Blog

  • Bunu Yazan FETÖ’den kodesi boyladı

    Bunu Yazan FETÖ’den kodesi boyladı

    Diploma meselesinin önemi büyük.
    Çünkü diploması yoksa, cumhurbaşkanlığı düşer, hatta düşmekle kalmaz, hiç cumhurbaşkanı olmamış kabul edilir.
    Attığı her imza geçersiz olur, yaptığı tüm atamalar düşer, hatta onayladığı hükümet bile otomatikman düşer.
    Dokunulmazlığı kalkar.
    Silivri’yi boylar!
    O kadar kritik bir konu yani.

    Recep Tayyip Erdoğan hayatından dönemler
    Recep Tayyip Erdoğan’ın değişik dönemlerden resimleri

    İlkokul

    İsterseniz Tayyip Erdoğan’ın eğitim hayatına daha yakından bir göz atalım.
    26 Şubat 1954 doğumlu.
    Kasımpaşa Piyale Paşa İlkokulu’nu 1965’te bitirmiş.
    İlkokul Eylül ayında başlar. Yani 6 yaşında okula başlamış olsa 1960 yılının Eylül ayında ilkokula kayıt yaptırır.
    1960-61, 1961-62, 1962-63, 1963-64, 1964-65 dönemlerinde okula devam eder.
    Kayıpsız bir şekilde mezun olur.
    Hiç belli etmiyor deseniz de demek ki ilkokul diploması var!

    Ortaokul-Lise

    1965’te ilkokulu bitirdikten sonra İstanbul İmam Hatip Lisesi’ne giriyor.
    O yıllarda orta kısım 4 yıl, lise kısmı ise 3 yıl, toplamda 7 yıllık eğitim veriyor.
    1965-66, 1966-67, 1967-68, 1968-69 dönemlerinde orta kısım 1969-1970, 1970-71, 1971-72 yıllarında lise kısmı.

    Yani Tayyip Erdoğan’ın 1972 yılında İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden mezun olması gerekir.
    Ama 1973’te mezun olmuş!
    1 yıllık bir kayıp var, acaba Tayyip Erdoğan 1 yılı tekrar mı etti?
    Yani sınıfta mı kaldı?
    Lise yıllarında pek başarılı bir öğrenci olmadığını zaten arkadaşları da aktarıyor.

    Süleyman Demirel’den Turgut Özal’a kadar, tüm devlet liderlerinin ilkokul karnelerine kadar, aldıkları tüm notları biliyoruz.
    Öyle ki Osmanlı döneminde okuyan Mustafa Kemal’in bile okul sicilleri, karneleri, ders notları elimizde.
    Ama Tayyip Erdoğan’ınki yok!

    Neden?

    Kasımpaşa Piyalepaşa İlkokulu veya İstanbul İmam Hatip Lisesi, böylesine önemli bir mezun verdiğine göre, o talebenin tüm sicil defterini, karnelerini, okul notlarını, çerçeveletip okul girişinde neden sergilemez?
    Biz cumhurbaşkanımızın ortaokul veya lisede sınıfta kalıp kalmadığını bile bilemiyoruz!

    Üniversiteye nasıl girdi?

    Aslında bu lise son sınıf devresinin üzerinde durmak gerek.
    Çünkü o iki yıl çok kritik.
    12 Mart dönemi.
    1971-73 arası.
    Artık lisede reşit bir öğrenci.
    1973’te İmam Hatip’ten mezun oluyor ama üniversiteye girme hakkı yok.
    Çünkü o tarihlerde, İmam Hatip mezunları İlahiyat dışında bir bölüme giremiyorlar. Girmek isteyen olursa normal bir liseden diploma almak zorunda.
    Tayyip Erdoğan da, çok dini bütün bir insan olduğu için İlahiyat’ta okumak istemiyor, Ticari İlimler okumak istiyor!
    Bunun için de önünde bir yol var. Lise fark derslerini verip, bir diploma alıp, üniversiteye girebilir.
    Ortaokul-lise döneminde 1 yıl sınıf kaybı olan Tayyip Erdoğan, 1973 Haziran’ında liseyi bitirip eve kapanır, ders çalışır ve Ekim ayında Eyüp Lisesi’nden diploma alır!
    Sonra bu diplomayı alır ve Aksaray Ticari İlimler Akademisi’nin yolunu tutup orada kayıt yaptırır.

    Lise fark diploması neden yok!

    1973 yılında Ekim ayında yine de üniversiteli sayılamaz.
    Çünkü kayıt yaptırdığı yer üniversite değil Akademi’dir.
    Bir tür Yüksek Okul ama üniversite değil!
    1973’te kayıt yaptırırken Akademi’ye iki adet diploma sunmuş olması gerekir.
    Birincisi, İstanbul İmam Hatip Lisesi diploması.
    İkincisi, Eyüp Lisesi diploması.
    Bildiğimiz kadarıyla İmam Hatip diploması var ama Eyüp Lisesi diploması yok!

    Eyüp Lisesi, bu pırlanta öğrencisini mezunları arasında saymasına rağmen, diplomasını çerçeveletip okul girişine asmamış!

    Kaldı ki Eyüp Lisesi’nde verdiği kaç fark dersi var, bu sınavlar ne zaman yapılmış, bu sınavlardan kaç almış, bu kayıtlar da ortada yok.

    Eyüp Lisesi’ne ait öğrenci numarası ve sicil kaydı yine yok.

    İnsan ister istemez meraklanıyor, nerede bu diploma?
    Ya da var mı böyle bir diploma!?
    Hadi diyelim Eyüp Lisesi bu kadar ihmalkar, Aksaray Ticari İlimler Akademisi’nde her iki diplomanın da orijinali ya da noter onaylı bir sureti olmak zorunda.

    Eğer Aksaray Akademisi sonradan Marmara Üniversitesi haline dönüştü ise, o zaman da Marmara Üniversitesi’nde, Tayyip Erdoğan’a ait bir pembe karton kapaklı sicil dosyası olmalı. Burada da bu diplomalar olmalı!

    Ama yok!

    Sahi nerede bu Eyüp Lisesi diploması?!

    Üniversite yılları

    Gelelim Akademi günlerine…
    1973 yılında Akademi’ye girmiş.
    Normal şartlar altında, 1976 yılında mezun olması gerekir. Çünkü okul 3 yıllık.
    Ama mezuniyet tarihi 1981!
    3 yıllık okulu 8 yılda bitirmek!
    Hadi hakkını yemeyelim. Son yılı şubat döneminde bitirmiş, yani yarım sene eksiği var.

    Ama sayalım:
    1973-74, 1974-75, 1975-76, 1976-77, 1977-78, 1978-79, 1979-80, 1980-81.
    Yine 7.5 yıl ediyor!

    Burada hemen bir duralım ve 8 Aralık 2013 tarihine dönelim ve Başbakan Tayyip Erdoğan ne demiş okuyalım:
    “Üniversitelilere sınırsız af diye bir şey tanımıyoruz. Çünkü bu öğrenciler üniversiteleri terör alanına çevirdiler. Hazırlığımızı yapıyoruz, 6-7 yıl içinde bitirdin bitirdin. Bitiremedin güle güle?” dedi.
    Bak sen şu Tayyip’e!
    Sen 3 yıllık Akademi’yi 7.5 yılda bitir ama 4-5 yıllık üniversiteyi 6-7 yılda bitiremeyen öğrencileri okuldan şutla!..
    3 yıllık okulda 7.5 yıl öğrencilik.

    Lise döneminde 1 yıl kaybı olan bir öğrenci için, normal bir kayıp diyebilirdik belki.
    Ama biliyoruz ki, Lise’de 1 yıl kaybeden Tayyip Erdoğan, 1973 yazından itibaren çok çalışkan bir öğrenci olmuştur ve fark derslerini bir çırpıda vermiştir!
    Hadi diyelim tekrardan biraz tembelleşti.
    Ya da rehavete kapıldı.
    Ama 3 yıllık okulda, 7,5 yıl kayıt silmeden kimseyi tutmazlar!

    Birinci ihtimal; kaydı silindi, diploması o yüzden yok!

