen bir dizi stratejik seçenek ortaya konuyor.

    İklim değişikliği – Giderek daha öngörülemez hale gelen ve aşırı hava koşulları mevsimselliği yeniden şekillendiriyor, maliyetleri artırıyor ve operasyonları aksatıyor.

    (Hızlı) değişim korkusu – Hızlı teknolojik ve sosyo-kültürel değişimler istikrarsızlık ve belirsizlik yaratır.

    Avrupa düzeyinde yönetişim ve düzenleme – Polikriz zorluklarının ele alınmasında Avrupa düzeyinde daha güçlü bir koordinasyon kritik öneme sahiptir.

    Küresel orta sınıfın yükselişi ve evrimi – Yaşlanan Avrupa nüfusu ve yurtdışındaki genç orta sınıfların artan talebi, ziyaretçi akışını yeniden şekillendiriyor.

    Nesiller arası talep değişimi – Genç gezginler giderek daha fazla sürdürülebilir, esnek ve otantik deneyimler arıyor ve hibrit seyahat, dijitalleşme ve yeni kültürel formatlar aracılığıyla teklifleri dönüştürüyor.

    İşgücü ve beceri zorlukları – Sektörün yenilik yapma ve uyum sağlama kapasitesi, kıtlıklar ve uyumsuzluklar nedeniyle sınırlanıyor.

    Bunlardan Avrupa yönetişimi ve nesiller arası talep değişimleri, çok farklı geleceklere yol açabilecek başlıca belirsizlikler olarak öne çıkıyor. Buna karşılık, iklim değişikliği ve küresel orta sınıfın yükselişi, her senaryoda turizmi etkileyecek değişmez gerçeklikler olarak görülüyor.

    Bu arada, hızlı değişim korkusu ve işgücü ve beceri zorlukları, bu belirsizliklerin nasıl ortaya çıktığını şekillendiren ve etkilerini artıran bağlamsal güçler olarak işlev görüyor.

    2035 yılına odaklanan çalışma, senaryo planlamasını kullanarak farklı güç kombinasyonlarının Avrupa’nın turizm manzarasını nasıl yeniden şekillendirebileceğini hayal ediyor. Rapor, Avrupa turizmi için dört olası gelecek öngörüyor:

    Parçalanmış ve Tanıdık – Zayıf AB yönetimi ve küresel platformlardaki hakimiyet kitle turizmini teşvik ediyor ancak KOBİ’lerin rekabette zorlanmasıyla birlikte otantikliği aşındırıyor.

    Koordineli ve Tanıdık – Daha güçlü AB iş birliği, dayanıklılığı ve risk yönetimini iyileştiriyor, ancak platform bağımlılığı ve kitle pazarı alışkanlıkları devam ediyor.

    İşbirlikçi Dönüşüm – Kapsayıcı yönetişim, kuşak değişimleri ve iklim ve dijital gündemlerle uyum, yenileyici ve katılımcı turizmi teşvik eder.

    Eşitsiz Dönüşüm – Yerel topluluklar ve KOBİ’ler inovasyonu yönlendiriyor, ancak AB çapında uyum sağlanmadığı takdirde sistemik eşitsizlikler devam ediyor.

    Bu geleceklerde, zayıf KOBİ kapasitesi, yetersiz iklim adaptasyonu ve platform hakimiyeti gibi sistemik tehditler, küresel orta sınıftan gelen talep, değer odaklı seyahat ve aşağıdan yukarıya inovasyon gibi fırsatlarla çelişiyor.

    Rapor, gelecekteki her türlü bağlamda değerli olacak stratejik eylemlerle sonuçlanıyor. Bunlar arasında daha yakın sınır ötesi iş birliği, KOBİ’lere daha güçlü destek, iklim değişikliğine özel uyum ve iklim değişikliğiyle mücadele ve turizmin yerel etkisini göstermenin daha net yolları yer alıyor.

    Ayrıca, inovasyonda ortak olarak teknoloji platformlarının kullanılmasını öneriyor ve Ulusal Kalkınma Örgütlerinin (NTO) değişimin erken belirtilerini takip etmelerine ve stratejilerini zaman içinde ayarlamalarına yardımcı olacak bir gelecek laboratuvarı oluşturulmasını tavsiye ediyor.

    Bulguları yorumlayan ETC Başkanı Miguel Sanz şunları söyledi: Avrupa’da turizm, iklim değişikliği, değişen demografik özellikler ve yeni talep kalıplarının etkisiyle derin bir dönüşüm geçiriyor.

    Bu çalışma, onlara bunu yapmaları için öngörü araçları sağlıyor. AB iş birliğini teşvik ederek, dayanıklılığı güçlendirerek ve farklı senaryolarda geçerliliğini koruyan eylemlere işaret ederek, rapor, Ulusal Turizm Örgütlerinin önümüzdeki yıllarda Avrupa turizmini güçlü ve uyumlu tutacak kararlar almalarına yardımcı oluyor.

  • Görünen köy kılavuz ister mi?..

    Görünen köy kılavuz ister mi?..

    Gerçeklere sırtımızı dönemeyiz.

    Seyahat ve Turizmin 2035 yılına kadar 91 milyon yeni işe destek vermesi bekleniyor.

    Bir önemli konu da şu:

    Turizm işsizlere istihdam sağlıyor. İşe girenlerin cebi para görüyor.

    WTTC’nin son yayınladığı rapor bu açılardan önemli.

    Rapor, iş liderlerine yönelik geniş çaplı bir anket ve WTTC Üyeleri ve diğer önemli paydaşlarla yapılan derinlemesine görüşmeler de dahil olmak üzere kapsamlı küresel araştırmalara dayanıyor.

    “Bu rapor bir harekete geçme çağrısıdır. Hükümetler ve eğitimcilerle iş birliği yaparak sektörümüz bu zorlukların üstesinden gelecek ve gelecek nesiller için dinamik bir gelecek sunarak en verimli sektörlerden biri olmaya devam edecektir. WTTC, bu açığı azaltmak ve ülkelerindeki potansiyeli ortaya çıkarmak için politikaların uygulanmasını sağlamak amacıyla dünya genelindeki hükümet yetkilileriyle birlikte çalışacaktır.”

    Dünya Seyahat ve Turizm Konseyi (WTTC), sektörün 2035 yılına kadar dünya çapında her üç yeni işten birini destekleme yolunda olduğunu ancak ele alınmadığı takdirde demografik ve yapısal değişimlerin 43 milyondan fazla kişilik bir iş gücü açığına yol açabileceğini ortaya koyan çığır açıcı bir rapor yayınladı.

    20 ekonomiye odaklanan Seyahat ve Turizm İşgücünün Geleceği raporu, bugün küresel turizm kuruluşunun Roma’daki 25. Küresel Zirvesi’nde tanıtıldı ve Suudi Arabistan Krallığı Turizm Bakanlığı, Coraggio Group, Miles Partnership ve Hong Kong Politeknik Üniversitesi’nin desteğiyle geliştirildi.

    Sadece sektörün küresel istihdam yaratma motoru olarak nasıl toparlandığını değil, aynı zamanda ekonomik büyümeye kıyasla çalışma çağındaki nüfusun azalması gibi yapısal değişimlerin, ekonomiden çok daha hızlı büyümesi beklenen Seyahat ve Turizm sektörünü nasıl daha fazla etkileyeceğini de vurguluyor.

    Sektör, 2024 yılında dünya çapında rekor düzeyde 357 milyon kişiye istihdam sağladı ve bu yıl da 371 milyon kişiye istihdam sağlaması bekleniyor. Seyahat ve Turizm sektörünün önümüzdeki on yılda 91 milyon yeni iş yaratacağı ve küresel olarak yaratılan her üç net yeni işten birini oluşturacağı tahmin ediliyor.

    2035 yılına gelindiğinde, Seyahat ve Turizm sektöründeki küresel talep, arzı 43 milyondan fazla kişi aşacak ve işgücü mevcudiyeti gerekli seviyelerin %16 altında kalacak.

    Rapora göre, konaklama sektöründe 8,6 milyon çalışan açığı bekleniyor. Bu rakam, ihtiyaç duyulan personel sayısının yaklaşık %18 altında.

    Sektör için kritik öneme sahip olan düşük vasıflı pozisyonlar, 20 milyondan fazla ek çalışana ihtiyaç duyulması öngörülerek en çok rağbet gören pozisyonlar olmaya devam edecek. İnsan etkileşimine büyük ölçüde dayanan ve kolayca otomatikleştirilemeyen hizmetlere olan talep yüksek olmaya devam edecek.

    Raporda, işgücü sıkıntısının raporda analiz edilen 20 büyük ekonominin tamamını etkileyeceği vurgulanırken, en büyük mutlak açığın Çin’de (16,9 milyon), Hindistan’da (11 milyon) ve Avrupa Birliği’nde (6,4 milyon) tahmin edildiği belirtildi.

    Nispeten bakıldığında, Japonya Seyahat ve Turizm sektörünün iş gücü arzının 2035 talep seviyelerinin %29 altında kalması bekleniyor; bunu Yunanistan (%-27) ve Almanya (%-26) takip edecek.

    Ancak tüm bu zorluklara rağmen Seyahat ve Turizm istihdam yaratma konusunda önemli bir sektör olmaya devam ediyor.

    WTTC Geçici CEO’su Gloria Guevara, “Seyahat ve Turizm, dünya çapında milyonlarca insana fırsatlar sunarak dünyanın en büyük istihdam yaratıcılarından biri olmaya devam edecek. Ancak, daha geniş demografik ve yapısal değişikliklerin her yerde işgücü piyasalarını yeniden şekillendirdiğini de kabul etmeliyiz.” dedi.

