Blog

  • Enflasyon yükselişte…

    Enflasyon yükselişte…

    Enflasyonu bir türlü önleyemedik. Bu nedenle birçok yerde sıkıntı yaşıyoruz. Bu satırlar yazılırken yapılan açıklamada enflasyonun yükselişte olduğu haberini aldık. Yeme-içmenin önüne geçemiyoruz. Pahalılık devam ediyor.

    ÜFE gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık %34,87 arttı

    En yüksek ağırlığa sahip 3 ana harcama grubunun yıllık değişimleri; gıda ve alkolsüz içeceklerde %34,87 artış, ulaştırmada %27,33 artış ve konutta %50,96 artış olarak gerçekleşti. İlgili ana grupların yıllık değişime olan etkileri ise gıda ve alkolsüz içeceklerde %8,44, ulaştırmada %4,34 ve konutta %7,75 oldu.

    En yüksek ağırlığa sahip 3 ana harcama grubunun aylık değişimleri; gıda ve alkolsüz içeceklerde %3,41 artış, ulaştırmada %1,07 artış ve konutta %2,66 artış olarak gerçekleşti. İlgili ana grupların aylık değişime olan etkileri ise gıda ve alkolsüz içeceklerde %0,83, ulaştırmada %0,16 ve konutta %0,45 oldu.

    Özel kapsamlı TÜFE göstergesi (B) yıllık %32,52 arttı, aylık %2,43 arttı

    İşlenmemiş gıda ürünleri, enerji, alkollü içkiler ve tütün ile altın hariç TÜFE’deki değişim, 2025 yılı Ekim ayında bir önceki aya göre %2,43 artış, bir önceki yılın Aralık ayına göre %29,00 artış, bir önceki yılın aynı ayına göre %32,52 artış ve on iki aylık ortalamalara göre %36,72 artış olarak gerçekleşti.

    İstanbul Ticaret Odası (İTO), İTO 2023=100 bazlı İstanbul Tüketici Fiyat İndeksi ile Toptan Eşya Fiyatları İndeksi’nin ekim ayı verilerini açıkladı.

    Buna göre kentte, ekimde bir önceki aya kıyasla perakende fiyat hareketlerinin göstergesi olan İTO İstanbul Tüketici Fiyat İndeksi yüzde 3,31, toptan fiyat hareketlerini yansıtan Toptan Eşya Fiyatları İndeksi ise yüzde 1,51 artış gösterdi.

    Perakende fiyatlarda artış ekimde, geçen yılın aynı ayına göre değişim oranı yüzde 40,84 olarak gerçekleşirken toptan fiyatlardaki değişim oranı yüzde 23,78 oldu.

    Ekimde aylık bazda İstanbul Tüketici Fiyat İndeksi’ndeki artış oranı, giyim ve ayakkabıda yüzde 17,26, haberleşmede yüzde 5,42, gıda ve alkolsüz içecekler harcama grubunda yüzde 4,05, lokanta ve otellerde yüzde 3,97, alkollü içecekler ve tütünde yüzde 2,38, çeşitli mal ve hizmetlerde yüzde 2,33, konut harcamalarında yüzde 2,21, ev eşyasında yüzde 2,02, eğlence ve kültürde yüzde 1,39, ulaştırmada ise yüzde 0,61 olarak gerçekleşti.

    Söz konusu ayda eğitim harcamaları ile sağlık harcamalarında bir değişim izlenmedi.

    İstanbul’da 2025 Ekim ayı fiyat indeksinin belirlenmesinde, kış sezon ürünlerinin devreye girmesi ile giyim ve ayakkabı harcamaları grubunda yer alan bazı ürünlerde görülen yukarı yönlü fiyat değişimleri, haberleşme harcamaları grubunda yer alan bazı ürün ve hizmetlerde yukarı yönlü fiyat değişimleri, gıda harcamaları grubunda yer alan ürünlerde kış mevsimsel etkisi ile lokanta ve oteller harcama grubunda yer alan ürünlerde piyasa koşullarına bağlı olarak izlenen fiyat değişimleri etkili oldu.

    Toptan eşya fiyatlarında ise ekimde aylık bazda gıda maddeleri grubunda yüzde 3,40, yakacak ve enerji maddeleri grubunda yüzde 3,13, madenler grubunda yüzde 2,53, yakacak ve inşaat malzemeleri grubunda yüzde 1,05 artış yaşanırken, kimyevi maddeler grubunda yüzde 0,81 ve işlenmiş maddeler grubunda yüzde 0,91 azalış kaydedildi. Mensucat grubunda ise herhangi bir değişim gözlenmedi.

  • Denizden gelen döviz ekonomimize can veriyor…

    Denizden gelen döviz ekonomimize can veriyor…

    Şu konu açıklığa kavuştu:

    Kurvaziyer ile ülkemize gelen turistler normalden 7 kat daha fazla harcıyor. Küçümsenecek bir rakam değil. Bugüne kadar deniz yolu ile 2 milyon turist geldiğine göre hesabı siz yapın.

    Türkiye’nin yeni hedefi: Nitelikli turist.

    Kruvaziyer yolcularının klasik tatilcilerden ortalama 7 kat daha fazla harcama yaptığını belirten Sea Genesis Group Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Yazıcı, sektörün Türkiye ekonomisinde taşıdığı stratejik öneme vurgu yaptı.

    Türkiye turizmi 2025’in üçüncü çeyreğinde güçlü performansını sürdürdü. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre, 2025 yılının üçüncü çeyreğinde Türkiye’nin turizm geliri geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 3,9 artarak 24 milyar 257 milyon 815 bin dolara yükseldi. Artışın büyük bölümünü yabancı turistler oluştururken, sektörde dikkat çeken bir diğer gelişme ise kruvaziyer turizmindeki hızlı yükseliş oldu.

    Son yıllarda yeniden yükselişe geçen kruvaziyer sektörü, hem yolcu sayısındaki hem de kişi başı harcama oranlarındaki artışla turizm gelirlerine doğrudan katkı sağlıyor., kruvaziyer yolcularının klasik turistten ortalama 7 kat daha fazla harcama yaptığını belirten Ahmet Yazıcı, şu ifadeleri söyledi:

    “Kruvaziyer turizmi, Türkiye için sadece denizden gelen ziyaretçi değil, denizden gelen döviz anlamına geliyor. Limanlara yanaşan her gemi, o şehrin ekonomisini canlandırıyor. Yeme-içmeden alışverişe, transferden kültür turlarına kadar geniş bir ekonomik ekosistem oluşuyor. Türkiye, sahip olduğu coğrafi avantajla kruvaziyer turizminde yeni bir büyüme hikayesi yazıyor.”

    Kruvaziyer turizminin, Türkiye için ziyaretçi sayısından daha öte bir gelir potansiyeli taşıdığını belirten Yazıcı, sözlerine şunları da ekledi:

    “Kruvaziyer turizmi, Türkiye için sadece denizden gelen ziyaretçi değil, denizden gelen döviz anlamına geliyor. Limanlara yanaşan her gemi, o şehrin ekonomisini canlandırıyor. Liman şehirlerine yanaşan gemiler, liman + şehir entegrasyonu sayesinde konaklama, yeme-içme, ulaşım, hediyelik eşya ve kültürel aktiviteler gibi bir dizi harcama kalemini aktif hale getiriyor. Bu da yerel ekonomik dinamizmi artırıyor. Türkiye, sahip olduğu coğrafi avantajla kruvaziyer turizminde yeni bir büyüme hikâyesi yazıyor”

    2025 yılı turizm verileri, Türkiye’nin artık “fazla turist” değil, “daha fazla gelir” odaklı bir strateji izlediğini ortaya koyuyor.

    Bu değişim, kruvaziyer turizmi gibi yüksek gelirli segmentlerin önemini daha da artırıyor. Kruvaziyer turistleri, klasik tatilcilerin günlük ortalama 100 dolar harcamasına karşılık 700 dolara kadar çıkabilen harcama kapasitesine sahip. Bu fark, Türkiye’nin turizm gelirlerini sürdürülebilir biçimde artırma potansiyelini gözler önüne seriyor.

  • İngiliz pazarı 4.5 milyonla büyüyecek…

    İngiliz pazarı 4.5 milyonla büyüyecek…

    Rusya pazarının ardından gelen İngiliz pazarı bizim için çok önemli. Sezondaki hedefimiz 4.5 milyon İngiliz turist. Türkiye turizmde giderek büyüyor. Gelir hedefimiz de 100 milyar dolar olarak hesaplanıyor.

    Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, İngiltere’de düzenlenen World Travel Market (WTM) Londra Uluslararası Turizm Fuarı’nı ziyaret etti. Bakan Ersoy, Türkiye’nin turizm hedefine değinerek, “Yılın sonucu hedefimiz 64 milyar yolda emin adımlarla ilerliyoruz.“dedi.

    Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, İngiltere’nin başkenti Londra’da düzenlenen dünyanın en prestijli turizm buluşmalarından World Travel Market (WTM) Londra Uluslararası Turizm Fuarı’nı ziyaret etti. Türkiye, fuarın en büyük ulusal stantlarından yer alarak, sektörün odak noktası oldu.

    Bakan Ersoy, fuarın açılışında sektörün profesyonelleriyle bir araya geldiğini, Türkiye’nin oğlu turizmin bölündüğünü söyledi. World Travel Market Londra Uluslararası Turizm Fuarı’nın hem sezon devamı hem de yeni sezon gelişmeleriyle ilgili en iyi fikir sahibi olunabilecek pazar fuarlarından biri olduğunu vurgulayan Ersoy, Türkiye’nin 2025 yılında 50 milyon ziyaretçi ve 50 milyar dolar gelirle ilk 9 ayı tamamladığını söyledi. Bu gollere ulaşıldığının göstergesi olan Ersoy, “Bu sayfada ziyaretçide yüzde 1.6’lık, gelir olarak yılda yüzde 5,7’nin üzerinde bir artış anlamına geliyor. Yıl sonu olan hedefimiz 64 milyarlık gücümüzü görebildik bu veriler sonunda” dedi. 

    Bakan Ersoy, bölgede yaşanan zorluklara rağmen Türkiye turizminin güçlü kapatıldığı dikkati çekerek, sözlerine nokta koydu:

    “Zorlayıcı bir süreçten geçtik. Bölgemizde hem depremler hem de iki büyük tarama işlemlerini yavaşlatmış olsa da Türkiye Turizm ve Geliştirme Ajansı (TGA) ile çalışmayı hızlandırdık. Hızlıı rezervasyon zamanı ile birlikte yıl sonu hedefimiz olan 64 milyar dolarlık hedefle de eskitenimiz vardı. İngiltere geneline bakarsa ne olursa olsun bu seneyi 4 milyon 250 bin ziyaretçiyle kapatacağız. Hedefimiz 4,5 milyonun üzerinde İngiliz pazarının ziyaretçilerini almak. Bunu sadece İngiltere olarak da görüyorsunuz; İrlanda gibi yeni çevre destinasyonlara da odaklanmış durumda durumdayız”

    Ersoy, İngiltere pazarında çift haneli kullanmaya odaklandıklarını belirterek, “

     
    Türkiye’nin artık klasik turizm anlayışlarının değiştiğini vurgulayan Ersoy, turizmde artık deniz-kum-güneş üçgeninden çıkıldığını hatırlattı. Özellikle ürün çeşitlemesi ve kaynak destinasyon çeşitliliği konusunda son 7-8 yıldır çok ciddi yatırımlar dönemleri dile getiren Ersoy, gelişmeleri anlattı:

    “Geleceğe Miras Projesi” kapsamında sürdürülen arkeolojik kazılar ve gece müzeciliğinin yeni turizm ürünleri arasında önemli yer aldığını söyledi. Ayrıca gastronomi alanında Michelin Rehberi kapsamının genişlediğini belirten Bakan Ersoy, “Şimdi bu sene Kapadokya’da yeni destinasyon olarak katılacak ve bundan sonraki yıllarda artık tüm Türkiye Michelin yıldızının kapsama alanına giriyor. ‘Artık sadece güzellik değil nitelik de’ dönem dediklerini kaydeden Ersoy, “Bu gün geçen hafta sayılarına oldukça olumlu bir şekilde yansıdı. Yabancı turistin gecelik harcamasının 9 ayda 116 dolarlara ulaştığı görüldü. Bu demektir ki yıl sonu 118 dolarlarla bu yılı kapatacağız”

  • Tanrı’ya Ceza: İnsanın Yarattığı Tanrıyı Yargılaması Üzerine Bir Deneme

    Tanrı’ya Ceza: İnsanın Yarattığı Tanrıyı Yargılaması Üzerine Bir Deneme

    Tanrı’nın Doğumu, İnsanın Aynasında

    Bir zamanlar insan, korkudan Tanrı’yı yarattı. Gökyüzüne bakıp anlam veremediği yıldırımı “öfke”, güneşi “rahmet”, karanlığı “ceza” sandı. Oysa bütün bu anlamlar kendi beyninin içinden doğuyordu. Tanrı, evrende değil, insanın korkusunun içinde doğdu. Yani insan Tanrı’yı yaratırken, aslında kendi aczini kutsallaştırdı. Tanrı, insanın bilmediği şeyin adıydı; bilgi arttıkça Tanrı daraldı. Bugün bile Tanrı’nın sınırlarını bilimin gelişimi belirler.