    İkinci ihtimal; kaydı silindi ama 1981’de afla geri döndü ve okulu bitirip diplomayı aldı.

    Ama her iki halde de, kayıt silme belgesinin olması gerekir.

    Nerede bu belge?

    Afla döndü ise, başvuru belgesi nerede?
    İki belge de yoksa, nerede bu öğrenci?

    Arkadaşsız öğrencilik

    Aslında bu da üzerinde çokça durulan bir konu.
    Tayyip Erdoğan’ın üniversite arkadaşı hiç yok.
    Onu tanıyan, bilen, gören, duyan kimse yok.
    Düşünsenize, sizinle aynı sırada oturan, aynı sınıfınızdaki arkadaşınız, önce Büyükşehir Belediye Başkanı oluyor, sonra Başbakan ve şimdi de Cumhurbaşkanı.
    Ama bir tane bile üniversite arkadaşı çıkmıyor.
    Üstelik, İmam Hatip arkadaşları ile çok sıkı bağlarını onlarca yıl sürdüren vefalı bir arkadaştır Tayyip Erdoğan.
    Ve yine tüm arkadaşlarını kollayan, iş veren biri.
    Neden bir tane arkadaş çıkmaz şu Akademi’den?

    İki kritik yıl: 1971-1981

    İsterseniz Tayyip Erdoğan’ın lise ve üniversiteden mezun olduğu, ya da mezun gözüktüğü veya gösterildiği iki yıla odaklanalım.
    1972’de bitirmesi gereken liseden 1973’te mezun oluyor.

    Yıllar 1971 darbesi dönemi.
    MİT’in İslami kesimler içine sızdığı yollar.

    Mümtaz’er Türköne 5 Temmuz günü şu satırları yazdı:
    “70’lerin başına ait bir hikâye. Üniversitede okurken polisler sebepsiz yere Siyasî Şube’ye alıyor; iyi polis-kötü polis muhabbeti ile korkutucu bir sorgudan geçiriliyor. En nihayetinde üçüncü bir kişi ‘bize çalışacaksın’ diye meseleyi bağlıyor. İslâmcı dostum, ‘Ben reddettim, ama çevremde aynı tezgâha düşüp teklifi kabul eden çok sayıda tanıdığım olduğunu anladım’ diye bitirdi hikâyeyi.”
    Ertesi gün Ali Bulaç açıklama yaptı. O kişi benim ve olay doğrudur diye…

    1970’lerin başı…

    Liseyi bir yıl uzatan bir isim, kendi ifadesine göre İslamcı hareketin içinde yer alan bir isim Tayyip Erdoğan!
    Acaba?
    10 yıl ileriye gidelim ve 12 Mart’tan 12 Eylül darbesi dönemine gelelim.
    1976’da bitirmesi gereken Akademi’yi 1981’de bitiriyor.
    Tesadüf yine darbe dönemi.
    Her iki darbe döneminde de, Tayyip Erdoğan’a kimse dokunmuyor.
    Kendi ifadesi ile İslamcı gençliğin en önde gelen lideri olduğu halde.
    12 Eylül’ün en önemli nedeni olarak gösterilen Konya mitinginin başında olduğu, İstiklal Marşı okunurken oturma eylemi yaptığı halde…
    Diğer İslamcılar hapse atılırken, Tayyip Erdoğan’a üniversite diploması veriliyor!

    MİT ajanı mı?

    Aslında diplomalardaki tutarsızlıklar, başka bir şeyin göstergesi.
    Akademi’ye nasıl girdi?
    Neden hiç devam etmedi?
    Neden ve nasıl diploma alabildi?
    Bunun ülkemizde tek açıklaması olabilir:
    Ya Emniyet ya da MİT elemanı ya da personeli olmak!
    Tayyip Erdoğan’ın okul yıllarındaki karanlık, ancak MİT arşivine bakılarak aydınlatılabilir.

    Sahte geçici mezuniyet belgesi

    Gelelim işin sahtecilik kısmına.
    Tayyip Erdoğan’ın elinde 1981 yılında aldığı geçici mezuniyet belgesi var.
    Ama bu geçici mezuniyet belgesi
    Mühürsüz,
    Resimsiz,
    İmza sahte.
    Bir belgede üç ayrı kalpazanlık!
    Mühürsüz mezuniyet belgesi asla olamaz.
    Mühürsüz hiçbir devlet evrakı olamaz.
    Mühür varsa devlet vardır, mühür yoksa devlet yoktur!
    Kaldı ki Tayyip Erdoğan’la aynı yılda ve dönemde geçici mezuniyet belgesi alanların evrakında mühür de var, fotoğraf da var.
    Üstelik imzalar farklı.
    Tayyip Erdoğan’ın geçici mezuniyetindeki dekan Doç. Dr. Sinan Arıtan’ın imzası ile diğer geçici mezuniyet belgelerindeki dekan Doç. Dr. Sinan Arıtan’ın imzası farklı.

    Belli ki Tayyip Erdoğan, askerliğini yedek subay olarak yapmak için bir sahte belge düzenlemiş.
    Belki kendi isteğiyle belki de üstlerinin yönlendirmesiyle.
    1982 yılının askerlik belgelerine bakılarak, Tayyip Erdoğan’ın nasıl yedek subay olabildiği araştırılabilir. Askerlik şubesindeki dosyasında neler var. Askeri birliğindeki dosyasında ne evraklar var.

    Yedek subay kantinci?

    Kaldı ki burada da bir başka sıkıntılı durum var.
    Tayyip Erdoğan, kendi hayat hikayesini anlatırken askerliğini 1979 yılında yaptığını anlatıyor.
    Ama askerlik kayıtları 1982’yi gösteriyor.
    (Bu arada Soner Yalçın, Kayıp Sicil’de 1983 olarak belirtmiş)
    Öyle garip bir durum ki, askerliğini 1979’da yaptığına dair gazete küpürleri ve bir de asker şapkalı bir resim var.
    Hafıza yanılır.
    Çünkü insan yanılır.
    Ama bir insan askerliğini 1982’de yapıp da 1979’da yaptığını anlatamaz.
    Basit bir nedeni var, 1980’de darbe oldu.
    Tayyip hem 1979’da askerlik yaptığını iddia ediyor, hem de 1980’da darbede gözaltına alınıp Metris’e atıldığını.
    Herkes Metris yalanına gülüyor, bir caka satma olayı diye.
    Ama daha vahimi, Tayyip, Metris kurulduğunda Metris’i kuran ordunun yedek subayı!
    Üstelik bunu da karıştırıyor.
    Burada hemen askerlik parantezi de açalım derim.
    Tayyip’in askerlikle ilgili de bir fotosu ve arkadaşı yok!
    Tıpkı üniversite gibi.
    Kantinci olduğunu söylüyor ama sadece tek başına çekilmiş bir fotosu var.
    Bu arada Ergün Poyraz’ın yayınladığı askerlik belgesinde kantin subayı değil takım komutanı gözüküyor.
    Yoksa diyorum, bu belge de mi sahte?
    Garip değil mi?
    Hem hayalet öğrenci…
    Hem hayalet asker…

    Bu işte sizce bir MİT yeniği yok mu?
    Tayyip Erdoğan’ın askerlik fotosu olmadığı için şüpheler oluşunca, Rize Müftüsü Yusuf Doğan bir foto yayınladı Tayyip Erdoğan’ın da olduğu.
    Ama Yusuf Doğan askerliğini 1983’te Kıbrıs’ta yapmıştı!
    Her yalanı kapatmak için başka bir yalan çıkıyordu piyasaya.