    Seyahat ve Turizm sektörü COVID döneminde durma noktasına geldiğinde birçok çalışan sektörden ayrıldı. Şimdi, küresel işsizliğin düşmesi ve çalışma çağındaki nüfusun azalması beklenirken, bu durum özellikle Seyahat ve Turizm gibi hızla büyüyen sektörler için işgücü arzı üzerinde artan bir baskı yaratıyor.

  • TÜRK DİL BAYRAMI VE TÜRK KAVRAMI

    TÜRK DİL BAYRAMI VE TÜRK KAVRAMI

            Türk Dil Bayramı 26 Eylül ve 13 Mayıs olmak üzere iki farklı tarihde kutlanır.
              Bu tarihlerden birincisi olan 26 Eylül 1932’de Atatürk’ün himayesinde Dolmabahçe Sarayı’nda “1.Türk Dil Kurultay’ının” açılışının yapılmış olmasıdır.
              Diğer tarih, 13 Mayıs 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey’in “Bundan sonra Divan’da, Dergah’da, Bergah’da ve Meclis’de Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır.” Fermanının ilan edildiği gündür.
              Türk Dil Kurumu ‘Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ adıyla 12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün talimatıyla kurulmuştur. Cemiyetin kurucuları, tanınmış edebiyatçılardan Ruşen Eşref, Samih Rifat, Celal Sahir ve Yakup Kadri’dir.
              Türk Dil Kurumu Başuzmanlığına, 1934 yılında, ermeni kökenli “Agop” isimli bir uzman atanır. Çalışmaları, Türkçe’nin ve Türk Lehçeleri’nin tarihsel gelişimi üzerinde yoğunlaşan ve Türk Dili’nin eski dönemden başlayıp tarih boyunca devam eden süreçte yoğunlaştıran Başuzman Agop’a, soyadı kanunu çıktığı zaman, Atatürk tarafından “Dilaçar” soyadı verilir. “Agop Dilaçar” gururla taşıdığı bu isim altında çalışmalarını hayatı boyunca sürdürür.
              Bu muhteşem tarihi olay, kendisini farklı kökenden gören kişilere ve “Çözüm Süreci, Açılım Süreci, Demokratik Açılım Komisyonu” gibi farklı isimler altında garip çalışmalar yapan kurullara ve kendilerini farklı kökenden gören kişilere örnek ve ders olmalıdır. Türkiye Cumhuriyetinde tek bir millet vardır, o da “Türk Milleti’dir.”
              Ne Mutlu Türküm Diyene.
              Türk Dil Bayramı’nız kutlu olsun.

  • Türkiye’de Bireysel ve Toplumsal IQ Düşüşü ve Dinin Etkisi: Sekülerleşmenin Rolü

    Türkiye’de Bireysel ve Toplumsal IQ Düşüşü ve Dinin Etkisi: Sekülerleşmenin Rolü

    Zekâ, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde başarıyı belirleyen temel bileşenlerden biri olarak kabul edilmektedir. Bireysel IQ, öğrenme kapasitesi, problem çözme yeteneği ve analitik düşünme becerilerini doğrudan etkilerken, toplumsal IQ, bir ülkenin eğitim kalitesi, yenilikçilik kapasitesi ve ekonomik gelişimi üzerinde kritik bir rol oynamaktadır (Neisser, 1998). Türkiye’de son yıllarda yapılan çalışmalar, özellikle 1990 sonrası kuşaklarda bireysel IQ ortalamalarında belirli bir düşüş gözlemlendiğini ortaya koymaktadır (Flynn, 2012; Ulusoy, 2020). Bu durum, ülkenin modernleşme ve kalkınma hedeflerini tehdit eden önemli bir sorun olarak değerlendirilmektedir.

    IQ düşüşünü açıklamaya yönelik literatürde farklı sosyoekonomik ve eğitimsel etmenler öne çıkmaktadır. Kırsal bölgelerde eğitim seviyesinin düşük olması, yetersiz beslenme ve teknolojik altyapı eksiklikleri, bireysel zekâ gelişimini sınırlayan başlıca faktörler arasında yer almaktadır (Kara & Demir, 2019). Bununla birlikte, son dönem araştırmalar, dinin bireysel ve toplumsal karar mekanizmalarındaki etkisinin IQ üzerinde dolaylı ama belirgin bir etkisi olabileceğine işaret etmektedir (Hood, 2015; Erdoğan & Kaya, 2018).

    Dinin bireyler üzerindeki etkisi, özellikle eleştirel düşünceyi sınırlayan dogmatik eğitim modelleri ve bilimsel bilgiye yaklaşımı belirleyen toplumsal normlar aracılığıyla kendini göstermektedir (Inglehart & Norris, 2016). Toplumsal düzeyde ise din, siyasal ve kültürel karar süreçlerini şekillendirerek, bilimsel yöntemin ve mantıksal akıl yürütmenin gelişimini dolaylı yoldan kısıtlayabilmektedir (Berger, 2014). Bu durum, modern ve ileriyi gören bir Cumhuriyet ideali için ciddi bir engel teşkil etmektedir.

    Türkiye’de IQ Trendleri

    Türkiye’de bireysel ve toplumsal IQ düzeylerinin tarihsel değişimi, eğitim politikaları ve modernleşme süreci bağlamında önemli bir inceleme alanı oluşturmaktadır. Flynn etkisi, 20. yüzyıl boyunca birçok ülkede IQ seviyelerinin düzenli olarak arttığını göstermektedir (Flynn, 2012). Türkiye’de ise son yıllarda yapılan çalışmalar, özellikle kırsal ve düşük gelirli bölgelerde IQ seviyelerinin düşme eğiliminde olduğunu ortaya koymaktadır (Ulusoy, 2020). Bu tablo, ülkenin bilimsel ve teknolojik gelişim kapasitesi açısından önemli bir uyarı niteliği taşımaktadır.

    IQ ölçümleri Türkiye’de genellikle WISC ve Raven testleri ile gerçekleştirilmektedir. Bu testler, bireylerin analitik düşünme, problem çözme ve mantıksal akıl yürütme becerilerini değerlendirmek için kullanılmaktadır (Kara & Demir, 2019). Araştırmalar, şehirleşmiş bölgelerdeki bireylerin IQ düzeylerinin kırsal bölgelere göre daha yüksek olduğunu ve bunun da eğitim imkanları ile bilgiye erişim düzeyiyle doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir.

    Son yıllarda yapılan çalışmalar, Türkiye’deki IQ düşüşünün yalnızca bireysel düzeyle sınırlı kalmadığını, toplumsal IQ seviyelerinde de azalma olduğunu ortaya koymaktadır (Ulusoy, 2020). Toplumsal IQ, toplumun problem çözme ve kolektif karar alma yeteneğini ölçen bir kavramdır. Bu düşüş, toplumsal modernleşme, bilimsel düşünce ve yenilikçilik kapasitesini olumsuz yönde etkileyebilir.

    Eğitim sistemindeki yapısal eksiklikler ve geleneksel öğretim yöntemleri, IQ seviyelerindeki düşüşü daha da derinleştirmektedir. Türkiye’de özellikle temel eğitimde eleştirel düşünceyi geliştiren pedagojik yaklaşımların yetersizliği, öğrencilerin analitik düşünme ve mantıksal akıl yürütme becerilerini sınırlamaktadır (Kara & Demir, 2019). Ayrıca, ders içeriklerinde bilimsel sorgulamadan ziyade ezbere dayalı bilgi aktarımı, uzun vadede bireysel IQ düzeyini olumsuz etkilemektedir.

    Bu bağlamda, Türkiye’deki IQ trendleri yalnızca eğitim ve sosyoekonomik faktörlerle açıklanamaz. Dinin kamusal ve bireysel yaşam üzerindeki etkileri, IQ seviyelerini dolaylı olarak etkileyebilir (Hood, 2015). Dogmatik eğitim uygulamaları, dini normların toplumsal karar süreçlerine müdahalesi ve eleştirel düşünceye sınırlamalar, bireysel ve toplumsal IQ üzerinde belirgin bir etki yaratmaktadır. Bu nedenle IQ trendlerinin çok boyutlu bir perspektifle değerlendirilmesi gerekmektedir.

    Dinin Bireysel ve Toplumsal Hayattaki Rolü

    Dinin bireyler üzerindeki etkisi, özellikle değerler, normlar ve davranış biçimlerinin şekillenmesinde önemli bir faktör olarak görülmektedir. Türkiye’de yapılan araştırmalar, dinin eğitim, sosyal ilişkiler ve kişisel karar mekanizmaları üzerinde doğrudan ve dolaylı etkilerinin olduğunu göstermektedir (Hood, 2015). Dini inançlar, bireylerin eleştirel düşünme, sorgulama ve bilimsel merak gibi bilişsel yeteneklerini sınırlandırıcı bir rol oynayabilmektedir. Bu durum, bireysel IQ düzeyinin gelişimini olumsuz yönde etkileyebilir.

    Dinin toplumsal yaşam üzerindeki etkisi, özellikle siyasal ve kültürel alanlarda belirginleşmektedir. Dini normlar, toplumsal karar alma süreçlerinde ve politika belirlemede etkili olabilmekte, böylece bilimsel yöntem ve mantıksal analiz kapasitesini dolaylı yoldan sınırlayabilmektedir (Inglehart & Norris, 2016). Türkiye’de kırsal bölgelerdeki geleneksel dini uygulamalar, toplumun modern bilgiye ve eleştirel düşünceye erişimini kısıtlayabilmektedir.

    Eğitim bağlamında dinin rolü, bireysel IQ gelişimi üzerinde etkili bir değişken olarak öne çıkmaktadır. Dini temelli eğitim modelleri, çoğunlukla dogmatik bilgi aktarımına dayalıdır ve öğrencilerin analitik düşünme becerilerini sınırlayabilir (Erdoğan & Kaya, 2018). Bu durum, özellikle temel ve ortaöğretim düzeyindeki öğrencilerin problem çözme ve mantıksal akıl yürütme yetilerini olumsuz etkileyebilir.

