Blog

  • Yapay zeka seyahat satışında devrim yaratacak…

    Yapay zeka seyahat satışında devrim yaratacak…

    TUI Group CEO’su Sebastian Ebel,kısa ve kestirip attı:

    “Yapay zeka seyahat satışlarında devrim yaratacak.”

    Yapay zekâ turizmin her dalında deneniyor. Her alanda kullanılıyor. Zaman diliminde yapay zekâ daha nerelerde olacak göreceğiz.

    Ebel’e göre, yapay zekâ seyahat satış ve pazarlama süreçlerini köklü biçimde değiştirecek.

    “Google’ın önemi azalırken, ilham kaynağı artık TikTok ya da yapay zekâ destekli ajanlar olacak,” diyor.

    Yapay zekâ hayatımıza girdikten sonra sektörde fırtınalar kopuyor. İşsiz kalanlar çoğalacak. Bir çok iş yapay zeka ile çözüme kavuşacak. Bürokrasi azaltılacak.

    TUI Group CEO’su Sebastian Ebel, Frankfurter Allgemeine Zeitung (FAZ)’a verdiği röportajda Almanya’daki siyasi ortam, artan düzenlemeler üzerine uyarıda bulundu. Ebel’e göre, artan bürokrasi, vergiler ve zayıf yatırım koşulları Almanya’da yatırımları yavaşlatıyor.

    Ebel öte yandan, TUI’nin stratejik olarak yapay zekâ destekli satış modellerine ağırlık vereceğini açıkladı. Buna, ChatGPT gibi yapay zekâ aracılığıyla doğrudan rezervasyon yapılabilen sistemler, TUI’nin kendi otel ve kruvaziyer markalarının güçlendirilmesi ve uluslararası genişleme hedefleri dâhil.

    Ebel, FAZ’a verdiği demeçte adeta bir politik yön değişimi talep etti:

    “Cesurca bir adım, yeni yasaların çıkarılmadığı bir yasama dönemi olurdu,” dedi.

    Ebel’e göre öncelik, bürokrasinin azaltılması ve mevcut düzenlemelerin yeniden gözden geçirilmesi (“envanter çalışması”) olmalı. Almanya’nın yatırım ortamı giderek zorlaşıyor, uçuş vergileri de ciddi biçimde artmış durumda.

    “Bazen kendimi Titanik’teymiş gibi hissediyorum… ve kimse bir şey yapmıyor,” diyen Ebel, Brüksel’de de sürekli artan düzenleme eğilimine dikkat çekti.

    Ayrıca, AB’nin yeni Paket Tur Yönergesi taslağındaki bazı önerilerin turizm sektörüne zarar verebileceğini, ancak son sürümdeki bazı sorunlu maddelerin kaldırıldığını belirtti.

    TUI, ChatGPT gibi yapay zekâ ajanları üzerinden doğrudan rezervasyon yapılabilen sistemler üzerinde çalışıyor. Ebel, “en fazla 12 ay içinde” standart arayüzlerin hazır olmasıyla tam entegre çözümlerin devreye alınacağını öngörüyor.

    Buna rağmen, Ebel fiziksel seyahat acentelerinin önemini koruyacağını vurguluyor. TUI’nin satış ağı; kendi mağazaları, franchise acenteler, mobil danışmanlar ve bağlı satış ofislerinden oluşuyor.

    TUI, portföyünü çeşitlendiriyor:

    Kış sezonunda Tuifly, Almanya’dan İsveç’in kayak bölgelerine uçuşlar başlatıyor; Finlandiya sırada.

    Amaç, boş kış kapasitesini verimli kullanmak ve sezon dengesini sağlamak.

    Ayrıca kendi otel ve kruvaziyer markaları ile özel tur ve gezi içerikleri, TUI markasını rakiplerinden farklılaştıracak.

    Ebel, Almanya’daki yatırım kararlarının artık iki-üç kez düşünülerek alındığını belirtiyor.

    Örnek olarak bürokrasi ve enerji maliyetlerini veriyor:

    “Türkiye’de oteller, güneş enerjisi parkları sayesinde kendi elektriğini uygun maliyetle üretiyor. Almanya’da ise vergi ve geri alım düzenlemeleri bu modeli cazip olmaktan çıkarıyor,” diyor.

    Ebel, Danimarka’yı verimli, bürokrasisi dijitalleşmiş bir model ülke olarak gösterirken, Porto gibi şehirlerin Almanya’ya kıyasla daha cazip yatırım koşullarına sahip olduğunu da ekliyor.

    Yine de TUI’nin Almanya’ya olan bağlılığını koruduğunu vurguluyor.

  • Otel devleri yeniden yapılanmaya gidiyor…

    Otel devleri yeniden yapılanmaya gidiyor…

    Otellerin en büyük sorunu personel olarak öne çıkıyor. Bu nedenle personel azaltılmaya gidiliyor. Eksikler yapay zekâ ile kapatılacak. Lufthansa 4 bin alışanını kapının önüne koyma telaşında. Diğer büyük markalaşmış oteller de kurumsal kadroları azaltacak.

    Hilton, Hyatt, IHG, Marriott ve Wyndham gibi büyük otel grupları, özellikle kurumsal ve mülk üstü (yani otel dışı destek) ekiplerde seçici personel azaltmaları ve görev birleştirmeleri yapıyor.

    Maliyet disiplini ve teknoloji, istihdam yapısı yeniden şekillendirilecek. Hedefli kesintilerin devam etmesi bekleniyor.

    Şirketler, maliyet kontrolü, normalleşen gelir artışı ve hızlanan otomasyonu bu kararların ana nedenleri olarak gösteriyor. 2025–2026 döneminde hedefli kesintilerin devam etmesi bekleniyor. Otel bazında işe alımlar ise dengesiz seyrediyor; verimlilik artışı ve yeniden düzenlenen hizmet modelleri, pandemi öncesine göre daha az personel ihtiyacını sürdürüyor.

    Pandemi sonrası toparlanmanın birkaç yıl ardından, büyük otel şirketleri artık daha istikrarlı bir büyüme için “maliyet disiplini”ne odaklanıyor. Şirket yöneticileri son yatırımcı çağrılarında “operasyonel disiplin” ve genel yönetim gideri (G&A) kontrolünü vurguladı.
    Marriott yönetimi, yeniden yapılanmanın 2025 itibarıyla “yıllık 80–90 milyon dolar vergi öncesi G&A maliyet tasarrufu” sağlayacağını belirtti. Varlık açısından hafif (“asset-light”) sistemlerde bu tür değişiklikler genellikle kurumsal veya bölgesel destek fonksiyonlarını etkiliyor; otel düzeyindeki pozisyonları değil.

    En büyük kesintiler, genel merkezlerde, bölge ofislerinde ve mülk üstü rollerin bulunduğu alanlarda (satış desteği, gelir yönetimi, pazarlama, rezervasyon/müşteri etkileşimi, paylaşılan hizmetler vb.) görülüyor.


    Bazı zincirler, “mükemmeliyet merkezleri” kurarak fonksiyonları merkezileştirdi, bölgesel yapıların çakışan kısımlarını sadeleştirdi veya boş pozisyonları doldurmadı.
    Otel bazında personel sayısı daha istikrarlı; birçok marka hâlâ 2019 öncesine göre daha seyrek temizlik planı, kısıtlı yiyecek-içecek saatleri ve daha az vardiya ile çalışıyor.

    Hilton:
    Disiplinli maliyet kontrolüne ve teknoloji destekli hizmetlere (örneğin mobil check-in, dijital anahtarlar) odaklanıyor. Bu sayede özellikle “select-service” segmentlerinde resepsiyon ihtiyacı azalıyor. Ticari ve destek operasyonları bölgesel merkezlerde birleştiriliyor.

    Hyatt:
    2025 Haziran’ında Amerika’daki “Global Care Center” operasyonlarını yeniden yapılandırdı; misafir hizmetleri ve destek personelinde yaklaşık %30 azalma oldu. Aynı zamanda merkezi gelir ve dağıtım sistemlerine yatırım yapıyor.

    IHG:
    Markalar genelinde sistem ve ticari platform sadeleştirmeleri, pazarlama ve ticari rollerde konsolidasyona olanak tanıyor. Yönetim, “maliyet tabanında verimlilik ve etkinlik” girişimlerine dikkat çekti.

    Marriott:
    2024 sonunda yapılan kurumsal yeniden yapılanma yüzlerce çalışanı etkiledi. Müşteri etkileşim merkezleri yeniden yapılandırılıyor; satış ve gelir yönetimi rolleri giderek merkezileştiriliyor.

    ABD konaklama sektörü istihdamı pandemi öncesi seviyelere dönse de, dolu oda başına düşen çalışan sayısı hâlâ 2019’un altında. Bu durum, verimlilik artışı ve hizmet standartlarındaki değişimden kaynaklanıyor.


    Ücret artışı 2022’deki zirvesinden gerilese de, şehir ve tatil bölgelerinde hâlâ yüksek. Bu da doğal yıpranma (attrition), seçici işe alım dondurmaları ve hedefli kesintilerle dengeleniyor.


    Uluslararası olarak, talebin yavaş olduğu veya işletme maliyetlerinin yüksek olduğu bölgelerde şirketler daha agresif kurumsal kesintiler yaparken, güçlü tatil veya grup talebi olan pazarlarda istihdam daha sabit kalıyor.

    Otomasyon, daha az personelle çalışmayı mümkün kılıyor.

    Dijital check-in ve anahtarsız giriş resepsiyon ihtiyacını azaltıyor.

    Merkezi gelir yönetimi ve yapay zekâ destekli tahminleme, uzman başına düşen iş hacmini artırıyor.

    Sohbet tabanlı müşteri desteği ve otomatik pazarlama süreçleri manuel işleri azaltıyor.

    Buna karşın şirketler veri, mühendislik ve siber güvenlik gibi alanlarda yetenek alımını artırıyor; ancak toplam destek kadrosu dijitalleşme sayesinde yine de küçülüyor.

    Mülk sahipleri, daha hızlı karar alma ve standart süreçlerden faydalanabilir, ancak azalan ekipler nedeniyle özel destek almakta gecikmeler yaşayabilir.
    Konsolide fonksiyonlardaki çalışanlar daha geniş sorumluluk alanları üstleniyor.
    Orta ve ekonomik segmentteki otellerde hız ve kolaylık ön plandayken, lüks oteller hizmet kalitesini korumak için arka planda teknolojiyle destekleniyor.

    Seçici kesintiler: Kurumsal/bölgesel düzeyde küresel olarak merkezileştirilebilen rollerde sınırlı ama hedefli azaltmalar.

  • ABD’nin Irak İşgalinde Yapılan Stratejik Hatalar ve Türkmenlere Etkisi: Kerkük Örneği Üzerinden Bir Okuma

    ABD’nin Irak İşgalinde Yapılan Stratejik Hatalar ve Türkmenlere Etkisi: Kerkük Örneği Üzerinden Bir Okuma

    Savaşın Kazanılıp Barışın Kaybedildiği Yer: Irak 2003
    2003 yılında ABD’nin Irak’a müdahalesi, askeri tarih kitaplarında başarıyla sonuçlanan bir operasyon olarak yer aldı. Ancak aynı müdahale, stratejik planlama bakımından tam bir başarısızlık örneği oldu. ABD, savaşı kazandı ama barışı kuramadı.
    Bu çelişki, Amerikan askeri ve siyasi aklının “savaş planı” ile “barış planı” arasındaki derin kopukluğu gözler önüne serdi. RAND Corporation, US Army War College ve SIGIR gibi Amerikan kurumlarının raporlarında da açıkça ifade edildiği gibi: “Ertesi gün planı” yoktu.
    Irak’ta Saddam rejimi birkaç hafta içinde yıkıldı; ancak onu takip eden kaos, ülkede hem güvenliği hem de toplumsal yapıyı çökertti. Bu çöküşün en çarpıcı ve kalıcı sonuçlarından biri de Türkmenlerin yaşadığı Kerkük’te görüldü.
    İşgalin Başında Yapılan Yapısal Hatalar (Mart–Haziran 2003)
    ABD’nin başlattığı “Operation Iraqi Freedom” askeri açıdan hızlı ve etkiliydi. Fakat operasyon sonrası dönem, felaketler zincirine dönüştü. Koalisyon Geçici Yönetimi (CPA) tarafından alınan iki tarihi karar, bugünkü pek çok sorunun temelini attı:
    * CPA Emri No.1 – De-Baasifikasyon: Orta düzey bürokratlar, öğretmenler, teknokratlar ve kamu görevlileri görevlerinden uzaklaştırıldı. Devletin omurgası yerle bir edildi.
    * CPA Emri No.2 – Irak Ordusunun Lağvedilmesi: 400.000’e yakın asker, bir anda işsiz ve silahsız kaldı. Bu kişilerden birçoğu daha sonra silahlı direniş gruplarının ve radikal örgütlerin temel kadrosunu oluşturdu.
    Bu iki karar, Amerikan belgelerinde dahi stratejik hata olarak kabul edildi. Özellikle “Hard Lessons” adlı SIGIR raporunda, bu adımların Irak’ta otorite ve güvenliğin çökmesine neden olduğu açıkça belirtilmiştir.
    1 Mart Tezkeresi: Stratejik Bir Sapma ve Sahaya Yansıyan Psikoloji
    Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1 Mart 2003’te Amerikan askerlerinin Türk topraklarından Irak’a girmesine izin vermemesi, sadece diplomatik bir karar değildi. Bu karar, sahadaki Amerikan askeri psikolojisini de doğrudan etkiledi.
    ABD’nin 4. Piyade Tümeni, Mersin açıklarında haftalarca bekledikten sonra geri dönmek zorunda kaldı. İşgalin kuzeyden yapılması planı çöktü. Kerkük bölgesinde görevlendirilen 173. Hava İndirme Tugayı’nın komutanı Albay William C. “Bill” Mayville Jr., bu duruma oldukça tepkiliydi.
    Türkmen temsilcilerle yapılan bir toplantıda Mayville’in şu ifadeyi kullandığı sıkça aktarılır:
    “Sizinkiler (Türkiye) bizi 45 gün Mersin açıklarında beklettiler. 1 Mart Tezkeresi’nden sonra Basra’dan girmek zorunda kaldık.”
    Bu cümle, Amerikan komuta zincirinde Türkiye’ye karşı oluşan kırgınlığı ve Kerkük’teki Türkmenlere yönelik temkinli yaklaşımın arka planını anlamak açısından önemlidir.
    Kerkük’te Boşluk, Yağma ve Güç Mücadelesi (Nisan 2003)
    Bağdat’ın 9 Nisan 2003’te düşmesinden sadece birkaç gün sonra Kerkük de Saddam rejiminin kontrolünden çıktı. Ancak şehir, bir anda farklı grupların kontrol mücadelesine sahne oldu.
    Amerikan 173. Tugayı Kerkük’e ulaştığında şehirdeki kamu binaları, petrol tesisleri ve kültürel mekânlar büyük oranda yağmalanmıştı. Northern Oil Company’nin laboratuvarları, arşivleri ve teknik altyapısı tamamen tahrip edilmişti.
    ABD askerlerinin önceliği Kerkük’te Türk Silahlı Kuvvetleri’nin varlığını önlemek ve Peşmerge gruplarıyla uyumlu bir güvenlik planı kurmaktı. Ancak bu tercihler, Kerkük’teki güç dengesini Kürt siyasi yapıları lehine çevirdi.
    Geçici Meclis: “Çok Etnikli Yönetim” mi, “Kurgulanmış Çoğunluk” mu?
    Kerkük’te sivil idareyi başlatmak için oluşturulan Kerkük City Council, teorik olarak eşit temsili esas alıyordu. İlk planlama şöyleydi:
    * 6 Türkmen
    * 6 Kürt
    * 6 Arap
    * 6 Hristiyan
    Ancak Albay Mayville, 6 Kürt temsilciyi daha doğrudan atayarak meclis dengesini değiştirdi. Ortaya çıkan tablo:
    Topluluk
    Temsilci Sayısı
    Kürtler
    12
    Türkmenler
    6
    Araplar
    6
    Hristiyanlar
    6
    Toplam
    30
    Bu müdahale, “eşit temsil” idealinin açıkça ihlal edilmesiydi. Türkmenler bu yapıyı “dayatma” olarak gördü. Human Rights Watch ve ICG gibi uluslararası raporlarda da Kerkük’te Türkmenlerin dışlandığına dair güçlü tespitler yer aldı.
    Güvenlikte Etnik Asimetri: Peşmerge ve Asayiş’in Önceliği
    Kerkük’teki güvenlik birimleri büyük ölçüde Kürt partilerine bağlı Peşmerge ve Asayiş unsurlarından oluşturuldu. Türkmenler ise özellikle kırsal bölgelerde yeterli korumayı alamadı.
    ABD’nin sahadaki askerî yetkililerine yapılan tüm şikayetlere rağmen, bu yapı değiştirilmedi. “İstikrar önceliği” gerekçesiyle devam ettirilen bu durum, ilerleyen yıllarda Kerkük’teki anayasal tartışmalara doğrudan etki eden kurumsal bir dengesizlik yarattı.
    Anayasa, 140. Madde ve Dondurulmuş Kriz (2004–2005)
    ABD gözetiminde hazırlanan 2005 Irak Anayasası’na 140. madde dâhil edildi. Buna göre Kerkük gibi tartışmalı bölgelerin geleceği şu sırayla belirlenecekti:
    1. Normalleşme
    2. Nüfus sayımı
    3. Referandum
    Ancak bu üç adımın adil yürütülmesi için gereken güvenlik ve temsil dengesi Kerkük’te 2003’ten itibaren bozulmuştu. Türkmenlerin “eşit katılım” ve “adil sayım” talepleri karşılıksız kaldı.
    140. madde, yasal süresi olan 2007 sonuna kadar uygulanamadı. Ama bu başarısızlıkla birlikte Kerkük’teki kriz de kalıcı hâle geldi.
    ABD’nin Yeniden İnşa Çabaları: Beklentiler ve Hayal Kırıklıkları
    ABD, Irak’ta “yeniden inşa” için milyarlarca dolar harcadı. Ancak 2009 tarihli Hard Lessons raporuna göre bu projelerin %40’ı ya başarısız oldu ya da hedeflenen etkiyi yaratamadı.
    Bu durum Irak halkı arasında Amerikan varlığına dair algının değişmesine yol açtı:
    Özgürlük getiren değil, kurumları çökerten bir güç.
    Türkmenler için ise bu dönem, siyasi olarak dışlandıkları, kültürel olarak yalnızlaştıkları ve toplumsal olarak kırıldıkları bir dönem olarak hafızalara kazındı.
    Sonuç: Kerkük’te Kurulan Dengesizlik, 20 Yıldır Süren Güvensizliğin Kaynağıdır
    Kerkük’te 2003’te inşa edilen geçici yapı, kısa vadede “krizi yönetme” açısından pragmatik gibi görünse de, uzun vadede derin adaletsizlikler yarattı. Türkmenler, bu süreçte ABD’yi tarafsız bir aktör olarak değil, “siyasi dengeyi şekillendiren” bir güç olarak algıladı.
    2005 Anayasası’ndaki 140. madde ile Kerkük’ün geleceği tartışmaya açıldıysa, bu doğrudan 2003’teki ilk aylarda atılan yanlış adımların sonucudur. Bugün Kerkük hâlâ statüsünü belirleyememişse, bunun nedeni işte o erken dönem adaletsizlikleridir.
    Seçme Kaynaklar:
    * Coalition Provisional Authority Orders No. 1–2 (2003)
    * RAND Corporation, After Saddam: Prewar Planning and the Occupation of Iraq (2005)
    * SIGIR, Hard Lessons: The Iraq Reconstruction Experience (2009)
    * International Crisis Group (ICG), Kirkuk: The Battle for Iraq’s Oil City (2006)
    * Human Rights Watch, Claims in Conflict (2004)
    * U.S. Army, 173rd Airborne Brigade Oral Histories (2003)