    Sahte diploma

    Aslında üniversiteden diploma almanız şart değildir. Geçici mezuniyet belgesi ile de pek çok işleminizi yapabilirsiniz.
    Prosedür şöyledir.
    Okuldan mezun olduğunuz an, üniversite size bir geçici mezuniyet belgesi verir. Ama hemen akabinde diploma da hazır olur ve diplomalar arşivinde saklanılır.
    Siz okula gittiğinizde öğrenci işlerine gider ve ben diplomamı almamıştım dersiniz, arşivden çıkartıp verirler.
    Yani zaten hazır olan diploma size verilir, yeniden bir diploma düzenlenmez!
    Tabi verirlerken imzanızı alırlar, teslim tesellüm belgesi ile.
    Tayyip Erdoğan, 1981’de mezun olduğunda Akademi mevcut.
    O yıl içinde mutlaka diploma hazırlanmış olmalı.
    1982 yılında Akademi Marmara Üniversitesi’ne bağlandı ise, bu diploma, arşivle birlikte Marmara Üniversitesi arşivine devredilmiş olmalı.
    Yani Tayyip Erdoğan’ın elinde, üzerinde Marmara Üniversitesi yazmayan bir diploma mutlaka olmalı!

    Ama yok!

    Marmara Üniversitesi, eski diplomaları imha edemez. Saklamak zorundadır. Ama bir imha kararı alınacaksa, bu da üniversite karar defterinde yazılı olmalı.
    Kararsız imha olamaz.
    Ama böyle bir karar da yok!

    Diploma ihtiyacı

    Aslında Tayyip Erdoğan’ın bir diplomaya da ihtiyacı yok ki.
    Bir dönem muhasebecilik yapıyor, sonra particilik. Ondan diploma isteyecek kimse yok. Zaten 1981’de mezun olan Tayyip Erdoğan, 1994 yılına kadar okula uğramıyor ve diploma da almıyor.
    1994 yılanda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday oluyor.
    İşte o tarihte diploma gerekiyor.
    Ya da kendisi öyle hissediyor.
    YSK’ya bir diploma veriyor.
    Dikkat edin tarih 1994!

    Peki bu diploma nerede?

    Evet bu diploma ortalıkta yok!
    İki diploma ikisi de sahte
    Ama Ergün Poyraz bu diplomayı yayınladı.
    Ne zaman?
    Tam da cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında.
    26 Eylül 2015’te Oda TV haber sitesinde.

    Ama bu tarihte başka bir şey daha olmuştu, Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olunca, Yusuf Halaçoğlu, Tayyip Erdoğan’ın 4 yıllık üniversite mezunu olmadığını, bu nedenle aday olamayacağını açıklamıştı.

    Peki ne oldu?
    Bunun üzerine Marmara Üniversitesi hemen Tayyip Erdoğan’a bir diploma düzenleyip verdi.

    Artık diploması vardı!

    Ama büyük bir hata yapmışlardı. Verdikleri yeni diploma ile 1994’te Tayyip Erdoğan’ın YSK’ya sunduğu diploma farklıydı!

    Yani iki diploması vardı artık Tayyip Erdoğan’ın ve ikisi de birbirinden farklıydı.
    İki sahte diploma!

    Kim sahtekar?

    Marmara Üniversitesi’nin bir kabahati yoktu aslında.
    Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması gerekiyordu ama diploması yoktu.
    Mecbur bir diploma vereceklerdi.
    Yoksa hapsi boylarlardı.
    Onlar da kendilerince bir diploma hazırladılar.
    Ve tam da o dönemde İstanbul Anadolu 5. Sulh Ceza Mahkemesi, Marmara Üniversitesi’nin diploma erişim linkine erişimi yasakladı.
    Bir haltlar karıştırıyorlardı ve bu ortaya çıksın istemezlerdi.
    Sadece bu karar bile, ortada bir kalpazanlığın olduğunun kanıtıdır.
    Erişim engellendi, üniversite rektörlüğü sahte diplomayı üretti ve açıkladı.
    Ama üniversitenin Tayyip’in daha önce bir diploma aldığından (ya da kendisinin hazırladığından) haberi yoktu ve şimdi iki diploma birbirini tutmuyordu.

    Sıkıntı şuradaydı, üniversite bir kişiye 1994’te diploma verdi ise, bunu bilirdi.

    Belli ki Tayyip Erdoğan, bu diplomayı üniversiteden almamış kendisi hazırlamıştı, o nedenle üniversitede kaydı da yoktu.
    Eğer üniversiteden alınmış olsaydı, bu kaydı gören üniversite Tayyip Erdoğan’ı uyarır, siz zaten daha önce bir diploma almışsınız derdi.
    Gerçekten de aldığınız diplomayı kaybedebilirsiniz, çaldırabilirsiniz vb. Böylesi durumlarda bir kayıp ilanı çıkartır, o ilanla başvurur, o kayıp ilanı üzerine üniversite size yeni bir diploma verir.
    Ama işte bu prosedür de uygulanmamıştı.

    Biri Tayyip Erdoğan’ın hazırladığı,
    Diğeri Marmara Üniversitesi’nin hazırladığı iki ayrı diploması olan
    Ve ikisi de sahte olan bir cumhurbaşkanımız var.

    Ne kadar övünsek azdır.

    Marmara’nın sahte diploması

    Marmara Üniversitesi’nin yeni hazırladığı diploma da baştan aşağı sahteydi.
    Nasıl mı?
    Diplomada 1981 Şubat mezunu yazıyor. Ama üniversitelerde Şubat diye bir dönem yoktur. Güz dönemi ya da yaz dönemi yazması gerekir.
    Üniversitenin altında dekan olarak Prof. Dr. Ömer Faruk Batırel ismi ve imzası var. Ama o Ömer Faruk Batırel o dönemde ne dekan ne de profösör.
    Geçici mezuniyet belgesindeki öğrenci numarası ile diplomadaki öğrenci numarası da birbirini tutmuyor üstelik!
    Ve bir üniversite böyle abuk sabuk bir diploma düzenler mi?

    Bu sahte diploma üzerine yazılar çıkmaya başlayınca, AKP’nin internet trolleri bir belge yaymaya başladılar internet üzerinde.
    İngiltere’den Principal Forensic Service adlı bir adli kuruluştan, Anthony Stockton’un diplomayı incelediği ve doğruluğunu onayladığı iddia ediliyordu.

    Sonra Nokta dergisi uzmana ulaştı, uzman çok şaşırdı, ne böyle bir belge incelemişti ne de böyle bir rapor vermişti.

    Yani sahte diplomanın sahte olmadığını ispatlamak için sahte bir rapor düzenlemişlerdi.

    Eee reislerine özenmişlerdi doğal olarak.

    – Gökçe Fırat –

  • Neden Seçim Kaybediyoruz?

    Neden Seçim Kaybediyoruz?

    Evet, çok seçim kaybettik. Ama şimdiye dek, bir tek eleştiri – özeleştiri yapmadık.

    Bir Tek hatamızı, yanlışımızı ortaya dökmedik. “Şunları, şunları yapmasaydık ya da şunları şunları yapsaydık, belki de daha iyi sonuç alırdık, bu bizim hatamızdı” demedik.

    Hep, “Bu seçimi kaybettik ama, gelecek seçimde onların canına okuyacağız, onları alaşağı edeceğiz” dedik.

    Sonra da koltuklarımıza gömüldük, olup biteni seyrettik. Değişen bir şey olmadı…2002’den bu yana onlar bizim canımıza okudu… Okumaya da devam ediyorlar…

    Adam, milyonların gözünün içine baka baka, 16 Nisan 2017’de yapılan Referandum oylamasında, mühürsüz zarfları kabul ettirdi. Seçim sonuçlarını değiştirdi.

    Yargı, hukuk, TBMM, sendikalar, dernekler, siyasal partiler, Barolar seyretti.

    Oysa Türkiye’nin üç büyük şehrinde AKP’ye “hayır” oyu çıkmıştı ve bu kentler her seçimde iktidarın yanındaydı. Onun destekçisiydi… Bu seçim onların sonu olabilirdi.

    Saat 16’da, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde sandıklar kapanmıştı. Saat 16.30’da AKP’nin YSK temsilcisi Recep Özel, mühürsüz oyların kabulü için YSK’ya başvurdu.

    YSK, saat 17.15’te AKP’nin isteğini kabul etti. 1 milyon 500 bin geçersiz oyu, geçerli hale getirdi…

    Oysa seçim Kanunun 98. Maddesine göre, “Üzerinde ilçe seçim kurulu ve sandık kurulu mührü bulunmayan zarflar geçersiz sayılır” deniliyordu.