    Eğer Tanrı insanın zihninde yaratılmışsa, o zaman insan Tanrı’nın hem yaratıcısı hem de yargıcıdır. Yaratıcısını öldürme cesareti, Prometheus’tan Nietzsche’ye kadar insanlığın en tehlikeli düşünsel eylemidir. Çünkü Tanrı’yı öldürmek, sadece bir inancı değil, insanın kendini anlamlandırma biçimini de yıkmaktır. Ama belki de gerçek özgürlük, o yıkımın içinde başlar.

    Bu noktada insan, kendi zihninde bir devrim başlatır. Tanrı’yı sorgulamak, insanın kendini sorgulamasıdır. Çünkü Tanrı’yı icat eden zihin, onun yokluğuna da katlanmayı öğrenebilir. “Tanrı’yı kim yarattı?” sorusu, aslında “İnsanı kim korkuttu?” sorusudur. Ve belki de en büyük suç, o korkunun hâlâ Tanrı kılığında dolaşmasıdır.

    Suç: Kötü Kaderin Mimarı Kimdir?

    İnsanın yeryüzündeki acısı, çoğu zaman “ilahi takdir” diye adlandırılır. Bir çocuğun aç kalması, bir annenin evladını kaybetmesi, bir halkın yok edilmesi… Her biri “Tanrı’nın planı” olarak yutturulmuştur. Ama hangi adalet, masumun acısını kutsallaştırabilir? Eğer Tanrı tüm bunlara izin verdiyse, suçsuz değildir. Eğer izin vermediyse, güçsüzdür. Her iki durumda da tanrısallığın anlamı çöker.

    Kader, Tanrı’nın insan üzerindeki en büyük tahakküm aracıdır. Çünkü kader, özgürlüğün illüzyonudur. İnsan seçim yaptığını sanır ama çizilmiş bir senaryoda dolaşır. Bu durumda kötülük, yalnızca bir “rol paylaşımıdır”. İnsan kötülüğü işler, Tanrı da onu “sınav” olarak açıklar. Oysa sınavın sonucu baştan belli olan bir sistemde, adalet değil, ironi vardır.

    Eğer Tanrı gerçekten kötülüğün yaratıcısıysa, ona verilecek ceza adaletin değil, farkındalığın cezası olmalıdır. Çünkü Tanrı’yı zincire vuramazsın, ama ondan yüz çevirebilirsin. Bu yüzden insanın Tanrı’ya uygulayabileceği tek ceza, onu ciddiye almamaktır. Yok saymak, bir tanrısal varlığın en büyük yenilgisidir.

    Ceza: Unutulmak, Bir Tanrı İçin Ölüm Demektir

    Tanrı’yı taşla ya da ateşle cezalandıramazsın. Ama onu unutabilirsin. İnanan bir toplumun zihninden silinmek, bir Tanrı için ölümdür. Çünkü Tanrı, varlığını insanların hafızasında sürdürür. Tıpkı bir efsane, bir alışkanlık, bir korku gibi. İnsan dua etmeyi bıraktığında Tanrı solmaya başlar. Tapınaklar boş kaldığında, gökyüzü sessizleşir.

    Bu nedenle en derin ceza, inanmamaktır. Bu ceza Tanrı’yı yok etmez, ama anlamını siler. Çünkü Tanrı’nın kudreti, insanın inancından beslenir. İnanmayan bir insanlık, Tanrı’yı işlevsiz hale getirir. Ve belki de özgürleşme tam burada başlar: Tanrı’nın sessizliğini değil, yokluğunu kabullenmekte. İnsan Tanrı’yı öldürdüğünde değil, onsuz yaşayabildiğinde özgür olur.

    Ancak bu özgürlük kolay değildir. Çünkü Tanrı’nın yokluğu, aynı zamanda anlamın yokluğudur. İnsan Tanrı’yı unutursa, kendi boşluğuyla baş başa kalır. Ama belki de bu boşluk, gerçek varoluşun başlangıcıdır. Çünkü Tanrı’nın cezası unutulmaksa, insanın ödülü kendini hatırlamaktır.

    Tanrı’yı Kim Yarattı? Cevapsızın Anatomisi

    Tanrı’yı kim yarattı? Bu soru, her cevabın başladığı noktayı da yok eder. Çünkü Tanrı’nın yaratıcıya ihtiyacı varsa, artık Tanrı değildir. Fakat insan zihni, “başlangıçsız bir başlangıç” düşüncesine tahammül edemez. Bu yüzden kendi dışına bir güç kurgular. Yani Tanrı, insan aklının sonsuzluk korkusuna verdiği mantıksal cevaptır.

    Belki Tanrı, evrenin değil, bilincin ürünüdür. İnsan anlam bulmak ister; anlam bulamayınca anlam icat eder. Tanrı, bu icadın en mükemmel formudur. Çünkü hem her şeyi açıklar hem de hiçbir şeyi açıklamaz. “Tanrı yaptı” cümlesi, bilginin bittiği yerde başlar. Bu nedenle Tanrı, metafizik bir açıklama değil, epistemolojik bir boşluktur.

    Ama eğer Tanrı’yı biz yarattıysak, onu ortadan kaldırma hakkı da bize aittir. Bu yıkım, nihilist bir eylem değildir; bilakis yaratıcı bir özgürleşmedir. Çünkü Tanrı’nın ölümüyle birlikte, insan ilk kez kendi kaderinin yazarı olur. Kısacası, Tanrı’nın yaratıcısı insan, onun mezar taşını da kendi elleriyle dikebilir.

    Tanrı: Güç, İktidar ve Kullanışlı Bir Nesne

    Tarih boyunca Tanrı, sadece bir inanç değil, bir araç oldu. Krallar Tanrı adına hükmetti, din adamları Tanrı adına konuştu, ordular Tanrı adına öldürdü. Yani Tanrı, iktidarın en eski silahıdır. Çünkü görünmez bir otoriteye dayanan güç, sorgulanamaz hale gelir. Tanrı, mutlak iktidarın görünmez damgasıdır.

    Ama belki de Tanrı hiçbir zaman “iyiliğin” değil, “itaatin” sembolüydü. İnsan Tanrı’ya inanırken aslında düzenin konforuna inanır. Bu yüzden Tanrı, kötülerin de işbirlikçisidir. Çünkü Tanrı adına işlenen kötülük, adalet kılığına bürünür. İyiliğin maskesi altında saklanan her iktidar, Tanrı’yı yeniden şekillendirir.

    İşte tam bu noktada Tanrı’ya verilecek en büyük ceza, onu araç olmaktan çıkarmaktır. İnsan, Tanrı’yı kendi çıkarlarından kurtardığında, belki gerçek bir etik başlar. Çünkü Tanrı’nın adıyla yapılan her kötülük, aslında Tanrı’nın ikinci kez öldürülmesidir — hem düşüncede hem de vicdanda.

    İnsanın Özgürleşmesi: Tanrı’sız Bir Ahlak

    Tanrı öldüğünde, insan ne yapar? Bu sorunun cevabı Nietzsche’de “yeni değerler yaratmak”tı; Camus’de ise “absürdle yaşamak.” Tanrı’sız bir dünyada ahlak, artık gökten değil, vicdandan doğmalıdır. Çünkü insan, dışsal bir gözetmen olmadan da doğruyu seçebilmelidir. Gerçek özgürlük, sorumluluğu Tanrı’ya değil, kendine yüklemektir.

    Bu özgürlük korkutucudur, çünkü hiçbir mazeret bırakmaz. “Tanrı böyle istedi” cümlesi artık geçersizdir. İyilik ya da kötülük, insanın çıplak seçimine kalmıştır. Ama belki de tam bu noktada insan ilk kez olgunlaşır. Çünkü Tanrı’sız ahlak, dışsal korkudan değil, içsel bilinçten doğar.

    İnsanın Tanrı’yı cezalandırması, aslında kendini yetiştirmesidir. Tanrı’ya ihtiyaç duymadan iyi olabilmek, insanlığın en yüksek erdemidir. Bu durumda Tanrı yoksa bile, insan onu aşarak “tanrısal” olur. Paradoks budur: Tanrı’yı öldüren insan, Tanrı’nın rolünü devralır.

    Sonuç: Cezanın Adı Unutuş, Ödülün Adı Bilinç

    Sonuçta Tanrı’ya verilebilecek en büyük ceza, onu unutmaktır. Çünkü unutulan Tanrı, artık insanın kaderini çizemeyecektir. İnsan, Tanrı’yı zihninden çıkardığında, göklerden yere iner — ama ilk kez dimdik yürür. Artık korkudan doğan dua yoktur, sadece bilincin sesi vardır. Ve belki de en büyük dua, artık hiçbir Tanrı’ya edilmemektir.

    Tanrı’nın ölümüyle başlayan sessizlik, insanın özgürlüğünün yankısıdır. Bu sessizlikte insan, ilk kez kendi sesini duyar. Ne gökten gelen emir, ne kutsal cezalar… Sadece kendisi. Ve o ses, bütün dinlerden, bütün korkulardan daha gerçektir.

    Belki Tanrı hiçbir zaman var olmadı. Belki de vardı ama insan onu çoktan geçti. Fakat önemli olan bu değildir. Önemli olan, insanın artık Tanrı’ya ihtiyaç duymamasıdır. Çünkü insanın özgürleşmesi, Tanrı’nın unutuluşuyla başlar. Cezası yokluk, insanın ödülü ise bilinçtir. Ve bu bilinç, evrende Tanrı’dan geriye kalan tek mucizedir.

  • İnsan Yargıç, Tanrı Sanık Olsa: Kaderin Mahkemesinde Bir Duruşma

    İnsan Yargıç, Tanrı Sanık Olsa: Kaderin Mahkemesinde Bir Duruşma

    Kozmik Mahkemenin Kapıları Açılıyor

    Diyelim ki bir sabah, göklerin altından yankılanan bir duyuru geldi: “İlahi Adalet Davası, bugün başlıyor.” Yer, zaman, boyut fark etmezdi; çünkü bu davada yargılanacak olan ne bir kul, ne de bir kraldı , bizzat Tanrı’nın kendisiydi. Ben, yani insan yargıç, önlüğümü giydim. Elimde bir tokmak, önümde sonsuzluk dosyası… Sanık kürsüsünde ise Evrenin Mimarı, sessizce bekliyor. Duruşma başladı.

    İddia şu: İnsanlık tarihinin sayfaları kan, acı, yıkım ve ironiyle doluyken, iyilikle kötülüğün karıştığı bu tiyatronun yönetmeni kimdir? Eğer kader çizilmişse, çizgiyi çizen kim? Eğer suç varsa, suçlu kim? Mahkeme huzurunda Tanrı, bu kez kutsal metinlerin değil, vicdanın terazisine çağrılmıştır. Bu dava kutsal değildir, ama adildir; çünkü insan, artık kaderin seyircisi değil, sorgulayıcısıdır.

    Davayı açarken fark ederim ki, bu bir hesaplaşmadan çok, bir aynadır. İnsan, Tanrı’yı sorgularken aslında kendini yargılar. Belki Tanrı, bu yüzden susar. Çünkü konuşursa insanın bahanesi kalmaz. Belki de tüm ilahi sessizlik, insanın içindeki yankıyı duyması içindir. Ama ben, görevim gereği, sessizliği delmeye kararlıyım.

    Suçlama: İyiliğin Maskesi Altında Kötülük

    Sayın Tanrı, derim içimden, bu dünyada kanı akıtan, çocuğunu kaybeden, inancını yitiren her insanın davasında adınız geçiyor. Deniyor ki, “Kaderinde vardı.” Ne garip bir savunma, ne kadar kullanışlı bir cümle! Çünkü bu cümleyle her kötülük meşru, her acı makul hale geliyor. O halde sormak gerekir: Kaderi yazan sizseniz, kötülüğün yazarı da siz misiniz?