    * Ahmet Muratlı, saha notları ve ITC temsilcilik gözlemleri (2003–2005)

  • Alanya turizme damga vuruyor…

    Alanya turizme damga vuruyor…

    Antalya doldu. Alanya atağa kalktı. Yeni yapılan oteller hizmete girecek. Turizmde bugüne kadar Antalya’nın gölgesinde kalan Alanya turizme damga vurmaya hazırlanıyor.

    Dünyanın önde gelen turizm fuarlarından olan WTM Londra Fuarı’nın ilk bilinen Alanya, beşli bir birliktelikle fuardaki yerini alarak Alanya’ya turist getiren tur operatörleriyle görüşmeler gerçekleştirdi. 

    Alanya, 4-6 Kasım tarihlerinde düzenlenen WTM Londra Turizm Fuarı’nda, Alanya Kaymakamı Dr. Şakir Öner Öztürk, Alanya Belediye Başkanı Osman Tarık Özçelik, Alanya Ticaret ve Sanayi Odası (ALTSO) Başkanı Eray Erdem, Alanya Turizm Tanıtma Vakfı (ALTAV) Başkanı Abdurrahman Açıkalın, ALTAV Başkan Yardımcısı Gökçe Aydoğan Ergün, Alanya Turistik İşletmeciler Derneği (ALTİD) Başkan Kerim Kılınç ve Kleopatra Otelciler Derneği Başkan Şevki Taç’ın katılımıyla tüm liderleriyle güçlü bir biçimde yer aldı. 

    Alanya heyeti fuarda ilk olarak İngiltere raporunda Antalya’ya yılda yaklaşık 300 bin turist katılan Libero On The Beach Yönetim Kurulu Başkanı Can Tolga Eroğlu ile toplandı. Eroğlu; Antalya’ya getirdikleri yolcuların yüzde 30’unun Alanya’yı tercih ettiğini belirtirken, 2026 yazı için satışlarda yüzde 20 artış hedeflediklerini ve toplam yolcu sayısı 430 bine çıkmayı planladıklarını ifade etti. Görüşmede Eroğlu, Alanya’nın İngiltere pazarında ‘yükselen hedef’ olarak öne çıktığını vurguladı. 

    Alanya heyetinin görüştüğü bir diğer firma ise MTS Globe oldu. MTS Globe Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Münci Karakaya, satışların yüzde 4’lük kısmının ekim ayına kaydığını, Ekim’deki hava koşullarının ve fiyat koşullarının özellikle aileleri Alanya’ya yönlendirdiğini belirtti.

    Corendon Yönetim Kurulu Başkanı Yıldıray Karaer ve Corendon Turizm Grubu’nun Kurucu Ortağı Atılay Uslu ile yapılan görüşmede ise 2025 yılı için toplamda yüzde 8’lik bir artış yakalandığı, özellikle Gazipaşa-Alanya Havalimanı (GZP) hattında rapor uçuşlarında yüzde 8-10 bantta büyüme olduğu aktarıldı.

    Corendon ülkeleri, Danimarka’dan gelen yolcuların büyük çoğunluğunun Gazipaşa-Alanya Havalimanı’nı tercih ederek Alanya’ya yöneldiğini ifade ederken, 2026 ön satış için de yüzde 9’luk bir artışta bulunanların sayısı paylaşılıyor. Piyasada henüz üçüncü olmasına rağmen 18’lik satış artışı yakaladıklarını belirten firma temsilcileri, Kuzey pazarında ise Alanya’nın artışını artırarak artış gösterdiğini vurguladı. 

    Alanya heyetinin fuarda gerçekleştirdiği kritik görüşmelerden biri Coral Travel Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Ayhan Bektaş, Finans Müdürü Kaan Ergün, Genel Müdür Burkan Cem Tapan, Türkiye Kontrat Müdürü Egemen Tuncel ile oldu. Coral görüşmesinde, Polonya’dan Türkiye’ye gelen 100 yolcudan 45’ini Coral Grubu’nun getirdiğini belirterek, yüzde 45’lik pazar payına sahip olduğunu söyledi. Coral Grubu’nun 2025 yılı için toplam yolcu sayısı 530 bin, 2026 yılı için ise 550 bin yolcu hedefi olduğu ve Alanya’nın bu hedefin yüzde 30’unu alacağını planladıkları ifade edildi.

    Öte yandan Coral Travel’ın Alanya’ya yönelik bu büyüme planıyla birlikte, Polonya’dan Gazipaşa-Alanya Havalimanı’na doğrudan uçuş müdahalesi konusunda ciddi adımlarla da Alanya heyetiyle paylaşıldı. Böylece Polonya pazarının Alanya’ya zaten mevcut olan yüzde 30’luk pazar payının direkt uçuşlarla daha da fazla çalışmasının hedeflendiği kaydedildi.

  • Dünyanın en büyük tenis oteli Türkiye’de…

    Dünyanın en büyük tenis oteli Türkiye’de…

    Turizm sektörü para basıyor. Bu işi iyi yapanlar daha çok turist ağırlayıp daha çok kazanıyor. Turizmden para kazanılınca yatırımlar da artıyor.

    Yerli ve yabancı turizmciler Türkiye’ye yatırım yapıyor. Şimdi de dünyanın en büyük tenis oteli hizmete girdi. Tenis tutkunları için her şey hazır. Burada gastronomik anlamda damak tadınıza uygun yemeklerinizi de yiyebilirsiniz.  Ünlü şefler iddialı çalışıyor.

    Dünyanın dört bir yanından gelen amatör ve profesyonel binlerce sporcunun katıldığı turnuvalar Türkiye’de spor turizmine katkı sağlarken başta tenis olmak üzere raket sporlarının ülkemizdeki gelişimine de destek oluyor. 100’ü aşkın tenis kortuyla dünyanın en büyük tenis oteli olma unvanına sahip olan Antalya Manavgat’taki Ali Bey Hotels & Resorts tesisleri, yıl boyunca hem spor tutkunları hem de aileleri için üstün hizmet anlayışı, Türk misafirperverliği ve gastronomik lezzetlerin yanı sıra spor ve rekabet heyecanıyla dolu bir tatil deneyimi sunuyor.

    Yapılan açıklamalarda dünya olimpiyat şampiyonlukları bu kortlarda yapılacak. Türkiye’nin tanıtımında da bu tenis kortları destek olacak.

    Ali Bey Hotels & Resorts kortları, Eylül ve Ekim döneminde de ardı ardına düzenlenen ulusal ve uluslararası organizasyonlara ev sahipliği yaptı. Ekim ayının en önemli buluşmalarından biri, 13-18 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilen ITF ve TTF onaylı tenis dünyasında önemli bir yere sahip olan 13. International Ali Bey Masters Open oldu. 370 sporcunun katılımıyla gerçekleşen turnuva, yılın öne çıkan uluslararası organizasyonları arasında yer aldı.

    Türkiye’deki en prestijli padel turnuvalarından biri olan FIP Silver Cupra Antalya Padel Turnuvası ise 22-26 Ekim tarihleri arasında Avrupa’nın önde gelen isimleri de dahil olmak üzere onlarca sporcuyu ağırladı. Uluslararası düzeyde gerçekleştirilen bu organizasyon, yeni nesil raket sporlarına olan ilgiyi artırarak tesisin çok yönlü spor vizyonunu güçlendiriyor.

    Tesislerde 27 Ekim-1 Kasım tarihleri arasında ise SPX 29 Ekim Turnuvası gerçekleştirildi. 580 sporcunun katıldığı bu özel organizasyon, Cumhuriyet Bayramı coşkusunu kortlara taşıyarak sezonun en renkli etkinliklerinden biri oldu. Ayrıca tesislerde Almanya, Rusya, İngiltere ve Kazakistan gibi ülkelerden gelen yüzlerce sporcunun katılımıyla çok sayıda özel turnuva ve kamp düzenlendi.

    Ali Bey Hotels & Resorts markasının spor turizminin geleceğine yatırım yapan öncü bir merkez olduğunu ifade eden Gürok Grup Yönetim Kurulu Başkan Vekili Esin Güral Argat, şunları söyledi:

    ”Sporun birleştirici gücüne inanıyoruz. spor turizmi sadece ekonomik bir değer yaratmıyor; aynı zamanda Türkiye’nin kültürel zenginliğini ve misafirperverliğini dünyaya tanıtmak için güçlü bir araç. Ali Bey Hotels & Resorts tesislerimizde her yaştan tenis tutkunu için sunduğumuz üstün olanakları gerçekleştirdiğimiz ulusal ve uluslararası turnuvalarla dünya sahnesine de taşıyoruz.

    Her yıl farklı ülkelerden binlerce sporcuyu tesislerimizde ağırlayarak bu alanda önemli bir köprü rolü üstleniyoruz. Önümüzdeki dönemde de tenis ve padel gibi farklı branşlarda uluslararası etkinliklerimizi artırarak bu misyonumuzu sürdüreceğiz.”

    Ali Bey Hotels & Resorts hem profesyonel hem amatör sporcular için ideal koşullar sunarken, tenisin gelişimi ve erişilebilirliği konusunda öncü bir rol üstleniyor. Padel ve pickleball gibi yeni nesil raket sporlarının Türkiye’de yaygınlaşmasına katkı sağlayan tesislerdeki tekerlekli sandalye tenisi konusundaki yatırımlar da dikkat çekiyor.

    Tesislerdeki kortlar ve altyapı, engelli sporcuların ihtiyaçlarına uygun biçimde tasarlanarak, herkesin eşit şartlarda oyunun bir parçası olmasına olanak tanıyor. Bu yaklaşım, Ali Bey Hotels & Resorts’un sadece spor turizmine değil, aynı zamanda kapsayıcı ve sürdürülebilir bir spor kültürünün gelişimine de liderlik etmesini sağlıyor.

  • Atatürk Modeli Karma Ekonomisi ile Dijital Devrimin Ülkesi Çin: Küresel Ekonomide Yeni Paradigmalar

    Atatürk Modeli Karma Ekonomisi ile Dijital Devrimin Ülkesi Çin: Küresel Ekonomide Yeni Paradigmalar

    21. yüzyılın ilk çeyreği, ekonomik gücün yeniden dağıldığı, teknolojik dönüşümün ülkelerin stratejik pozisyonlarını kökten değiştirdiği bir dönemdir. Artık üretim gücü, sadece iş gücü maliyetleri veya doğal kaynaklara değil; yenilik, dijitalleşme, otomasyon ve yapay zekâ kapasitesine dayanmaktadır. Bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri, hiç kuşkusuz Çin’in son yirmi yılda yaşadığı büyük teknolojik sıçramadır. Çin, artık yalnızca dünyanın üretim atölyesi değil; robotik sistemlerden elektrikli araçlara, yenilenebilir enerji teknolojilerinden yapay zekâya kadar birçok alanda lider konuma yükselmiştir.

    Bu tablo, Avrupa Birliği ülkeleri ve Batı ekonomileri için ciddi bir alarm niteliği taşımaktadır. İngiltere’nin saygın gazetesi The Telegraph’ta yayımlanan analizlerde, Çin’deki üretim tesislerinin otomasyon düzeyinin Batı’daki yöneticiler üzerinde “sarsıcı bir etki” yarattığı vurgulanmaktadır. Ford CEO’su Jim Farley’nin Çin ziyaretinden sonra “Gördüklerim hayatımın en sarsıcı deneyimiydi. Eğer bu yarışı kaybedersek, Ford’un geleceği olmaz” sözleri, artık rekabetin sadece fiyat değil, teknoloji üstünlüğü üzerine kurulu olduğunu açıkça göstermektedir.

    Buna karşılık Türkiye’nin Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki kalkınma anlayışı, bugünün dünyasında yeniden değerlendirilmeye değer önemli bir tarihsel model sunmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde şekillenen karma ekonomi modeli, ekonomik bağımsızlığı sağlamak için devlet ile özel sektörün birlikte hareket ettiği, planlı ve ulusal temelli bir kalkınma vizyonuna dayanıyordu. Bu model, dönemin koşullarına göre bir sanayi devrimi stratejisiydi. Bugün Çin’in dijital devriminde görülen güçlü devlet yönlendirmesi ve planlama anlayışı, bu vizyonla birçok ortak noktayı paylaşmaktadır.