    Oylama sonucunda “Evet” ile “Hayır” arasındaki fark ise sadece 683 bindi. 1.5 milyona yakın geçersiz oy, YSK tarafından onaylandı ve milletin iradesi ayaklar altına alındı.

    Peki, bu uygulama karşısında muhalif partiler bir eylem, bir direniş ortaya koydular mı?

    Hayır. Koymadılar. “YSK önüne gidelim, mühürsüz oyları protesto edelim” önerisine ise “Bu girişim çok tehlikeli olur, şimdi orada eli sopalı insanlar vardır…” denildi.

    Peki, bu davranışa sonradan, bir özeleştiri getirildi mi? Mesela, “Biz bu konuda pasif davrandık. Bu yasa dışı uygulamaya karşı çıkmalıydık, tüm yasal, anayasal yolları deneyerek, bu hukuksuzluğu engellemeliydik…” denildi mi?

    Hayır denilmedi. Türkiye’de hukuk yolları tıkanmışsa siyasi partiler AİHM’ye gitmelilerdi.

    Bu korkaklıktan, cesaretsizlikten cesaret alan iktidar geçtiğimiz günlerde bu kez, bir yasa maddesiyle mühürsüz oyları “geçerli” kıldı. Yasalaştırdı. Böylece bundan sonraki seçimlerde hilenin önü de açılmış oldu.

    Artık canı isteyen mühürlü, canı istemeyen mühürsüz oy kullanacak ve Anayasa paspas gibi çiğnenecek…

    Geçmişte, 16 yıllık AKP döneminde çok seçim hilesi yapıldı.

    Işıklar söndürüldü. Oy pusuları çöplerden toplandı. Afgan, Suriyeli mültecilere oy kullandırıldı.

    2011 seçiminde yasanın öngördüğünden 19 milyon fazla oy pusulası bastırıldı. Parmak boyası kaldırıldı. Bunun tek nedeni, aynı kişiye daha çok oy kullandırmaktı…

    Hepsinden önemlisi AKP, yine Meclisteki çoğunluğuna dayanarak, 2009’da bir gece yarısı kararı ile vatandaşların seçim yasasında önemli bir değişikliğe gitti. Seçmen kütüklerini hazırlama görevini Nüfus Ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğüne verdi. YSK’dan aldı.

    Şimdi artık seçmen sayısı üzerinde her çeşit değişiklik yapılabilir. Rakamlar, azaltılıp çoğaltılabilir…

    Nitekim geçmiş yıllarda, bir seçimde 42 milyon olan seçmen sayısı, bir başka seçimde 48 milyona çıkmış ve 6 milyon gibi küçümsenmeyecek bir fark doğmuştu. Bunun nedenini o günden bu yana kimse açıklayamadı. Kimse de sormadı. Muhalefet sadece seyretti, sonucu kabullendi.

    Gerçek bir muhalefet böyle mi yapar, böyle mi yapmalıydı? Demokratik bir ülkede yer yerinden oynardı… Bütün bunları niye yazıyorum? Şunun için yazıyorum:

    Önümüzde çok önemli seçimler var. Türkiye için bu “Olmakla, olmamak arasında bir olay…” Bu tarihsel dönemeç, Atatürk’le Vahdettin’in, Cumhuriyetle hilafetin, şeriatla laikliğin mücadelesi kadar önemli bir dönemeçtir. Kimse bu gerçeği görmezlikten gelemez. Kimse “Bana ne vatandan, ben çıkarımı düşünürüm. Koltuğumu kaptım mı, sorun biter…” diyemez.

    Geçmiş yıllarda olduğu gibi bu mücadele, ilgisizlik, vurdumduymazlık, nemelazımcılık yüzünden kaybedilemez. Geçmişte yapılan seçim hatalarının bir daha yapılmaması için şimdiden kollar sıvanmalı, önlemler alınmalı, yanlışlar, eksiklikler bir bir ortaya konmalı, araştırılmalıdır.

    Gerekirse, demokrasiye, çağdaşlığa aykırı seçim yasalarının iptali için yerli ve uluslararası yargı kurumlarına başvurulmalıdır… Burada bir noktaya değinmeden geçemeyeceğim.

    2010 yılında Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkan seçilmesiyle, güçlü bir çekim merkezine dönüşen CHP’ye seçmen desteği son yirmi yılın en yüksek düzeyine ulaşmıştı. İlk kez yüzde 30’ların üstüne çıkmıştı.

    Ne var ki seçimlere yaklaşıldıkça, çeşitli konularda hatalar yapılmış, oylar yüzde 25,9’lara düşmüştü.  Şimdiye dek bu rakamın üzerine de pek çıkılmadı.

    Neydi bu hatalar?

    Kemalizm, laiklik, türban, tarikatlar, cemaatler, Dersim gibi konularda yanlış tavırlar sergilenerek, Atatürkçülükten tavizler verilmişti. Bu nedenle Kemalist kadrolar partiden uzaklaşmıştı.

    2010’larda, 11’lerde bu konularda eleştiri, uyarı yazıları yazmıştık. Dinletememiştik. Sonuç hüsran olmuştu. Önümüzdeki seçimlerde anketler hayli olumlu. Bunu çok iyi değerlendirmek gerekir şimdi.

    BU ORTAMDA BİZİM TAVSİYEMİZ ŞU: Eğer seçimleri kazanmak istiyorsak, her şeyden önce Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve onun ilkelerine, Cumhuriyete, laik düzene sahip çıkmalıyız. Sonra da sandık namusuna sahip çıkmalıyız. Oylarımızı namusumuz, şerefimiz gibi korumalıyız.

    Seçim hilelerine asla izin vermemeliyiz. Sonuçları önce belgelemeli, sonra da gerekli yerlere teslim etmeliyiz ve sonuna dek oy sayımını izlemeliyiz.

    ASLA, AMA ASLA VAKTİNDEN ÖNCE SEÇİM ALANINI TERKETMEMELİYİZ. GEREKİRSE SABAHA DEK GÖREV YAPMALIYIZ…

    HİLELERE KARŞI DİŞE DİŞ MÜCADELE VERMELİYİZ. KORKMADAN, ÇEKİNMEDEN…

  • Abdülhamit

    Abdülhamit

    Abdülhamid’i bir de aşağıdaki makaleden okuyalım.
    Halice hapsettiği Osmanlı Donanmasını felç olması ve Balkan harbine donanmasız katılmışlığın acı sonuçları ayrı bir trajedidir.


    ​Alman emperyalizmi ve Sultan Abdülhamit

    Gazetelerden öğreniyoruz; Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Metin Hülagü, tarih belgelerindeki Abdülhamid’e ait mal varlıklarının ayrıntılarını açıklamış. Bu açıklamadan özet verelim: “Elimize yeni geçen bazı arşiv belgelerine göre 2. Abdülhamid’in, Almanların German Bank İstanbul Şubesi, Deutsch Bank of Berlin, The Reichs Banks; İngilizlerin The Bank of England; Amerikalıların New York Bank ile Fransa’da bilinmeyen bir bankada 250 milyon dolara yakın parası bulunuyordu.”

    “2. Abdülhamid, İstanbul Borsası’nda Ermeni danışmanları aracılığı ile para kazanıyor. Padişah; 1903’te dünyanın en zengin 3’üncü kişisi. Ciddi serveti olduğu arşiv kayıtlarından anlaşılıyor.”

    “Padişah; Alman Kayzeri 2. Wilheim aracılığı ile paralarının büyük kısmını Alman bankalara yatırıyor.”

    Sayın Hülagü’nün verdiği bilgilere göre, Padişahın bunlara ek olarak Osmanlı topraklarının farlı bölgelerinde çok sayıda taşınmazı vardı. 2. Abdülhamid’in bu büyük servete nasıl ulaştığını anlamak için tekelci Alman sermayesinin Osmanlı ülkesini nasıl sömürdüğünün hikâyesini bilmek lazım.