    Bir tablo düşünün: Renkleri siz seçmişsiniz, ama fırçayı başkasının eline vermişsiniz. O fırça kanla boyanırsa, sorumluluk kime aittir? Biz insanlar, “özgür irade” denilen o muammayla avunuruz. Ama bu özgürlük, önceden çizilmiş bir senaryonun içindeyse, ne kadar özgürdür? Belki de biz, sadece yazılmış bir hikâyenin karakterleriyiz; trajedimizin yazarına dava açıyoruz.

    Elbette bazıları der ki: “Tanrı kötülüğü yaratmadı, sadece ona izin verdi.” Ama bir yargıç olarak biliyorum ki, kötülüğe izin vermek de bir tür iştirak suçudur. İnsan kötülük yaparken Tanrı seyrediyorsa, bu seyir masum olabilir mi? Tanrı’nın iyiliği, bazen fazla tanrısal olduğu için insan aklında kötülüğe dönüşüyor olabilir. Belki de asıl sorun, Tanrı’nın değil, onun tanımında: Biz, iyiliği anlamadığımız için kötülüğü görürüz.

    Savunma: Sessizliğin Retoriği

    Tanrı, hâlâ susuyor. Belki susmak, en güçlü savunmadır. Çünkü insan kelimeyle var olur, Tanrı ise sessizlikle. Fakat mahkeme sessizliği sevmez; orada susmak, itiraf gibi algılanır. Ben sorarım: “Bu kadar acıya neden izin verdin?” Cevap yok. Yine sorarım: “Bir çocuğun ölümü hangi ilahi planın parçası olabilir?” Yine sessizlik. Sessizlik, vicdanın yankı odasında çoğalır.

    Belki Tanrı, cevap vermemeyi seçerek bize düşünme fırsatı tanıyor. Belki istiyor ki, biz adaletin anlamını O’ndan değil, birbirimizden öğrenelim. Çünkü ilahi adalet, insani adaletle ölçülmez. Ama ben bir yargıcım; ölçmek, sorgulamak, kıyaslamak benim görevim. O yüzden Tanrı’nın sessizliğini, bir strateji değil, bir eksiklik gibi görmeye eğilimliyim.

    Yine de içimden bir ses diyor ki: “Ya Tanrı, gerçekten de suçsuzsa? Ya biz, suçun ortağıyken onu sanık sandalyesine oturtuyorsak?” Belki Tanrı kaderi çizmiştir ama fırçayı tutan bizizdir. Eğer öyleyse, bu dava, sadece göklere değil, insanın kendi kalbine açılmıştır. Çünkü Tanrı’nın yargılanması, aslında insanın kendi yargısıdır.

    Deliller: Kaderin Kanıt Dosyası

    Dosyaları açıyorum. İçinde savaşlar, kıtlıklar, soykırımlar, aşk acıları, doğumlar ve ölümler var. Her şey aynı el yazısıyla yazılmış gibi. İnsanlık, bir laboratuvar; deneyin adı “özgür irade.” Ama her sonucun sonunda aynı not düşülmüş: “Tanrı bilir.” Peki, bilmekle müdahale etmemek arasındaki sınır nedir? Bilmek, önlemek midir, yoksa sadece seyir mi?

    Kader, bir mühendislik planıysa, neden bu kadar kusurlu? Neden iyilik ve kötülük aynı potada eriyor? Belki kusur, planın değil, bizim gözümüzün kusurudur. Tanrı, evrensel bir denge kurduğunu söyler; ama bu denge, insan kalbinde her zaman adaletsiz görünür. Çünkü acı çeken, evreni değil kendini hisseder.

    Yine de mahkeme delilleri incelerken şunu fark ederim: Her kötülüğün içinde bir iyiliğin tohumu, her iyiliğin içinde bir kötülüğün gölgesi var. Belki Tanrı, bu ikiliği yaratırken, bizden bütünü görmemizi umdu. Ama insan, gölgesine takılan bir varlık. Belki de bu yüzden, Tanrı’yı yargılamak isterken, kendi eksikliğini kanıtlıyor.

    İnsanlık Tanık Kürsüsünde

    Mahkemeye tanık olarak insanlığı çağırıyorum. Tarih, kürsüye çıkıyor; sesi titrek ama gururlu. “Evet,” diyor, “bizi yaratan O’ydu. Ama kötülüğü biz büyüttük.” Yüzyıllar boyu süren savaşların, açgözlülüğün, nefretten doğan dinlerin tanıklığını yapıyor. Sonra ekliyor: “Tanrı’yı suçlamak kolaydır. Çünkü sorumluluk yükünü hafifletir.”

    Belki de insan, Tanrı’yı yargılayarak kendi vicdanını aklamaya çalışıyor. Eğer her kötülüğün sorumlusu O’yse, biz masumuz. Ama ya öyle değilse? Ya Tanrı sadece sahneyi kurduysa, oyunu biz yazdıysak? Bu durumda mahkeme bir fars olur, çünkü yargıç da sanıkla aynı hikâyenin kahramanıdır.

    Tanrısal adaletin ölçüsünü insan terazisiyle tartmaya kalktığımızda, ister istemez terazinin kefesi kırılır. Çünkü bizim adaletimiz, duygusal bir icattır; Tanrı’nınki ise matematiksel bir denge. Belki bu yüzden, Tanrı susar. Çünkü bizim dilimizle konuşsa, kelimeler kırılır.

    Karar: Sessizlikte Yankılanan Tokmak

    Duruşmanın sonuna geldik. Tokmağı elime alıyorum. Her yargıcın sonunda verdiği bir karar vardır; ama bu davada hiçbir karar kesin olamaz. Çünkü Tanrı’yı suçlu ilan etmek, evreni anlamsızlaştırmak; onu suçsuz ilan etmek ise acıyı kutsallaştırmak olur. Hangisi daha adil, kim bilebilir?

    Belki adalet, Tanrı’nın değil, insanın icadıdır. Çünkü yalnızca adaletsizlik hisseden varlık, adalet arar. Tanrı için kötülük bir eksiklik değil, tamamlayıcıdır. Biz ise her eksikliği suç sayarız. Bu yüzden Tanrı’yı yargılamak, kendi aynımıza bakmaktır. Belki Tanrı, tam da bu yüzden bize “özgür irade”yi vermiştir: Onu anlamak değil, onu sorgulamak için.

    Tokmağı indiriyorum. Karar: Ne suçlu, ne masum. Dava, sonsuza ertelendi. Çünkü insan yaşadığı sürece bu dava bitmeyecek. Her acıda, her doğumda, her ölümde yeniden açılacak. Tanrı’nın mahkemesi kapansa da, insanın vicdanı duruşmaya devam edecek.

    Sonuç: İnsanlığın Bitmeyen Davası

    Bu mahkeme, aslında bir metafordur. Biz Tanrı’yı yargılamayız; sadece kendi anlam arayışımızı yargılarız. Çünkü Tanrı’nın sessizliği, bizim sorumluluğumuzu büyütür. Eğer kader yazılmışsa, belki de o yazının kenarında küçük bir not vardır: “Okuyan, anlamakla yükümlüdür.”

    Sonunda anlıyorum ki, insanın Tanrı’ya yönelttiği her suçlama, kendi içindeki karanlığa tutulmuş bir ışıktır. Çünkü kötülüğü Tanrı yaratmamış olabilir; ama biz, onu sürdürmeyi çok iyi öğrendik. İyiliği ise bahane etmekte ustayız. Tanrı belki seyirci, belki yönetmen, ama biz oyuncuyuz — ve oyun devam ediyor.

    Tokmağı masaya bırakıyorum. Salon boşalıyor. Sessizlik, yine galip geliyor. Ama bu kez o sessizlikte bir anlam var: Belki Tanrı’nın yargılanması, insanın özgürleşmesidir. Belki de tam tersi: Tanrı’yı yargıladıkça, kendi kaderimizin hapishanesini derinleştiriyoruz. Çünkü Tanrı, belki hiç sanık olmadı. Belki biz, hiç yargıç olmadık. Sadece aynı hikâyede farklı rolleri oynayan iki tarafız: Yaratan ve yarattığını anlamaya çalışan.

  • Tek Kişi Yönetimi Büyük Felaket

    Tek Kişi Yönetimi Büyük Felaket

    HALAÇOĞLU Adana’dan Uyardı: “Tek Kişi Yönetimi Büyük Felaket”

    Adana – 1 Kasım
    Kutlu Parti Genel Başkanı ve tarihçi Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Adana’da düzenlenen “Kuruluştan Günümüze Cumhuriyet” konulu konferansta günümüz yönetim sistemini eleştirdi. Yoğun katılımın olduğu etkinlikte Halaçoğlu, Osmanlı’da padişahların yetkilerinin sanıldığı gibi sınırsız olmadığını söyledi.

    “Padişahlarda Bile Bu Yetki Yoktu”

    Osmanlı ve Cumhuriyet arşivleri üzerine yaptığı akademik çalışmalarla tanınan Halaçoğlu, padişahların keyfi kanun çıkarma veya yürürlükteki yasaları tek taraflı kaldırma yetkisine sahip olmadığını ifade etti.

    “Hesap Vermeyen Güç Tehlikelidir”

    2017 anayasa değişikliği sonrası tek kişiye verilen yetkilerin demokratik denetimi ortadan kaldırdığını öne süren Halaçoğlu, “Bugün kanun çıkartabilen, kaldırabilen; ama hesap vermeyen bir yönetim anlayışı oluşmuştur. Bu durum, ülkenin geleceği açısından en büyük felakettir” dedi.

    “Bu Mesele Parti Değil, Ülke Meselesidir”

    Uyarıları nedeniyle Milliyetçi Hareket Partisi’nden ihraç edildiğini hatırlatan Halaçoğlu, “Bu mesele siyasi değil, milli bir meseledir. Ülkemiz bu yönetim şeklinden zarar görüyor. Herkes üzerine düşeni yapmalıdır” şeklinde konuştu.

    Konferans, katılımcıların sorularının cevaplanmasıyla sona erdi.

    #KutluParti #YusufHalaçoglu #Adana #Konferans

  • AŞAĞIDAKİ HAKLI HAYKIRIŞI DİNLEYİNİZ

    AŞAĞIDAKİ HAKLI HAYKIRIŞI DİNLEYİNİZ

    Alsancak- Lapta yolu ihalesinin 3 etabını alan müteahhit Tüfekçi Ltd., Alsancak’ta anayol üzerinde Başbakana 8 dükkandan oluşan bir alış-veriş merkezi yapmakla övünüyor…
    Ben de gidip yerinde gördüm, yalan değil….
    LAÇ Belediyesi Başkanı Fırat Ataser diyor ki;
    ” 1 yılda 100 milyon TL’ye bitirilmesi gereken yol, 3 yıl oldu hala bitmedi ve Tüfekçi’ye ödenen miktar 500 milyon TL’ye çıktı.
    Yolda, torpilli uygulamalardan kaynaklanan birçok sorun ve inşaat hatası var.
    Yolun bitirilmesi için 1 kat daha asfalt dökülmesi gerekirken bu da yapılmadı….
    Niye?
    Parası kimin cebinde? Yoksa dükkan mı oldu? Müteahit para alamadığı için yolu bitirmediğini söylüyor, Maliye Bakanlığı ise ödemelerin yapıldığını belirtiyor…
    Neticede Başbakanın çok yakın dostu Tüfekçi 3 yıldır yolu bitirmemiş durumda…
    Halk mağdur ediliyor…
    Aynı uygulamayı Girne hastahanesi inşaatında da gördük.
    Şartnameye göre 1 yılda 300 milyona bitirilmesi gereken hastahane 3 yıl oldu bitirilmedi ..
    Tüfekçi’ye yapılan ödeme ise, büyük bir artışla 900 milyonu bulmuş ve inşaatın bitmesi için 300 milyon TL daha gerekiyormuş! Aynı dönemde başka bir müteahhite 300 milyona ihalesi bağlanan askeri hastahane ise 1 yılda, yani tam zamanında öngörülen miktara bitirildi…
    Başbakanın 8 dükkanını yapan Tüfekçi, sizce aldığı ihaleleri niye zamanında bitirmiyor? Niye ona verilen ihalelerde, bağlanan miktarın iki, üç kat üzerinde ödeme yapılıyor?…
    Bunlar size ne düşündürüyor?
    Yok mu bu devletin SAYIŞTAYI?
    DEVLET DENETLEME KURULU NE YAPIYOR? ” ACABA, SOYGUN, HIRSIZLIK, YAĞMA, RÜŞVET, İLTİMAS, TORPİL VAR” diye soran insanlar tümüyle haksız mı?
    Halk mağdur ediliyor, hizmetler aksıyor, devlet soyuluyor ama bu arada birileri de milyonlarca dolarlık servetlerine milyonlar ekliyor. …
    Bu ne doyumsuzluk? Beraber mi götüreceksiniz?
    Bu mu koltuğa sıkı sıkıya yapışmanın nedeni?
    Doğru mu ” bu son dönemim, ne kadar vurursam vuracağım” diye konuşulduğu?
    Yok mu bu işlerin en tepedeki sorumlularının, birinci, ikinci derece yakınlarının, özel ilişkilerinin son 3 yıldaki mal ve banka hesaplarındaki ve özel kasalarındaki kaynağı belirsiz artışları soruşturacak bir kurul?
    Sonra da halkın niye muhalefet partilerine kaydığı sorgulanıyor….
    Nedeni çok açık değil mi?