    Atatürk’ün Karma Ekonomi Vizyonu

    Mustafa Kemal Atatürk’ün ekonomi anlayışı, “siyasi bağımsızlık kadar ekonomik bağımsızlık da esastır” ilkesine dayanıyordu. Lozan Antlaşması ile siyasal egemenlik kazanılmış olsa da, ekonomik bağımlılığın sürdüğü bir düzende gerçek özgürlüğün mümkün olmayacağı düşüncesi, Cumhuriyet’in temel politik hedeflerinden biri haline geldi. 1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresi, yeni devletin ekonomik temelini oluşturan bu vizyonun ilk kurumsal adımıydı.

    Kongrede alınan kararlar, bireysel girişimciliğin teşvik edilmesi, yerli üretimin korunması ve devletin stratejik sektörlerde aktif rol alması yönündeydi. Bu yaklaşım, klasik liberal ekonomiden farklı olarak, ulusal kalkınma hedefi doğrultusunda bir “karma ekonomi” modelini şekillendirdi. 1920’lerin sonuna kadar özel sektör öncülüğünde büyüme hedeflenmiş, ancak 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’nın etkisiyle devletin ekonomiye müdahalesi güçlenmiştir.

    1930’lu yıllardan itibaren devletçilik ilkesi, Atatürk’ün ekonomi anlayışının merkezine yerleşti. Devletçilik, sosyalist bir planlamayı değil, ulusal kalkınma hedefleri doğrultusunda devletin yönlendirici rolünü ifade ediyordu. Bu kapsamda Sümerbank, Etibank, Şeker Fabrikaları ve Kayseri Uçak Fabrikası gibi kuruluşlar devlet eliyle kuruldu. 1934 yılında yürürlüğe giren Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı, Türkiye’nin sanayileşme sürecinde kurumsal bir çerçeve sundu.

    Bu planlı kalkınma modelinin en önemli özelliği, ekonomik gelişmenin yalnızca üretim artışıyla değil, toplumsal refah ve ulusal egemenlik kavramlarıyla birlikte ele alınmasıydı. Atatürk için kalkınma, sadece iktisadi bir faaliyet değil, aynı zamanda bağımsız bir ulusun var olma mücadelesinin bir parçasıydı.

    Karma Ekonominin Kurumsal Yapısı ve Kalıcı Etkileri

    Atatürk döneminde kurulan kurumlar, yalnızca o yılların sanayileşmesine değil, Türkiye’nin uzun vadeli ekonomik kimliğine de yön vermiştir. Devlet Planlama Teşkilatı’nın öncülü sayılabilecek yapılar, kamu yatırımlarını planlamak ve kaynak dağılımını düzenlemek amacıyla oluşturuldu. 1930’da kurulan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, mali istikrarın ve para politikası bağımsızlığının simgesi oldu.

    Bu dönemde uygulanan politikalar, liberal ekonomilerin krizlerle sarsıldığı bir dünyada Türkiye’yi korumacı ve kendi kendine yeterli bir çizgide tutmuştur. Tarımda kooperatifçilik, sanayide devlet fabrikaları, altyapıda kamu yatırımları, bütüncül bir ekonomik sistemin unsurlarıydı. Bu model, aynı zamanda toplumsal modernleşmeyi de beraberinde getirdi: kadınların ekonomik yaşama katılımı, okuryazarlığın artması ve kentleşme politikaları, ekonomik kalkınmanın sosyal bileşenleri haline geldi.

    Cumhuriyet’in erken dönemindeki karma ekonomi anlayışı, bugün bile birçok kalkınma modeli için örnek teşkil etmektedir. Özellikle Latin Amerika, Afrika ve Asya’daki birçok ülke, planlı kalkınma politikalarını şekillendirirken Atatürk dönemindeki Türkiye’yi örnek almıştır. Bu durum, Atatürk modelinin yalnızca tarihsel değil, aynı zamanda evrensel bir nitelik taşıdığını göstermektedir.

    Çin’in Dijital ve Teknolojik Devrimi

    Günümüz dünyasında Çin, sanayi devriminden dijital devrime en hızlı ve etkili şekilde geçiş yapan ülke konumundadır. “Made in China 2025” stratejisi, ülkenin üretim yapısını düşük maliyetli iş gücüne dayalı ekonomiden yüksek teknoloji odaklı bir modele dönüştürmeyi hedeflemektedir. Bu plan çerçevesinde robotik sistemler, elektrikli araçlar, batarya teknolojileri, yarı iletken üretimi ve yapay zekâ gibi alanlarda büyük kamu yatırımları yapılmıştır.

    Uluslararası Robotik Federasyonu’nun (IFR) 2024 raporuna göre, Çin’de endüstriyel robot sayısı iki milyonu aşmıştır. Her 10.000 imalat işçisine düşen robot sayısı 567’ye ulaşmış, bu oran Almanya’da 449, ABD’de 307, İngiltere’de ise sadece 104’tür. Bu veriler, Çin’in artık yalnızca üretim hacmiyle değil, üretim teknolojisiyle de Batı’yı geçtiğini göstermektedir.

    “Karanlık fabrikalar” olarak adlandırılan üretim tesislerinde, insan müdahalesi olmadan, tamamen otomatik sistemlerle üretim yapılmaktadır. Bu fabrikalarda ışık bile yanmaz; çünkü makineler kendi kendine üretim sürecini yönetir. Bu düzeyde otomasyon, Çin’in yaşlanan nüfus sorununa çözüm sunarken, küresel tedarik zincirlerinde de büyük bir avantaj sağlamaktadır.

    Çin’in bu dönüşümü, yalnızca üretim alanıyla sınırlı değildir. Ülke genelinde 5G altyapısı, yapay zekâ uygulamaları ve büyük veri analiz sistemleri, hem kamu hem özel sektör faaliyetlerine entegre edilmiştir. Bu yapısal dönüşüm, Çin’i dijital çağın sanayi lideri konumuna taşımıştır.

    Jeopolitik Dönüşüm ve Batı Ekonomileri Üzerindeki Etkiler

    Çin’in dijital devrimi, küresel ekonomide güç dengelerini yeniden tanımlamaktadır. Batı ülkeleri uzun yıllar boyunca üretim gücünü Çin’e kaydırarak maliyet avantajı elde etmişlerdi. Ancak bugün bu strateji tersine dönmüş, Çin artık yalnızca üretim üssü değil, aynı zamanda teknoloji ihracatçısı haline gelmiştir.

    Avrupa otomotiv sektöründe yaşanan dönüşüm bu durumu açıkça göstermektedir. Çinli markalar, özellikle elektrikli araç pazarında Avrupa’da ciddi pazar payları elde etmektedir. Örneğin, BYD’nin İngiltere’deki satışları 2024 yılında on kat artmış ve bazı Batılı markaları geride bırakmıştır. The Telegraph’ın aktardığına göre, Çinli firmaların üretim maliyeti Batı’dakilerin altına inerken kalite seviyeleri de aynı hatta çoğu zaman daha yüksek hale gelmiştir.

    Bu gelişmeler Avrupa’yı stratejik bir çıkmaza sürüklemektedir. Avrupa Komisyonu’nun 2024 tarihli “EU-China Industrial Policy Report”una göre, Avrupa ülkeleri, Çin’in hızına yetişebilmek için yıllık Ar-Ge yatırımlarını iki katına çıkarmak zorundadır. Aksi halde “otomasyon farkı” nedeniyle iş kayıpları, üretimi Çin’e kaptıran ülkelerde yoğunlaşacaktır.

    Bu bağlamda Çin’in yükselişi, yalnızca ekonomik bir başarı değil, aynı zamanda küresel güç dengesinin Asya’ya kayışının da bir göstergesidir.

    Atatürk Modeli ile Çin Modeli Arasındaki Benzerlikler ve Farklılıklar

    Atatürk’ün karma ekonomisi ile Çin’in dijital kalkınma modeli arasında dikkat çekici yapısal benzerlikler vardır. Her iki modelde de devlet, ekonomik kalkınmanın yönlendirici gücü olarak konumlanmaktadır. Türkiye’de 1930’larda devlet, sanayileşmenin öncüsü olmuş; Çin’de ise 2000’lerden itibaren devlet, teknoloji ve otomasyon devriminin itici gücü olmuştur.

    Ancak iki modelin farklılaştığı noktalar da vardır. Atatürk’ün vizyonu, ekonomik bağımsızlığı ulusal egemenliğin temeli olarak tanımlarken, Çin’in modeli ekonomik gücü küresel etki aracı olarak kullanmaktadır. Türkiye’nin 1930’lardaki hedefi kendi kendine yeterlilik iken, Çin’in bugünkü stratejisi küresel tedarik zincirlerinin merkezine yerleşmektir.

    Buna rağmen iki modelin ortak noktası, planlama disiplini, kurumsal yapıların güçlendirilmesi ve üretim odaklı kalkınma anlayışıdır. Her iki durumda da “piyasa kendi haline bırakılmamış”, ekonomik gelişme devletin yönlendirici aklıyla şekillenmiştir.

    Türkiye İçin Dersler ve Geleceğe Bakış

    Atatürk’ün karma ekonomi modeli, 21. yüzyılın dijital ekonomisine uyarlanabilecek güçlü bir felsefeye sahiptir. Türkiye’nin bugünkü stratejik hedefi, tıpkı 1930’larda olduğu gibi, dışa bağımlılığı azaltmak ve yüksek katma değerli üretimi artırmak olmalıdır.

    Çin’in dijital dönüşümünden çıkarılacak en önemli ders, teknolojik kalkınmanın sadece özel girişimlere değil, güçlü kamu stratejilerine dayandığıdır. Türkiye, robotik, yapay zekâ, yeşil enerji ve savunma teknolojileri gibi alanlarda devlet destekli yatırımlarla yeni bir “dijital kalkınma modeli” inşa edebilir.

    Eğitim sistemi, bu dönüşümün en kritik unsurudur. Çin’in milyonlarca mühendise yatırım yaptığı gibi, Türkiye’nin de insan sermayesini teknolojiye dayalı sektörler için yeniden yapılandırması gerekmektedir.

    Bu süreçte Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü, modern Türkiye’nin dijital çağdaki yön pusulası olmalıdır.

    Sonuç

    Atatürk’ün karma ekonomi modeli, 20. yüzyılın başında ulusal bağımsızlık mücadelesinin ekonomik boyutunu temsil ederken, Çin’in dijital devrimi 21. yüzyılın küresel güç rekabetinin temelini oluşturmaktadır. Biri ulusal egemenlik, diğeri küresel hâkimiyet arayışının ürünüdür; ancak her ikisi de planlı, akılcı ve üretim merkezli ekonomi anlayışlarını paylaşır.

    Bugün Avrupa ülkeleri Çin’in teknolojik hamlesi karşısında yeni stratejiler ararken, Türkiye için bu durum hem bir uyarı hem de bir fırsattır. Atatürk’ün karma ekonomi vizyonu, çağın gereklerine uyarlanarak yeniden canlandırılabilir; dijital dönüşümün merkezine insan, bilim ve kamu aklı konulabilir.

    Sonuçta, Atatürk’ün devletçilik ilkesi ile Çin’in teknolojik devlet kapitalizmi arasında tarihsel bir köprü kurmak mümkündür. Bu köprü, Türkiye’nin gelecekte hem ekonomik hem stratejik bağımsızlığını yeniden güçlendirebileceği bir yol haritası sunmaktadır.

    Kaynakça
    • Atatürk, M. K. (1923). İzmir İktisat Kongresi Bildirileri. Türkiye Cumhuriyeti Arşivleri Yayınları.
    • Atatürk, M. K. (1937). Nutuk (Söylev). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
    • Derviş, K., & Celasun, M. (2001). The Turkish Economy: The Realities of Policy Making. Brookings Institution Press.
    • European Commission. (2024). EU Industrial Policy in the Era of Technological Rivalry. Brussels: European Union Publications.
    • International Federation of Robotics (IFR). (2024). World Robotics Report 2024. Frankfurt am Main: IFR.
    • International Monetary Fund (IMF). (2023). China’s Digital Economy and Global Value Chains. IMF Working Paper No. WP/23/215.
    • National Bureau of Statistics of China (NBSC). (2024). China Statistical Yearbook 2024. Beijing: NBSC.
    • OECD. (2023). The Digital Transformation of Industrial Production in China. Paris: OECD Publishing.
    • Rodrik, D. (2013). The Past, Present, and Future of Economic Growth. Global Citizen Foundation Working Paper.
    • Schwab, K. (2016). The Fourth Industrial Revolution. Geneva: World Economic Forum.
    • The Telegraph. (2024, September). Western CEOs Alarmed by China’s Robot Revolution. London: The Telegraph Media Group.
    • United Nations Industrial Development Organization (UNIDO). (2023). Industrial Development Report 2023: The Future of Manufacturing. Vienna: UNIDO.
    • World Bank. (2023). China 2040: Embracing the New Era of Innovation. Washington, DC: The World Bank Group.
    • Zhang, X., & Chen, Y. (2022). State Capitalism and Technological Innovation in China. Journal of Contemporary China, 31(135), 890–912.
    • Zhou, Y. (2020). Digital Authoritarianism and Economic Growth in China. Asian Economic Policy Review, 15(2), 210–232.

  • Atatürk’ün Altı Oku, Devlet ve Millet Felsefesi: Türkiye’nin Romantik, Çin’in Rasyonel Uygulaması

    Atatürk’ün Altı Oku, Devlet ve Millet Felsefesi: Türkiye’nin Romantik, Çin’in Rasyonel Uygulaması

    21. yüzyılın küresel ekonomik düzeni, yalnızca üretim faktörlerinin yeniden dağıldığı bir çağ değil, aynı zamanda düşünce sistemlerinin yeniden tanımlandığı bir dönüşüm sürecidir. Ulusların güç dengeleri artık askeri kapasite kadar ekonomik, teknolojik ve kültürel üretkenlikle ölçülmektedir. Bu bağlamda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesi olan Atatürk’ün altı oku, modern devlet aklının tarihsel bir sentezi olarak öne çıkmaktadır. Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik, Devletçilik, Laiklik ve İnkılapçılık ilkeleri; sadece siyasi bağımsızlığın değil, aynı zamanda kültürel ve ekonomik egemenliğin de teorik temellerini oluşturur. Ne var ki Türkiye, bu ilkeleri zamanla sembolik bir düzleme indirgemiş; onları “hatırlanan” ama “uygulanmayan” idealler haline getirmiştir.

    Buna karşılık, Çin Halk Cumhuriyeti son kırk yılda Atatürk’ün rasyonel planlama ve devlet merkezli kalkınma modeline benzer bir strateji izleyerek küresel ekonomi sahnesinde yükselmiştir. Çin, Atatürk’ün savunduğu gibi ekonomik bağımsızlığı milli egemenliğin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmekte; devletin yönlendirici rolünü merkeze alan kalkınma anlayışıyla ulusal bir yeniden doğuşu yaşamaktadır. İlginçtir ki, Türkiye Atatürk’ü romantik bir biçimde anarken, Çin Atatürk’ün modelini uygulamaya dönüştürmektedir.

    Türkiye’nin Atatürk’e duyduğu duygusal bağlılık, çoğu zaman düşünsel bir yüzeysellik doğurmuştur. Atatürk’ün fikirleri, kültürel bir nostaljiye dönüşmüş; oysa Çin benzer kavramları stratejik bir devlet politikası haline getirmiştir. Bu paradoks, Türkiye’nin çağdaş dünyadaki konumunu zayıflatırken, Çin’in yükselişini hızlandırmıştır.

    Atatürk’ün Altı Oku ve Devlet Felsefesi

    Atatürk’ün altı oku, yalnızca bir ideolojik sistem değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in toplumsal mühendislik programının özünü oluşturur. Her ilke, hem modernleşme sürecinin bir aşamasını hem de milli kimliğin yapı taşlarını temsil eder. Cumhuriyetçilik, halkın kendi kendini yönetme hakkının kurumsallaşmasıdır; halkçılık, eşitlikçi bir toplumsal düzenin idealini taşır; milliyetçilik, emperyalizme karşı bağımsızlığın ideolojik zırhıdır. Laiklik, bireyin özgür düşüncesini koruma altına alırken, inkılapçılık değişimin sürekliliğini garanti eder. Bu ilkelerin ekonomik karşılığı ise devletçiliktir: yani üretimin, yatırımların ve sanayileşmenin devlet aklıyla yönlendirilmesidir.