    Toplumsal düzeyde ise din, kültürel normlar ve değerler aracılığıyla toplumsal IQ üzerinde dolaylı bir etkide bulunabilir. Toplumsal IQ, bir toplumun kolektif problem çözme ve ileriye dönük planlama yeteneğini ifade eder. Dini normların toplumsal karar alma mekanizmalarını şekillendirmesi, bu kolektif bilişsel kapasitenin sınırlanmasına yol açabilir (Berger, 2014). Dolayısıyla dinin toplumsal etkisi, yalnızca bireysel zeka gelişimini değil, toplumun genel bilişsel kapasitesini de etkileyen bir unsur olarak görülmelidir.

    Özetle, dinin bireysel ve toplumsal IQ üzerindeki etkisi çok boyutlu ve karmaşık bir olgudur. Türkiye’de yapılan çalışmalar, dinin hem pozitif hem de negatif yönlerinin olabileceğini, ancak özellikle dogmatik eğitim ve toplumsal normlar bağlamında IQ düşüşüne katkıda bulunduğunu göstermektedir (Hood, 2015; Erdoğan & Kaya, 2018). Bu nedenle, toplumsal modernleşme ve bireysel gelişim açısından dinin rolünü değerlendirmek, kapsamlı ve çok boyutlu bir perspektif gerektirmektedir.

    Sekülerleşmenin Potansiyel Rolü

    Sekülerleşme, dinin devlet, eğitim ve toplumsal kurumlar üzerindeki etkisinin azaltılması olarak tanımlanmaktadır (Casanova, 1994). Tarihsel olarak sekülerleşmiş toplumlarda bilimsel araştırma, eleştirel düşünce ve yenilikçilik kapasitesinin yükseldiği gözlemlenmektedir (Berger, 2014). Bu bağlamda, sekülerleşme, bireysel ve toplumsal IQ düzeylerini artırma potansiyeli taşıyan bir süreç olarak değerlendirilmektedir.

    Sekülerleşme, eğitim alanında eleştirel düşünceyi ve bilimsel merakı teşvik eden müfredatlar ve pedagojik yaklaşımlarla desteklenebilir. Türkiye’de eğitimin dini dogmalardan bağımsız bir şekilde yapılandırılması, öğrencilerin mantıksal akıl yürütme ve analitik düşünme becerilerini geliştirebilir (Köse, 2020). Bu durum, bireysel IQ’nun yükselmesine ve dolayısıyla toplumsal IQ’nun güçlenmesine katkıda bulunabilir.

    Toplumsal düzeyde sekülerleşme, karar alma süreçlerinde bilimsel yöntem ve mantıksal analiz kapasitesinin ön plana çıkmasını sağlar. Dinin toplumsal normlar ve politikalar üzerindeki etkisinin azaltılması, toplumun kolektif problem çözme yeteneğini artırabilir (Inglehart & Norris, 2016). Böylece, modernleşme hedefleri doğrultusunda daha rasyonel ve veri odaklı karar mekanizmaları geliştirilebilir.

    Sekülerleşme süreci yalnızca dini etkilerin azaltılmasıyla sınırlı kalmamalıdır. Eğitim reformları, bilimsel okuryazarlık programları ve toplumsal farkındalık çalışmaları ile desteklenmelidir (Köse, 2020). Bu çok boyutlu yaklaşım, bireylerin eleştirel düşünme yeteneklerini güçlendirerek, uzun vadede toplumsal IQ seviyesini yükseltebilir ve ülkenin modernleşme kapasitesini artırabilir.

    Bu nedenlerden dolayı, Türkiye’de bireysel ve toplumsal IQ düzeylerindeki düşüşün olası sebeplerinden biri olarak dinin etkisi göz önünde bulundurulduğunda, sekülerleşme süreci ciddi bir çözüm alternatifi olarak öne çıkmaktadır (Casanova, 1994; Berger, 2014). Eğitim ve toplumsal politikalarla desteklenen sekülerleşme, Türkiye’nin bilimsel, ekonomik ve kültürel olarak modernleşmesini ve ileriyi gören bir Cumhuriyet idealini güçlendirebilir.

    Sonuç

    Türkiye’de bireysel ve toplumsal IQ düzeylerinde gözlemlenen düşüş, yalnızca bir eğitim veya sosyoekonomik sorun olarak değerlendirilemez; aynı zamanda kültürel, toplumsal ve ideolojik etmenlerle de ilişkilidir. Yapılan araştırmalar, bireysel IQ’nun problem çözme, analitik düşünme ve öğrenme kapasitesini belirlerken, toplumsal IQ’nun kolektif karar alma ve inovasyon yeteneğini etkilediğini göstermektedir (Neisser, 1998; Flynn, 2012). Türkiye’de özellikle 1990 sonrası kuşaklarda bireysel IQ seviyelerinde düşüş gözlenmiş ve bu durum toplumsal IQ’yu da olumsuz yönde etkilemiştir (Ulusoy, 2020).

    Bu makale de ele alınan faktörler incelendiğinde, dinin bireysel ve toplumsal yaşam üzerindeki etkisinin IQ düzeyleri üzerinde belirgin bir rol oynadığı görülmektedir. Dini dogmalar, eğitim sistemi ve toplumsal normlar aracılığıyla eleştirel düşünceyi sınırlayabilir, bireylerin bilimsel merak ve mantıksal akıl yürütme yeteneklerini olumsuz etkileyebilir (Hood, 2015; Erdoğan & Kaya, 2018). Toplumsal düzeyde ise din, karar alma mekanizmalarını etkileyerek kolektif bilişsel kapasitenin sınırlanmasına yol açmaktadır (Inglehart & Norris, 2016; Berger, 2014). Bu durum, Türkiye’nin modernleşme ve ileriyi görebilen bir Cumhuriyet hedefini gerçekleştirme potansiyelini sınırlandırmaktadır.

    Sekülerleşme, bu bağlamda bir çözüm alternatifi olarak öne çıkmaktadır. Dinin kamusal ve eğitim alanındaki etkilerinin azaltılması, bireylerin analitik düşünme ve eleştirel akıl yürütme yeteneklerini geliştirebilir. Ayrıca toplumsal düzeyde, sekülerleşme bilimsel yöntem ve mantıksal analiz kapasitesini ön plana çıkararak toplumsal IQ’nun yükselmesine katkı sağlayabilir (Casanova, 1994; Berger, 2014). Eğitim reformları ve bilimsel okuryazarlık programları ile desteklenen sekülerleşme, Türkiye’nin bilimsel, ekonomik ve kültürel olarak modernleşmesini güçlendirebilir (Köse, 2020).

    Dolayısıyla, Türkiye’de bireysel ve toplumsal IQ düşüşü çok boyutlu bir olgudur ve tek bir faktörle açıklanamaz. Ancak dinin hem bireysel hem de toplumsal yaşam üzerindeki etkisi, IQ düşüşünün önemli bileşenlerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Bu nedenle, eğitim politikalarının yeniden yapılandırılması, eleştirel düşünceyi destekleyen pedagojik yaklaşımların benimsenmesi ve sekülerleşme süreçlerinin güçlendirilmesi, uzun vadede Türkiye’nin modernleşme kapasitesini artıracak ve ileriyi görebilen bir Cumhuriyet vizyonunu mümkün kılacaktır.

    Son olarak, Türkiye’nin modern ve ilerici bir toplum haline gelmesi, sadece ekonomik ve teknolojik yatırımlar ile değil, aynı zamanda toplumsal ve bireysel bilişsel kapasitenin artırılmasıyla mümkün olacaktır. Sekülerleşme ve eğitim reformları bu sürecin temel araçları olarak görülmelidir. Bireysel ve toplumsal IQ düzeylerinin yükselmesi, yalnızca eğitim ve bilimsel bilgiye erişimle sınırlı kalmayıp, toplumsal norm ve değerlerin eleştirel bir perspektifle yeniden yapılandırılmasıyla da doğrudan ilişkilidir.

    Kaynakça:

    •   Casanova, J. (1994). Public Religions in the Modern World. University of Chicago Press.
    •   Neisser, U. (1998). The Rising Curve: Long-Term Gains in IQ and Related Measures. American Psychological Association.
    •   Flynn, J. R. (2012). Are We Getting Smarter? Rising IQ in the Twenty-First Century. Cambridge University Press.
    •   Berger, P. (2014). The Sacred Canopy: Elements of a Sociological Theory of Religion. Anchor.
    •   Hood, R. W. (2015). Religion and Cognition: Understanding the Effects on Intelligence. Psychology Press.
    •   Inglehart, R., & Norris, P. (2016). Sacred and Secular: Religion and Politics Worldwide. Cambridge University Press.
    •   Erdoğan, F., & Kaya, Z. (2018). Kırsal Türkiye’de Dini Eğitimin Bireysel Zekâya Etkisi. Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, 22(4), 102-118.
    •   Kara, H., & Demir, S. (2019). Türkiye’de Zekâ Testleri ve Eğitim ile İlişkisi. Anadolu Eğitim Bilimleri Dergisi, 9(1), 77-92.
    •   Ulusoy, M. (2020). Türkiye’de IQ Trendleri ve Eğitim Sisteminin Rolü. Türk Psikoloji Dergisi, 35(2), 45-62.
    •   Köse, A. (2020). Türkiye’de Sekülerleşme ve Eğitim Reformu. Modern Türkiye Araştırmaları Dergisi, 12(3), 55-78.
  • Adana Altın Koza 2025: Ulusal Yarışma’nın İzlenimleri

    Adana Altın Koza 2025: Ulusal Yarışma’nın İzlenimleri

    Türkiye’nin en köklü film festivallerinden Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, 22–28 Eylül tarihleri arasında 32. kez sinemaseverlerle buluştu. 21 ülkeden 97 yönetmenin toplam 122 filminin gösterildiği festivalde Ulusal Uzun Metraj Yarışması‘nda 4’ü dünya prömiyeri olmak üzere 10 film, Ümit Ünal başkanlığındaki jüri tarafından değerlendirildi ve ödüller dağıtıldı.