  • Çuval olayı ile TSK’yı test ettiler ve düğmeye basıldı

    Çuval olayı ile TSK’yı test ettiler ve düğmeye basıldı

    ABD’nin 2003’te Irak’ı işgaliyle uygulanmaya başlayan Büyük Ortadoğu Projesi, Irak ve Suriye’de etnik ve mezhep temelli bir savaşa sebep olurken, diğer bölge ülkelerini de siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda perişan etti. Ünlü 1 Mart tezkeresinin TBMM’de reddedilmesi Amerikalılarda hayal kırıklığı yaratmış, Türk hava sahasını, liman ve topraklarını kullanamayan ABD, Irak işgali sırasında yaşadığı sıkıntı ve ekonomik faturayı, bu sıkıntının sorumlusu olarak gördüğü Türk Ordusuna 04 Temmuz Çuval olayıyla ödetmişti.

    ABD’nin en önemli milli bayramı olan (Bağımsızlık Günü – Independence Day) 04 Temmuz 2003 tarihinde “Türklerin Kerkük Valisi’ni öldürmeyi planladıkları” iddiasıyla Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde görevli olan 11 Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun ve Türkmen mihmandarlarının Irak’taki Amerikan işgal kuvvetleri askerleri tarafından başlarına çuval geçirilmek suretiyle götürülüp 60 saat süresince alıkonularak sorguya çekilmeleri üzerinden seneler geçti.

    Bu tarihin seçilmiş olması, günün Cuma’ye denk gelmesi, bu şartlarda konuyu süratle ve diplomatik tarzda çözüme kavuşturabilecek yetkili Amerikan makamlarına ulaşmanın uzun sürmesi ve Türk askerlerinin bu yüzden 60 saat gözaltında bekletilmeleri, Amerikan askerlerince küçük düşürücü kasıtlı hareketlere başvurulmuş olması, “Çuval hadisesi”nın bir provokasyon olduğu görüşlerinin dile getirilmesine sebebiyet vermiştir.(1)

    Daha önce, 22 Nisan 2003 günü, Erbil’deki Özel Kuvvetler Komutanlığı Karargâhı’nda görev yapan Türk askerleri, “Türkiye’den gelen bir insani yardım konvoyuna eskortluk etmek üzere” gittikleri Kerkük’te gözaltına alınmış, ertesi gün de Amerikan askerî personeli eşliğinde Türkiye’ye gönderilerek, Irak’tan sınırdışı edilmişlerdi. Bu nedenle baskının yerel bir askerî densizlikten ziyade, “ABD devlet politikasının parçası” olduğuna dair oluşan kuşkular halen geçerliliğini sürdürmektedir.

    Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Vekili Baki İlkin’e göre, ABD askerleri, 4 temmuz günü KYB (Kürdistan Yurtsever Birliği) peşmergelerinin eşliğinde, toplam kırk araçlık bir konvoyla Süleymaniye’ye doğru yola çıkmışlar. Saat 14:30 civarında, 150 ABD askeri, tesiste arama yapmak üzere Süleymaniye’deki Türk Özel Kuvvetler Karargâhı’na gelmişler. Bir görgü tanığı, binanın arandığını, Türk bayrağının yırtılarak indirildiğini ve Türk Özel Kuvvet mensuplarının kelepçelenerek götürüldüğünü belirtmiş. İlkin, Kerkük-Süleymaniye bölgesinde bazı şahısların “Kerkük bugün kurtarıldı” dediği haberleşmelerin tespit edildiğini de kaydetmiş. (Not..:14 yıl sonra İslamcı terör örgütü IŞİD’in operasyonları gerekçesiyle Kerkük, Barzani peşmergeleri tarafından işgal edilmiştir.)

    Baskının sebebi olarak, Irak’ın işgalinin ardından 10 Nisan 2003 tarihinde Kerkük, 11 Nisan 2003 tarihinde de Musul’da tapu kayıtlarının tutulduğu devlet dairelerinin kürt peşmergelerce basılarak büyük ölçüde Türkmenlere ait olan kayıtların yakılması öncesinde bu kayıtların Süleymaniye’deki Türk özel kuvvet mensuplarınca kopyalanarak Türkiye’ye gönderildiği, baskının asıl nedeninin bu olduğu iddia edilmiştir.(2)

    04.07.1948’de imzalanan Türkiye- Amerika Birleşik Devletleri İktisadi İşbirliği Anlaşmasından 55 sene sonra stratejik işbirliği yaptığımız, sözde dost ve müttefik bir ülkenin yaptığı bu küstahlık iki ülke arasında deri bir yara açmış, yarım yüzyılı aşkın müttefiklik tarihinde ABD ile Türkiye arasında yaşanan en büyük kriz olarak tarihe geçmiştir.

    Zihinlerimizde “ABD’nin Türk askerlerinin başına çuval geçirmesi” olarak yerleşen TSK’yı itibarsızlaştırma olayı, bazı gelişmelerin de habercisiydi aslında. Sonraki yıllarda Türk Ordusuna kurulan kumpasla zirve yapmış, Genelkurmay Başkanı başta olmak üzere yüzlerce general, subay ve astsubay ve hatta sivil memur, sahte deliller ve (gerçek terörist olan) gizli tanıkların ifadeleriyle suçsuz yere hapislerde çürütülmüştür. Böylece Cumhuriyet tarihimizde görülmedik bir hukuksuzluk ve adaletsizlik yapılmış, insan hakları çiğnenmiş, Atatürkçü, Laik, Cumhuriyetçi askerlerimizin özgürlükleri ellerinden alınarak etkisizleştirilmişlerdir. Türk insanı, peygamber ocağı olarak gördüğü ve anketlerde daima en güvenilir kurum olarak nitelediği Ordusuyla ilgili iddialar karşısında abondone olmuş boksör gibi gelişmeleri şaşkınlıkla izliyordu. Türkiye üzerinde bir kısım medyanın desteğiyle yürütülen algı operasyonu amacına ulaşırken, Türk milleti kendi değerlerine yapılan saldırıların gerçek hedefini algılamakta güçlük çekmekteydi. Bu arada yıkıcı ve bölücüler kendi amaçlarına ulaşma yolunda çok önemli mesafeler almış, Devlet, Bayrak ve Türk kimliği tartışılır hale gelmiştir.

    Seneler sonra, 10 Mayıs 2017 İncirlik ABD üssünde, Türk-Amerikan işbirliği adına ABD’li Albay Kevin Leahy , DAEŞ le başarılı mücadelesinden dolayı madalya ve plaket vermek üzere düzenlenen resmi törende, Türk Ordusu adına Albay Orkun Özeller’i kürsüye davet eder. Kürsüye çıkan Başbuğ Atatürk’ün askeri Orkun Özeller, “Bize ödülü vermek isteyen sizler terörist YPG ile işbirliği içinde olanlarsınız. Bu ödülü kabul etmek onursuzluktur! Bu onursuzluğu ve ödülü reddediyorum!” diyerek kürsüden iner ve töreni terkeder. Türk Milletinin evladı, Atatürk’ün askeri Orkun Özeller’in tavrı ibret olsun.

    Süheyl ÇOBANOĞLU – RUBASAM Başkanı

  • Türkiye ve Rusya Karadeniz üzerinden yeniden bağlanıyor…

    Türkiye ve Rusya Karadeniz üzerinden yeniden bağlanıyor…

    Son yıllarda deniz yolculuğu da ticareti de önem kazanmaya başladı. Denizden ulaşım uzun sürüyorsa da fiyatlarda düşüş yaşanıyor. Uçakların ve kara yolculuğunun pahalı oluşu göz önünde bulundurulunca denizlerin önemi ortaya çıkıyor.

    Rusya ile ticaretimiz iyi. Deniz yolu ile ulaşım sağlanarak daha ucuz ve taze ürünler taşınabilecek. Üstelik deniz yolu taşımacılığı turizmi de canlandıracak.

    Soçi Rusya’nın tatil ve dinlenme merkezi. Trabzon ile Soçi arasındaki dostluk ve kardeşlik bağları da güçlenmiş olacak. Rusya’ya ulaşım da kolaylaşacak.

    Karadeniz’de deniz taşımacılığında yeni bir sayfa açılıyor. Trabzon Limanı ile Rusya’nın Soçi kenti arasındaki feribot seferlerinin yaklaşık 11 yıl sonra yeniden başlayacağı duyuruldu.

    Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası’nın çalışmaları sonucunda iki ülke arasında gerekli izin süreçleri tamamlandı ve güzergah, yolcu ve araç taşımacılığına yeniden açılacak.

    İlk etapta 300 yolcu, 200 otomobil, 6 otobüs ve 12 kamyon kapasiteli feribotun hat üzerinde hizmet vermesi bekleniyor.

    Yenilenen feribot seferlerinin Karadeniz bölgesindeki ticareti canlandırması ve Trabzon’un lojistik merkez konumunu güçlendirmesi bekleniyor. Bölgedeki ihracatçıların Rusya pazarına daha kolay ulaşması sağlanırken, turizm sektöründe ise güzergahın Soçi üzerinden Türkiye’nin Karadeniz kıyılarına daha fazla Rus ziyaretçi çekmesi öngörülüyor.

    Trabzon Büyükşehir Belediyesi yetkilileri, hattın iki ülke arasındaki ekonomik hareketliliğin yanı sıra kültürel alışverişi de artıracağını vurguluyor.

    Feribot seferlerinin başlaması için son hazırlıklar devam ediyor. Kesin başlangıç ​​tarihi, gemi filosunun teknik incelemelerinin tamamlanması ve iki ülke arasındaki nihai anlaşmaların ardından önümüzdeki haftalarda açıklanacak.

    Uzmanlar, söz konusu güzergahın yeniden canlandırılmasının Türkiye’nin Karadeniz’deki deniz ulaşım ağını güçlendireceğini ve bölge ekonomisine uzun vadeli ivme kazandıracağını belirtiyor.

    Trabzon-Soçi hattının yeniden açılmasıyla birlikte Karadeniz’de hem ekonomik hem de turistik hareketliliğin artması bekleniyor.

  • Türkiye tarih ve kültür kokuyor…

    Türkiye tarih ve kültür kokuyor…

    Türkiye, hemen her turisti memnun edecek konumda. Bizde alternatif turizm çok zengin. Bir tarih ve kültürün üzerinde oturan ülkemiz turizmde gerçek yerine oturmak üzere. Şimdi de mağara turizmi ile seyyahlara rehber olacağız.

    Anadolu’yu gezdikçe bugüne kadar el değmemiş mağaralar ve ilginç yapılarla karşılaşıyoruz. Gabar Dağı’ndaki görüntüler burada bir dönemin geçtiği ve insanların yaşadığı yer olarak öne çıkıyor. Bu dağın görüntüleri dünyanın hiçbir yerinde yok. Doğal güzellikler ve temiz hava sizi başka dünyalara götürüyor. Buradaki yaşam alanları bir zamanlar insanların yaşadıkları yerleri gözler önüne seriyor.

    Şırnak Güneydoğu Anadolu’da yer alan bir yerleşim merkezi. Doğal yapısı ve güzellikleri dillere destan olmuş. Medeniyetlere ev sahipliğinde bulunmuş. Yaşayan bir tarih. Gezip görenleri adeta büyülüyor.

    Şırnak’ın gabar dağı eteklerinde yer alan ve halk arasında “7 katlı apartman mağara” olarak anılan tarihi yerleşim yeri hem doğaseverlerin hem de tarih meraklılarının ilgisini çekiyor.