    Atatürk’ün devletçilik anlayışı ne Marksist planlamayı ne de liberal laissez-faire ekonomisini benimser. Bunun yerine, karma ekonomi modeli olarak bilinen özgün bir sentez geliştirir. Bu modelde devlet, özel girişimle rekabet etmek yerine, stratejik sektörlerde öncülük eder. Amaç, üretim kapasitesini artırmak, gelir dağılımını dengelemek ve ekonomik bağımsızlığı sağlamaktır. 1934’te başlatılan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı, bu anlayışın en somut örneğidir. Sümerbank, Etibank, SEKA ve Şeker Fabrikaları gibi kurumlar, modern Türkiye’nin sanayi altyapısını oluşturmuştur (Derviş & Celasun, 2001).

    Bu felsefenin özünde, devlet ile milletin bir bütün olarak kalkınması yatar. Atatürk’e göre “milletin efendisi köylüdür”, yani halk, kalkınma sürecinin hem öznesi hem de yararlanıcısıdır. Halkçılık ilkesi, sadece sosyal adalet değil, aynı zamanda ekonomik katılım demektir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerçekleştirilen eğitim seferberlikleri, kültür merkezleri ve Halkevleri bu vizyonun toplumsal boyutunu oluşturmuştur. Atatürk’ün amacı, sadece ekonomik değil, zihinsel bir devrim yaratmaktı; “fikri hür, vicdanı hür” nesiller yetiştirmekti.

    Altı ok felsefesi, modern Türkiye’nin düşünsel DNA’sıdır. Ancak bu sistem, 1980’lerden itibaren neoliberal politikalar ve dışa bağımlı ekonomik yapılar nedeniyle zayıflamıştır. Atatürk’ün planlı devlet anlayışı yerine “piyasa merkezli” bir model benimsenmiş; bu da hem üretim gücünü hem de toplumsal dayanışmayı zedelemiştir. Bugün Çin’in uyguladığı uzun vadeli planlama, sanayi öncelikli devlet politikaları ve ulusal teknolojik strateji, Atatürk’ün bu felsefesine şaşırtıcı derecede yakındır.

    Çin’in Yükselişi: Devlet Kapitalizmi ve Ulusal Rönesans

    1978 yılında Deng Xiaoping’in öncülüğünde başlatılan reform süreci, Çin’i kapalı bir sosyalist ekonomiden küresel bir üretim ve teknoloji devine dönüştürdü. Bu dönüşümün temelinde “sosyalist piyasa ekonomisi” kavramı yatmaktadır; yani piyasa dinamikleri ile devlet planlamasının uyumlu bir sentezi. Bu yapı, Atatürk’ün 1930’larda geliştirdiği karma ekonomi modeli ile dikkat çekici biçimde paralellik taşımaktadır. Her iki yaklaşım da serbest piyasanın verimliliğini kabul ederken, stratejik sektörlerde devletin öncü rolünü savunur. Çin’in 1980 sonrası ekonomik büyümesi, merkezi planlamanın modernleştirilmiş bir versiyonu olarak görülebilir (World Bank, 2023).

    Çin’in kalkınma anlayışının merkezinde “devlet kapitalizmi” vardır. Bu modelde devlet, sadece düzenleyici değil aynı zamanda yatırımcı, üretici ve yönlendirici aktördür. Devlet sahipliğindeki işletmeler, ulusal stratejiye uygun biçimde yeniden yapılandırılmış; özel sektörle simbiyotik bir ilişki geliştirilmiştir. Atatürk’ün 1930’lardaki planlı devlet sanayileşmesi ile Çin’in 21. yüzyıldaki sanayi stratejisi arasında bu açıdan yapısal bir benzerlik bulunmaktadır. Çin’in “Made in China 2025” programı, Atatürk’ün Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı gibi, ülkeyi dışa bağımlılıktan kurtarmayı ve yüksek katma değerli üretimi hedeflemektedir (OECD, 2022).

    Kalkınma sürecinin ikinci ayağını, kültürel yeniden doğuş oluşturmaktadır. Çin yönetimi, ekonomik modernleşmeyi kültürel kimlik ve değerlerle bütünleştiren bir strateji izlemektedir. Konfüçyüsçü değerler, disiplin ve kolektivizm anlayışı, modern üretim sistemleri ve eğitim programları ile uyumlu hale getirilmiştir. Çin’in kültürel politikası, bireyi yalnızca ekonomik aktör değil, aynı zamanda toplumsal sorumluluk sahibi bir vatandaş olarak şekillendirmeyi hedefler (Zhang & Chen, 2022).

    Çin’in ekonomik yükselişi yalnızca üretim gücüne değil, bilgi ve teknoloji üretimine de dayanmaktadır. Ülke, 2010’lardan itibaren yapay zekâ, robotik, yenilenebilir enerji ve dijital ekonomide küresel lider konumuna gelmiştir. Uluslararası Robotik Federasyonu verilerine göre, Çin dünyadaki endüstriyel robotların %45’ine sahiptir. Bu gelişme, Atatürk’ün “bilim ve teknik rehberliğinde kalkınma” vurgusuyla örtüşmektedir (IFR, 2024).

    Türkiye ve Çin’in Ekonomik Karşılaştırması: Planlı Kalkınmadan Neoliberal Sapmaya

    Cumhuriyet’in ilk döneminde Türkiye’nin ekonomik yapılanması, güçlü bir merkezi planlama anlayışıyla şekillendirilmişti. 1930’lu yıllarda uygulanan Beş Yıllık Sanayi Planları, Atatürk’ün devletçilik ilkesinin kurumsallaşmış halidir. Bu planlar, Türkiye’nin dışa bağımlılığını azaltmayı, yerli üretimi artırmayı ve teknolojik kalkınmayı hedefliyordu. Ancak 1950 sonrası liberal eğilimlerin güçlenmesiyle birlikte devletin yönlendirici rolü giderek zayıfladı. 1980’lerde uygulanan neoliberal politikalar, üretimden çok tüketime dayalı bir büyüme modeli ortaya çıkardı (Derviş & Celasun, 2001).

    Çin ise aynı dönemde tam tersi bir yönde ilerlemiştir. Deng Xiaoping sonrası dönemde, ülke planlamayı esnekleştirerek özel sektörü teşvik etmiş, ancak devletin stratejik denetimini korumuştur. Çin’de planlama, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda teknolojik bir araç haline gelmiştir. “Beş Yıllık Kalkınma Planları”, yatırım hedeflerinin yanı sıra inovasyon, eğitim ve çevre stratejilerini de içermektedir.

    Türkiye’deki neoliberal dönüşüm, sadece ekonomik yapıyı değil, kültürel zihniyeti de dönüştürmüştür. Devletin toplumsal liderlik işlevi zayıflarken, bireyselcilik ve kısa vadeli çıkar anlayışı ön plana çıkmıştır. Oysa Atatürk’ün modelinde ekonomik kalkınma, milli dayanışma ve toplumsal üretim bilinciyle iç içe geçmiştir (IMF, 2023).

    Bu bağlamda, Türkiye ve Çin arasındaki fark yalnızca ekonomik stratejilerde değil, devlet aklı ve planlama anlayışında ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de Atatürk’ün devletçiliği tarihsel bir miras olarak anılırken, Çin’de benzer ilkeler canlı bir yönetim pratiği haline getirilmiştir.

    Kültürel Yapılandırma ve Medeniyet İnşası: Atatürk’ün Vizyonu ve Çin Modeli

    Atatürk’ün kültürel politika anlayışı, Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşme vizyonunun temel taşlarından biri olarak öne çıkar. Dil devrimi, tarih araştırmaları, eğitim kurumlarının yeniden yapılandırılması ve sanat politikaları, ulusal kimliğin inşasında stratejik araçlar olarak kullanılmıştır. Bu uygulamalar, halkın sadece siyasi ve ekonomik değil, aynı zamanda zihinsel ve kültürel bir dönüşümden geçmesini amaçlamıştır (Atatürk, 1937).

    Çin’de kültürel yeniden yapılanma, “Çin Rüyası” politikası ile somutlaşmaktadır. Hükümet, ekonomik kalkınmayı kültürel kimlik ve değerlerle bütünleştiren bir strateji benimsemiştir. Konfüçyüsçü değerler, kolektivizm anlayışı ve disiplin, modern üretim sistemleri ve eğitim programlarıyla uyumlu hale getirilmiştir. Böylece birey, yalnızca ekonomik bir aktör değil, toplumsal sorumluluk sahibi bir vatandaş olarak şekillendirilmektedir (Zhang & Chen, 2022).

    Eğitim politikaları her iki ülkede de medeniyet inşasının temel aracı olarak işlev görür. Türkiye’de Atatürk, halk eğitimini ve yükseköğretimi modern bilimi topluma yayma amacıyla reforme etmiştir. Çin’de ise teknoloji ve inovasyon odaklı eğitim politikaları, ülkenin kalkınma hedefleriyle doğrudan ilişkilendirilmiştir. Her iki model de eğitimi, bireysel bir araç olarak değil, toplumun kolektif kapasitesini artıran stratejik bir mekanizma olarak konumlandırmaktadır.

    Türkiye ve Çin arasındaki temel fark, uygulamadaki süreklilik ve etkinliktir. Türkiye’de Atatürk’ün kültürel vizyonu çoğu zaman sembolik bir boyutta kalmıştır. Çin ise benzer ilkeleri devlet politikalarının merkezi bir parçası olarak hayata geçirmiştir. Bu durum, ekonomik kalkınma ve toplumsal uyumun birlikte yürütülmesinin önemini gözler önüne sermektedir.

    Romantizm ve Rasyonalizm: Türkiye ile Çin’in Atatürk Yorumu

    Türkiye’de Atatürk’e yönelik yaklaşım genellikle romantik bir düzlemde kalmıştır. Cumhuriyet’in kurucu idealleri tarihsel bir miras olarak saygı görse de, günlük politik ve ekonomik uygulamalarda sistematik bir şekilde takip edilmemektedir (Derviş & Celasun, 2001). Atatürkçülük, daha çok anmalar ve sembolik etkinlikler üzerinden yaşatılmakta; sanayi, teknoloji ve kalkınma planlamasına yansıtılamamaktadır.

    Çin ise Atatürk’ü bir model olarak benimseyip uygulamada somutlaştırmıştır. Çin devletinin planlı kalkınma, stratejik sanayi politikaları ve teknoloji yatırımları, Atatürk’ün devletçilik ve halkçılık anlayışını çağdaş koşullara uyarlayan bir örnek teşkil etmektedir (Zhang & Chen, 2022).

    Türkiye’deki romantik yaklaşım, çoğu zaman Atatürk’ü geçmişin bir simgesi haline getirmiştir. Eğitim, sanayi ve teknoloji politikalarında süreklilik sağlanamaması, ulusal potansiyelin tam olarak kullanılmasını engellemiştir. Çin’in aksine, halk ve devlet arasındaki stratejik bütünleşme eksikliği, kalkınma hedeflerinin gerçekleştirilememesine yol açmıştır.

    Buna karşılık Çin’in rasyonel ve pragmatik yaklaşımı, Atatürk’ün ilkelerini canlı bir yönetim pratiğine dönüştürmüştür. Çinli planlamacılar, Atatürk’ün devletçilik ve kalkınma anlayışını inceleyerek ulusal stratejilerini şekillendirmiş; böylece bu düşünsel miras, ekonomik ve kültürel büyümenin işlevsel bir modeli haline gelmiştir.

    Atatürk İlkeleri ve Çin Modeli Perspektifiyle Türkiye’nin Gelecek Stratejileri

    Günümüzde Türkiye, Atatürk’ün ilkelerini anma düzeyinde büyük bir saygı görmekle birlikte, bu ilkeleri ekonomik ve kültürel politikalara tam anlamıyla yansıtamamaktadır. Çin’in hızlı yükselişi, Atatürk’ün devletçilik ve halkçılık ilkelerinin çağdaş bir kalkınma modeli olarak uygulanmasının stratejik önemini açıkça göstermektedir. Türkiye açısından bu durum, yalnızca bir uyarı niteliği taşımamakta; aynı zamanda uygulanabilir ve somut bir kalkınma fırsatı sunmaktadır. Atatürk’ün altı oku, doğru şekilde yorumlandığında, ekonomik bağımsızlık ve toplumsal kalkınmayı bir araya getiren rasyonel bir yol haritası oluşturabilir.

    Türkiye’nin kalkınma stratejileri, çağdaş küresel rekabet koşullarına uyum sağlamak için yeniden tasarlanmalıdır. Sanayi, teknoloji, eğitim ve kültür alanlarında Atatürk’ün ilkeleri ışığında planlı politikalar geliştirilmesi zorunludur. Çin örneği, devletin stratejik rolünü korurken özel sektör ve inovasyonu desteklemenin mümkün olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda Türkiye, sanayi öncelikli kalkınma, dijital dönüşüm ve bilim temelli politika üretme kapasitesini artırarak ulusal potansiyelini etkin biçimde kullanabilir (OECD, 2022; IMF, 2023).

    Toplumsal bilinç ve kültürel kimlik inşası, Türkiye’nin kalkınma hedeflerinin ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Atatürk’ün halkçılık ve milliyetçilik ilkeleri, ekonomik büyüme ile toplumsal uyumu birleştiren stratejik bir araç olarak yeniden yorumlanabilir. Eğitim reformları, kültürel programlar ve bilimsel araştırma politikaları, devlet ve toplum arasında güçlü bir etkileşim kurarak sürdürülebilir kalkınmayı destekleyebilir (Zhang & Chen, 2022; UNIDO, 2023).

    Türkiye’nin Atatürk’ün vizyonunu günümüz koşullarında rasyonel bir şekilde uygulaması, sadece tarihsel bir mirası korumak anlamına gelmez. Aynı zamanda ülkenin küresel rekabetteki konumunu güçlendirecek, teknolojik ve ekonomik bağımsızlığını sürdürülebilir kılacak bir stratejidir. Çin’in deneyimi, Atatürk’ün devletçilik ve planlı kalkınma ilkelerinin çağdaş bir model olarak başarıyla uygulanabileceğini göstermektedir.

    Sonuç

    Bu makale, Atatürk’ün altı oku çerçevesinde Türkiye’nin modernleşme ve kalkınma vizyonunu, Çin’in çağdaş ekonomik ve kültürel uygulamaları ile karşılaştırmıştır. Türkiye, Atatürk’e yönelik yaklaşımında genellikle romantik ve sembolik bir tutum sergilemekte; kalkınma politikalarında planlı ve rasyonel uygulamalara yeterince yansıtamamaktadır. Çin ise benzer ilkeleri stratejik devlet politikalarıyla somutlaştırarak ekonomik ve teknolojik bir yükseliş elde etmiştir. Bu durum, Atatürk’ün devletçilik ve halkçılık anlayışının çağdaş bir uygulama modeli olarak hâlâ geçerliliğini koruduğunu göstermektedir.

    Ekonomik kalkınma, kültürel yapılandırma ve teknolojik dönüşüm alanlarında Türkiye’nin izleyeceği strateji, Atatürk’ün ilkelerini rasyonel bir biçimde yorumlamasına bağlıdır. Çin’in deneyimi, devletin yönlendirici rolünü korurken, özel sektör ve inovasyon kapasitesini etkin kullanmanın kalkınmada kritik bir avantaj sağladığını göstermektedir. Türkiye, uzun vadeli planlama ve eğitim odaklı politikaları hayata geçirerek hem ekonomik bağımsızlığını hem de toplumsal uyumunu güçlendirebilir.