    PAYLAŞIM SAVAŞI

    1880’e gelindiğinde Osmanlı devletinin kapladığı alanlar hâlâ oldukça genişti. Bu topraklar petrol ve diğer doğal kaynaklar bakımından oldukça zengindi. Ayrıca, sanayileşmiş ülkeler için de iyi bir pazardı. 1880’lere kadar Osmanlı Devleti’ni boyunduruk altına almak ve sömürmek için birbirleri ile mücadele eden rakipler vardı: İngiltere, Fransa ve Rusya. Alman sermayesinin dünyanın paylaşılmasında emperyalist bir güç olarak ortaya çıkması İngiltere ve Fransa’dan sonradır. Bu tarihlerde, Fransa ve İngiltere Osmanlı’nın ekonomik merkezlerini tamamen, siyasal merkezlerini ise kısmen egemenlikleri altına almayı ve Türkiye’yi yarı sömürge haline getirmeyi başarmışlardı. Sıra Almanya’daydı. Bu tarihten sonra rakip güçler arasında başlayan paylaşım mücadelesi I. Cihan Harbi ile devam etti.

    ALMANYA DEVREDE

    Osmanlı’nın durumu Lenin’in şu sözlerinde anlattığı gibiydi: “Mali sermaye o denli güçlüdür ve bütün milletlerarası ekonomik ilişkilerde o denli belirleyici bir iktidardır ki, siyasal bağımsızlığa bütünüyle sahip olan ülkeleri dahi kendine tabi kılabilir ve uygulamada da bunu başarmıştır.”

    Almanya’nın sömürgecilik politikasını “barışçı yayılma” olarak tanımlayabiliriz. Osmanlı’nın toprak bütünlüğüne saygılı olduklarını, hatta savunmasına katkıda bulunmak için askeri yardım ve işbirliği yapabileceklerini, Osmanlı topraklarında yeni yatırımlar yaparak ülkenin gelişmesine katkıda bulunabileceklerini söyleyerek sömürü düzenini kurmuşlardı.

    Alman sermayesinin Osmanlı Devleti’ni sömürme amacını üç koldan gerçekleştirdi: Osmanlı ordusunun eğitilmesi amacıyla bir Alman askeri heyetinin görevlendirilmesi; Alman silâh sanayiin Osmanlı devletine çok miktarda silâh satması; Deutsche Bank kanalıyla Anadolu demiryollarının yapımı için imtiyaz alınması.

    ALMAN ASKERİ HEYETİ DEVREDE

    İlk olarak, 1882 Mayıs’ında Albay von Kaehler yönetiminde bir Alman askeri heyeti İstanbul’a gelir. Kaehler’in 1885 yılında ölmesinden sonra daha sonra mareşalliğe kadar yükselecek olan von der Goltz askeri eğitim sorumlusu olarak görevi devir alır.

    Von der Goltz saraya çok yakınlaşır. O kadar yakınlaşır ki, Abdülhamid’in sırlarını kurnazlıkla öğrenmiş ve önemli siyasal konular üzerindeki gizli askeri sırları Alman Dışişleri Bakanlığı’na ve Genelkurmay Başkanlığı’na bildirmiştir.

    Alman silah sanayiinin Osmanlı devleti içinde tekel durumuna gelmesi Goltz’un gayretleri ve saray ile olan ilişkileri sayesinde oldu. Goltz’un ilk yaptığı işlerden birisi Krupp ailesinin toplarını saraya kabul ettirmek oldu. 1886 yılında Osmanlı İmparatorluğu Krupp’dan 426 sahra topu ve 60 havan topu aldı.

    Alman askeri heyetinin ısrarları sonucu Osmanlı ordusunun yeniden silahlandırılması kabul edildi. Bu amaçla yarım milyon tüfek 1887 yılında Mauser ve Loewe isimli silah fabrikalarından satın alındı.

    II. Wilhelm’in İstanbul’da Abdülhamid’i ziyaretinden sonra, bu rakamlar çok büyüdü; binin üzerinde Krupp topu ve binlerce tüfek daha Osmanlı ordusu envanterine girdi.

    Almanya’ya milyonlarca mark para ödendi. Bu paraları da Osmanlı devleti Deutsche Bank’tan yüksek faizli kredi şeklinde temin etti. Hem Alman sanayii kazandı hem Deutsche Bank…

    DEMİR YOLU İMTİYAZLARI

    1888 yılına kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa ve Asya topraklarındaki demiryolları Fransız ve İngiliz sermayesinin egemenliği altındaydı. Wilhelm’in, Abdülhamid’i ziyaretinin ve Deutsche Bank temsilcilerinin İstanbul’da gösterdikleri yoğun faaliyetler sonucu dört yıl sonra durum değişti. Alman sermayesinin imtiyazını aldığı demiryolu uzunluğu 2 bin kilometre’yi geçti. Bu imtiyaz demiryolu hattı boyunca 20 kilometre enindeki bir şerit içinde kalan toprak altı zenginliklerinin çıkarılma ve ağaç kesme hakkını da içeriyordu. Alman şirketlerinin kârlarının padişah önündeki savunuculuğunu da bizzat II. Wilhelm yapıyordu.

    Osmanlı devleti demiryolunu yapacak olan şirkete kilometre teminatı olarak 15 bin 500 frank veriyordu. Devlet Deutcshe Bank’a sürekli borçlanıyordu ve borçlar karşılığında Konya, Sivas, Ankara ovalarının ‘aşar’ vergileri rehin olarak verilmişti. Anadolu’nun yoksul köylüsünden mültezimler tarafından toplanan vergiler Alman sermayesini büyüttü ve Abdülhamid’i zamanın en zengin 3. kişisi yaptı.

    Kaba bir değerlendirme yapacak olursak, Almanya’nın silah devleri, dolaylı yayılma yöntemleri uygulayarak, özellikle sermaye ihraç ederek, ekonomik ve siyasi açıdan Osmanlı İmparatorluğu’nu büyük ölçüde sömürdü.

    Bu sömürü sonucu, Anadolu halkı daha da yoksullaştı ama başta Padişah Abdülhamid olmak üzere İstanbul’daki yetkililer zenginleşti. Abdülhamid o kadar zenginleşti ki o artık “Ulu Hakan” olmuştu.

    Prof. Dr. EYÜP KARAKAŞ – 5.4.2018

  • Çinli turist yoğunluğu bekleniyor…

    Çinli turist yoğunluğu bekleniyor…

    Turizmle ve özellikle de Çinli turistlerle yazdığımız yazılarda “Çini turist güneş ve deniz turizminden uzak kalıyor. Daha çok tarihi ve kültürel hareketliliği seviyor. Çinli turistler için Türkiye bu açıdan iyi tanıtılabilirse bir hazine niteliğindedir” demişizdir.
    Çinlilerin özellikle yemek konusundaki duyarlılıklarını da her yazımızda dile getirdik. Bu nedenle Çinli turistleri memnun edebilecek Çin Lokantalarının çoğalması gerektiğine de dikkatleri çekmiştik.

    İçinde bulunduğumuz 2018 yılı Çin’de “Türkiye Turizm Yılı” olarak kutlanıyor. Bu nedenle de ülkede çeşitli etkinlikler yapılıyor.Türkiye,her boyutu ile tanıtılmaya çalışılıyor. Bu yılın iyi değerlendirilmesi sonucunda Çin’den Türkiye’ye Çinli turist yoğunluğunun yaşanabileceği de belirtiliyor.

    Kapadokya, Türkiye’de en fazla turist ağırlayan yerlerin başında geliyor. Bu nedenle Kapadokya’nın Çinli turistler için de bir değerinin ve çekiciliğinin olabileceği düşünülüyor.
    Göreme Turizm Geliştirme Kooperatifi Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Durmaz, Çin’de “Türkiye Turizm Yılı” olmasından dolayı bu ülkeden Türkiye’ye gelecek turistlerin neredeyse tamamının Kapadokya’yı da ziyaret edeceğini söyleyerek Çinli turistler için Kapadokya’nın önemine vurgu yapıyor.

    Çinlilerin, tarih ve kültür turizmine önem verdiğini dile getiren Durmaz, turizmde yaşanacak hareketliliğin iki ülke arasındaki ilişkilere de olumlu yansıyacağına inandığını belirtiyor.