    Mağaranın içinde yaşam alanlarının yanı sıra ibadet ve eğitim amacıyla kullanılmış bölümler de bulunuyor. Bölgede yüzlerce mağaranın bulunması nedeniyle halk arasında manevi bir öneme sahip olan bu alan, doğa yürüyüşçüleri ve fotoğrafçılar için popüler hale gelirken, keşif tutkunlarına görsel bir şölen sunuyor.

    Anadolu’da daha ilginç görünümlü mağaralar da var.

    Güçlükonak ilçesi AK dizgin köyü Gabar Dağı Kırkağaç mevkiinde Gabar Dağı’nın sarp kayalıklarına oyulmuş eşsiz yapı, yedi farklı katmanda birbirine bağlı odacıklardan oluşuyor.

    Yöre halkı tarafından “Ulya Şeyhan” diye bilinen “7 katlı apartman mağara” adıyla anılmasının sebebi, bu katlı yapısının modern apartmanları andırması. Doğa yürüyüşleri için de bulunmaz bir yer.

    Gezgin olarak birçok yeri gezdiğini ve bu güzellikten mahrum kaldığı için üzgün olduğun ifade eden Devran Mola, “Milattan önce 2 bin 500 yıllara dayanan bir mağa şeklinde apartman odacıklar söz konusu. Daha önde gerek ev olarak gerek medrese olarak, diğer yaşam alanları olarak kullanmışlar.

    Büyük bir bölümü tahripten dolayı yıkılmasına rağmen halen apartman etkisini gösteriyor” dedi.

    Eskiden apartman yoktu. Gabar Dağı’ndaki bu 7 katlı mağara için “apartman” adı kullanılıyor. Belki de apartmanların yapılışına örnek olmuştur.

    Dilovan Mete ise şu açıklamayı yaptı:

    ”Şırnak’ın doğal güzelliklerinden her zaman mahrum bırakıldık. Böyle tarihi yerlere yeni 2 yıldır görmeye başladık. Burada hem apartman mağaralarını gezdik. Şırnak bölgesinin birçok tarihi yerleri oraların gelip görülmesi gereken alanlar. Buranın doğal güzellikleri var, dağın temiz havasını alıyoruz. Burada arkadaş gruplarımızla beraber doğa yürüyüşü yaptık. Piknik tadında geziler düzenledik, gelip görülmesi gerekilen bir yer”

    Tarihi yerleri gezmek için kulüp kurduklarını ve bu şekilde bölgeyi tanımak isteyen turistleri gezdirdiklerini aktaran Metin Baykara, apartman mağaraları bölgesini doğa severler için yürüyüş ve rota haline getirdiklerini ifade etti.

  • Türkiye, spor turizminde liderliğe oynuyor…

    Türkiye, spor turizminde liderliğe oynuyor…

    Sevindirici bir gelişme yaşanıyor. Türkiye, spor turizmine odaklanacak. Bu nedenle önce spor dostu oteller belirlenecek. Bakanlık kaynaklarına göre spor turizmi; ekonomi, tanıtım, kültürel etkileşim ve spor diplomasisi açısından bir alan olarak değerlendiriliyor. Aynı zamanda turizm gelirlerine yeni katkılar sağlanacak.

    Yapılan açıklamalarda Türkiye’de spor turizmi için yer ve koşulların var olduğu dile getirildi. Spor turizmi Türkiye ekonomisinin sürdürülebilir büyümesinde kilit rol oynayacak bir sektör haline getirmeyi hedefliyor.

    Eğer iyi organize edilir ve tutar ise kış turizmi diye bir şey de kalmaz. 12 ay turizm kendiliğinden oluşur.

    Türkiye, spor turizmini geliştirme hedeflerinin ve uluslararası tanıtım stratejisinin yükselticisini yerleştiriyor. Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın koordinesinde yürütülen çalışmaları, ülkedeki sadece spor organizasyonlarının ev sahibi değil, aynı zamanda spor kapsamının içeriğini ve hizmetini ihraç eden bir ‘lider ülke’ varlığını taşımayı amaçlıyor. 

    Bakanlık kaynaklarına göre spor turizmi; ekonomi, tanıtım, kültürel etkileşim ve spor diplomasisi açısından bir alan olarak değerlendiriliyor. 11’inci ve 12’nci Kalkınma Planlarıyla uyumlu şekilde geliştirilmiş yeni vizyon, spor turizmini Türkiye ekonomisinin sürdürülebilir büyümesinde kilit rol oynayacak bir sektör haline getirmeyi hedefliyor. Türkiye, sahip olduğu doğal güzellikleri, iklim esnekliği, ulaşım avantajı ve modern tesislerle dört mevsim spor yapılabilir bir destinasyon olma özelliğini güçlendiriyor. 

    Sport in Türkiye’ ödüllü dijital plaformun hayata geçirdiğiyle, kulüpler ve gruplardaki Türkiye’deki tesislere kolayca ulaşabiliyor. Ayrıca ‘Spor Dostu Otel’ akreditasyon sistemiyle konaklama tesislerinde yeni bir kalite standardı oluşturuluyor.

    Yüksek katılımlı kampları, katılımcı merkezleri ve sporculara erişilebilir altyapılar da uluslararası kulüplerin kamp tercihinde Türkiye’nin ödemesini artırıyor. Spor turizmi politikası sadece futbola odaklanmıyor; golf, triatlon, okçuluk, kano, dağcılık, su sporları ve geleneksel branşlar da stratejiye dahil ediliyor. Bu sayede spor sezonunun tamamına devam ederken, turizm gelirlerinin sürdürülebilir biçimde arttırılması hedefleniyor.

    Türkiye, son yıllarda UEFA Şampiyonlar Ligi finali, Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası, İslami Dayanışma Oyunları ve Dünya Göçebe Oyunları gibi organizasyonlara başarıyla ev sahipliği yaparak küresel arenada önemli bir marka haline geldi. 

    Uzmanlara göre 2030 yılı açısından küresel spor turizmi pazarının yaklaşık 2. sırada yer alması bekleniyor. Türkiye’nin bu pazardan payının artması için yerli üretim, sponsorluk destekleri ve gönüllülük bireysel modellerin değişmesi planlanıyor.

    Gençlik ve Spor Bakanlığı, ‘Türkiye’nin sadece ev sahibi ülke değil; Kendi markalarını, organizasyonlarını ve spor teknolojilerini ihraç eden bir küresel aktör olma yolunda ilerleme’ değerlendirmesinde bulundu.

  • “Türkiye spor kampları için ideal bir yer…”

    “Türkiye spor kampları için ideal bir yer…”

    Antalya’da faaliyet gösteren 5 yıldızlı oteller alt yapıları ile spor kamplarına da hizmet verecek Türkiye’nin spor kampları için ideal bir seçim olduğunu söyleyenler boşa konuşmuyor. Hemen her otelin çim sahası var. Kapalı salonları var. Yeme-içmede sorun yok. Hamam ve saunalar 24 saat hizmet veriyor. Size sadece mekan seçmek kalıyor.

    Avrupa’nın futbol hazırlık kamplarında pazar lideri olan Soccatours, etkileyici bir sezon geride kaldı. Son 12 ayda 2.000’den fazla takım hazırlık kampı sunan Soccatours, Avrupa pazarının lideri gücünü bir kez daha güçlendirerek uluslararası ağını daha da genişletti.

    Eğer Antalya’daki kamplar dolarsa Türkiye 12 ay turizme de damga vurur. Buna çok az kaldı.

    Almanya, Avusturya, İsviçre, İtalya, İspanya, Hırvatistan ve Hollanda dahil toplam 20 farklı ülke takımı, Soccatours kampa gitti.

    Avrupa çapında 280’den fazla futbol destinasyonuyla, Soccatours hem profesyonel hem de profesyonel kulüpler için en geniş profesyonel kamp olanakları sunuyor. Türkiye genişlemesinin merkezi Soccatours Avrupa’nın birçok bölgede faaliyet gösterse de Türkiye’ye özel bir kapasiteye sahip. Özellikle Antalya bölgesi, benzersiz seçenekler sayesinde kış kampları için önde gelen destinasyonlardan biri haline geldi.

    Sadece futbol değil, sporun her dalı için Antalya otelleri kaçırılmayacak bir fırsat.

    Bu nedenle Türkiye, Soccatours için yalnızca önemli bir pazar değil, aynı zamanda bir merkez oluşturur. Konu hakkında bir açıklama yapan Soccatours Türkiye Ülke Müdürü İlhan Çelikli, bu konuda şu açıklamayı yaptı:

     “Türkiye bizim için dünyanın en az sayıda kamp destinasyonlarından biri. Avrupa’nın dört bir yanından gelen kulüpler burada mükemmel koşullar altında bulunuyor – onlar bizim ise güçlü ve güvenilir bir ortaklıktan yararlanıyor. Birimlerini kurarak Türkiye’deki yerel varlıkları güçlendirdi. Böylece şirket yalnızca takımlara ve iyi hizmet sunmakla kalmayıp, aynı zamanda mevcut için de doğrudan, şeffaf ve uzun vadeli bir iş arkadaşı haline geliyor. İlhan Çelikli. “Biz buradayız çünkü bizimle birlikte Avrupa’nın en iyi kamp teklifini oluşturmak istiyoruz. İş ortaklarımız, her yıl çok sayıda takım Türkiye’den memnun olduğumuzdan emin olabiliriz- profesyonelce organize edilmiş, güvenilir şekilde sürdürülebilen ve yüksek kaliteye uygun bir şekilde.”

    Uluslararası güç – yerel kökler uluslararası ağ ve açık pazar yönetimiyle Soccatours Avrupa’da yeni standartlar belirleniyor. Futbol, ​​tenis veya koşu fark etmeksizin; Socca Group çatısı altında markalar Soccatours, Tennistours ve Swimtours, kulüpler ve barındırdığı profesyonel iş birliği, uzun vadeli planlama güvenliği ve sürdürülebilir başarı sunuyor.

  • Bir Romantik Halk: Irak’ın Kalbinde İnsan Hikâyeleri

    Bir Romantik Halk: Irak’ın Kalbinde İnsan Hikâyeleri

    Bir Romantik Halk: Irak’ın Kalbinde İnsan Hikâyeleri
    Paulien Bakker’in Eserinde Türkmen Gerçeği ve Kerkük’ün Anlamı

    Giriş

    Hollandalı gazeteci-yazar Paulien Bakker, 2010’ların başında yayımladığı Een romantisch volk: verslag uit een Iraakse oliestad adlı eseriyle, savaş sonrası Irak toplumuna insanî bir pencere açar.
    Batı medyasının “petrol, savaş, mezhep” üçlüsüne indirgediği Irak resmini kırarak, günlük hayatın içinden sesler sunar.

    Eserin merkezinde, Irak’ın petrol şehirlerinden biri olan ve etnik-kültürel mozaiğiyle bilinen Kerkük yer alır — Bakker’in gözünde yalnızca enerji kaynaklarının değil, hafızanın ve kimliğin de merkezi konumundadır.

    Yazarın Yaklaşımı: Romantizmden Gerçeğe

    Bakker’in kullandığı “romantik” kavramı, yüzeysel bir duygusallıktan değil, halkın yaşama direncine duyduğu hayranlıktan doğar.

    1- Kimliğin Sessiz Direnci
    Türkmenlerin dilini, geleneklerini ve mahalle kültürünü sürdürme çabası, Bakker’in gözünde “sakin ama kararlı bir direniştir.”

    2- Kadın ve Aile Odaklı Yaşam
    Türkmen kadınlarının gündelik hayatı, savaşın yıkıcılığına rağmen toplumu bir arada tutan en güçlü bağ olarak anlatılır.

    3- Kültürel Bellek
    Kerkük türkülerinin, edebî mirasın ve topluluk içi dayanışmanın, kimliğin en sağlam taşıyıcıları olduğu vurgulanır.

    “Ne oryantalist bir mesafe… ne romantik bir abartı: Bakker’in dili, gözlemci ama saygılıdır.”

    Kerkük: Kimliğin ve Petrolün Kesişim Noktası

    Eserin arka planında Kerkük’ün Irak içindeki jeopolitik ağırlığı sürekli hissedilir.
    Bakker’e göre Kerkük, yalnızca bir petrol şehri değil, Irak’ın kimlik haritasının mihenk taşıdır.

    Yazarın en dikkat çekici tespiti şudur:

    “Kerkük’ün geleceğini siyasi anlaşmalar değil, şehir sakinlerinin birlikte yaşama kültürü belirleyecek.”