    Toplumsal bilinç ve kültürel kimlik inşası, ekonomik büyüme ve teknoloji yatırımlarıyla birlikte ele alındığında, kalkınmanın sürdürülebilirliği sağlanabilir. Atatürk’ün halkçılık ve milliyetçilik ilkeleri, ekonomik ve kültürel politikalarla bütünleştiğinde, Türkiye’nin küresel rekabetteki konumu güçlendirilebilir. Eğitim reformları, araştırma-geliştirme yatırımları ve kültürel programlar, bu bütünleşmeyi destekleyen temel araçlardır.

    Sonuç olarak, Türkiye’nin gelecekteki kalkınma başarısı, Atatürk’ün ilkelerini çağdaş koşullara uyarlayarak planlı, rasyonel ve kültürel olarak bütünleşmiş bir strateji izleyip izlememesine bağlıdır. Çin örneği, bu ilkelerin doğru bir şekilde uygulandığında ekonomik, teknolojik ve toplumsal olarak somut kazanımlar sağladığını göstermektedir. Türkiye, Atatürk’ün vizyonunu hem saygıyla anmalı hem de rasyonel ve işlevsel bir uygulama biçimine dönüştürerek çağdaş bir kalkınma modeli inşa edebilir.

    Kaynakça
    • Atatürk, M. K. (1937). Nutuk. Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
    • Derviş, K., & Celasun, O. (2001). Türkiye Ekonomisi: 1980-2000. İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı.
    • IMF. (2023). World Economic Outlook: Global Industry and Growth Analysis. Washington D.C.: International Monetary Fund.
    • OECD. (2022). Economic Surveys: China and Turkey. Paris: Organisation for Economic Co-operation and Development.
    • UNIDO. (2023). Industrial Development Report: Innovation and Sustainability. Vienna: United Nations Industrial Development Organization.
    • Zhang, Y., & Chen, L. (2022). The Cultural Dimension of China’s Economic Rise: State, Society and Innovation. Beijing: Peking University Press.
    • International Federation of Robotics (IFR). (2024). World Robotics Report 2024. Frankfurt: IFR.

  • İşte Suriye Demokratik Türkmen Hareketi’nin siyasi bildirisi

    İşte Suriye Demokratik Türkmen Hareketi’nin siyasi bildirisi

    Suriye’nin Geleceğinde Irak ve Lübnan Modellerinin Reddi Hakkında Siyasi Bildiri

    Ulusal sorumluluğumuz ve Suriye’nin toprak ve halk bütünlüğüne duyduğumuz bağlılık gereği, Suriye Demokratik Türkmen Hareketi olarak, gelecekteki Suriye devletinin inşasında Irak ve Lübnan modellerinin tekrarlanmasını kesin bir dille reddettiğimizi beyan ederiz. Bu iki model, toplumu mezhepsel ve etnik temellerde bölmüş ve devleti zayıflatan, ulusal dokuyu parçalayan bir kota sistemini kurumsallaştırmıştır.

    Bizler, geleceğin Suriye’sinin, tüm vatandaşların hak ve yükümlülüklerde eşit olduğu, dini, etnik veya mezhepsel her türlü ayrımcılıktan uzak, herhangi bir bileşenin diğerleri pahasına hegemonya kurması veya ayrıcalık elde etmesi mantığının reddedildiği bir vatandaşlık devleti temelinde inşa edilmesi gerektiğine inanıyoruz.

    Aşağıdaki ilkeleri teyit ederiz:

    1. Kapsayıcı Suriye ulusal kimliği, ülkenin istikrarının ve birliğinin tek garantisidir.
    2. Siyasi mezhepçiliği veya etnik federalizmi hangi isim altında olursa olsun yeniden üretme girişimlerinin tamamını reddediyoruz.
    3. Tüm Suriyeliler için adalet, özgürlük ve onuru garanti eden, her türlü ayrımcılığı yasaklayan sivil, demokratik bir anayasa çağrısında bulunuyoruz.
    4. Suriye halkının asli bir bileşeni olarak Suriye Türkmenlerinin, Suriye toprak bütünlüğünü desteklediğini ve ülkenin geleceğini tehdit eden her türlü bölücü veya mezhepçi projeye karşı durduğunu hatırlatırız.

    Bu bağlamda, Irak ve Lübnan modellerinin, kendi özgüllükleri olmasına rağmen, bileşenler arasında yalnızca daha fazla bölünme, yolsuzluk ve çatışma ürettiğinin altını çiziyoruz. Bunun Suriye’de tekrarlanmasını istemiyoruz.

    Sonuç olarak, Suriye Demokratik Türkmen Hareketi, özgürlük, adalet ve gerçek ortaklığın olduğu yeni Suriye’yi yeniden inşa etmenin temeli olarak eşit vatandaşlık ilkesine tüm ulusal güçlerin sıkı sıkıya bağlı kalması çağrısında yapmaktadır.

    Ankara – Temmuz 2025

    Yayınlayan:
    Suriye Demokratik Türkmen Hareketi Yürütme Bürosu
    Mühendis Abdülkerim Ağa Hareket Başkanı

  • ZORUNLU BİR AÇIKLAMA

    ZORUNLU BİR AÇIKLAMA

    Bugün yaşadığım çok can sıkıcı bir olayla ilgili olarak, merak eden dostlardan çok sayıda telefon geldiği ve yoğun spekülasyonlar yapıldığı için aşağıdaki açıklamayı yapma gereğini duydum.
    **
    İki hafta önce İstanbul, Antalya ve Ankara’da, Kıbrıs sorununda gelinen son aşama ve 19 Ekim’de yapılan seçimlerle ilgili konferanslar vermek, değişik televizyonlarda canlı yayınlara katılmak ve çeşitli temaslarda bulunmak üzere adadan ayrıldım.
    Ülkeden ayrıldığım tarihe kadar, ne direk, ne de telefoniyen hakkımda bir soruşturma olduğuna dair polisten herhangi bir bildirim almadım, ifade vermek için polise davet edilmedim. Ülkeden çıkarken de herhangi bir engelle karşılaşmadım.
    2 hafta ardından, dün saat 15.30’da Ercan Hava limanı’ndan ülkeye giriş yaptığım zaman, muhaceret polisi tarafından Ercan Polis karakoluna götürüldüm.
    Görevli polis, hakkımda mahkeme tarafından verilen bir tutuklama kararı olduğunu, o andan itibaren tutuklu bulunduğumu, Lefkoşa Adli Şube müdürlüğünden 2 polisin Ercan’a gelip beni alacağını, geceyi tutuklu olarak poliste geçirme ihtimali olduğunu, dışarıda beni karşılamak için bekleyen biri olup olmadığını sordu.
    Olmadığını söyledim.
    Olayı anlamak için sorduğum sorulara ise kibarca yanıt veren polisler, ” kendilerinin bir bilgileri bulunmadığını, adli şubeye gidince tutuklanma nedeninin bana söyleneceğini” belirttiler..
    2 saat kadar sonra görevli 2 polis Lefkoşa’dan geldi, beni aldılar ve polis aracıyla Lefkoşa Polis Müdürlüğü Adli şubeye götürüldüm
    Görevli polis çavuşu, 2024 yılı Mart ayı içinde, yani 1.5 yıl önce Facebook hesabımda, ” mahkemede devam eden bir dava hakkında yazı yazdığım için hakkımda şikayet olduğunu, polisin bu şikayeti Başsavcılığa gönderip görüş sorduğunu, Başsavcılığın da yazıyı ” mahkemeyi etkileme amaçlı” görüp, bana ağır ceza davası okunması yönünde görüş belirttiğini ifade etti. Söz konusu yazıyı benim yazıp yazmadığımı sordu.
    Böyle bir yazı yazmadığım için anımsamadım.
    Esasen mahkemede olan davalar konusunda prensip olarak hiçbir zaman yazı yazmadığım için, yanlış bir bilgi olacağını düşündüm
    Facebook’taki arama motoruna girip verdikleri yazı başlığını aradım ve sözü edilen yazıyı buldum.
    Tahmin ettiğim gibi, benim yazdığım bir yazı değildi.
    Sözü edilen yazı, Türkiye’deki bir haber sitesinde yayınlanan ve içinde ilginç iddialar olan bir haberdi.
    Bir gazeteci olarak o haberdeki iddiaları ilginç bulduğum için ” KKTC’DE İLGİNÇ ŞEYLER OLUYOR” notu düşerek yorumsuz olarak paylaşmıştım.
    Yani yazmadığım, bana ait olmayan bir haber nedeniyle suçlanıyordum.
    Ve, polis tarafından bana bilgi verilmeden, ifademe baş vurulmadan, aleyhime tutuklama kararı üretilmişti.
    Şok olmamak olası değildi….
    Bunları ifade olarak polise verdim, yapılan ithamı reddettim, altını imzaladım.
    *
    Bu noktada polise şu soruları yönelttim:
    – Bu paylaşım Mart 2024’de yapıldı. Aradan 1.5 yıl geçti. Madem şikayet vardı, beni niye arayıp ifadeye çağırmadınız?

    – Benim aleyhime bir şikayet varsaydı, savcılığın görüşüne başvurmadan önce benim ifademi de almanız ve savcılığın görüşünü sorarken, benim ifademi de ekleneniz, yani dosyayı tam, eksiksiz sunmanız gerekmez miydi?

    – Savcılığın size verdiği yanıtta paylaştığım haberin ağır cezalık bir suç olduğunu ve bana ağır ceza davası açmanızı söylediğini belirtiyorsunuz. Peki mahkemeden aleyhime tutuklama kararı çıkarmadan önce, beni niye aramadınız? Beni niye telefonla arayıp ifade için karakola davet etmediniz?
    Adresim belli, telefonum belli, sosyal medya hesaplarım belli, beni tanımayan yok, niye bana ulaşmak yerine, eksik dosya ile mahkemeden tutuklama emri çıkardınız? Çağırdınız da gelmedim mi?
    İlgili yargıç size, ” bu kişiyi ifade vermeye davet ettiniz de gelmedi mi? Kaçak mı? Niye tutuklama emri istiyorsunuz?” diye sormadı mı? Sorması gerekmez miydi?
    Benim bildiğim tutuklama emirleri, polise davet edilip de gelmeyenler, kaçıp saklananlar, mahkeme emirlerine uymayanlar için verilir.
    Bu olayda ise bunların hiçbiri geçerli değil. İfade vermek için polise davet edilmediğim
    halde mahkeme niye sorgusuz sualsiz tutuklama emri verdi?
    Mahkemeler, bu kadar mı kolay tutuklama emri veriyor?
    Sn Yargıç polise ” bu adam gazeteci, her gün yazı yazıyor, Kurucu Cumhurbaşkanı Denktaş’ın eski danışmanı, bilinen tanınan biri, çağırdınız da gelmedi mi, kaçtı mı, niye tutuklama emri istiyorsunuz? diye niye sormadı, niye hemen ” tutuklayın” dedi?
    Polis, beni ifade vermeye davet etmeden, kaçakmışım gibi, niye aleyhime tutuklama emri çıkardı?
    *
    Tabii olayın bir de savcılık boyutu var.
    Polis, ifademi almadan, eksik dosya ile savcılıktan niye görüş istedi?
    Savcılık, ifademin bulunmadığı eksik bir dosya üzerinden, niye aleyhime ağır ceza davası açılması talimatı verdi?
    Bütün bu sorular, bu konunun öyle 1.5 yıl önce başka yerlerde yayınlanan bir haberin, benim tarafımdan da ilginç bulunarak paylaşılması olayının ötesinde bir durum olduğunu düşündürüyor.
    Bu bağlamda, Adli şubenin izlediği bu yöntemin usüle uygun olup olmadığı konusunu incelemesi için Polis genel müdürlüğü ile bağlı olduğu GKK’nı göreve davet ediyorum
    Aynı şekilde ifademin bulunmadığı eksik dosya üzerinden hakkımda ağır ceza davası açılması için polise görüş bildiren Başsavcılık ile, bana hiçbir bildirimde bulunulmadığı halde, kaçakmışım gibi, aleyhime tutuklama kararı veren mahkeme hakkında Yüksek Mahkeme Başkanlığı ve Yüksek Adliye Kurulu’nun inceleme başlatmasını talep ediyorum.
    *
    Basın Şeref kartı sahibi 50 yıllık duayen bir gazeteci, 33 kitap yazan bir yazar, 30 yıl devlete en üst düzeyde hızmet etmiş eski bir müdür ve eski bir Cumhurbaşkanlığı danışmanı olarak, bu uygulamayı şiddetle kınıyorum.
    Bu konunun perde gerisini açıklığa kavuşturana kadar olayın peşini bırakmayacağımı belirtiyorum
    Sahte diploma alanlar, rüşvetçiler, kara para aklayanlar, ihale vurguncuları, devlet malına ayakçılar vasıtasıyla çökenler, KKTC ‘yi çökertmeye yönelik her türlü 5. Kol ve karalama faaliyeti içinde olanlar serbestçe faaliyet gösterirken, onlara dava okunmazken, tutuklama kararları talep edilmezken, basın şeref kartı sahibi 50 yıllık duayen bir gazeteciyi, yazmadığı bir yazı nedeniyle tutuklamak, kabul edilecek bir durum değildir.

  • Turizm sektörü para basıyor…

    Turizm sektörü para basıyor…

    Sektör temsilcilerinin ortak görüşü:

    “Seyahat sektörü 2035’te 16 trilyon dolara ulaşacak.”

    Turizm resmen para basıyor. Özellikle ekonomisi bozuk ülkelere ilaç oluyor. Bir çok ülke bütçedeki açığı turizmden elde edilen gelirle kapatıyor.

    WTTC’nin Oxford Economics iş birliğiyle hazırladığı 2025 ekonomik etki araştırmasına göre, 2035 yılına kadar seyahat endüstrisinin küresel ölçekte 16 trilyon dolardan fazla bir ekonomik değer yaratması ve dünya GSYH’sinin yaklaşık %12’sini temsil etmesi öngörülüyor.

    WTM Londra’nın ilk gününde yayımlanan raporda şu ifadeler yer aldı:


    “Önümüzdeki on yıl içinde,
     turizm endüstrisinin yıllık %3,5 oranında büyüme kaydetmesi bekleniyor. Bu oran, aynı dönemde küresel ekonomik büyümenin yıllık %2,5’lik ortalamasını geride bırakacak.”

    Bu iyimser tahminler, 2025 yılında uluslararası turist sayısının 1,5 milyarı aşarak 2019’da kırılan rekoru geçmesiyle, küresel turizm endüstrisinin tarihindeki en yüksek seviyelere ulaştığı dönemde geldi.

    Rapora göre, büyüme beklentilerinin arkasındaki temel nedenlerden biri, gezginlerin daha uzak destinasyonlara yönelmesi ve daha uzun süreli konaklamalar tercih etmesi.

    Özellikle Asya-Pasifik bölgesindeki gelişmekte olan pazarlarda süren ekonomik büyümenin seyahat talebini artıracağı belirtiliyor.

    Genel olarak, tüketicilerin harcamalarında seyahate öncelik vermeye devam ettiği, artan maliyetlere rağmen seyahatin toplam harcamalar içindeki payının yüksek kaldığı ifade ediliyor.

    Ayrıca, insanların artık maddi ürünlerden çok deneyimlere yatırım yaptıkları ve canlı etkinliklerin bu eğilimin en önemli unsurlarından biri olduğu vurgulanıyor.

    Raporda şu ifadelere yer veriliyor:

    Pazarın şekillenmesinde etkili diğer eğilimler arasında, daha fazla turistin kalabalık olmayan rotaları tercih etmesi ve yüksek yaz sıcaklıklarından kaçınmak için sezon dışı dönemlerde seyahat planlaması da yer alıyor.

    Seyahatin çevresel etkilerinin ise giderek daha fazla mercek altına alınacağı, ancak tüketicilerin daha fazla ödeme yapmaya isteksiz olması nedeniyle sürdürülebilirlik yatırımlarının hızlı biçimde finanse edilmesinin zor olacağı öngörülüyor.