    Beklenilen yoğunlukla ilgili hazırlık çalışmaları yapıldığını söyleyen Durmaz, “Çinli turistler, İstanbul, Pamukkale ve Kapadokya’yı tercih ediyor. Bu yıl bölgemizde, büyük bir Çinli turist yoğunluğu bekliyoruz. Kapadokya’da Çin lokantaları açılıyor. Sıcak hava balonu, at ve deve turları ile ATV araç turlarında yaşanacak yoğunluk nedeniyle Çinlilere uygun aktiviteler konusunda organizasyonlar hazırlandı.” dedi.

    Durmaz, Kapadokya’da, 2018 yılının “Çin yılı” olarak bölge turizm tarihine geçecek bir sezon yaşayacağını öngördüklerini ifade ederek, şunları söyledi:
    “Bu yıl büyük bir yoğunluk bekliyoruz. 2018 yılı, Kapadokya’da ‘Çin yılı’ olarak tarihe geçecek diyebiliriz. Çinliler, bölgenin güzelliklerini kuşbakışı izlemek için sıcak hava balon turuna katılmayı çok istiyor. Uzakdoğulu insanlar, kültür turizmini tercih ediyor, bölgemiz ise bunun için dünyada alternatifi olmayan en güzel bölge. Sektördeki kuruluşlar ve firmalar Çinlileri ağırlamaya hazır. Büyük bir ülke olan Çin’den, bize yıllarca sürecek turist akını olacaktır, bu da iki ülke arasında ilişkilerin artmasında yararlı olacaktır.”
    Kapadokya’da Çin lokantaları hizmete açıldı.

    Çinli turistlerin bölgeye yönelik seyahatlerinde, yemek konusunda sorun yaşamalarının önüne geçmek isteyen sektör temsilcileri, konukların damak tatlarına uygun hizmete ulaşmaları için yenilikçi adımlar da atıyor.

    Göreme beldesinde açılan Çin lokantasının işletmecisi Bekir Coşkun, yıl boyu sürecek Çinli turist yoğunluğunu karşılamak için çalışmalarını sürdürdüklerini belirtip şunları söylüyor:
    “Çinli turist yoğunluğu olacağı için Çin lokantası açmaya karar verdik. Kapadokya’da Çinlilerin damak tadına hitap edecek şekilde hizmet sunmak için hazırlıklarımızı yapıyoruz. Çinli bir aşçı ve yardımcıları aracılığıyla hizmete başladık. İlk konuklarımızdan takdir almayı başardık.”

    Kapadokya’daki bir otelin sorumlu müdürü Seda Süt ise bölgeye özgü kayadan oyma butik otellerde Çin’den alınan rezervasyon taleplerinde önemli artış gözlemlediklerini aktararak, konuklarına Türk misafirperverliğini en iyi şekilde göstermeye hazırlandıklarını söyledi.
    Çinli turistlerin konaklama alışkanlıklarına uygun hazırlık yaptıklarını anlatan Süt, “Oteller, Türk kültürünü misafirlerimize anlatacak şekilde hazırlık yapıyor. Kapadokya, doğal güzellikleri ve kültürel zenginlikleri ile hazır. Uzakdoğu’daki misafirlerimiz toplu halde seyahat ettikleri için onlara grup hizmeti sunmaya çabalıyoruz. Rezervasyonlarımız olumlu yönde etkilendi. Çin’den çok sayıda grup rezervasyonları alıyoruz.” ifadelerini kullandı.
    Bütün olay, Çin’de Türkiye’nin en iyi şekilde tanıtımıdır. Çünkü, Çinli yetkililer her zaman “Çinliler Türkiye’yi pek tanınmıyor, bu konuda tanıtım eksikliğiniz var” diyorlar.

  • TÜRKİYE VE YUNANİSTAN

    TÜRKİYE VE YUNANİSTAN

    1 Nisan’da R.T. Erdoğan, İsrail Başbakanı B.Netanyahu’nun Afrin operasyonuyla ilgili açıklamalarına sert tepki verdi.
    “Afrin’de askerimizin mazlumlara zulmettiğini söylüyor. Ey Netanyahu, sen çok zayıfsın, çok garipsin. Kendine çeki düzen ver. Biz teröristlerle uğraşıyoruz ama senin derdin teröristler değil. Çünkü sen terör devletisin” dedi.

    *

    4 Nisan’da Netenyahu, Kudüs’ün başkent olarak tanımlanmasıyla Ankara ile ilişkisi bozulan İsrail’in,
    İlişkilerini önemli ölçüde iyileştirdiği Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi başbakanlarıyla konuştu.

    *
    Bu ülkeler arasında Aralık’ta boru hattı ile ilgili bir mutabakat anlaşması,
    Şubat’ta da İsrail, Mısır’a gaz ihraç etmek için 15 milyar dolarlık bir anlaşma imzalamıştı.

    *
    Görüşmelerde İsrail’den Kıbrıs’a oradan Yunanistan ve İtalya’ya doğru bir boru hattının fizibilitesinin tartışıldığı,
    Gelecek Mayıs’ta Netanyahu’nun, Yunanistan Başbakanı A.Tsipras ve Kıbrıs Rum Kesimi Başbakanı N.Anastasiades  ile Lefkoşa’da bir zirve yapacakları açıklandı…

    *
    Türkiye, iki destek gemisi eşliğinde Barbaros adlı sismografik araştırma gemisini,
    Karpazya yarımadası ile Suriye-Türkiye sınırındaki kıyı şeridine doğru uzanan bölgede hidrokarbon rezervleri için sismik araştırmalar gerçekleştirmeye gönderdi.

    *
    Cumartesi günü, Atina’da hükümet sözcüsü D. Tzanakopulos Türkiye’yi duyarlı olmaya davet etti.
    “Türkiye Kıbrıs’ın münhasır ekonomik bölgesinde kışkırtıcı eylemler düzenliyor. Türkiye’nin stratejisi ne Türkiye’ye ne de bölgeye fayda getirir” dedi.
    Doğu Akdeniz ve Ege’de  ipler yeniden gerildi…

    *
    Doğu Akdeniz ve Ege; Suriye’de devam eden iç savaşın, Avrupa göç krizinin, Irak ve Şam İslam Devleti’nin(İŞİD) ve  Kuzey Afrika kıyılarına karşı önemli güvenlik operasyonlarının ortasında bir gerilim ve çatışma ortamıdır.
    Batı, Türkiye’yi Kıbrıs’ın kuzey kesiminde işgalci olarak tanıyor.
    Şimdi  Suriye ve Irak’ta devam eden askeri operasyonlarla Türkiye’nin bu topraklarda kalıcı olacağı düşüncesi esiyor ve “İşgalci Türkiye” ve “Fatih Sultan Erdoğan” kavramları kök salıyor.
    Dünyanın dikkati, bu büyük güvenlik ve insani meselelere doğal olarak odaklanmıştır.
    Doğu Akdeniz ve Ege’nin bölgede bir sonraki parlama noktası olabilme potansiyeli giderek  yükseliyor…

    *

    İki NATO müttefiki Türkiye ve Yunanistan’ın Ege Denizi sularında ve hava sahasında sürekli provokasyonları,
    NATO ittifakına verebileceği zarardan ziyade bölgenin barış ve istikrarına doğrudan bir tehdit oluşturuyor…

    *
    Herşey Aralık 1982’de 120 ülkenin BM Deniz Hukuku Sözleşmesini (The United Nations Convention on the Law of the Sea) imzalamasıyla başladı.
    Sözleşmenin V. Bölümü  ya da  55 ila 75. maddeleri, bütün kıyı devletlerin yetki alanını;
    Kıyıdan 200 deniz mili öteye uzanan Münhasır Ekonomik Bölge (MEB)- Exclusive Economic Zone- olarak belirledi.
    Bu alandaki deniz tabanı ve toprak altı doğal kaynaklar : Su akımı ve rüzgarlar: Denize verilen atıklar: Denizle ilgili bilimsel araştırmalar :Navigasyon ilgili devletin egemenlik hakkından sayıldı.