    Bu yönüyle kitap, diplomatik analizlerden çok, yerel insan hikâyelerine dayalı bir sivil tanıklık niteliğindedir.

    Türkmenlere Dair Bakker’in Bakışı

    Paulien Bakker’in Türkmenlere yaklaşımı, Batı kaynaklarında sıkça eksik kalan bir pencereyi tamamlar:
    • Türkmenler “görünmeyen halk” değil, Irak’ın kültürel omurgasıdır.
    • Dil ve gelenek, siyasetin üstünde bir varoluş biçimidir.
    • Kerkük’teki kimlik mücadelesi, yalnızca “etnik rekabet” değil, aidiyetin yeniden inşasıdır.

    Bu insancıl bakış, Türkmenlerin Irak tarihindeki yerini empati ve derinlik ile anlatır.

    Eserin Yöntemi ve Üslubu

    Kitap bir roman değil; röportaj, gözlem ve kişisel tanıklıkları harmanlayan gazetecilik-edebiyatı karışımı bir saha raporudur.
    Okur, bir pazar yerinden petrol sahasına, oradan bir Türkmen ailesinin sofrasına taşınır, Irak’ın soyut gündemi somut insan hikâyelerine dönüşür.

    Kerkük’ün Önemi Üzerine Analitik Değerlendirme

    Kerkük, Bakker’in satırlarında bir kimlik laboratuvarıdır.
    Etnik sınırlar bulanıktır; insanlar hem Arapça hem Türkçe konuşur, hem doğuya hem batıya bakar.

    Bu yapı Irak’ın geleceği için:
    • Bir modeldir, çünkü çoklu kimliklerin bir arada var olabileceğini gösterir.
    • Bir uyarıdır, çünkü siyasi çıkarlar bu dengeyi kolayca bozabilir.

    “Bakker’in Kerkük’ü çatışmanın değil, bir arada yaşamanın potansiyelidir.”

    Sonuç: İnsan Hikâyeleriyle Hatırlanan Bir Şehir

    Een romantisch volk, Türkmenleri ve Kerkük’ü anlatırken bir halkın kimliğini koruma azmini merkeze alır.
    Yazar, Türkmenleri siyasetin değil insan hikâyelerinin öznesi yapar, bu da eserin kalıcılığını sağlar.

    “Gerçek petrol, topraktan değil, insanların hafızasından çıkar.”

    Kaynak Bilgisi

    Paulien Bakker (1976–)
    Hollandalı gazeteci ve yazar. Amsterdam Üniversitesi’nde psikoloji ve gazetecilik eğitimi aldı.
    Irak, Suriye ve Afganistan üzerine uzun yıllar saha araştırmaları yürüttü.
    Eseri: Een romantisch volk: verslag uit een Iraakse oliestad (Amsterdam: Atlas Contact, 2010)
    ISBN 978-90-450-1437-1

    Okura Soru

    Sizce Kerkük, bugün hâlâ bir birlik mozaiği olma potansiyelini koruyor mu, yoksa siyaset bu mozaiği kalıcı biçimde dağıttı mı?

    Ahmet Muratlı; Irak Türkmen toplumu temsilcisi ve dış ilişkiler uzmanı

  • Gaziantep THY ile dünyaya ihracat yapıyor…

    Gaziantep THY ile dünyaya ihracat yapıyor…

    Gaziantep üreten bir kentimiz. Aynı zamanda ürettiğini ihraç da yapabiliyor. Gaziantep tarih ve kültür yapısı ile turistlerin de uğrak yeri. Yılda 1 milyonun üzerinde turiste hizmet veriyor. Yeme-içme konusunda sorun yok. Burada enflasyon ve pahalılık gündeme gelmiyor.

    Kebabın ve baklavanın patronu Gaziantep üretilen bu yiyecekleri Amerika’ya kadar ihraç ediyor. Kente gelip kendisine has yiyecekleri yerinde tadanlar da var.

    Tarihi, gastronomi ve içeriğiyle turizmin yükselen değerlerinden olan Gaziantep, Büyükşehir Belediyesi, Gaziantep Valiliği ve Türk Hava Yolları iş birliğiyle ulusal ve uluslararası platformlarda tanıtılacak.

    Türk Hava Yolları bugün dünyanın en önemli hava yollarından biri haline gelmiş bulunuyor. THY Türkiye’nin tanıtımında da üst seviyede yararlı çalışmalarda bulunuyor.

    THY Yönetim Kurulu ve İcra Komitesi Başkanı Ahmet Bolat, yaptığı açıklamada Gaziantep için 2025 yılında yurt dışında 19 tanıtım turu yapıldığını, 2026 yılı için de 23 tanıtım turu yapıldığını belirtti. Gazi kartının ihracatında lojistik rakamlarla THY’nin parasal olarak paylaşan Bolat, bu yıl kaliteli 72 ülkede hava kargo ile taşındığını aktardı. 323 tonluk dış hat kargosunun 200 tonunda Gaziantep üretimi olduğunu belirten Bolat, 110 tonluk rekor bir taleple Avustralya’ya taşınmadığını ifade etti.

    Hava kargo ile Gaziantep’ten 200 tonluk ihracat göstermekte olan THY Yönetim Kurulu ve İcra Komitesi Başkanı Ahmet Bolat, “Uzun yıllardan beri Türkiye’nin hizmetinde olan Gaziantep gibi şehirler için özel yatırımlar yapıyor, bu şehirleri oluşturmaları şekilde konumlandırıyoruz” dedi.

    Köklü tarihi, 5 antik kente ev sahipliği yapma, gastronomi ve bunlarla turizmde yükselen değerlerden olan, Gaziantep’in ulusal ve uluslararası platformlarda tanıtımı için Türk Hava Yolları (THY) ile yapılan iş birlikleri ve tanıtımlar oluşturuldu.

    Kamu kuruluşları, üniversite rektörleri, STK temsilcileri ve THY üyelerinin katıldığı Zeugma Mozaik Müzesi Konferans Salonu’ndaki toplantıda, kentsel turizm potansiyelinin sunulduğu, yurt içi ve yurt dışı destinasyonlarda Gaziantep markasının devam ettiği, gastronomi turizminin değerlendirilmesinde fikir alışverişinde bulunuldu.

    Toplantıda Gaziantep merkezli 10 şehirdeki 17 kültürel varlığı kapsayan destinasyonda hedeflere ulaşmak için uluslararası tanıtım ve iş birlikleri, tematik tur paketleri, merkezi merkez ve altyapı gelişimi, hedef pazarlar olan Asya, Uzak Doğu ve Amerika’dan gelecek hedefe yönelik tanıtım çalışmaları, influencer, basın ve acente iş birlikleri olmak üzere çeşitli konularda irdelendi.

    THY’nin gelecek hedefi içinde sadece turizm ve taşıma açısından değil şehrin sanayisiyle ortak çalışmaların yapılabileceğini aktaran Bolat, üniversiteler ve Teknopark şirketleriyle projelerin yürütülebileceğini söyledi. Bolat, “Türk Hava Yolları’nın geçmişine bir dönem sadece 65 uçağı vardı. Bunların 11’i geniş gövdeli, geri kalan dar gövdeliydi.

    Ancak cumhurbaşkanlarımızın havacılığa yönelik görüntülemeleri ve şimdiye kadar yapılan büyük yatırımlar sayesinde Türk Hava Yolları bugün dünyanın en önemli hava yollarından biri haline geldi.

    Son 20 yılda Türk Hava Yolları yüzde 12 oranında büyüme sağladı. Bu oran, dünyanın yaklaşık 3,5 katı. Yani dünya 3,5 iken, THY 12 büyüdü. 65 uçaktan bugün 515 uçağa ulaştık. 24 saat içinde erişilebiliyor. İstanbul Havalimanı üzerinden ortalama 2,5 saat içinde çok sayıda bağlantı kurulabiliyor. İç hatlarda da pandemi öncesi dönem olan 2019’a göre yüzde 33 oranında büyüme sağladık” dedi.

  • Çin- Rusya işbirliği pekişti…

    Çin- Rusya işbirliği pekişti…

    Zaten bekleniyordu. Çin ile Rusya her alanda iş birline “evet” dedi. Rusya ile Çin tüm alanlarda iş birliğini güçlendirme konusunda anlaştı. Çin-Rusya ilişkilerini korumak, sağlamlaştırmak ve geliştirmek iki taraf için de stratejik bir tercih olarak öne çıkıyor. Bu anlaşma ile Amerika’nın da önü tıkanmış oluyor.

    Çin’in hedefinde Tayvan var. Şimdi Tayvan için daha esnek hareket edilecek. Tayvan’a giden yollar Amerika’ya kapatılacak. Çin, bu noktada Rusya’nın desteğini görmüş olacak.

    Bu anlaşmada dış zorluklara uygun şekilde karşılık verme gibi cümleler de var. Kısacası Her alanda yapılacak anlaşma savaş alanında da geçerli olacak.

    Karşılıklı yatırımlar ve ortak projeler desteklenecek. Gençler her iki ülkenin okullarında okuyabilecek.

    Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Rusya Başbakanı Mihail Mişustin ile Pekin’deki Büyük Halk Salonu’nda bir araya gelerek, “tüm alanlarda iş birliğini güçlendirme ve dış zorluklara uygun şekilde karşılık verme” konusunda anlaştı.

    Rusya Başbakanı Mihail Mişustin, resmi ziyaret gerçekleştirdiği Çin’de temaslarını sürdürüyor. Mişustin, dün Çin Başbakanı Li Qiang ile görüşmesinin ardından bugün Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile bir araya geldi. Pekin’deki Büyük Halk Salonu’nda bir araya gelen ikili, iki ülke arasındaki iş birliğini güçlendirme çalışmalarını ele aldı.


    Çin devlet medyasının bildirdiğine göre, Çin Devlet Başkanı Xi görüşmede, Mişustin’e “Çin-Rusya ilişkileri, çalkantılı dış ortama rağmen, daha yüksek düzeyde ve daha kaliteli gelişmeye doğru istikrarlı bir şekilde ilerliyor. Çin-Rusya ilişkilerini korumak, sağlamlaştırmak ve geliştirmek iki taraf için de stratejik bir tercihtir” dedi.

    Görüşmede, iki ülkenin iş birliğini geliştirebileceği ve büyüme için yeni alanlar oluşturabileceği enerji, tarım, uzay, dijital ekonomi ve yeşil kalkınma gibi sektörler vurguladı.

    Kremlin’den yapılan açıklamada, Mihail Mişustin’in ziyaretinin, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı nedeniyle ağır Batı yaptırımları altında bulunduğu ve Çin ile ticaretteki son yavaşlamayı durdurmaya çalıştığı bir dönemde gerçekleştiğine dikkat çekildi.

    Rusya hükümetinin internet sitesinde yayımlanan ortak bildiride, iki ülke “tüm alanlarda iş birliğini güçlendirme ve dış zorluklara uygun şekilde karşılık verme” konusunda anlaştı.

    Rus haber ajansı TASS ise Rus Başbakan Mişustin’in, her iki taraf için de karşılıklı yatırımları ve ortak projeleri desteklemek adına elverişli şartlar oluşturmaya devam etmenin önemli olduğunu söylediğini aktardı.

  • Felsefe, Devlet Kurma ve Silahlı Kuvvetlerin Müziği ile Dansın: Medeniyetin Dili Türkçe ve Bir Başka Medeniyet Dili Olan Danca Arasındaki Ahenk, Telaffuz ve Gramer Farkı

    Felsefe, Devlet Kurma ve Silahlı Kuvvetlerin Müziği ile Dansın: Medeniyetin Dili Türkçe ve Bir Başka Medeniyet Dili Olan Danca Arasındaki Ahenk, Telaffuz ve Gramer Farkı

    Dil, insanın varoluşunu anlamlandırmasının en temel aracıdır. Felsefi düşünce, dilin sınırları içinde şekillenir; bir toplumun felsefi üretimi, onun dilsel yapısının yansımasıdır. Bu bakımdan her medeniyet, dilinin imkanlarıyla düşünür, sanatını o dilin estetiğiyle kurar ve devletini onun mantığıyla inşa eder. Dilin yapısı yalnızca kelimelerin biçimini değil, aynı zamanda düşüncenin yönünü belirler.