    Raporda ayrıca “serin tatil” (coolcation) trendi sayesinde kuzey ülkeleri için bir fırsat doğduğuna dikkat çekiliyor. İsveç, Norveç ve Finlandiya’ya yapılan seyahatlerin 2025’te %9 artarak geleneksel yaz destinasyonlarını geride bırakması bekleniyor.

    Bununla birlikte, “hayatta bir kez görülmesi gereken” ikonik destinasyonların sosyal medyada kazandıkları görünürlük sayesinde popülerliğini koruyacağı ifade ediliyor.

    Havacılık, kruvaziyer ve konaklama sektörlerinde büyüme öngörülüyor. Boeing ve Airbus’ın sipariş listelerinde 15.000’den fazla yeni uçak bulunurken, küresel kruvaziyer kapasitesinin 2025’te %6 artması ve yıl içinde 500.000’den fazla yeni otel odasının hizmete açılması bekleniyor.

    Rapor, sosyal medya, çevrimiçi seyahat acenteleri ve yorum sitelerinin popülerliğinin büyümeyi desteklediğini ve yapay zekânın talebi artıran önemli bir etken haline geldiğini belirtiyor. Seyahat profesyonellerinin üç katı artık yapay zekâ araçlarının harcamaları artıracağına inanıyor.

    Buna karşın rapor, “seyahat sektörünün görünümü güçlü olsa da ekonomik ve jeopolitik rüzgarlar kısa vadede endişe kaynağı olmaya devam ediyor” uyarısında bulunuyor.

    Trump yönetimi tarafından açıklanan ticaret tarifelerinin maliyetleri artırdığı, sektörde nitelikli iş gücü sıkıntısının sürdüğü ifade ediliyor.

    Kuzey Amerika için kısa vadeli görünümün “daha az iyimser” olduğu, ABD’ye gelen ziyaretçi sayısının 2025’te %6 düşeceği ve 2019’daki zirve seviyelerine ancak 2029’da ulaşılabileceği tahmin ediliyor.

    WTM Londra Etkinlik Direktörü Chris Carter-Chapman, “Seyahatteki değişim hızı bu kadar artarken, etkinliğimiz ve bu tür içerikler sektör profesyonellerine fırsatları ve zorlukları yönetmede rehberlik edecek.

    WTM Küresel Seyahat Raporu, bu yılın teması olan ‘Değişen Dünyada Seyahati Yeniden Hayal Etmek’ başlığıyla çeşitlilik, kapsayıcılık, jeoekonomi, sürdürülebilirlik, teknoloji ve trendler gibi konuları derinlemesine ele alıyor,” dedi.

    Tourism Economics EMEA Genel Müdürü Dave Goodger ise, “World Travel Market ortaklığıyla hazırlanan son küresel seyahat trendleri raporumuz, sektörün değişen dinamiklerini anlaması ve bunlardan fayda sağlaması için önemli bir rehber niteliğinde,” ifadelerini kullandı.

  • Enflasyon yükselişte…

    Enflasyon yükselişte…

    Enflasyonu bir türlü önleyemedik. Bu nedenle birçok yerde sıkıntı yaşıyoruz. Bu satırlar yazılırken yapılan açıklamada enflasyonun yükselişte olduğu haberini aldık. Yeme-içmenin önüne geçemiyoruz. Pahalılık devam ediyor.

    ÜFE gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık %34,87 arttı

    En yüksek ağırlığa sahip 3 ana harcama grubunun yıllık değişimleri; gıda ve alkolsüz içeceklerde %34,87 artış, ulaştırmada %27,33 artış ve konutta %50,96 artış olarak gerçekleşti. İlgili ana grupların yıllık değişime olan etkileri ise gıda ve alkolsüz içeceklerde %8,44, ulaştırmada %4,34 ve konutta %7,75 oldu.

    En yüksek ağırlığa sahip 3 ana harcama grubunun aylık değişimleri; gıda ve alkolsüz içeceklerde %3,41 artış, ulaştırmada %1,07 artış ve konutta %2,66 artış olarak gerçekleşti. İlgili ana grupların aylık değişime olan etkileri ise gıda ve alkolsüz içeceklerde %0,83, ulaştırmada %0,16 ve konutta %0,45 oldu.

    Özel kapsamlı TÜFE göstergesi (B) yıllık %32,52 arttı, aylık %2,43 arttı

    İşlenmemiş gıda ürünleri, enerji, alkollü içkiler ve tütün ile altın hariç TÜFE’deki değişim, 2025 yılı Ekim ayında bir önceki aya göre %2,43 artış, bir önceki yılın Aralık ayına göre %29,00 artış, bir önceki yılın aynı ayına göre %32,52 artış ve on iki aylık ortalamalara göre %36,72 artış olarak gerçekleşti.

    İstanbul Ticaret Odası (İTO), İTO 2023=100 bazlı İstanbul Tüketici Fiyat İndeksi ile Toptan Eşya Fiyatları İndeksi’nin ekim ayı verilerini açıkladı.

    Buna göre kentte, ekimde bir önceki aya kıyasla perakende fiyat hareketlerinin göstergesi olan İTO İstanbul Tüketici Fiyat İndeksi yüzde 3,31, toptan fiyat hareketlerini yansıtan Toptan Eşya Fiyatları İndeksi ise yüzde 1,51 artış gösterdi.

    Perakende fiyatlarda artış ekimde, geçen yılın aynı ayına göre değişim oranı yüzde 40,84 olarak gerçekleşirken toptan fiyatlardaki değişim oranı yüzde 23,78 oldu.

    Ekimde aylık bazda İstanbul Tüketici Fiyat İndeksi’ndeki artış oranı, giyim ve ayakkabıda yüzde 17,26, haberleşmede yüzde 5,42, gıda ve alkolsüz içecekler harcama grubunda yüzde 4,05, lokanta ve otellerde yüzde 3,97, alkollü içecekler ve tütünde yüzde 2,38, çeşitli mal ve hizmetlerde yüzde 2,33, konut harcamalarında yüzde 2,21, ev eşyasında yüzde 2,02, eğlence ve kültürde yüzde 1,39, ulaştırmada ise yüzde 0,61 olarak gerçekleşti.

    Söz konusu ayda eğitim harcamaları ile sağlık harcamalarında bir değişim izlenmedi.

    İstanbul’da 2025 Ekim ayı fiyat indeksinin belirlenmesinde, kış sezon ürünlerinin devreye girmesi ile giyim ve ayakkabı harcamaları grubunda yer alan bazı ürünlerde görülen yukarı yönlü fiyat değişimleri, haberleşme harcamaları grubunda yer alan bazı ürün ve hizmetlerde yukarı yönlü fiyat değişimleri, gıda harcamaları grubunda yer alan ürünlerde kış mevsimsel etkisi ile lokanta ve oteller harcama grubunda yer alan ürünlerde piyasa koşullarına bağlı olarak izlenen fiyat değişimleri etkili oldu.

    Toptan eşya fiyatlarında ise ekimde aylık bazda gıda maddeleri grubunda yüzde 3,40, yakacak ve enerji maddeleri grubunda yüzde 3,13, madenler grubunda yüzde 2,53, yakacak ve inşaat malzemeleri grubunda yüzde 1,05 artış yaşanırken, kimyevi maddeler grubunda yüzde 0,81 ve işlenmiş maddeler grubunda yüzde 0,91 azalış kaydedildi. Mensucat grubunda ise herhangi bir değişim gözlenmedi.

  • Denizden gelen döviz ekonomimize can veriyor…

    Denizden gelen döviz ekonomimize can veriyor…

    Şu konu açıklığa kavuştu:

    Kurvaziyer ile ülkemize gelen turistler normalden 7 kat daha fazla harcıyor. Küçümsenecek bir rakam değil. Bugüne kadar deniz yolu ile 2 milyon turist geldiğine göre hesabı siz yapın.

    Türkiye’nin yeni hedefi: Nitelikli turist.

    Kruvaziyer yolcularının klasik tatilcilerden ortalama 7 kat daha fazla harcama yaptığını belirten Sea Genesis Group Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Yazıcı, sektörün Türkiye ekonomisinde taşıdığı stratejik öneme vurgu yaptı.

    Türkiye turizmi 2025’in üçüncü çeyreğinde güçlü performansını sürdürdü. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre, 2025 yılının üçüncü çeyreğinde Türkiye’nin turizm geliri geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 3,9 artarak 24 milyar 257 milyon 815 bin dolara yükseldi. Artışın büyük bölümünü yabancı turistler oluştururken, sektörde dikkat çeken bir diğer gelişme ise kruvaziyer turizmindeki hızlı yükseliş oldu.

    Son yıllarda yeniden yükselişe geçen kruvaziyer sektörü, hem yolcu sayısındaki hem de kişi başı harcama oranlarındaki artışla turizm gelirlerine doğrudan katkı sağlıyor., kruvaziyer yolcularının klasik turistten ortalama 7 kat daha fazla harcama yaptığını belirten Ahmet Yazıcı, şu ifadeleri söyledi:

    “Kruvaziyer turizmi, Türkiye için sadece denizden gelen ziyaretçi değil, denizden gelen döviz anlamına geliyor. Limanlara yanaşan her gemi, o şehrin ekonomisini canlandırıyor. Yeme-içmeden alışverişe, transferden kültür turlarına kadar geniş bir ekonomik ekosistem oluşuyor. Türkiye, sahip olduğu coğrafi avantajla kruvaziyer turizminde yeni bir büyüme hikayesi yazıyor.”

    Kruvaziyer turizminin, Türkiye için ziyaretçi sayısından daha öte bir gelir potansiyeli taşıdığını belirten Yazıcı, sözlerine şunları da ekledi:

    “Kruvaziyer turizmi, Türkiye için sadece denizden gelen ziyaretçi değil, denizden gelen döviz anlamına geliyor. Limanlara yanaşan her gemi, o şehrin ekonomisini canlandırıyor. Liman şehirlerine yanaşan gemiler, liman + şehir entegrasyonu sayesinde konaklama, yeme-içme, ulaşım, hediyelik eşya ve kültürel aktiviteler gibi bir dizi harcama kalemini aktif hale getiriyor. Bu da yerel ekonomik dinamizmi artırıyor. Türkiye, sahip olduğu coğrafi avantajla kruvaziyer turizminde yeni bir büyüme hikâyesi yazıyor”

    2025 yılı turizm verileri, Türkiye’nin artık “fazla turist” değil, “daha fazla gelir” odaklı bir strateji izlediğini ortaya koyuyor.

    Bu değişim, kruvaziyer turizmi gibi yüksek gelirli segmentlerin önemini daha da artırıyor. Kruvaziyer turistleri, klasik tatilcilerin günlük ortalama 100 dolar harcamasına karşılık 700 dolara kadar çıkabilen harcama kapasitesine sahip. Bu fark, Türkiye’nin turizm gelirlerini sürdürülebilir biçimde artırma potansiyelini gözler önüne seriyor.

  • İngiliz pazarı 4.5 milyonla büyüyecek…

    İngiliz pazarı 4.5 milyonla büyüyecek…

    Rusya pazarının ardından gelen İngiliz pazarı bizim için çok önemli. Sezondaki hedefimiz 4.5 milyon İngiliz turist. Türkiye turizmde giderek büyüyor. Gelir hedefimiz de 100 milyar dolar olarak hesaplanıyor.

    Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, İngiltere’de düzenlenen World Travel Market (WTM) Londra Uluslararası Turizm Fuarı’nı ziyaret etti. Bakan Ersoy, Türkiye’nin turizm hedefine değinerek, “Yılın sonucu hedefimiz 64 milyar yolda emin adımlarla ilerliyoruz.“dedi.

    Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, İngiltere’nin başkenti Londra’da düzenlenen dünyanın en prestijli turizm buluşmalarından World Travel Market (WTM) Londra Uluslararası Turizm Fuarı’nı ziyaret etti. Türkiye, fuarın en büyük ulusal stantlarından yer alarak, sektörün odak noktası oldu.

    Bakan Ersoy, fuarın açılışında sektörün profesyonelleriyle bir araya geldiğini, Türkiye’nin oğlu turizmin bölündüğünü söyledi. World Travel Market Londra Uluslararası Turizm Fuarı’nın hem sezon devamı hem de yeni sezon gelişmeleriyle ilgili en iyi fikir sahibi olunabilecek pazar fuarlarından biri olduğunu vurgulayan Ersoy, Türkiye’nin 2025 yılında 50 milyon ziyaretçi ve 50 milyar dolar gelirle ilk 9 ayı tamamladığını söyledi. Bu gollere ulaşıldığının göstergesi olan Ersoy, “Bu sayfada ziyaretçide yüzde 1.6’lık, gelir olarak yılda yüzde 5,7’nin üzerinde bir artış anlamına geliyor. Yıl sonu olan hedefimiz 64 milyarlık gücümüzü görebildik bu veriler sonunda” dedi. 

    Bakan Ersoy, bölgede yaşanan zorluklara rağmen Türkiye turizminin güçlü kapatıldığı dikkati çekerek, sözlerine nokta koydu:

    “Zorlayıcı bir süreçten geçtik. Bölgemizde hem depremler hem de iki büyük tarama işlemlerini yavaşlatmış olsa da Türkiye Turizm ve Geliştirme Ajansı (TGA) ile çalışmayı hızlandırdık. Hızlıı rezervasyon zamanı ile birlikte yıl sonu hedefimiz olan 64 milyar dolarlık hedefle de eskitenimiz vardı. İngiltere geneline bakarsa ne olursa olsun bu seneyi 4 milyon 250 bin ziyaretçiyle kapatacağız. Hedefimiz 4,5 milyonun üzerinde İngiliz pazarının ziyaretçilerini almak. Bunu sadece İngiltere olarak da görüyorsunuz; İrlanda gibi yeni çevre destinasyonlara da odaklanmış durumda durumdayız”

    Ersoy, İngiltere pazarında çift haneli kullanmaya odaklandıklarını belirterek, “

     
    Türkiye’nin artık klasik turizm anlayışlarının değiştiğini vurgulayan Ersoy, turizmde artık deniz-kum-güneş üçgeninden çıkıldığını hatırlattı. Özellikle ürün çeşitlemesi ve kaynak destinasyon çeşitliliği konusunda son 7-8 yıldır çok ciddi yatırımlar dönemleri dile getiren Ersoy, gelişmeleri anlattı:

    “Geleceğe Miras Projesi” kapsamında sürdürülen arkeolojik kazılar ve gece müzeciliğinin yeni turizm ürünleri arasında önemli yer aldığını söyledi. Ayrıca gastronomi alanında Michelin Rehberi kapsamının genişlediğini belirten Bakan Ersoy, “Şimdi bu sene Kapadokya’da yeni destinasyon olarak katılacak ve bundan sonraki yıllarda artık tüm Türkiye Michelin yıldızının kapsama alanına giriyor. ‘Artık sadece güzellik değil nitelik de’ dönem dediklerini kaydeden Ersoy, “Bu gün geçen hafta sayılarına oldukça olumlu bir şekilde yansıdı. Yabancı turistin gecelik harcamasının 9 ayda 116 dolarlara ulaştığı görüldü. Bu demektir ki yıl sonu 118 dolarlarla bu yılı kapatacağız”

  • Tanrı’ya Ceza: İnsanın Yarattığı Tanrıyı Yargılaması Üzerine Bir Deneme

    Tanrı’ya Ceza: İnsanın Yarattığı Tanrıyı Yargılaması Üzerine Bir Deneme

    Tanrı’nın Doğumu, İnsanın Aynasında

    Bir zamanlar insan, korkudan Tanrı’yı yarattı. Gökyüzüne bakıp anlam veremediği yıldırımı “öfke”, güneşi “rahmet”, karanlığı “ceza” sandı. Oysa bütün bu anlamlar kendi beyninin içinden doğuyordu. Tanrı, evrende değil, insanın korkusunun içinde doğdu. Yani insan Tanrı’yı yaratırken, aslında kendi aczini kutsallaştırdı. Tanrı, insanın bilmediği şeyin adıydı; bilgi arttıkça Tanrı daraldı. Bugün bile Tanrı’nın sınırlarını bilimin gelişimi belirler.