    *
    MEB hükümleri uluslararası uygulamaların ayrılmaz bir parçasıdır.
    2016’da 137 ülke 200 mil MEB talep etti ya da 200 millik bir Özel Balıkçılık Bölgesi kurdu.
    Akdeniz’ de bundan en çok  Yunanistan, Kıbrıs, İtalya ve Malta yararlandı.

    *
    Kıbrıs Rum Kesimi önce MEB’in Mısır ile sınırlandırılmak  üzere Şubat 2003’te  anlaşma imzaladı.
    2004 Nisan’ında çıkardığı bir yasa ile kendi MEB ilanında bulundu.
    Yunanistan hükümeti, kendisinin aynı şeyi neden yapmadığına dair bir açıklama yapmadan Kıbrıs’ın girişimini memnuniyetle karşıladı.
    O güne kadar Türkiye, Kıbrıs ve Yunanistan halkları Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlığın ” kıta sahanlığı” ile ilgili olduğu bilgisindeydiler…

    *
    Kıbrıs Rum Kesimi daha sonra 2007’de Lübnan’ın MEB’sinin sınırlandırılması için benzer bir anlaşma yaptı.
    Rumların en önemli MEB sınırlama anlaşması, İsrail Hükümeti arasında Aralık 2010′ da imzalandı.

    *

    Türkiye hükümeti, Kıbrıs Rum Kesimi’nin  her MEB girişimine derhal tepki veriyor ve bunları reddediyordu.
    Aynı zamanda deniz alanlarına dair bir tez ileri sürdü.
    Mısır ve Lübnan bölgesinin Akdeniz’de “Bir Türk Bölümü ” içerdiğini, bir anlaşma imzalamadan önce Türkiye’nin görüşünün sorulması gerektiğini iddia etti.

    *
    1994′ te  yürürlüğe giren yeni BM Deniz Hukuku Sözleşmesi; kıyı bölgelerde bitişik bölgeleri, MEB’leri ve kıta sahanlığını kodladı.
    Akdeniz’deki deniz sınırlarını büyük ölçüde değiştirdi.
    Akdeniz ülkelerine karasularını 12 mile kadar uzatma hakkı verildi: Bitişik bölge 12 deniz mili’nden 24’e  arttırıldı : Akdeniz’de MEB kavramı tüm kıyı devletlerin yetki alanına tabi tutuldu : Kıyı devletleri tarafından askıya alınamayan denizde ve havada uygulanan yeni bir “transit geçiş” kavramı getirildi.

    *
    En önemlisi, Akdeniz için geçerli olmayan  birbiriyle yakından ilişkili ve içsel bir yapıya sahip olan bir grup adaya ve birbirine bağlı suya atıfla “Takımadalı Devletler” terimi geliştirildi.
    Ege Denizi’ndeki sayısız adaları ile Yunanistan bu kavramı kullanmaktan alıkonuldu.

    *
    İlerleyen süreçte bu kez Türkiye yarı kapalı alanlarla ilgili ;
    “Bölgesel denizlerin, özel ekonomik bölgelerin ve yarı kapalı denizleri çevreleyen bitişik ya da karşıt devletler arasındaki kıta sahanlığının sınırlandırılması,
    Bu Sözleşme’nin ilgili hükümlerine uygun olarak ve ilgili tüm koşullar dikkate alınarak gerçekleştirilecektir” hükmünü  kabul ettirdi.

    *
    Böylece MEB kavramının Akdeniz’de uygulanması engellendi.
    Yunanistan ise  yarı kapalı denizlerin genel hükümlerin bir parçası olduğunu ve yarı kapalı denizlerde MEB’ler çin özel bir düzenlemenin gerekli olmadığını açıkladı.
    Türkiye’nin pozisyonuna karşı çıktı.
    Bir süre sonra BMİ Yunanistan’ın argümanı doğrultusunda, Türkiye’nin fikrini reddetti.
    1982 Sözleşmesi’nin, “kapalı veya yarı kapalı bir deniz” kavramını kabul ettiğini ancak bu denizleri sınırlayan devletler için herhangi bir sınırlama getirmediğini gerekçe gösterdi.

    *
    Nihayet Avrupa Birliği (AB), MEB ile ilgili konularda sadece 1982 Sözleşmesi imzalayan taraf olmakla kalmamıştır.
    Aynı zamanda Sözleşmenin Bölüm V’in kıyı devletleri üzerindeki hak ve görevlerini verdiği tüm alanlarda yetkinliğini arttırmasına yönelik 1998 tarihli Sözleşmeyi de onaylamıştır.
    Son zamanda Türkiye’nin zorlaşan konumundan hareketle;
    Bugün AB,Türkiye’nin tam üye olabilmesi için en kısa zamanda BM Deniz Hukuku Sözleşmesini onaylaması gerektiğinde ısrar ediyor…

    *

    Çünkü AB,  Ege’de ” Ortak MEB politikasına ” çok önem veriyor.
    Yunanistan AB üyesidir ve Yunanistan MEB’ sini, karasuları ve kıta sahanlığı meselelerini içermeyen bir Ege Denizi’ni öngörmüyor.
    Türkiye- Yunanistan ihtilafının  sadece Türkiye ve Yunanistan’ı değil,
    Aynı zamanda NATO ittifakını, Avrupa Birliği’ni ve Doğu Akdeniz’in barış ve istikrarını da tehdit ettiğini düşünüyor.
    Bu öngörü ve düşüncenin bağlayıcılığı ve MEB sorununun altından kalkılması çok zor olan karmaşıklığı bağlamında, Türk-Yunan anlaşmazlığının çözülmesini umud ediyor.

    *

    Şimdi İsrail Başbakanı B. Netenyahu’nun verdiği ivmeyle,
    AB, Yunanistan, İsrail, Mısır ve Kıbrıs Rum Kesimi  yalnızca enerji sorunlarıyla uğraşmak için değil,
    Aynı zamanda ekonomik ve askeri bir ittifak içerecek  farklı bir mutabakata doğru ilerliyor…

    9. 4. 2018

  • “RUM” OLMAK!

    “RUM” OLMAK!