    Türkçe, binlerce yıllık bir tarihsel süreklilik içinde şekillenmiş, devlet kurma iradesiyle özdeşleşmiş bir dildir. Orhun Yazıtları’ndan Cumhuriyet dönemine kadar Türkçe, hem siyasî düzenin hem kültürel kimliğin taşıyıcısı olmuştur. Danca ise kuzey Avrupa’nın rasyonalist ve hümanist geleneği içinde gelişmiş, bireysel özgürlük, ölçü ve toplumsal denge düşüncesinin dilsel karşılığı olmuştur. Her iki dil de kendi medeniyetlerinin temel ilkelerini dilbilgisel yapısına, ses düzenine ve ifade tarzına işlemiştir.

    Bu makale, felsefi ve kültürel bir perspektiften hareketle Türkçe ile Danca’yı karşılaştırmalı biçimde ele alır. Makale, Dillerin yalnızca ses ve gramer farkları değil, aynı zamanda toplumsal kurumlarla, özellikle devlet, ordu, müzik ve dans gibi sembolik alanlarla olan ilişkisi incelemektedir. Dilin medeniyet içindeki işlevi, yalnızca bir iletişim sistemi değil, bir anlam dünyasının inşası olarak yorumlar.

    Burada ele alınan dil konusundaki esas amaç iki farklı medeniyetin dili arasında “ahenk” kavramı üzerinden bir düşünsel bağ kurmaktır. Ahenk, yalnızca fonetik uyum anlamına gelmez; toplumsal düzen, sanatsal ifade ve siyasal örgütlenme biçimlerinin de içsel tutarlılığını ifade eder. Bu yazıdaki ise Türkçe ve Danca’nın ahenk anlayışı, iki medeniyetin felsefi yönelimlerini aydınlatmaktadır.

    Özetle bu makale, dilin bir medeniyetin hem kurucu hem de yansıtıcı gücü olduğunu savunur. Türkçe, doğu bilgelik geleneğinin dinamizmini taşırken; Danca, kuzeyin soğukkanlı düzen anlayışını temsil eder. Bu iki yaklaşımın karşılaştırılması, yalnızca dilbilimsel değil, aynı zamanda felsefi bir incelemedir.

    Felsefi Temelde Dil ve Devlet Kurma

    Devletin oluşumu, dilin düşünsel kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir. Her toplum, dünyayı kendi dilinin sınırları içinde algılar (Wittgenstein, 1953). Türkçe’de “devlet” kavramı, kök itibariyle “devir” ve “devran” sözcükleriyle akrabadır. Bu etimolojik bağ, Türk siyasi kültürünün döngüsel zaman anlayışını ve tarihsel süreklilik fikrini yansıtır. Devlet, sürekli yenilenen bir ilahi düzenin dünyevi tezahürü olarak görülür. Bu bakımdan Türkçe, devletin metafizik boyutunu içinde barındırır; her kelime, tarih boyunca “kut”, “nizam” ve “adalet” kavramlarıyla anlam kazanmıştır (İnalcık, 2000).

    Danca’da “state” veya “stat” kavramı, sabitlik, kurumlaşma ve düzen fikrini çağrıştırır. Bu terim, Latince status kökünden gelir ve “duruş”, “konum” anlamındadır. Böylece Danimarka’nın siyasal kültüründe devlet, sürekliliği değil, düzeni temsil eder. Türkçedeki döngüsellik, Danca’da doğrusal rasyonaliteye dönüşür. Bu fark, dilin felsefi temelindeki zaman anlayışının da farklı olduğuna işaret eder: Türkçe zamana döngüsel, Danca ise doğrusal bir kategorik düzen olarak yaklaşır.

    Felsefe açısından dilin devlet kurma işlevi, birey ile toplum arasındaki anlam birliğini sağlamaktır. Türkçede kelimelerin türetilebilirliği, kavramlar arasında mantıksal bir ağ kurulmasını kolaylaştırır. Bu durum, Türk düşünce geleneğinde toplumsal birlik fikrini güçlendirir. Danca’da ise kavramlar daha katıdır; bu da bireyin devlete karşı özerkliğini dil düzeyinde bile korur (Sapir, 1921). Böylece dil yapısı, devlet felsefesiyle örtüşür hale gelir.

    Türk devlet geleneğinde söz, fiilin önündedir. “Söz ağızdan çıkar, devlet kurulur.” Bu anlayış, dilin kurucu bir güç olduğunu gösterir. Orhun Yazıtları’nda Bilge Kağan’ın ifadeleri, devletin varlığını “söz” aracılığıyla ilan eder. Danimarka tarihinde ise söz, kurumsal düzenin devamını sağlayan bir “hukuk dili” işlevi görür. Bu nedenle Türkçe performatif bir dilken, Danca normatif bir dildir.

    Böylelikle, netice itibarıyla, dil, devletin ontolojik temelidir. Türkçe, sürekli yeniden doğan bir devlet fikrini; Danca ise durağan bir düzen fikrini ifade eder. Bu fark, iki medeniyetin tarihsel dinamikleriyle paraleldir: biri fetih, diğeri hukuk merkezlidir. Dolayısıyla felsefi düzlemde Türkçe hareketin, Danca ise istikrarın dilidir.

    Silahlı Kuvvetler, Müzik ve Dansın Kültürel Bağlamı

    Müzik ve dans, askeri disiplinin estetik biçimleridir. Türk tarihinde Mehterhâne, yalnızca bir ordu bandosu değil, bir metafizik düzenin sesidir. Mehter müziğinin kökeni, Orta Asya’daki davul ve zurna ritimlerine dayanır; bu ritimler, savaşın ritmiyle evrenin ritmini birleştirir (Berkes, 1998). Her vuruş, Tanrı’ya bir yakarış, her ezgi devletin kudretinin yankısıdır. Türk ordusunda müzik, moralin ve maneviyatın sembolü olarak işlev görür.

    Danimarka’da ise askeri müzik geleneği 19. yüzyılda şekillenmiştir. Özellikle Slesvig-Holsten yenilgisinden sonra ulusal birliğin yeniden kurulmasında müzik önemli bir rol oynamıştır (Lundgreen-Nielsen, 2004). Danimarka askeri bandoları, savaşın değil barışın melodisini temsil eder. Bu fark, iki kültürün savaş anlayışındaki derin ayrılığı yansıtır: Türk kültüründe savaş, kutsal bir görevdir; Danca kültüründe ise tarihsel bir zorunluluk.

    Dans da aynı şekilde askeri disiplinin sembolik bir formudur. Türk halk dansları, özellikle zeybek ve halay, toplumsal birlik ve cesaret duygusunu pekiştirir. Bu danslarda ritim, kolektif hareketin düzenini sağlar. Danca dans kültüründe ise ölçü ve zarafet ön plandadır; topluluk hareketi bireysel uyumla dengelenir. Bu fark, toplumsal hiyerarşinin estetik düzlemdeki yansımasıdır.

    Her iki kültürde de müzik ve dans, dilin ritmik yapısıyla paraleldir. Türkçe’de ünlü uyumu ve hece düzeni, müziğin ritmini çağrıştırırken; Danca’nın tonlamalı yapısı, kuzey müziğinin melodik karakterine karşılık gelir. Dolayısıyla dil ve müzik, bir medeniyetin aynı zihinsel kalıbının iki farklı tezahürüdür.

    Böylelikle, özetle, Türk müziği hareketin, Danca müziği ise dengenin estetiğidir. Bu durum, silahlı kuvvetlerin kültürel kimliğine de yansır. Türk ordusu ritimle yürür, Danca ordusu düzenle durur. İki durumda da müzik, devletin varoluş biçimini seslendirir.

    Türkçe ve Danca Arasındaki Ahenk, Telaffuz ve Gramer Farkı

    Ahenk kavramı, yalnızca seslerin uyumu değil, aynı zamanda düşüncenin içsel düzenidir. Türkçede büyük ve küçük ünlü uyumu, kelimeler arasında doğal bir melodik bağ kurar. Bu özellik, Türkçe’yi ritmik bir dil haline getirir (Ercilasun, 2012). Danca’da ise ses uyumu yerine tonlama hâkimdir. Kelimeler arasında melodik iniş çıkışlar vardır, ancak bu müzikalite içe kapalıdır. Türkçe dışa dönük bir ahenk, Danca içe dönük bir tını taşır.

    Telaffuz açısından Türkçe açık ve doğrudur. Her harf, tek bir sesle karşılanır; anlam, biçimle tam bir uyum içindedir. Danca ise yazıldığı gibi okunmayan, ses düşmeleriyle dolu bir dildir. Bu durum, Danimarka kültüründe anlamın doğrudan değil, dolaylı yollarla iletilmesine neden olur. Türkçe açıklığın, Danca ise kapalılığın temsilcisidir.

    Gramer düzeyinde Türkçe eklemeli, Danca çekimlidir. Türkçe’de anlam kökten türetilir; Danca’da ise sözdizimsel ilişkilerden doğar. Bu fark, düşüncenin örgütlenme biçimini belirler: Türkçe, kavramları inşa eden bir dildir; Danca, onları bağlamsal ilişkiler içinde yeniden üretir. Bu nedenle Türkçe sistematik bir mantığa, Danca ise esnek bir yoruma dayanır.

    Bu dil farkları, düşünce biçimlerine doğrudan yansır. Türkçede bir cümle, neden-sonuç zinciriyle ilerler; Danca’da ise düşünceler karşıtlık ve tamamlayıcılık ilişkileriyle kurulur. Dolayısıyla Türkçe düşünceyi kurar, Danca düşünceyi yorumlar.

    Sonuç olarak nihayetinde, Türkçe, mimari bir yapıya sahip bir dildir; kelimeler anlamı taşır ve düzen kurar. Danca ise resimsel bir dildir; kelimeler anlamı yansıtır ve bağlama uyarlar. Her iki dil de medeniyetlerinin zihin yapısının dilbilimsel izdüşümüdür.

    Dil, Kültür ve Medeniyet Bağı

    Dil, bir medeniyetin hem aynası hem de motorudur. Türkçe, doğunun bilgelik geleneğini taşır; söz, eylemin önündedir. Bu durum, Türk toplumunun tarih boyunca ahlaki ilkeleri ön plana çıkaran yapısıyla ilgilidir. Danca ise kuzeyin akılcı ve ölçülü tavrını yansıtır; burada düzen, etik kategorilerin önündedir.

    Kültür, dilin uygulamalı biçimidir. Türk kültüründe ritim, ahenk ve sözlü geleneğin sürekliliği baskındır. Danca kültüründe ise yazılı hukuk, bireycilik ve toplumsal sorumluluk ön plandadır. Bu fark, dilin estetik biçimlerinden toplumsal kurumlara kadar geniş bir etki yaratır.

    Türkçe’nin tarihsel gelişimi, göçebe kültürün hareketliliğinden yerleşik devlet yapısına evrilmenin bir öyküsüdür. Danca ise Orta Çağ kilise dilinden modern demokratik dile geçişin bir örneğidir. Her iki dil, tarihsel dönüşümün felsefi anlamını içinde taşır.

    Medeniyetler dilleriyle yaşar. Türkçe’de “medeniyet” kelimesi “şehirli olmak”tan türemiştir; bu, toplumsal birliği, düzeni ve insan merkezli yapıyı ifade eder. Danca’da civilisation terimi, insanın doğaya karşı kazandığı kültürel üstünlüğü vurgular. Bu fark, medeniyetin yönelimini belirler: Türkçede topluluk odaklı, Danca’da birey odaklı.

    Son tahlilde, iki dil, insanın varoluşunu farklı biçimlerde anlamlandırır. Türkçe’nin dinamizmi, Danca’nın dengesini tamamlar. Bu iki yaklaşım, medeniyetin iki kutbu gibi düşünülebilir: biri hareketin felsefesi, diğeri düzenin metafiziği.

    Sonuç

    Genel hatlarıyla değerlendirildiğinde, felsefe, devlet kurma, müzik ve dil; bir medeniyetin birbirine bağlı halkalarıdır. Türkçe ve Danca, iki farklı coğrafyanın sesi olsa da insanın anlam arayışında ortak bir noktada buluşur. Türkçe, doğrudanlık ve ritmik açıklığıyla varoluşu kurar; Danca, ölçü ve uyumuyla varoluşu dengeler.

    Netice itibarıyla, bu iki dilin felsefi karakterleri, birbirini dışlayan değil, tamamlayan niteliktedir. Türkçe’nin dinamizmi, hareket ve dönüşümün felsefesine karşılık gelirken; Danca’nın denge ve ölçülülüğü, istikrarın metafiziğini temsil eder. Dolayısıyla iki dil, insan zihninin farklı işleyiş biçimlerini, yani yaratıcı sezgi ile analitik düşünceyi sembolize eder.