    Türkiye’nin en köklü film festivallerinden Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, 22–28 Eylül tarihleri arasında 32’nci kez sinemaseverlerle buluştu. 21 ülkeden 97 yönetmenin toplam 122 filminin gösterildiği festivalde, Ulusal Uzun Metraj Yarışması‘nda 4’ü dünya prömiyeri olmak üzere 10 film izleyiciyle buluştu ve Ümit Ünal başkanlığındaki jüri tarafından değerlendirildi.

    Bu yıl festival, Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar‘ın 5 Temmuz’daki gözaltı ve ardından tutuklanması olayıyla gölgelenmişti. Bu nedenle eski yıllardaki coşkulu atmosferi yakalayamasa da Adana seyircisinin festivale ilgisi ve sahiplenişi sinema salonlarını doldurmayı başardı. Bu yüzden benim için asıl heyecan, ödül töreninde değil, o salonlarda sinemaya duyulan bu sadakatin varlığında gizliydi.

    Öte yandan, filmler üzerine düşünürken Türk sinemasında giderek azalan cesaret ve yaratıcılık meselesiyle yüzleşmemek zor. Temalar iddialı bir şekilde lanse edilse de anlatı dili çoğu kez risk almayan, ağır tempoya sıkışmış ve seyircisiyle gerçek bir bağ kurmakta zorlanan filmlerle karşı karşıya kaldık. Bu yüzden festivalin asıl değeri, zor koşullar altında dağıttığı büyük ödüllerden ziyade Türk sinemasında gittikçe derinleşen bu sorunları görünür kılmasında yatıyordu.

    Bu kapsamda jüri kararlarının çoğu bu sene benim bakış açımla tam olarak örtüşmedi. Bu yazıda, yarışma filmlerine dair kendi değerlendirmelerimi ve izlenimlerimi paylaşacağım.

    Yarışma Filmlerine Bakış

    Gündüz Apollon Gece Athena; hayaletler aracılığıyla geçmişten bugüne mezarsız ve ötekileştirilmiş ölülerin politik yankısını edebi tatta izleyiciye aktarıyor. Ancak ilk bölümdeki muğlaklık merakı kısmen diri tutsa da izleyicinin filmin içine girmesini biraz geciktiriyor. Yine de Defne’nin mesafeli başlayan ama finalde derinleşen performansı ve Side’den Bostancı’ya Uzanan mekanları, filme kalıcı bir atmosfer kazandırıyor.

    Emine Yıldırım‘ın yönetmenliğini üstlendiği film; 150 bin TL’lik Kadir Beycioğlu Jüri Özel Ödülü ve 50 bin TL’lik En İyi Müzik Ödülü‘nü kazandı. Benim puanım ise 10 üzerinden 6; film edebi yaklaşımıyla dikkat çekse de anlatımdaki muğlaklık ve temposu nedeniyle etkisi sınırlı kaldı.

    Ev, kurmaca olarak lanse edilse de biçimsel olarak uzun planları ve gündelik ayrıntılarla gerçekliğin ön planda olduğu bir belgesel havası taşıyor. Ancak bu yaklaşım, hikayeyi derinleştirmek yerine çoğu zaman gözleme dayalı bir kayda dönüşüyor. Film politik bir arka plan ima etse de yaşanan durumları cesurca işlemekten çekinerek beklenen sorgulayıcı katmanı sunamıyor.

    Orhan Eskiköy‘ün yönetmenliğini üstlendiği film; 300 bin TL’lik Yılmaz Güney Ödülü ve 100 bin TL’lik Ayhan Ergürsel En İyi Kurgu Ödülü‘nü kazandı. Benim puanım ise 10 üzerinden 2; film, ödüllere rağmen beni tatmin etmedi çünkü anlatısı yüzeysel ve politik derinlikten yoksundu.

    Uçan Köfteci, absürt mizah ve taşlama niyetiyle ilginç bir başlangıç yapsa da tekrar sahneleri yüzünden en az 30 dakika fazla hissettiriyor. Taşradaki insanların entelektüel düzeylerinin bayat bir klişe olarak ele alınması ve senaryonun basmakalıp detaylara dayanması, filmin hiciv gücünü zayıflattığı için, sonuçta keyifli bir anlık seyirlikten öteye geçemiyor ve izleyicide kalıcı bir etki bırakmıyor.

    Rezan Yeşilbaş‘ın yönetmenliğini üstlendiği film; 100 bin TL’lik En İyi Erkek Oyuncu Ödülü ve 50 bin TL’lik Yardımcı Rolde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü‘nü kazandı. Benim puanım ise 10 üzerinden 4; film, ödüllere rağmen bölgedeki sıkışmışlığı ve ana karakterinin “uçma” motivasyonunu yeterince irdeleyemediği için bende kalıcı bir iz bırakmadı.

    Cinema Jazireh, Taliban etkisindeki ortamda kayıp oğlunu bulmak için erkek kılığına giren bir annenin ve zenne olarak yaşayan bir erkeğin hikayesi üzerinden değişen cinsiyet rolleri ve pedofili gibi temalara dokunmayı deniyor. Ancak çoğu zaman konular rahatsız edici sahnelere indirgenmiş; kare format ve tekrar sahneler de filmin dağınık ve yorucu yapısını pekiştiriyor. Sonuçta iddialı temalara el atsa da filmi etkili kılan bir sinema dili yok.

    Gözde Kural’ın yönetmenliğini üstlendiği film; Umut Veren Genç Erkek Oyuncu Ödülü kazandı. Benim puanım ise 10 üzerinden 2; çünkü film, ağır temalara dokunsa da rahatsız edici sahnelere sıkışmış ve dağınık anlatımıyla etkisini yitiren bir film.

    Idea, kimlik krizleri, görünmez suçlar ve tekinsiz mekanlarla Kafkaesk bir atmosfer yaratıyor. Görsel olarak dikkat çekici ve özenli olsa da ağır temposu, sürekli belirsizlik duygusu ve olay örgüsündeki dağınıklık filmi yorucu hale getiriyor. Rahatsız edici ama yeni bir söz söylemeyen, karanlık ve tekrarlayan motiflerle örülü bu Pirselimoğlu evreni bana derinlikten yoksun ve izlerken bağ kuramadığım bir deneyim sundu.

    Benim 10 üzerinden 3 verdiğim, yarışmadan eli boş dönen Tayfun Pirselimoğlu‘nun yönetmenliğini üstlendiği bu filminde; Ercan Kesal ve Jale Arıkan’ın sönük performansları da filmin etkisini zayıflatıyor. Ayrıca artık kendini tekrar eden Ercan Kesal performansları, karakterlere derinlik kazandırmak yerine filmin monotonluğunu pekiştiriyor; bu nedenle bu tür iş birliklerinde yönetmenlerin baştan kaybetme riski olduğunu düşünüyorum.

    0 Da Bir Şey Mi; günlük hayatın küçük ayrıntılarından mizah ve melankoli üreten sakin bir atmosfer sunuyor. Ancak karakterlerin duygusal yolculuğu yeterince derinleştirilmediği gibi ağır tempo ve uzun sahneler hikayeyi sıkıcı bir hale getiriyor. Görsel olarak özenli ve estetik açıdan tatmin edici olsa da duygusal açıdan yüzeyde kaldığı için karakterlerle bağ kurmak zorlaşıyor ve hikaye, vaat ettiği etkiyi bırakamıyor.

    Pelin Esmer‘in yönetmenliğini üstlendiği film; 1 milyon 750 bin TL’lik En İyi Film Ödülü, 300 bin TL’lik En İyi Yönetmen Ödülü, 150 bin TL’lik Adana İzleyici Ödülü, 100 bin TL’lik En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü, 100 bin TL’lik En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü, Türkan Şoray Umut Veren Genç Kadın Oyuncu Ödülü, SİYAD Cüneyt Cebenoyan En İyi Film Ödülü ve Film-Yön En İyi Yönetmen Ödülü alarak geceye damgasını vurdu. Benim puanım ise 10 üzerinden 3; çünkü ödüllere rağmen karakterlerin içsel yolculukları ve dramatik derinlik yeterince işlenmediği için film bende kalıcı bir etki bırakmadı.

    Algoritma’ya Biat Et, sosyal medya takıntısını ve dijital çağın kimlik erozyonunu konu alsa da pandeminin kısıtlı koşullarında çekilmiş gibi duran zayıf prodüksiyonuyla kaybediyor. O dönem belki ilginç görünebilirdi, ama günümüz için vasatın altında bir yapım olduğunu düşünüyorum. Günümüzün en dinamik mecrası olan sosyal medya evrenini bu kadar durağan ele alan filmi izlenmesi de sıkıcı bir hale dönüşüyor.

    Yarışmadan eli boş dönen Hakkı Kurtuluş ile Melik Saraçoğlu‘nun yönetmenliğini üstlendiği bu film için benim puanım ise 10 üzerinden 2; çünkü konunun güncelliği ve potansiyeli olmasına rağmen, prodüksiyon eksiklikleri ve demode anlatımı filmi etkisiz kılıyor.

    Buradayım, İyiyim, doğum sonrası depresyona giren bir kadının toplumsal normlara karşı çıkarak kendine alan açma ve iyileşme mücadelesini anlatıyor. Kaybolmuşluk ve yeniden ayağa kalkma teması dikkat çekici olsa da sinematografik olarak hikayesini yeterince derinleştiremiyor. Filmin durağan temposu ve uzun planları ise izleyiciye içsel yolculuğu geçirmek yerine mesafe yaratıyor.