    Eğer Tanrı insanın zihninde yaratılmışsa, o zaman insan Tanrı’nın hem yaratıcısı hem de yargıcıdır. Yaratıcısını öldürme cesareti, Prometheus’tan Nietzsche’ye kadar insanlığın en tehlikeli düşünsel eylemidir. Çünkü Tanrı’yı öldürmek, sadece bir inancı değil, insanın kendini anlamlandırma biçimini de yıkmaktır. Ama belki de gerçek özgürlük, o yıkımın içinde başlar.

    Bu noktada insan, kendi zihninde bir devrim başlatır. Tanrı’yı sorgulamak, insanın kendini sorgulamasıdır. Çünkü Tanrı’yı icat eden zihin, onun yokluğuna da katlanmayı öğrenebilir. “Tanrı’yı kim yarattı?” sorusu, aslında “İnsanı kim korkuttu?” sorusudur. Ve belki de en büyük suç, o korkunun hâlâ Tanrı kılığında dolaşmasıdır.

    Suç: Kötü Kaderin Mimarı Kimdir?

    İnsanın yeryüzündeki acısı, çoğu zaman “ilahi takdir” diye adlandırılır. Bir çocuğun aç kalması, bir annenin evladını kaybetmesi, bir halkın yok edilmesi… Her biri “Tanrı’nın planı” olarak yutturulmuştur. Ama hangi adalet, masumun acısını kutsallaştırabilir? Eğer Tanrı tüm bunlara izin verdiyse, suçsuz değildir. Eğer izin vermediyse, güçsüzdür. Her iki durumda da tanrısallığın anlamı çöker.

    Kader, Tanrı’nın insan üzerindeki en büyük tahakküm aracıdır. Çünkü kader, özgürlüğün illüzyonudur. İnsan seçim yaptığını sanır ama çizilmiş bir senaryoda dolaşır. Bu durumda kötülük, yalnızca bir “rol paylaşımıdır”. İnsan kötülüğü işler, Tanrı da onu “sınav” olarak açıklar. Oysa sınavın sonucu baştan belli olan bir sistemde, adalet değil, ironi vardır.

    Eğer Tanrı gerçekten kötülüğün yaratıcısıysa, ona verilecek ceza adaletin değil, farkındalığın cezası olmalıdır. Çünkü Tanrı’yı zincire vuramazsın, ama ondan yüz çevirebilirsin. Bu yüzden insanın Tanrı’ya uygulayabileceği tek ceza, onu ciddiye almamaktır. Yok saymak, bir tanrısal varlığın en büyük yenilgisidir.

    Ceza: Unutulmak, Bir Tanrı İçin Ölüm Demektir

    Tanrı’yı taşla ya da ateşle cezalandıramazsın. Ama onu unutabilirsin. İnanan bir toplumun zihninden silinmek, bir Tanrı için ölümdür. Çünkü Tanrı, varlığını insanların hafızasında sürdürür. Tıpkı bir efsane, bir alışkanlık, bir korku gibi. İnsan dua etmeyi bıraktığında Tanrı solmaya başlar. Tapınaklar boş kaldığında, gökyüzü sessizleşir.

    Bu nedenle en derin ceza, inanmamaktır. Bu ceza Tanrı’yı yok etmez, ama anlamını siler. Çünkü Tanrı’nın kudreti, insanın inancından beslenir. İnanmayan bir insanlık, Tanrı’yı işlevsiz hale getirir. Ve belki de özgürleşme tam burada başlar: Tanrı’nın sessizliğini değil, yokluğunu kabullenmekte. İnsan Tanrı’yı öldürdüğünde değil, onsuz yaşayabildiğinde özgür olur.

    Ancak bu özgürlük kolay değildir. Çünkü Tanrı’nın yokluğu, aynı zamanda anlamın yokluğudur. İnsan Tanrı’yı unutursa, kendi boşluğuyla baş başa kalır. Ama belki de bu boşluk, gerçek varoluşun başlangıcıdır. Çünkü Tanrı’nın cezası unutulmaksa, insanın ödülü kendini hatırlamaktır.

    Tanrı’yı Kim Yarattı? Cevapsızın Anatomisi

    Tanrı’yı kim yarattı? Bu soru, her cevabın başladığı noktayı da yok eder. Çünkü Tanrı’nın yaratıcıya ihtiyacı varsa, artık Tanrı değildir. Fakat insan zihni, “başlangıçsız bir başlangıç” düşüncesine tahammül edemez. Bu yüzden kendi dışına bir güç kurgular. Yani Tanrı, insan aklının sonsuzluk korkusuna verdiği mantıksal cevaptır.

    Belki Tanrı, evrenin değil, bilincin ürünüdür. İnsan anlam bulmak ister; anlam bulamayınca anlam icat eder. Tanrı, bu icadın en mükemmel formudur. Çünkü hem her şeyi açıklar hem de hiçbir şeyi açıklamaz. “Tanrı yaptı” cümlesi, bilginin bittiği yerde başlar. Bu nedenle Tanrı, metafizik bir açıklama değil, epistemolojik bir boşluktur.

    Ama eğer Tanrı’yı biz yarattıysak, onu ortadan kaldırma hakkı da bize aittir. Bu yıkım, nihilist bir eylem değildir; bilakis yaratıcı bir özgürleşmedir. Çünkü Tanrı’nın ölümüyle birlikte, insan ilk kez kendi kaderinin yazarı olur. Kısacası, Tanrı’nın yaratıcısı insan, onun mezar taşını da kendi elleriyle dikebilir.

    Tanrı: Güç, İktidar ve Kullanışlı Bir Nesne

    Tarih boyunca Tanrı, sadece bir inanç değil, bir araç oldu. Krallar Tanrı adına hükmetti, din adamları Tanrı adına konuştu, ordular Tanrı adına öldürdü. Yani Tanrı, iktidarın en eski silahıdır. Çünkü görünmez bir otoriteye dayanan güç, sorgulanamaz hale gelir. Tanrı, mutlak iktidarın görünmez damgasıdır.

    Ama belki de Tanrı hiçbir zaman “iyiliğin” değil, “itaatin” sembolüydü. İnsan Tanrı’ya inanırken aslında düzenin konforuna inanır. Bu yüzden Tanrı, kötülerin de işbirlikçisidir. Çünkü Tanrı adına işlenen kötülük, adalet kılığına bürünür. İyiliğin maskesi altında saklanan her iktidar, Tanrı’yı yeniden şekillendirir.

    İşte tam bu noktada Tanrı’ya verilecek en büyük ceza, onu araç olmaktan çıkarmaktır. İnsan, Tanrı’yı kendi çıkarlarından kurtardığında, belki gerçek bir etik başlar. Çünkü Tanrı’nın adıyla yapılan her kötülük, aslında Tanrı’nın ikinci kez öldürülmesidir — hem düşüncede hem de vicdanda.

    İnsanın Özgürleşmesi: Tanrı’sız Bir Ahlak

    Tanrı öldüğünde, insan ne yapar? Bu sorunun cevabı Nietzsche’de “yeni değerler yaratmak”tı; Camus’de ise “absürdle yaşamak.” Tanrı’sız bir dünyada ahlak, artık gökten değil, vicdandan doğmalıdır. Çünkü insan, dışsal bir gözetmen olmadan da doğruyu seçebilmelidir. Gerçek özgürlük, sorumluluğu Tanrı’ya değil, kendine yüklemektir.

    Bu özgürlük korkutucudur, çünkü hiçbir mazeret bırakmaz. “Tanrı böyle istedi” cümlesi artık geçersizdir. İyilik ya da kötülük, insanın çıplak seçimine kalmıştır. Ama belki de tam bu noktada insan ilk kez olgunlaşır. Çünkü Tanrı’sız ahlak, dışsal korkudan değil, içsel bilinçten doğar.

    İnsanın Tanrı’yı cezalandırması, aslında kendini yetiştirmesidir. Tanrı’ya ihtiyaç duymadan iyi olabilmek, insanlığın en yüksek erdemidir. Bu durumda Tanrı yoksa bile, insan onu aşarak “tanrısal” olur. Paradoks budur: Tanrı’yı öldüren insan, Tanrı’nın rolünü devralır.

    Sonuç: Cezanın Adı Unutuş, Ödülün Adı Bilinç

    Sonuçta Tanrı’ya verilebilecek en büyük ceza, onu unutmaktır. Çünkü unutulan Tanrı, artık insanın kaderini çizemeyecektir. İnsan, Tanrı’yı zihninden çıkardığında, göklerden yere iner — ama ilk kez dimdik yürür. Artık korkudan doğan dua yoktur, sadece bilincin sesi vardır. Ve belki de en büyük dua, artık hiçbir Tanrı’ya edilmemektir.

    Tanrı’nın ölümüyle başlayan sessizlik, insanın özgürlüğünün yankısıdır. Bu sessizlikte insan, ilk kez kendi sesini duyar. Ne gökten gelen emir, ne kutsal cezalar… Sadece kendisi. Ve o ses, bütün dinlerden, bütün korkulardan daha gerçektir.

    Belki Tanrı hiçbir zaman var olmadı. Belki de vardı ama insan onu çoktan geçti. Fakat önemli olan bu değildir. Önemli olan, insanın artık Tanrı’ya ihtiyaç duymamasıdır. Çünkü insanın özgürleşmesi, Tanrı’nın unutuluşuyla başlar. Cezası yokluk, insanın ödülü ise bilinçtir. Ve bu bilinç, evrende Tanrı’dan geriye kalan tek mucizedir.

  • İnsan Yargıç, Tanrı Sanık Olsa: Kaderin Mahkemesinde Bir Duruşma

    İnsan Yargıç, Tanrı Sanık Olsa: Kaderin Mahkemesinde Bir Duruşma

    Kozmik Mahkemenin Kapıları Açılıyor

    Diyelim ki bir sabah, göklerin altından yankılanan bir duyuru geldi: “İlahi Adalet Davası, bugün başlıyor.” Yer, zaman, boyut fark etmezdi; çünkü bu davada yargılanacak olan ne bir kul, ne de bir kraldı , bizzat Tanrı’nın kendisiydi. Ben, yani insan yargıç, önlüğümü giydim. Elimde bir tokmak, önümde sonsuzluk dosyası… Sanık kürsüsünde ise Evrenin Mimarı, sessizce bekliyor. Duruşma başladı.

    İddia şu: İnsanlık tarihinin sayfaları kan, acı, yıkım ve ironiyle doluyken, iyilikle kötülüğün karıştığı bu tiyatronun yönetmeni kimdir? Eğer kader çizilmişse, çizgiyi çizen kim? Eğer suç varsa, suçlu kim? Mahkeme huzurunda Tanrı, bu kez kutsal metinlerin değil, vicdanın terazisine çağrılmıştır. Bu dava kutsal değildir, ama adildir; çünkü insan, artık kaderin seyircisi değil, sorgulayıcısıdır.

    Davayı açarken fark ederim ki, bu bir hesaplaşmadan çok, bir aynadır. İnsan, Tanrı’yı sorgularken aslında kendini yargılar. Belki Tanrı, bu yüzden susar. Çünkü konuşursa insanın bahanesi kalmaz. Belki de tüm ilahi sessizlik, insanın içindeki yankıyı duyması içindir. Ama ben, görevim gereği, sessizliği delmeye kararlıyım.

    Suçlama: İyiliğin Maskesi Altında Kötülük

    Sayın Tanrı, derim içimden, bu dünyada kanı akıtan, çocuğunu kaybeden, inancını yitiren her insanın davasında adınız geçiyor. Deniyor ki, “Kaderinde vardı.” Ne garip bir savunma, ne kadar kullanışlı bir cümle! Çünkü bu cümleyle her kötülük meşru, her acı makul hale geliyor. O halde sormak gerekir: Kaderi yazan sizseniz, kötülüğün yazarı da siz misiniz?

    Bir tablo düşünün: Renkleri siz seçmişsiniz, ama fırçayı başkasının eline vermişsiniz. O fırça kanla boyanırsa, sorumluluk kime aittir? Biz insanlar, “özgür irade” denilen o muammayla avunuruz. Ama bu özgürlük, önceden çizilmiş bir senaryonun içindeyse, ne kadar özgürdür? Belki de biz, sadece yazılmış bir hikâyenin karakterleriyiz; trajedimizin yazarına dava açıyoruz.

    Elbette bazıları der ki: “Tanrı kötülüğü yaratmadı, sadece ona izin verdi.” Ama bir yargıç olarak biliyorum ki, kötülüğe izin vermek de bir tür iştirak suçudur. İnsan kötülük yaparken Tanrı seyrediyorsa, bu seyir masum olabilir mi? Tanrı’nın iyiliği, bazen fazla tanrısal olduğu için insan aklında kötülüğe dönüşüyor olabilir. Belki de asıl sorun, Tanrı’nın değil, onun tanımında: Biz, iyiliği anlamadığımız için kötülüğü görürüz.

    Savunma: Sessizliğin Retoriği

    Tanrı, hâlâ susuyor. Belki susmak, en güçlü savunmadır. Çünkü insan kelimeyle var olur, Tanrı ise sessizlikle. Fakat mahkeme sessizliği sevmez; orada susmak, itiraf gibi algılanır. Ben sorarım: “Bu kadar acıya neden izin verdin?” Cevap yok. Yine sorarım: “Bir çocuğun ölümü hangi ilahi planın parçası olabilir?” Yine sessizlik. Sessizlik, vicdanın yankı odasında çoğalır.

    Belki Tanrı, cevap vermemeyi seçerek bize düşünme fırsatı tanıyor. Belki istiyor ki, biz adaletin anlamını O’ndan değil, birbirimizden öğrenelim. Çünkü ilahi adalet, insani adaletle ölçülmez. Ama ben bir yargıcım; ölçmek, sorgulamak, kıyaslamak benim görevim. O yüzden Tanrı’nın sessizliğini, bir strateji değil, bir eksiklik gibi görmeye eğilimliyim.

    Yine de içimden bir ses diyor ki: “Ya Tanrı, gerçekten de suçsuzsa? Ya biz, suçun ortağıyken onu sanık sandalyesine oturtuyorsak?” Belki Tanrı kaderi çizmiştir ama fırçayı tutan bizizdir. Eğer öyleyse, bu dava, sadece göklere değil, insanın kendi kalbine açılmıştır. Çünkü Tanrı’nın yargılanması, aslında insanın kendi yargısıdır.

    Deliller: Kaderin Kanıt Dosyası

    Dosyaları açıyorum. İçinde savaşlar, kıtlıklar, soykırımlar, aşk acıları, doğumlar ve ölümler var. Her şey aynı el yazısıyla yazılmış gibi. İnsanlık, bir laboratuvar; deneyin adı “özgür irade.” Ama her sonucun sonunda aynı not düşülmüş: “Tanrı bilir.” Peki, bilmekle müdahale etmemek arasındaki sınır nedir? Bilmek, önlemek midir, yoksa sadece seyir mi?

    Kader, bir mühendislik planıysa, neden bu kadar kusurlu? Neden iyilik ve kötülük aynı potada eriyor? Belki kusur, planın değil, bizim gözümüzün kusurudur. Tanrı, evrensel bir denge kurduğunu söyler; ama bu denge, insan kalbinde her zaman adaletsiz görünür. Çünkü acı çeken, evreni değil kendini hisseder.

    Yine de mahkeme delilleri incelerken şunu fark ederim: Her kötülüğün içinde bir iyiliğin tohumu, her iyiliğin içinde bir kötülüğün gölgesi var. Belki Tanrı, bu ikiliği yaratırken, bizden bütünü görmemizi umdu. Ama insan, gölgesine takılan bir varlık. Belki de bu yüzden, Tanrı’yı yargılamak isterken, kendi eksikliğini kanıtlıyor.

    İnsanlık Tanık Kürsüsünde

    Mahkemeye tanık olarak insanlığı çağırıyorum. Tarih, kürsüye çıkıyor; sesi titrek ama gururlu. “Evet,” diyor, “bizi yaratan O’ydu. Ama kötülüğü biz büyüttük.” Yüzyıllar boyu süren savaşların, açgözlülüğün, nefretten doğan dinlerin tanıklığını yapıyor. Sonra ekliyor: “Tanrı’yı suçlamak kolaydır. Çünkü sorumluluk yükünü hafifletir.”