    Özetle, dil, bir medeniyetin yalnızca aracı değil, aynı zamanda taşıyıcısıdır. Türkçe’nin üretken ek sistemi, düşünceyi adım adım kurarken; Danca’nın çekimli yapısı, kavramlar arasında esnek ilişkiler kurar. Bu farklılık, iki toplumun dünyayı algılama biçimlerinin zenginliğini ortaya koyar.

    Nihayetinde, Türkçe ve Danca arasındaki farklar, yalnızca fonetik ya da gramatik değil, aynı zamanda felsefi, estetik ve etik düzeydedir. Türkçe hareketin, Danca dengenin sesi olarak medeniyetin evrensel melodisinde birbirini tamamlar.

    Son tahlilde, Türkçe’nin ritmik açıklığı ile Danca’nın ölçülü derinliği birleştiğinde, dilin evrensel ahengi ortaya çıkar. Böylece iki dil, iki kültür ve iki düşünce biçimi, medeniyetin çok sesli senfonisinde birbirini tamamlayan notalar haline gelir.

    Kaynakça
    • Berkes, N. (1998). Türkiye’de Çağdaşlaşma. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
    • Ercilasun, A. B. (2012). Türk Dili Tarihi. Ankara: Akçağ Yayınları.
    • İnalcık, H. (2000). Devlet-i Aliyye. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
    • Lundgreen-Nielsen, F. (2004). Danish National Identity and Music in the 19th Century. Copenhagen: Museum Tusculanum Press.
    • Sapir, E. (1921). Language: An Introduction to the Study of Speech. New York: Harcourt, Brace.
    • Wittgenstein, L. (1953). Philosophical Investigations. Oxford: Blackwell Publishing.

  • Emekliler kuru ekmeğe muhtaç hale geldi…

    Emekliler kuru ekmeğe muhtaç hale geldi…

    Ekonomi iyice çöktü. Ayağa kalkacak hali de yok. 23 yılını dolduran AKP, ülkeyi 2002’nin bile gerisine götürdü. Enflasyon ve pahalılığın bugüne kadar önlenememiş olması uygulanan politikaların yanlışlığını ortaya koyuyor.

    Türkiye pahalı ülke haline geldi. Yurt dışında bizi sevmeyenler bunu kullanıyor. Çok kısa zamanda bu imajı silecektik silemedik.

    Enflasyon ve pahalılığı önleyemezsek sınıf atlayamayız. Yıllardır bozulan ekonomi için adımlar atılıyor ancak yerinden oynamıyor.

    Bu sene emeklilere az maaş verildi. Emekli ve dar gelirliler neredeyse kuru ekmeğe muhtaç hale getirildi. Emekli, etin yüzünü bile göremiyor.

    3 yıl içinde her gün biraz daha yoksullaşan vatandaş AKP sayesinde AKP sayesinde ‘boş tost’, ‘boş baklavayla’ bile tanıştı. Gıda fiyatları o kadar arttı ki, makarna sofranın baş tacı oldu. Kimse kolay kolay çarşı-pazara çıkamıyor. Çünkü para yok. Parası olan da yetiştiremiyor.

    İktidarın “Eski Türkiye” adını verdiği dönemden bugüne Türk halkının hayatındaki en büyük değişim, içine girdiği yoksulluk batağı oldu. Bir zamanlar orta direk sayılan ve ikramiyesiyle ev alıp oğlunu evlendiren emekli, 23 yılın sonunda kuru ekmeğe muhtaç hale geldi.

    Geçen yıllar içinde enflasyon yükseldikçe yükseldi, alım gücü düştükçe düştü. Eskiden iş bulma kaygısı bilmeyen üniversiteliler, artık işsizler ordusunun neferi oldu.

    Etin kokusunu, meyvenin-sebzenin tadını unutan Türk halkı, ‘boş tostla’, ‘boş baklavayla’, ‘askıda faturayla’ tanıştı. Makarna dağıtmayı gelenek haline getiren AKP halkın büyük bölümünü her gün makarna kaşıklar hale getirdi.

    23 yılda çöken ekonomi, toplumun dokusunu da bozdu. Şiddet sarmalına giren memleketin eski halinden eser kalmadı.

    Orta direk kalmadı. Ya çok zengin ve para babası kaldı, ya da kuru ekmeğe talim eden. Sıkıntı giderek büyüyor. Bir de kirada oturuyorsanız yandınız.

    Bu satırlar yazılırken emekli maaşları için yeni yılda yüzde 10.3 zam yapılacağı duyuruluyordu. Bu zam yeter mi? Birileri emekli ve dar gelirlilerle dalga geçmeye başladı.

    Her alanda etkisini artıran teknolojik gelişmeler işitme cihazlarının sunduğu deneyimi de iyileştiriyor. Son teknoloji ile donatılmış işitme cihazları hayat kalitesini arttırıyor.

    İşitme sağlığı konusundaki farkındalığın artması ve cihazların sunduğu kolaylıklar Türkiye’de her geçen gün daha fazla işitme kayıplı kişinin cihaz kullanmaya başlamasını sağlıyor.

    İşitme kaybı, tahmin edilenden daha sık görülüyor. Türkiye’de yaklaşık 9 milyon kişinin işitme kaybı ile yaşadığı biliniyor ancak son teknoloji ile geliştirilmiş işitme cihazları ve düzenli kontrollerle işitme kaybına destek olunabiliyor.

    İşitme kaybı çok yaygın bir sağlık sorunu olsa da belirtileri yaşayan birinin bunu kabul etmesi ya da dile getirmesi yıllarını bulabiliyor.

    İşitme kaybı olan kişiler;

    • “Duyuyorum ama anlamıyorum” diyerek sesleri duyduklarını ama söylenenleri anlamakta zorlandıklarını
    • Sık sık söylenenleri tekrar ettirme ihtiyacı duyduklarını
    • Özellikle kalabalık ve gürültülü ortamlarda sohbeti takip edemediklerini belirtirler.
    • Bununla birlikte sesin geldiği yönü de tayin etmekte zorlanırlar.

    Kulaklarımız dışarıdan gelen tüm sesleri alıp, beyne iletmek için bir aracıdır. Kulaktan beyne giderken uğranılan her durakta sesler temizlenmeye ve anlam kazanmaya başlar beyne ulaştığında ise tam olarak anlamlandırılır.

    İşitme kaybı ile, kulak daha az işitmeye başlar ve beyne giden yolculukta seslerin kalitesinin azalmasına yol açar. Bununla birlikte duyuyorum ama anlamıyorum demeye başlarız.

    Yaşlandıkça iç kulakta meydana gelen değişikliklerden kaynaklı aşınma ve yıpranma kademeli olarak işitmenin etkinliğini azaltır. İşitme zayıflamaya başladığında, alçak sesle yapılan konuşmaları, kadın ve çocuk sesi gibi yüksek frekanstaki sesleri duymak güçleşir. Yaşa bağlı işitme kaybı, arka planda gürültü olan durumlarda konuşmanın parçaları işitilebiliyor olsa bile takip etmeyi çok güçleştirebilir.

  • Kaybedilen Fırsatlar ve Ortadoğu Koridoru’nun Gerçek Hikâyesi

    Kaybedilen Fırsatlar ve Ortadoğu Koridoru’nun Gerçek Hikâyesi

    Türkiye’nin açıkladığı yeni “Ortadoğu Koridoru” projesi, Avrupa’dan başlayarak Türkiye, Suriye ve Ürdün üzerinden Körfez’e ulaşacak kara taşımacılığı hattını hedefliyor. İlk bakışta sıradan bir lojistik hamle gibi görünse de, bu adım aslında bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendirecek stratejik bir gelişmedir. Ancak bu tabloda Irak’ın tamamen dışarıda bırakılması, en dikkat çekici noktadır.

    Yılların birikimi: Irak’ın kendi kendini dışarıda bırakması

    Türkiye, son yirmi yıl boyunca defalarca Irak üzerinden Avrupa–Körfez eksenini birleştirme girişiminde bulundu. Her defasında da farklı gerekçelerle bu projelerin önü kesildi. Güvenlik, gümrük, milis baskısı ve siyasi çekişmeler, Irak’ı fiilen “geçişsizlik ülkesi” haline getirdi.

    Oysa Ovaköy Sınır Kapısı açılmış olsaydı, Türkiye’den Musul’a, oradan Basra Körfezi’ne uzanan en kısa ve en güvenli kara hattı bugün işler durumda olacaktı. Ancak yıllar süren oyalamalar, kuzeydeki yerel yönetimlerin çıkar çatışmaları ve Bağdat’ın merkeziyetçi yaklaşımı bu imkânı ortadan kaldırdı.

    Kuzeyde engeller, güneyde milis duvarı

    Irak’ın kuzeyinde faaliyet gösteren bölgesel yönetim, zaman zaman gümrük vergilerini artırarak, yol geçiş izinlerini keyfi biçimde uygulayarak ve taşımacılık kotaları koyarak bu hattın açılmasını zorlaştırdı. Türkiye ile yapılacak doğrudan bir ticaret koridorunun, kendi ekonomik çıkarlarını zayıflatacağını düşünen bu yaklaşım, hem Irak’ın bütününe hem de bölgesel kalkınmaya zarar verdi.

    Öte yandan güneyde, özellikle Bağdat ve Basra çevresinde etkin olan silahlı milis grupları, ticari hatların güvenliğini tehdit eden bir başka unsur oldu. Zaman zaman bu grupların denetim noktaları ve “geçiş harçları”, uluslararası nakliyeciler için caydırıcı hale geldi. Bu nedenle yatırımcı ve taşımacıların büyük bölümü daha güvenli ve istikrarlı alternatif rotalara yöneldi.

    Türkiye’nin cevabı: kendi yolunu çizmek

    Bütün bu gecikmelerin ardından Türkiye, beklemekten vazgeçti. Şimdi Suriye ve Ürdün üzerinden yeni bir kara koridoru inşa ederek, Avrupa ile Körfez arasında alternatif bir hat oluşturuyor. Bu hattın Irak rotasından daha kısa, daha ucuz ve daha güvenli olması, Türkiye’nin elini güçlendirirken, Irak’ın “Kalkınma Yolu” projesini rekabet dışı hale getirme potansiyeli taşıyor.

    Irak için tehlike çanları

    Bu gelişme, Bağdat’ın yıllardır gururla sunduğu “Kalkınma Yolu” projesi için ciddi bir alarm zili niteliğinde. Çünkü Türkiye’nin yeni koridoru devreye girdiğinde, Körfez–Avrupa taşımacılığında Irak hattına olan talep büyük ölçüde azalacak. Böylece Irak’ın kara taşımacılığına dayalı gelir beklentileri zayıflayacak; proje neredeyse yalnızca deniz–demiryolu kombinasyonuna sıkışacak. Bu ise, yatırımcı ilgisini azaltacak ve finansal sürdürülebilirliği tehlikeye sokacaktır.

    Bağdat’ın yönetim zaafı

    Bugün Irak hükümeti, projeyi geliştirmek yerine danışman firmaları denetleyecek yeni danışmanlar atamakla meşgul. Bu yaklaşım, yapıcı çözümler yerine bürokratik karmaşayı büyütüyor. Oysa yapılması gereken, masa başı raporlar değil, sahada güvenlik, koordinasyon ve ekonomik bütünleşme adımlarıdır.

    Çıkış yolu hâlâ var

    Irak hâlâ denkleme dönebilir. Bunun yolu,
    • Ovaköy Sınır Kapısı’nın süratle açılması,
    • Türkiye ile ulaşım ve gümrük koordinasyonunun ortak komiteyle yürütülmesi,
    • Milislerin etkisiz hale getirilip güvenli geçiş garantisinin sağlanması,
    • Kuzey ve güney arasında tek elden yönetilen bir ulaştırma stratejisinin oluşturulmasıdır.

    Ancak bu adımlar ertelenirse, sadece yollar değil, fırsatlar da Irak’ın etrafından geçecektir.

    Sonuç

    Ortadoğu Koridoru, bir uyarıdır. Bu uyarı, Irak’a “dışlandığın için değil, kendi elinle dışarıda kaldığın için kaybediyorsun” demektedir.
    Türkiye beklemeyi bıraktı; şimdi hareket ediyor.
    Irak da artık karar vermeli: yolun dışında mı kalacak, yoksa gerçekten yol mu olacak?

    Ahmet Muratlı Irak Türkmen toplumu temsilcisi ve dış ilişkiler uzmanı