    Emine Emel Balcı‘nın yönetmenliğini üstlendiği film; 100 bin TL’lik En İyi Kadın Oyuncu Ödülü‘nü aldı. Benim puanım ise 10 üzerinden 5; çünkü film, oyunculuk performanslarıyla öne çıksa da kurgusal dinamikler ve sinematografi açısından karakterin içsel yolculuğunu yeterince desteklemiyor; bu yüzden anlatı beklenen akışı yakalayamıyor.

    Perde adlı bu filmi izlerke “7 años”, “Perfetti Sconosciuti”, “L.C.V.” gibi tek mekanlı filmleri hatırladım. Bu tür filmleri genelde seviyorum ama “Perde” bana tiyatro tadındaki filmlerin klişeleşmiş ve kolaycı halini hatırlattı. Senaryo ilginç, oyunculuklar fena değil; ancak karakterler arasındaki gerilim yeterince açığa çıkamıyor. Sonuç olarak kısmen cezbedici ama kendi türü içinde özgünlükten uzak bir iş.

    Özkan Çelik‘in yönetmenliğini üstlendiği film; 150 bin TL’lik En İyi Senaryo Ödülü, 100 bin TL’lik En İyi Kadın Oyuncu Ödülü, 50 bin TL’lik Yardımcı Rolde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü ve 50 bin TL’lik Yardımcı Rolde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü aldı. Benim puanım 10 üzerinden 5; film, ödüllere rağmen anlatı olarak potansiyelini tam olarak kullanamadığı için beni tatmin etmedi.

    Annemin Solgun Çiçekleri: Köyün sessizliğini ve aile içi kırılganlıkları hissettirse de durağan sahneler ve yüzeyde kalan karakter çatışmaları, filmi sıkıcı bir ritme hapsediyor. Nazan Kesal’in performansı filme bir tutunacak dal sunsa da senaryo vaat ettiği duygusal derinliği yaratamıyor; potansiyeli olan bir hikaye sinema diliyle tam olarak işlenmemiş.

    Annemin Solgun Çiçekleri, köyün sessizliğini ve aile içi kırılganlıkları hissettirse de durağan sahneler ve yüzeyde kalan karakter çatışmaları, filmi tekdüze ve sıkıcı bir ritme hapsediyor. Nazan Kesal’in güçlü performansı filme bir tutunacak dal sunsa da senaryo vaat ettiği duygusal derinliği tam olarak yaratamıyor; potansiyeli olan bir hikaye olmasına rağmen izleyiciye istediği yoğunluğu aktarmada eksik kalıyor.

    Yarışmadan eli boş dönen Ali Cabbar‘ın yönetmenliğini üstlendiği bu film için benim puanım ise 10 üzerinden 3; çünkü film, karakterlerin iç dünyalarındaki dram ve travmayı derinleştiremiyor haliyle hikayenin etkileyici olabilecek detayları kayboluyor.

  • Gerçeklik nedir?

    Gerçeklik nedir?

    Kuantum fiziğinin 100. yıldönümünde, uzmanlar tam olarak ne anlama geldiği konusunda fikir ayrılığına düştüler. Kesin olan şu ki, modern fizik gerçeklik anlayışımızı altüst ediyor.

    Kuantum fiziği, akıllı telefonlardan lazerlere kadar günlük hayatımızdaki birçok teknolojide kullanılıyor. Ancak onu nasıl anlayacağımızı hâlâ tam olarak bilmiyoruz.

    Albert Einstein, bir zamanlar kendi fikirlerini “aptalca” olarak tanımlayan, kendini eleştiren bir adamdı. Ancak bazı konularda görüşlerine son derece inatla bağlı kaldı ve biyografisinde en büyük yenilgisini arayan herkes, kaçınılmaz olarak gerçeğin ne olduğu sorusuyla karşı karşıya kalır.

    Gerçekliğe modern fiziğin yardımıyla yaklaşıldığında, kuantum fiziğinin yorumlarının mayın tarlasına girilir. Nasıl saydığınıza bağlı olarak, yaklaşık 20 ila 30 ana varyant ve bunların içinde de varyasyonlar bulunur. Bunlar, aynı deneysel tahminleri yapmaları ancak farklı felsefi yorumlara izin vermeleri bakımından benzerdir. Kesin olan şu ki, modern fizik gerçeklik anlayışımızı sarsmıştır. Ancak kuantum mekaniğinin bu yılki 100. yıldönümünde bile, uzmanlar gerçekliğin doğası hakkında bundan ne gibi somut sonuçlar çıkarabileceğimiz konusunda hâlâ fikir birliğine varamıyorlar.

    Merkezi bir unsur olarak şans

    1925 yılında, Alman fizikçi Werner Heisenberg, Heligoland adasında, atomdaki süreçleri doğru bir şekilde hesaplayabilen ilk formülü yazdı. Atomda neler olup bittiğini henüz tam olarak anlamamıştı. Ama bu bir sorun değildi. Onun yaklaşımından ortaya çıkan yeni kuantum teorisi, mikrokozmostaki her deneyi doğru bir şekilde tahmin edebiliyordu. Ancak tahminler genellikle yalnızca olasılıklardan oluşuyordu. Böylece şans, teorinin temel bir bileşeni haline geldi.

    Bu sadece matematiksel bir tanımlamanın özelliği miydi, yoksa gerçekliğin kendisi miydi? Atomda gerçekte neler oluyor? Bu ve bunu sormanın caiz olup olmadığı sorusu, Niels Bohr ve Albert Einstein arasında bir tartışmaya yol açtı. Bu tartışma, 1927’de Brüksel’deki Solvay Konferansı’nda doruk noktasına ulaştı. İkili, orada, yeni ortaya çıkan kuantum teorisinin önde gelen isimlerinin huzurunda konuyu tartıştı.

    Bohr ve meslektaşları, özellikle de Werner Heisenberg, kuantum fiziğinin bir yorumunu geliştirdiler. Bu yorum, pratik formüllerin nasıl anlaşılabileceğini açıklamayı amaçlıyordu. Bu Kopenhag yorumu şöyle diyordu: Atomdaki süreçler tam olarak anlaşılamaz. Orada gerçekte ne olduğu henüz cevapsız. Şans sadece tanımın değil, aynı zamanda dünyanın da bir parçası. Teoriye hiçbir şey eklenemez. Einstein ise aynı fikirde değildi. “Yaşlı Adam”ın -yani Tanrı’nın- zar atmadığına ikna olmuştu. Ona göre daha fazlası olmalıydı.

    “Kuantum dünyası diye bir şey yoktur”

    Bohr, kuantum dünyasındaki sezgisel olmayan süreçler ile günlük deneyimimiz arasındaki bariz çelişkiyi, “Kuantum dünyası diye bir şey yoktur, yalnızca soyut bir kuantum fiziği tanımı vardır” diyerek çözmeye çalıştı. Böylece gerçekliğin ne olduğu sorusu bir kez daha belirsizliğini korudu. Yine de, kuantum fiziğinin Kopenhag yorumu hızla resmi doktrin haline geldi.

    Bu tartışmalarla Einstein, Bohr ve meslektaşları, antik çağda hararetli tartışmalara yol açmış bir soruyu ele aldılar. Herakleitos, ünlü “panta rhei” (“her şey akar”) özdeyişiyle ünlü bir duruşu temsil ediyordu. Dolayısıyla gerçeklik, sabit bir durum değil, sonsuz bir değişimdir. Buna karşılık Parmenides, değişim ve çokluğun yanılsama olduğuna inanıyordu. Onun felsefesine göre, tek bir bölünemez, sonsuz varlık vardır. Herakleitos’un “Gerçeklik değişimdir” sözüne, Parmenides “Gerçeklik değişmezdir” diyerek karşılık verdi.

    Duyular dünyası ve fikirler dünyası

    Ancak, antik Yunan’da gerçekliğin doğası üzerine belki de en ünlü tartışma Platon’dan gelir. Onun fikirler teorisinde gerçeklik kendini iki düzeyde sunar: Bir yanda duyusal dünya vardır; geçici ve kusurludur ve yalnızca gerçek gerçekliğin bir imgesidir. Bir de fikirler dünyası vardır; burada ebedi, değişmeyen, ruhsal arketipler buluruz. Platon için fikirler gerçekten gerçektir; geri kalan her şey yalnızca bir gölgedir.

    Kopenhag Yorumu, Platon’un fikirler teorisiyle bazı benzerlikleri inkar edemez: Her iki teori de duyusal algılarımızın yalnızca imgeleri (kuantum fiziği terimleriyle: ölçülen değerler) gösterdiği ve gerçek gerçekliği göstermediği konusunda hemfikirdir. Elektronun “gerçek varlığı” -eğer varsa- gizli kalır.

    “Sus ve hesapla!”

    İlk nesil kuantum fizikçileri, antik Yunanlılardan veya Doğu felsefelerinden felsefi fikirleri kolayca ödünç alırken, kavramsal sorular 1930’lardan itibaren giderek arka plana itildi. Bu, en azından siyasi nedenlerle yapıldı. Savaş zamanlarında, fiziğe pragmatik bir yaklaşım güçlendirilerek uygulanabilir ve ideal olarak savaşla ilgili sonuçlar üretilmeliydi. “Sus ve hesapla!” baskın düstur haline geldi ve bu düstur, büyük bir direnişe rağmen ancak 1970’lerde sorgulandı.

    1997’de, fizikçi Max Tegmark tarafından ABD’de düzenlenen bir kuantum fiziği konferansında 48 katılımcı arasında yapılan küçük bir anket büyük ilgi gördü. Katılımcılara kuantum fiziğine dair tercih ettikleri yorum soruldu. Kopenhag yorumu şaşırtıcı derecede zayıf bir performans sergilerken, alternatif açıklamalar güçlü bir şekilde sunuldu.

    Tegmark, çoklu dünyalar teorisinin az sayıdaki önde gelen savunucusundan biridir. Bu teori, Kopenhag yorumuna rakip bir açıklamadır: Bohr ve meslektaşları, kuantum olaylarının çeşitli olasılıklarının tamamen matematiksel eserler olduğunu varsayarken, çoklu dünyalar teorisi, farklı paralel evrenlerde de olsa, her olasılığa gerçeklik atfeder.