    Belki de insan, Tanrı’yı yargılayarak kendi vicdanını aklamaya çalışıyor. Eğer her kötülüğün sorumlusu O’yse, biz masumuz. Ama ya öyle değilse? Ya Tanrı sadece sahneyi kurduysa, oyunu biz yazdıysak? Bu durumda mahkeme bir fars olur, çünkü yargıç da sanıkla aynı hikâyenin kahramanıdır.

    Tanrısal adaletin ölçüsünü insan terazisiyle tartmaya kalktığımızda, ister istemez terazinin kefesi kırılır. Çünkü bizim adaletimiz, duygusal bir icattır; Tanrı’nınki ise matematiksel bir denge. Belki bu yüzden, Tanrı susar. Çünkü bizim dilimizle konuşsa, kelimeler kırılır.

    Karar: Sessizlikte Yankılanan Tokmak

    Duruşmanın sonuna geldik. Tokmağı elime alıyorum. Her yargıcın sonunda verdiği bir karar vardır; ama bu davada hiçbir karar kesin olamaz. Çünkü Tanrı’yı suçlu ilan etmek, evreni anlamsızlaştırmak; onu suçsuz ilan etmek ise acıyı kutsallaştırmak olur. Hangisi daha adil, kim bilebilir?

    Belki adalet, Tanrı’nın değil, insanın icadıdır. Çünkü yalnızca adaletsizlik hisseden varlık, adalet arar. Tanrı için kötülük bir eksiklik değil, tamamlayıcıdır. Biz ise her eksikliği suç sayarız. Bu yüzden Tanrı’yı yargılamak, kendi aynımıza bakmaktır. Belki Tanrı, tam da bu yüzden bize “özgür irade”yi vermiştir: Onu anlamak değil, onu sorgulamak için.

    Tokmağı indiriyorum. Karar: Ne suçlu, ne masum. Dava, sonsuza ertelendi. Çünkü insan yaşadığı sürece bu dava bitmeyecek. Her acıda, her doğumda, her ölümde yeniden açılacak. Tanrı’nın mahkemesi kapansa da, insanın vicdanı duruşmaya devam edecek.

    Sonuç: İnsanlığın Bitmeyen Davası

    Bu mahkeme, aslında bir metafordur. Biz Tanrı’yı yargılamayız; sadece kendi anlam arayışımızı yargılarız. Çünkü Tanrı’nın sessizliği, bizim sorumluluğumuzu büyütür. Eğer kader yazılmışsa, belki de o yazının kenarında küçük bir not vardır: “Okuyan, anlamakla yükümlüdür.”

    Sonunda anlıyorum ki, insanın Tanrı’ya yönelttiği her suçlama, kendi içindeki karanlığa tutulmuş bir ışıktır. Çünkü kötülüğü Tanrı yaratmamış olabilir; ama biz, onu sürdürmeyi çok iyi öğrendik. İyiliği ise bahane etmekte ustayız. Tanrı belki seyirci, belki yönetmen, ama biz oyuncuyuz — ve oyun devam ediyor.

    Tokmağı masaya bırakıyorum. Salon boşalıyor. Sessizlik, yine galip geliyor. Ama bu kez o sessizlikte bir anlam var: Belki Tanrı’nın yargılanması, insanın özgürleşmesidir. Belki de tam tersi: Tanrı’yı yargıladıkça, kendi kaderimizin hapishanesini derinleştiriyoruz. Çünkü Tanrı, belki hiç sanık olmadı. Belki biz, hiç yargıç olmadık. Sadece aynı hikâyede farklı rolleri oynayan iki tarafız: Yaratan ve yarattığını anlamaya çalışan.

  • Tek Kişi Yönetimi Büyük Felaket

    Tek Kişi Yönetimi Büyük Felaket

    HALAÇOĞLU Adana’dan Uyardı: “Tek Kişi Yönetimi Büyük Felaket”

    Adana – 1 Kasım
    Kutlu Parti Genel Başkanı ve tarihçi Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Adana’da düzenlenen “Kuruluştan Günümüze Cumhuriyet” konulu konferansta günümüz yönetim sistemini eleştirdi. Yoğun katılımın olduğu etkinlikte Halaçoğlu, Osmanlı’da padişahların yetkilerinin sanıldığı gibi sınırsız olmadığını söyledi.

    “Padişahlarda Bile Bu Yetki Yoktu”

    Osmanlı ve Cumhuriyet arşivleri üzerine yaptığı akademik çalışmalarla tanınan Halaçoğlu, padişahların keyfi kanun çıkarma veya yürürlükteki yasaları tek taraflı kaldırma yetkisine sahip olmadığını ifade etti.

    “Hesap Vermeyen Güç Tehlikelidir”

    2017 anayasa değişikliği sonrası tek kişiye verilen yetkilerin demokratik denetimi ortadan kaldırdığını öne süren Halaçoğlu, “Bugün kanun çıkartabilen, kaldırabilen; ama hesap vermeyen bir yönetim anlayışı oluşmuştur. Bu durum, ülkenin geleceği açısından en büyük felakettir” dedi.

    “Bu Mesele Parti Değil, Ülke Meselesidir”

    Uyarıları nedeniyle Milliyetçi Hareket Partisi’nden ihraç edildiğini hatırlatan Halaçoğlu, “Bu mesele siyasi değil, milli bir meseledir. Ülkemiz bu yönetim şeklinden zarar görüyor. Herkes üzerine düşeni yapmalıdır” şeklinde konuştu.

    Konferans, katılımcıların sorularının cevaplanmasıyla sona erdi.

    #KutluParti #YusufHalaçoglu #Adana #Konferans

  • AŞAĞIDAKİ HAKLI HAYKIRIŞI DİNLEYİNİZ

    AŞAĞIDAKİ HAKLI HAYKIRIŞI DİNLEYİNİZ

    Alsancak- Lapta yolu ihalesinin 3 etabını alan müteahhit Tüfekçi Ltd., Alsancak’ta anayol üzerinde Başbakana 8 dükkandan oluşan bir alış-veriş merkezi yapmakla övünüyor…
    Ben de gidip yerinde gördüm, yalan değil….
    LAÇ Belediyesi Başkanı Fırat Ataser diyor ki;
    ” 1 yılda 100 milyon TL’ye bitirilmesi gereken yol, 3 yıl oldu hala bitmedi ve Tüfekçi’ye ödenen miktar 500 milyon TL’ye çıktı.
    Yolda, torpilli uygulamalardan kaynaklanan birçok sorun ve inşaat hatası var.
    Yolun bitirilmesi için 1 kat daha asfalt dökülmesi gerekirken bu da yapılmadı….
    Niye?
    Parası kimin cebinde? Yoksa dükkan mı oldu? Müteahit para alamadığı için yolu bitirmediğini söylüyor, Maliye Bakanlığı ise ödemelerin yapıldığını belirtiyor…
    Neticede Başbakanın çok yakın dostu Tüfekçi 3 yıldır yolu bitirmemiş durumda…
    Halk mağdur ediliyor…
    Aynı uygulamayı Girne hastahanesi inşaatında da gördük.
    Şartnameye göre 1 yılda 300 milyona bitirilmesi gereken hastahane 3 yıl oldu bitirilmedi ..
    Tüfekçi’ye yapılan ödeme ise, büyük bir artışla 900 milyonu bulmuş ve inşaatın bitmesi için 300 milyon TL daha gerekiyormuş! Aynı dönemde başka bir müteahhite 300 milyona ihalesi bağlanan askeri hastahane ise 1 yılda, yani tam zamanında öngörülen miktara bitirildi…
    Başbakanın 8 dükkanını yapan Tüfekçi, sizce aldığı ihaleleri niye zamanında bitirmiyor? Niye ona verilen ihalelerde, bağlanan miktarın iki, üç kat üzerinde ödeme yapılıyor?…
    Bunlar size ne düşündürüyor?
    Yok mu bu devletin SAYIŞTAYI?
    DEVLET DENETLEME KURULU NE YAPIYOR? ” ACABA, SOYGUN, HIRSIZLIK, YAĞMA, RÜŞVET, İLTİMAS, TORPİL VAR” diye soran insanlar tümüyle haksız mı?
    Halk mağdur ediliyor, hizmetler aksıyor, devlet soyuluyor ama bu arada birileri de milyonlarca dolarlık servetlerine milyonlar ekliyor. …
    Bu ne doyumsuzluk? Beraber mi götüreceksiniz?
    Bu mu koltuğa sıkı sıkıya yapışmanın nedeni?
    Doğru mu ” bu son dönemim, ne kadar vurursam vuracağım” diye konuşulduğu?
    Yok mu bu işlerin en tepedeki sorumlularının, birinci, ikinci derece yakınlarının, özel ilişkilerinin son 3 yıldaki mal ve banka hesaplarındaki ve özel kasalarındaki kaynağı belirsiz artışları soruşturacak bir kurul?
    Sonra da halkın niye muhalefet partilerine kaydığı sorgulanıyor….
    Nedeni çok açık değil mi?

  • Çuval olayı ile TSK’yı test ettiler ve düğmeye basıldı

    Çuval olayı ile TSK’yı test ettiler ve düğmeye basıldı

    ABD’nin 2003’te Irak’ı işgaliyle uygulanmaya başlayan Büyük Ortadoğu Projesi, Irak ve Suriye’de etnik ve mezhep temelli bir savaşa sebep olurken, diğer bölge ülkelerini de siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda perişan etti. Ünlü 1 Mart tezkeresinin TBMM’de reddedilmesi Amerikalılarda hayal kırıklığı yaratmış, Türk hava sahasını, liman ve topraklarını kullanamayan ABD, Irak işgali sırasında yaşadığı sıkıntı ve ekonomik faturayı, bu sıkıntının sorumlusu olarak gördüğü Türk Ordusuna 04 Temmuz Çuval olayıyla ödetmişti.

    ABD’nin en önemli milli bayramı olan (Bağımsızlık Günü – Independence Day) 04 Temmuz 2003 tarihinde “Türklerin Kerkük Valisi’ni öldürmeyi planladıkları” iddiasıyla Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde görevli olan 11 Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun ve Türkmen mihmandarlarının Irak’taki Amerikan işgal kuvvetleri askerleri tarafından başlarına çuval geçirilmek suretiyle götürülüp 60 saat süresince alıkonularak sorguya çekilmeleri üzerinden seneler geçti.

    Bu tarihin seçilmiş olması, günün Cuma’ye denk gelmesi, bu şartlarda konuyu süratle ve diplomatik tarzda çözüme kavuşturabilecek yetkili Amerikan makamlarına ulaşmanın uzun sürmesi ve Türk askerlerinin bu yüzden 60 saat gözaltında bekletilmeleri, Amerikan askerlerince küçük düşürücü kasıtlı hareketlere başvurulmuş olması, “Çuval hadisesi”nın bir provokasyon olduğu görüşlerinin dile getirilmesine sebebiyet vermiştir.(1)

    Daha önce, 22 Nisan 2003 günü, Erbil’deki Özel Kuvvetler Komutanlığı Karargâhı’nda görev yapan Türk askerleri, “Türkiye’den gelen bir insani yardım konvoyuna eskortluk etmek üzere” gittikleri Kerkük’te gözaltına alınmış, ertesi gün de Amerikan askerî personeli eşliğinde Türkiye’ye gönderilerek, Irak’tan sınırdışı edilmişlerdi. Bu nedenle baskının yerel bir askerî densizlikten ziyade, “ABD devlet politikasının parçası” olduğuna dair oluşan kuşkular halen geçerliliğini sürdürmektedir.

    Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Vekili Baki İlkin’e göre, ABD askerleri, 4 temmuz günü KYB (Kürdistan Yurtsever Birliği) peşmergelerinin eşliğinde, toplam kırk araçlık bir konvoyla Süleymaniye’ye doğru yola çıkmışlar. Saat 14:30 civarında, 150 ABD askeri, tesiste arama yapmak üzere Süleymaniye’deki Türk Özel Kuvvetler Karargâhı’na gelmişler. Bir görgü tanığı, binanın arandığını, Türk bayrağının yırtılarak indirildiğini ve Türk Özel Kuvvet mensuplarının kelepçelenerek götürüldüğünü belirtmiş. İlkin, Kerkük-Süleymaniye bölgesinde bazı şahısların “Kerkük bugün kurtarıldı” dediği haberleşmelerin tespit edildiğini de kaydetmiş. (Not..:14 yıl sonra İslamcı terör örgütü IŞİD’in operasyonları gerekçesiyle Kerkük, Barzani peşmergeleri tarafından işgal edilmiştir.)

    Baskının sebebi olarak, Irak’ın işgalinin ardından 10 Nisan 2003 tarihinde Kerkük, 11 Nisan 2003 tarihinde de Musul’da tapu kayıtlarının tutulduğu devlet dairelerinin kürt peşmergelerce basılarak büyük ölçüde Türkmenlere ait olan kayıtların yakılması öncesinde bu kayıtların Süleymaniye’deki Türk özel kuvvet mensuplarınca kopyalanarak Türkiye’ye gönderildiği, baskının asıl nedeninin bu olduğu iddia edilmiştir.(2)

    04.07.1948’de imzalanan Türkiye- Amerika Birleşik Devletleri İktisadi İşbirliği Anlaşmasından 55 sene sonra stratejik işbirliği yaptığımız, sözde dost ve müttefik bir ülkenin yaptığı bu küstahlık iki ülke arasında deri bir yara açmış, yarım yüzyılı aşkın müttefiklik tarihinde ABD ile Türkiye arasında yaşanan en büyük kriz olarak tarihe geçmiştir.

    Zihinlerimizde “ABD’nin Türk askerlerinin başına çuval geçirmesi” olarak yerleşen TSK’yı itibarsızlaştırma olayı, bazı gelişmelerin de habercisiydi aslında. Sonraki yıllarda Türk Ordusuna kurulan kumpasla zirve yapmış, Genelkurmay Başkanı başta olmak üzere yüzlerce general, subay ve astsubay ve hatta sivil memur, sahte deliller ve (gerçek terörist olan) gizli tanıkların ifadeleriyle suçsuz yere hapislerde çürütülmüştür. Böylece Cumhuriyet tarihimizde görülmedik bir hukuksuzluk ve adaletsizlik yapılmış, insan hakları çiğnenmiş, Atatürkçü, Laik, Cumhuriyetçi askerlerimizin özgürlükleri ellerinden alınarak etkisizleştirilmişlerdir. Türk insanı, peygamber ocağı olarak gördüğü ve anketlerde daima en güvenilir kurum olarak nitelediği Ordusuyla ilgili iddialar karşısında abondone olmuş boksör gibi gelişmeleri şaşkınlıkla izliyordu. Türkiye üzerinde bir kısım medyanın desteğiyle yürütülen algı operasyonu amacına ulaşırken, Türk milleti kendi değerlerine yapılan saldırıların gerçek hedefini algılamakta güçlük çekmekteydi. Bu arada yıkıcı ve bölücüler kendi amaçlarına ulaşma yolunda çok önemli mesafeler almış, Devlet, Bayrak ve Türk kimliği tartışılır hale gelmiştir.

    Seneler sonra, 10 Mayıs 2017 İncirlik ABD üssünde, Türk-Amerikan işbirliği adına ABD’li Albay Kevin Leahy , DAEŞ le başarılı mücadelesinden dolayı madalya ve plaket vermek üzere düzenlenen resmi törende, Türk Ordusu adına Albay Orkun Özeller’i kürsüye davet eder. Kürsüye çıkan Başbuğ Atatürk’ün askeri Orkun Özeller, “Bize ödülü vermek isteyen sizler terörist YPG ile işbirliği içinde olanlarsınız. Bu ödülü kabul etmek onursuzluktur! Bu onursuzluğu ve ödülü reddediyorum!” diyerek kürsüden iner ve töreni terkeder. Türk Milletinin evladı, Atatürk’ün askeri Orkun Özeller’in tavrı ibret olsun.

    Süheyl ÇOBANOĞLU – RUBASAM Başkanı