    Kuantum mekaniğinin matematiksel formalizminin özü dalga fonksiyonudur. Felsefi olarak nasıl yorumlanması gerektiği hâlâ tartışma konusudur.

    Yüzüncü yıl anketi

    2011 yılında, Avusturyalı fizikçi ve Clauser’ın Nobel ödüllü meslektaşı Anton Zeilinger, Yukarı Avusturya’daki Traunsee Gölü’nde düzenlenen bir konferansta meslektaşlarıyla birlikte bu konu hakkında başka bir anket gerçekleştirdi. Kopenhag yorumu %42 ile en yüksek puanı alsa da, kuantum fizikçilerinin çoğunluğunun desteğini alamadı.

    Şimdi, kuantum fiziğinin 100. yıldönümünde, bilim dergisi Nature, yaklaşık 15.000 katılımcıyla bugüne kadar konuyla ilgili en kapsamlı anket olan başka bir anketin sonuçlarını yayınlıyor. Bu anket, uzmanlar arasında fiziksel bir bakış açısıyla gerçekliğin gerçekte ne olduğu konusunda hâlâ bir tartışma olduğunu gösteriyor.

    Bohr ve programı için iyi haber, katılımcıların %36’sının Kopenhag yorumunu tercih ettikleri yorum olarak belirtmesi. Ancak geri kalanların çoğunluğu çeşitli alternatif yorumları destekledi. Bunlardan %17 tarafından desteklenen biri epistemik veya bilgi temelli yorum olarak adlandırılıyor. Bunlar çeşitli biçimlerde mevcut ve hepsinin ortak noktası, kabaca söylemek gerekirse, kuantum fiziğinin dünya hakkında hiçbir açıklama yapmaması, bunun yerine bizim dünya hakkındaki bilgimizle ilgili olmasıdır. Bu, açıkça mikroskobik dünya ve onun gerçekliği hakkında hiçbir şey söylemememize de olanak tanıyor. Nature, Anton Zeilinger’ı burada önemli bir temsilci olarak gösteriyor. Bu yorumun güçlü performansı, bu görüşün yalnızca 2000’lerde ortaya çıktığı düşünüldüğünde bir yenilik. Bir bakıma, Kopenhag yorumunun gerçeklik sorularındaki suskunluğuna daha da meydan okuyor.

    Sonsuz sayıda evren

     Yaklaşık %15 onay alan kuantum fiziğinin çoklu dünyalar yorumu, tam tersini yapar. Bu, kuantum formalizminin tuhaf etkilerini bile gerçeklikle ilgili ifadeler olarak değerlendirme girişiminin mantıksal bir sonucudur. Bu, bir kutunun içinde ölümcül bir tehlikeyle karşı karşıya kalan ve kutu açılmadan önce ne canlı ne de ölü olan, ancak formalizme göre iki durumun tuhaf bir süperpozisyonunda bulunan Schrödinger’in kedisi gibi bilinen bir örnekle açıklanabilir.

    Kopenhag yorumuna göre, kutuyu açtıktan sonra kedi ya canlı ya da ölüdür; günlük bakış açımızdan varsaydığımız gibi, çoklu dünya yorumuna göre ise kutuyu açan kişi böyle bir süperpozisyon durumuna girer. Kişi daha sonra iki versiyonda var olur; biri ölü kediyi, diğeri canlı kediyi görür. Kuantum fiziğinin formalizmi, ikisinin asla bilgi alışverişinde bulunamayacağını belirtir, bu nedenle bu olasılık göz ardı edilemez. Ve bu anlayışa göre her kuantum fiziği süreci bir deney olarak görülebildiğinden, sürekli olarak çok sayıda yeni dünya yaratılmaktadır.

    Bu tuhaf fikrin birkaç avantajı vardır; bunlardan biri, kuantum ve makroskobik dünyalar arasında artık bir sınır olmaması ve doğayı klasik fizikten daha doğru bir şekilde tanımlayan kuantum teorisinin, gerçekliğin daha temel bir tanımı olarak ciddiye alınmasıdır. Kopenhag Yorumu bu iddiayı kasıtlı olarak terk eder. Bu avantajların bedeli ağırdır, çünkü burada varsayılan alternatif dünyalar asla gözlemlenemez.

    Kuantum fiziğindeki temel soruların incelenmesi defalarca çığır açan buluşlara yol açtı.

    Fizik felsefeye ihtiyaç duyar

    Mevcut anketin şaşırtıcı bir kısmi sonucu, katılımcıların yalnızca yüzde ikisinin böyle bir yoruma gerek olmadığı ifadesine katılmış olmasıdır. Bilim camiası kuantum fiziğinin kavramsal temelleri konusunda fikir birliğine varamasa da, kuantum mekaniğinin yorumlanması gibi felsefi soruların önemli olduğu konusunda genel bir fikir birliği vardır. Görünüşe göre “Sus ve hesapla!” kavramı günümüze ulaşamamıştır.

    Barselona’daki Pompeu Fabra Üniversitesi ve Innsbruck Üniversitesi’nde çalışan kuantum fizikçisi Gemma De les Coves, “Fiziğin felsefeye, felsefenin de fiziğe ihtiyacı var,” diyor. Disiplinlerarası araştırma yaklaşımlarının günümüzdeki önemini, cevapsız kalan birkaç açık soruya bağlıyor: “Fizikte geçmişi ve geleceği nasıl hesaplayacağımızı biliyoruz, ancak zamanın var olup olmadığı konusunda hiçbir fikrimiz yok. Bir kuvvetin ivmeye neden olduğunu biliyoruz, ancak bir nedenin ne olduğunu bilmiyoruz. Bunun ötesinde, bir etkenin ne olduğu da net değil. Ancak bu, varoluşsal nedenlerden ve kuantum fiziğinde ölçüm sırasında neler olduğunu anlamak açısından önemli.” Bu nedenle, gerçekliğin temellerini neyin oluşturduğuna dair görüşümüzü bulanıklaştıran birçok sorunun hâlâ açıklığa kavuşturulması gerekiyor.

    Albert Einstein, kuantum mekaniğinin kurucu babalarından biriydi ve teorinin sonuna kadar yorumlama güçlüğü çekti.

  • HADDİNİ BİL KAYMAKAM

    HADDİNİ BİL KAYMAKAM

    Kaymakam okulları ziyarete gidince,öğretmen “hoşgeldiniz diyerek elini uzatmış, Kaymakam da öğretmene “haddini bil” diyerek sınıftan kovmuş.

    Ne yapmış öğretmen…Okulunu,ziyaretiniz esnasında sizi karşılamış…Siz ne yapmışsınız…Öğrencilerinin ve meslektaşlarının önünde bir öğretmeni ‘Haddini bil’ diyerek azarlamış,sonra da sınıftan dışarı çıkartmışsınız…

    Siz kim oluyorsunuz da öğretmeni aşağılayıp kovuyorsunuz! Unutmayın ki sizi de bir öğretmen yetiştirdi…

    Babamın anlattığı bir hikayeyi hatırladım.

    Babası oğluna iki de bir”sen adam olmazsın oğlum” dermiş. Sonunda çocuğun canına tak etmiş alıp başını gitmiş,okuyup kaymakam olmuş.Hemen jandarmayı gönderip babasını yaka paça getirtmiş.Neye uğradığını anlamayan yaşlı adam karşısında makamına kurulmuş oğlunu görünce çok şaşırmış.Oğlu”baba baba sen bana yıllarca adam olmazsın dedin durdun,bak ben okuyup koskoca kaymakam oldum”demiş.Baba gayet sakin” oğlum ben sana kaymakam olamazsın demedim,adam olamazsın dedim,görüyorumki kaymakam olmuşsun ama hala adam olamamışsın”demiş..Anlayana…

    Öğretmen olup köyümün hemen yanı başındaki kasabaya tayin oldum.İlk yılım,O korkunç Gediz depremi oldu ve hepimiz korkuyla,lise hocalarından birisinin evine sığındık.Onunki tek katlı ve büyüktü.Moralimizi düzgün tutmak için arada saz çalıp şarkı-türkü söyledik diye köylüler müfettiş çağırmış.”bular toplu halde bir yerde yatıyorlar ve alem yapıyorlar, deprem bunların yüzünden oldu”diye…

    Hepimiz çok üzülmüştük…Yine en çok üzülen bendim.Bunları duyan ailem”adın çıkacak ,namusun  beş paralık olacak,evde kalacaksın,bir an önce evlenmen gerek”diye baskıyı iyice artırmıştı.Ben de hemen evin alt katındaki kömürlüğe bir yatak atıp orda kalmaya başlamıştım.

    O zamanlar 4.sınıfa kadar sınıfta bırakmak yasaktı,okulun en kalabalık sınıfını yani okuma yazma öğrenmeden 3. sınıfa kadar gelen çocukları bana vermişlerdi…Sene sonuna kadar ancak yarısına okuma yazma öğretebildim.

    Sene sonuna yakın müfettiş geldi.” Ne düşünüyorsun Hocanım, bu sınıfın yarısı ancak okuma yazma biliyor”dediğinde çileden çıkmıştım.”Bana bakın müfettiş bey,ben yeni mezunum,üçüncü sınıfa kadar sınıfta kalmak yok diye bu çocuklar bomboş gelmiş, ben canımı dişime taktım bu 54 çocuğun yarısına okuma yazma öğreteceğim diye…Birincisi stajyer öğretmene bu sınıf verilmez, verenlere bir şey dediniz mi?”

    Hiç beklemiyordu durdu,şöyle bir düşündü kafasını iki yana sallayarak”haklısın demedim” dedi…

    “İkincisi benim öğrendiğim kadarıyla müfettiş demek rehber demek,sadece sene sonunda gelip öğretmenin açığını arayan kişi değil,ben yeni mezunum siz bana daha önceden gelip yol gösterdiniz mi? Göstermediniz! Şimdi ne hakla beni eleştiriyorsunuz”dememle adamın gözünde şimşekler çaktı, neredeyse üstüme yürüyüp paramparça edecek “Sen kimsin ki benimle bu şekilde konuşmaya cüret ediyorsun saygısız…Terbiyesiz…Ben senin ita amirinim ,senin meslek  hayatın benim iki dudağımın arasında,sana yapacağımı biliyorum, sen hele bir tane öğrenci bırak sınıfta” deyip arkasını döndü tam çıkmaya hazırlanıyor sınıftan,önüne geçtim.

    “Ben saygısız bir insan değilim,hele terbiyesiz hiç diyemezsin bana,ben bu sınıfın yarısını sınıfta bırakacağım,okuma yazma öğrenemeyen bir çocuğu ben dördüncü sınıfa geçiremem, bu okuyacak olan çocuklara da haksızlık.”derken kolumu da kapıya dayadım çıkarmıyorum adamı kapıdan,ama bir yandan da korkudan ölüyorum,bu işin sonu nereye varacak…

    “Çek şu elini,ne yapacağımı söyleyeyim mi,başarın yüzde ellinin altına düşer onu yaparsan, ben de sana başarısız raporu verir, meslek hayatını başlamadan bitiririm”der demez bende şafak attı.”elinizden geleni arkanıza koymayın,ben düşündüğümü uygulayacağım,siz de bana başarısız raporu veremeyeceksiniz” dedim.

    “Yok canım kim engel olacak,bal gibi veririm”dedi hışımla.

    “Siz o raporu verin,ben de sizi şikayet ederim,hiç rehberlik yapmadığınızı,sadece sene sonunda geldiğinizi söyleyip başka müfettiş isterim…Ayrıca zaten ailemin zoruyla öğretmen oldum, sayende yol yakınken ayrılıp,rızkımı başka kapılarda ararım,beni tehdit edemezsiniz,ben eğer haklıysam hiç kimseden ve hiçbir şeyden korkmam”dedim. 

    Kapıyı çarpıp çıktı.

    Kendimi hep şaşkın sanırdım ama o zamandan dişliymişim meğer.Tabiki zayıf rapor vermedi ama ben çok acı bir başlangıç yaptım mesleğime ve çok zor günler yaşadım.O gün karar vermiştim.Haklı olduğum yerde asla susmayacaktım başıma ne gelirse gelsin…

    Yetmedi 68 kuşağının yürekli kızlarından mıydım ne!.Boykota gittik diye soruşturma açtılar,mahkeme mahkeme sürünüyoruz. Bir gün kaymakam geldi okulumuza,tek tek hepimizi müdürün odasına çağırıyor. Sıra bana geldi gitmedim,sınıfıma geldi.”kızım bak babanı severim,gel sen söyle şimdi,kim sizi teşvik etti boykota söyle seni kurtarayım.”dedi.

    Çok sinirlenmiştim.”Siz beni ne sanıyorsunuz,nasıl böyle birşey söylersiniz” dediğimde, “Ben kazanın kaymakamıyım ve senin ita amirinim,tıktırırım içeri,ömür boyu yatarsın,sen bu kafayla mı çocuk yetiştireceksin,çık dışarı”dedi.

    Artık iyice delirmiştim.”Burası benim sınıfım,siz beni buradan kovamazsınız,siz yaptığınız bu ahlaksız teklifle bana hakaret ediyorsunuz,çıkın dışarı,yoksa bütün okulu başınıza toplar, dünya aleme rezil ederim sizi”demiştim.

    18 yaşın verdiği cahil cesareti mi desem,yoksa çılgınlık mı bilemedim..Hemen gitmiş babama”Ahmet bey sen 4 oğlandan değil bu deli kızından çok çekeceksin.”demiş.Tabiki babam bıyık altından gülerek”kızım ne yaptın kaymakama,aklı gitmiş,senin deli olduğunu düşünüyor.”dedi.

    Aslında deli bir kızdım ama babam çok çekmedi benden,yinede yüzünü güldüren bir evlat oldum,sadece haklı olduğum yerde kimse susturamıyordu artık.

    Aslında teşvik eden TÖB DER başkanı lise müdürümüzdü ve şerefsiz adam,bizi boykota sürükleyip, kendisi daktilosunu alıp evde çalışacağım diye rapor almış.Hakediyordu ele verilmeyi ama ben hayatımda hiç kimseyi satmadım. 

    Kaymakam bey…Kaymakam bey…Karşınızda bir Atatürk öğretmeni var sizin…

    Atatürk”Öğretmenler yeni nesil sizin eseriniz olacaktır”deyip gençliği öğretmenlere emanet etmedi mi!Hem unuttunuz mu

    -Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum-” sözünü…

    O öğretmenler bizim, hepimizin…

    Asıl siz haddinizi bilin…Kaymakam olmuşsunuz ama adam olamamışsınız,siz o makamı hak etmiyorsunuz

  • “Bodrum’un geleceği için uzun vadeli plan şart…”

    “Bodrum’un geleceği için uzun vadeli plan şart…”

    Bodrum Profesyonel Otel Yöneticileri Derneği (BOYD) Başkanı Sabahattin Duman,

    “Bugün sezon, Temmuz başından Ağustos sonuna kadar sıkışmış durumda” diyor. Halbuki turizm kenti Bodrum 3-5 ay tatil yapılabilecek konuma getirilmeli. Bunun için çalışılmalı. İki ay süren tatilde esnaf da bir şey kazanamıyor.

    Bodrum’da çarpık yapılaşmaya devam. Bu çarpık yapılaşma yokmuş gibi yeni otel ve villa yapıları hız kesmedi. Her taraf delik-deşik. Yollardan geçilmiyor. Susuzluk dibe vurdu. Hala havuzlu villalar yapılıyor.

    Bodrum Profesyonel Otel Yöneticileri Derneği (BOYD) Başkanı Sabahattin Duman, Bodrum’da turizm sezonunun yalnızca iki aya sıkıştığını belirterek uzun vadeli planlama çağrısı yaptı. “Bir zamanlar 7 ay süren sezon, bugün sadece Temmuz ve Ağustos’a indirgenmiş durumda” dedi.

    Bir zamanlar 1 Nisan’da başlayıp 31 Ekim’de sona eren Bodrum sezonunun giderek daraldığını vurgulayan Duman, XBodrum’da yer alan habere göre, “2000’li yıllarda Nisan ve Mayıs’ı kaybettik, 2010’larda Eylül sonu eridi, pandemiyle birlikte ise tüm denge bozuldu. Bugün sezon, Temmuz başından Ağustos sonuna kadar sıkışmış durumda” diye konuştu.

    Sezonun kısa süresi, sadece otelcileri değil restoranları, taksicileri, pazarcıları ve tüm esnafı etkiliyor. Duman, “İki ayda koca yılın masrafı çıkar mı? Çıkmaz. Personel tutamıyorsun, altyapı çökmek üzere, su yok, yol yok. Sonra herkes aynı cümleyi söylüyor: ‘Oldu da bitti maşallah’” ifadelerini kullandı.

    Döviz politikasına da dikkat çeken Duman, konu hakkında da şunları söyledi:

    “İçeride enflasyonu kontrol etmek için kur baskılandı. İç pazarda fiyatlar nispeten kontrol altına alınırken, dışarıdan bakan turist için Türkiye pahalı hale geldi. Aynı bütçeyle yanımızdaki Yunan adaları daha cazip görünüyor”

    Yunan Adalarına Türk vatandaşların ilgisi devam ediyor. Yunanlılar durmadan fiyat indirimi yapıyor

    Sorunun sadece turizmcilerin meselesi olmadığını söyleyen BOYD Başkanı Duman sözlerini şöyle bitirdi:

    “Bu mesele Bodrum’un geleceğini, ekonomisini, gençlerinin işini, esnafın rızkını ilgilendiriyor. Çözüm ortak akılda ve uzun vadeli planlamada. Biz sektör temsilcileri hazırız; yeter ki yılın en az 5-6 ayını dolduracak adımlar atılsın”

  • 2025 YILI MİLLİ GELİR NE ALEMDE

    2025 YILI MİLLİ GELİR NE ALEMDE

    Sevgili okurlarım!

    Çarşı Pazar ateş pahası, vatandaş pazarı adeta sarraf dükkanına bakar gibi bakarak geziyor.

    Memur ve emekli maaşlarını verirken tahmini enflasyona göre hesaplıyorlar.

    2025 yıl sonu enflasyon tahmini %17 idi. Bugün (08.09.3035) açıklamalarına göre bu tahmini  % 28’e, 11 puan artırarak düzenlediler, tutarsa. Onun da tutmayacağı çarşambanın gelişinden bellidir. Bugüne kadar hiçbir tahminlerinin tutmadığı gibi.

    Cumhurbaşkanı yardımcısı Sn. Cevdet yılmaz bugün ekonomi ile ilgili açıklamalarda bulundu. 2025 yılı kişi başı milli gelirin 17 bin Dolar (Yazıyla: On yedi bin ) olduğu müjdesini verdi.

    Sevinmemek ne mümkün. Gurur duymamak elde mi?

    Milyonlarca asgari ücretli var.

    Asgari ücret ne kadar; 22.100 lira. Bugün Dolar 41.26 TL.

    On yedi bin dolar 41.26×17.000=701,420 lira ediyor.

    Asgari ücret: 22.104.67×12=265.25 lira ediyor.

    On yedi bin Dolar karşılığından yıllık asgari ücret tutarını çıkardığımız zaman: 436.170 liralık bir fark oluyor ki bu da asgari ücretlinin kayıp parasıdır.

    Konya Öğretmen evinde emekli bir öğretmen arkadaşa sordum, Birinci dereceden maaş alıyormuş 31.253 TL/aylık.

    31.253X12=375.036 TL/yıllık.

    17 bin dolar karşılığı 701.420 liradan 375.036 lirayı çıkarırsak:326.384 lira açık kalıyor.

    Bu 17 bin Doları acaba kimler alıyor?

    Emekli almadığına, orta dereceli öğretmenler de almadığına, asgari ücretli zaten almadığına göre kim alıyor?

    Seçtiğimiz ama karşılarında el-pençe divan durduğumuz sayın vekillerin maaşını sordum Google amcaya: 196.775 Lira/aylık (Yazıyla yüz doksan altı bin yedi yüz yetmiş beş) dedi.

    196.775X12= 2.361.300 TL/yıllık ediyor.

    2.361.300 TL bölü: 41.26 eşittir:

    Bu seçkin vekillerin yıllık kişi başı gelirleri:57.230 Dolar yapıyor.

    Yorum sizlerin sevgili okurlarım.

    Sn. Cevdet Bey, 2024 dünya sefalet endeksini yayımladı: (Hanke’s Annual Misery Index-HAMİ) 

    Bu listeye göre dünyanın en sefil 10 ülkesinde kimler var gördünüz mü?

    Sırasıyla: Sudan: 1-414,2, 2-Arjantin: 392,7, 3-Suriye:348,1, 4- Yemen:328,5, 5-TÜRKİYE:327,6, 6-Venezuella:317,1, 7-Zimbabve:305,4, 8-Lübnan:288,3, 9-Malavi:270,9, 10-Eswatini:259,4 

    Sevgili okurlarım bu hesaplama☹Enflasyon + İşsizlik + FAİZ)- Büyüme Oranı şeklinde hesaplanmış.

    Sayın Yılmaz, öve öve bitiremediğiniz ekonominin dünya sıralamasındaki konumu ve yeri ne yazık ki bu. Siz bununla gurur duyuyor musunuz?

    Yönettiğiniz ülkenin sefalet sıralamasından rahatsız değil misiniz?

    “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” Diyen muazzez peygamberin sözü hiçbir şey ifade etmiyor mu?

    17 bin Dolar milli gelir, kimlerin gelirine göre?

    Adil ve hakça bölüşüm olmadığı sürece, Hindistan’daki Kast sistemi gibi olmaktayız.

    Adalet, adalet, adalet. Ülkenin temeli Adalettir: El adlü Esasül Mülk.

    Esen kalınız.                                                   Eğitimci-Yazar. Nazım PEKER

    NOT: Yazı 08.09.2025 günü yazılmıştır.

  • Dere yatağı kıymetli oldu…

    Dere yatağı kıymetli oldu…

    Ev ve mahalle kuracak arsa bulamayan TOKi şimdi dere yatağına mahalle kurmaya çalışıyor. Dere yatağına konut inşa edilir mi?

    AFAT raporuna göre TOKİ’nin seçtiği arazi taşkın riski altında bulunuyor. Tehlike çok büyük. Buna nasıl izin veriliyor? Çandır Çayının yatağında toplam 206 blok inşa edilecek.

    TOKİ’nin Antalya Konyaaltı’nda yapacağı 6 etaptan oluşan yeni toplu konut projesi için seçilen yer tartışma yarattı. Çakırlar Mahallesi sınırlarında bulunan arazi, Boğaçayı’nın kolu olan Çandır Çayı’nın yatağında yer alıyor. Toplam 206 bloktan oluşan projede iki ilkokul ve bir cami de yer alıyor. Geçmişte kum ve çakıl ocaklarının bulunduğu bölge, AFAD’ın hazırladığı İl Afet Azaltım Raporunda taşkın riski olan yerler arasında gösteriliyor.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) Antalya’da yapılması planlanan yeni konut projelerini duyurdu. Konyaaltı ilçesine bağlı Çakırlar Mahallesi’nde, yaklaşık 563 bin m2’lik alanda yapılması planlanan mahalle büyüklüğündeki proje, 6 etaptan oluşuyor. Toplam 4574 konut, 70 dükkân, 2 ilkokul ve 1 camiden oluşan proje için 23 Eylül 2025 tarihinde ÇED sürecinin başladığı duyuruldu. TOKİ’nin resmi internet sitesinde ise projelerin ihale tarihleri paylaşıldı. Ancak TOKİ’nin kuracağı yeni mahalle için yapılan yer seçimi tartışma yarattı.

    Birçok ilde yapılan projelerde kayalık ve sağlam zeminleri tercih eden TOKİ’nin Antalya’da yapacağı yeni proje için taşkın riski olan dere yatağını seçmesi dikkat çekti. Proje için seçilen arazi, Boğaçayı’nın bir kolu olan ve geçmişte kum ve çakıl ocaklarıyla tahrip edilen Çandır Çayı’nın yatağında yer alıyor. Alüvyon zeminden oluşan arazide, bodrum zemin ve artı 5 kattan oluşan toplam 206 blok inşa edilecek.

    Başka yapılaşmalarda TOKİ evleri taşlı ve sağlam zeminli yerlere inşa edildi. Kimse de itirazcı olmadı. Antalya’daki bu yapılaşma tamamen risk altında olacak. Birilerinin bunu önlemesi gerekiyor.

    AFAD’ın 2021 yılında hazırladığı Antalya İl Afet Azaltma (İRAP) Raporu’na göre TOKİ’nin yeni kuracağı mahalle taşkın riski altındaki bölgede yer alıyor. Boğaçayı ve kollarını etkileyecek taşkın riski haritasına da yer verilen raporda, 1620 hektarlık alanı etkilemesi beklenen senaryoya değinilerek şu ifadelere yer veriliyor: “Boğa Çayı Çayın Q100 değeri 1355 m3 /s, Q500 değeri 1892 m3 /s’dir. Q100 dikkate alındığında muhtemel taşkın riski altında bulunan alanının 1530 ha, Q500 dikkate alındığında ise muhtemel taşkın riski altında bulunan alanın 1620 ha olduğu belirlenmiştir. Boğa Çayı sınırları ve belirtilen debiler altında taşkın riski altında bulunan alanları gösteren harita Şekil 2.10’da verilmektedir.”

    2016 yılında, dönemin Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından hazırlanan Antalya Havzası Taşkın Yönetim Planı’nda da bölge taşkın riski bulunan yerler arasında gösteriliyor. Dere yatağı ve dağ eteğindeki arazi, hızlı gelişen seller için de risk taşıyor. Ancak TOKİ’nin hazırladığı ÇED raporunda (Proje Tanıtım Dosyası), “Planlanan proje sahasında proje kriterlerini etkileyecek yavaş gelişen, hızlı gelişen ve ani gelişen seller söz konusu değildir” ifadelerine yer verilmesi dikkati çekiyor.

    TOKİ’nin bağlı olduğu Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, taşkın yönetim planı kapsamında önleyici tedbirleri alması gereken paydaş kurumlar arasında yer alıyor. Özellikle kentlerde büyük zararlara yol açan sel ve taşkınların önlenmesinde, yapılaşma için seçilen arazilerin planlanması önem taşıyor.

    Mekânsal Planlama da aynı bakanlığın sorumluluğunda. Ancak birçok ilde TOKİ için seçilen yerlerin kayalık ve sağlam zeminlerde yer almasına rağmen Antalya’da taşkın riski olan dere yatağındaki alüvyon arazinin seçilmesi planlama hatası olarak yorumlanıyor.

  • Sumud Filosu nereye kadar?

    Sumud Filosu nereye kadar?

    Olcay Uyar: Sumud Filosu nereye kadar?

    1 İtalyan Fırkateyni Sumud Filosu ile birlikte yakın destekte intikalde, 2 İspanyol Fırkateyni filoya 2 günlük mesafede ki amaç halihazırda Yunanistan’ın Girit Adası güneyinde bulunan teknelerdeki İtalyan ve İspanyol vatandaşlarını uluslararası sularda dron/Siha vb. saldırılarına karşı koruma görevindedir.

    Deniz Kuvvetleri uluslararası sularda kendi bayraklı teknelerini veya bu teknelerin bayrağı ne olursa olsun içerisinde bulunan ülke vatandaşlarını koruyabilir.
    Bu koruma görevi uluslararası sularda geçerlidir.
    Bu esnada harp gemilerine her türlü tehdide karşı koruma görevi angajman kuralları kapsamında verilebilir.
    Uluslararası sularda askeri gemiler bu dron/Siha saldırılarını veya Sumud Filosuna çıkmaları/boardingleri engelleyebilir.
    Bu esnada askeri gemilere saldırı, Düşmanca Niyet ve Hareket olarak o ülkeye savaş ilanı anlamına da gelir.

    Karasularında o ülkenin egemenlik hakları olduğundan Askeri Gemiler İsrail karasularına yada İsrail’in Gazze abluka sahası içerisine koordinesiz/izinsiz giremez.
    Bu nedenle Sumud Filosu uluslararası sulardan çıkıp İsrail karasularına girdiğinde, ancak İsrail unsurları bunlara havadan/denizden boarding yaparak çıkacaktır.
    Alıp Ashdod Limanına çekerek içindekileri tutuklayacak ve ülkesinden deport edecektir.

    Türkiye ne mi yapıyor?
    İşte İsrail’i kınarken, İtalyan ve İspanyolları Sumud Filosuna koruma maksatlı askeri gemi görevlendirdiği için tebrik ediyor.
    Basın ise Sumud Filosundaki Türk Vatandaşları aktivistler ile ara sıra cep telefonlarından canlı yayın yapıyor.
    Daha 800 km civarında yolunuz var ve ne kadar cesaretlisiniz diyor.
    Bölgede bazı unsurlarımız Deniz Tatbikatında olabilir ve Vatos isimli İHA keşif/gözetleme görevlendirmeleri yapılıyordur ki daha ne?