    RUM “OLMAK”!
    Hüseyin MÜMTAZ

    Bir garip göçmen, mülteci, iltica çağında yaşıyoruz.
    Ensar/muhacir sarmalındayız.
    Taliban’dan kaçan tam 1.5 milyon Afganlı İran üzerinden Türkiye’ye geçmek için akın akın geliyormuş. Iğdır-Erzurum arasında durdurulan/yakalanan 15 kişilik minibüslerden tam 56 Afgan mültecisi çıkıyormuş.
    Bu arada zaten 4 milyon Suriyeli’ye ev sahipliği yapıyoruz.
    Hiç duymadığımız yahut unuttuğumuz salgın hastalıklar hortluyor.
    Ve AB’yi; 60 yıldır bizi kapısında bekleten AB’yi, “Bak kapıları açıveririm ha!” diye “korkutuyoruz”. Onlar da “AB çıpası”na bağlı tutmak için “Tamam, tamam… Arayı soğutmadan görüşmelere devam edelim” diye gazımızı alıyorlar.
    Büyük şehirlerimizde “yabancı” gettolar teşekkül etmiş vaziyette, girilemiyor.
    İşte tam böyle bir zamanda; izinleri olmadan uçurtma bile uçuramayacağımız söylenilen Suriye hava sahasının yeni sahibi, yeni güney komşumuz, yeni müttefikimiz Rusya’nın Nicosia Büyükelçisi Stanislav Osadchiy, “Kıbrıs halkının, barış içinde yaşama zamanın geldiğini” ifade ediyor.
    Pes…
    “Büyük”elçi, Kıbrıs’da 74’den beri barış içinde yaşandığını, direğe tırmanarak Türk bayrağını indirmeye çalışan densiz hariç kimsenin ölmediğini bilmez mi?
    Bilir…
    O elbette bilir de, kuzeyde “durumdan vazife çıkaran” linobambakiler de “işareti” alıp fırsatı kaçırmazlar.
    Derinya’da, iki taraf arasında geçişlere imkân tanıyacak sınır kapısının açılması için eylem yapılmış.
    “Kuzey”den “Mağusainisiyatifi” ile “Güney”den “Mağusa Kentimiz Örgütü”nün birlikte/beraber/elele düzenlediği eylemde Derinya kapısının açılmasına yönelik talebin geniş kesimleri kucakladığı vurgulanmış.
    “Eylem”e; Meclis Başkanı Uluçay, CTP’li vekiller Derya, Akansoy, Toros da katılmış.
    “Mağusa” İnsiyatifi Sözcüsü; “Mağusa’nın doğusu, batısı ve güneyi dikenli teller, askeri bölgeler ve İngiliz üssü ile çevrili. Burada resmen boğuluyoruz. Bu kapının açılması Mağusa için soluk borusu olacak” demiş.
    “Gazi”yi unutmuş…
    Mağusa, “Mağusa Limanı”ndan bu yana böyle perişan olmamıştır.
    Mağusa, “Gazi” olalı böyle rezillik görmemiştir.
    Görmemiştir de; bilhassa son elli yıldır, kendilerinden başka hiçbir işe yaramayan ama her yerde nâzır ve her çorbaya maydanoz o çoook meşhur Famagusta triumvirası nerededir? Neden çıt çıkarmıyorlar, yoksa ayni fikirde midirler?
    İnsiyatif sözcüsünün yön ve anatomi bilgisi de sıfır.
    Doğu’da Akdeniz vardır, liman vardır. Limanla dünyaya bağlanırlar. Batısı KKTC’dir; Lefkoşa anayoluyla KKTC’ye bağlanırlar.
    Güneyi ise, “sınır”dır. “Yeşil Hat”tır. Ecevit, F.Osman Polat Paşa kuvvetlerini geri çekmeseydi oradan da denizi görecekti sözcü.
    Sözcü, “nefes” alma yolunun “tek yönlü/tek şeritli” olduğunu mu zannediyor?
    Ve son derece masum eylemde “malûm” pankart da açılmış.
    “ANKARA ELİNİ YAKAMIZDAN ÇEK”.
    Altında “Yaşasın, bağımsız birleşik sol” ve imza, “Yeni Enternasyonalist sol”.
    Lâfın dönüp dolaşıp geldiği yere bakar mısınız?
    Başınıza Ankara kadar taş düşsün.
    Hem “bağımsız”, hem “birleşik”. “Eski”sinin ne zararını görmüştünüz de “yeni”lendiniz?
    Sol mu var birader, enternasyonalizm mi kaldı?
    Nerede, hangi zaman aralığında yaşıyorsunuz?
    Yapılan, “sol” adı altında resmen “rumculuk”tur.
    Fırsat bu fırsat ya, “Birleşik Kıbrıs İçin Barış Yürüyüşü” yapan bir Rum ile bir Türk de mersin fidanı dikmiş.
    Ve gazetelerde yoğun ve bilinçli olarak öne çıkarılan, “mesaj içerikli” bir başka haber;
    NK News’un aktardığına göre başkent Pyongyang’da 12 bin kapasiteli Ryugyong Jong Ju Yong Gymnasium’da yerel saatle 15.00’de Güney Koreli sanatçılar ve Kuzey Koreli Samciyon Orkestrası konser vermiş. Konser, 2002’den beri ilk ortak konser olma özelliği taşıyormuş. Konserin sonunda da her iki Kore’nin sanatçıları el ele tutuşup ‘Until We Meet Again’ (Bir Daha Görüşene Dek) ve ‘Our Wish is Reunification’ (Arzumuz Birleşmek) şarkılarını söylemiş.
    Niye şaşırdınız ki? “Biz”de de böyle “iki toplumlu/çok taraflı/ikili” ilişkiler, konserler hep olmuyor mu?
    Girne’de, hem de vakıf malı otelde sabahlara kadar buzuki çalınmıyor mu?
    Hiç Limasol’da bağlama çalındığını duydunuz mu?
    Ey muhteremler hiç uğraşmayın; ikiye bölünmüş Kore, ikiye bölünmüş Kıbrıs için model olamaz. (Keşke bölünmeyip 1877’den önceki gibi hepsi Türk olsaydı!) Çünkü Koreliler, güneyi ve kuzeyi ile aynı ırk, dil, din, tarih, sosyal yapıya sahiptir.
    Kıbrıs?
    Hah işte… Lâfın tam burasında, bu yazıda bulunmasına bazılarının anlam veremediği en baştaki göçmen/mülteci/iltica sarmalına dönebiliriz.
    Çanak çömleğin patlamasına neden olan haber şu;
    “Kıbrıs’ta 110 bin Türk Rum vatandaşı oldu”.
    Alt başlık biraz daha ılımlı ve açıklayıcı;
    “KKTC’de 110 bin 734 Kıbrıslı Türk, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nden kaynaklanan hakları nedeniyle Avrupa Birliği (AB) vatandaşlığı aldı”.
    Yâni Rum kimliği ve pasaportu.
    Şimdi….
    Meselenin iki boyutu var.
    Bir; Kimlik ve pasaport, hiç kıvırmayın Rum pasaportudur. İki; Ama bunları almak Rum olmak değil, AB’ye ilticanın en kısa yoludur.
    4 milyon Suriyeli, 1.5 milyon Afgan Türkiye üzerinden Avrupa’ya kapağı atmak, taa İsveç, Norveç’e gitmek için nasıl her türlü yolu deniyorsa; Akdeniz ve Ege’de göçmen dolu tekneler nasıl neredeyse tarifeli sefer yapıyorsa (bu arada bazıları batıyorsa) Kıbrıs’taki “bazı” kuzeylilerin de yaptığı odur.
    Karda kışta dağlarda yürümezsin, “organizatörlere/tur operatörlerine” binlerce Euro vermezsin, çoluk çocuk can yelekleriyle dalgalı denizlere yelken açmazsın; yürüyerek Ledra Palas yahut Lokmacı “barikatı” değil “kapısı”nı geçip başvurunu yapıp, dönüşte de hiç görmemiş gibi Uzun Yol’da hamburger yeyip kolanı içersin olur biter…
    İltica etmek/mülteci olmak ruhunuzda varsa elini sıcak sudan soğuk suya sokmadan AB pasaportu almanın en kısa, kolay, zahmetsiz yolu budur. Kimse estek, köstek yapmasın.
    Yukarıdaki gazete haberine mangalda kül bırakmadan itiraz edip yaygarayı koparanların söyledikleri ise şudur; “Kurucu ortak olduğumuz, Türkiye’nin de garantörü olduğu KIBRIS CUMHURİYETİ kimliği/pasaportu alıyoruz, Rum değil. 1960 Anayasası’ndan kaynaklanan haklarımızı kullanıyoruz!”
    Hadi canım sen de!
    63’de Akritas/Kanlı Noel’i sana karşı Myanmar’daki Rohingyalılar yahut Avustralya’daki Aborjinler mi yapmıştı? Gurka’lar mıydı Kumsal, Tahtakale katliamlarını gerçekleştirenler?
    Neden silaha sarılıp, şehitler verip kendini savundun? Kime karşı savundun? “Kurucu ortağı” olduğun devlete neden isyan ettin, durup dururken mi başkaldırıp dağlara çıktın?
    Kara El, Volkan, TMT birer spor kulübü müdür, jimnastik veya güzellik salonu adı mıdır?
    Madem “kurucu” ortaktın, 2018 senesinde bana KIBRIS CUMHURİYETİ’nin 60 Anayasası’ndan kaynaklanan haklarından olan Kıbrıs Türkü Cumhurbaşkanı Yardımcısı ile üç Kıbrıs Türkü bakanın isimlerini söyleyebilir misin?
    Ya 7’ye 3 oranında teşekkül etmiş (!) olan 50 üyeli Temsilciler Meclisindeki Türk üyelerin isimlerini?
    Madem “kurucu ortak”sın; Avrupa’nın hemen her ülkesinde Türk asıllı vekiller, hattâ Türk azınlık partileri, Türk azınlık vekilleri varken senin kimlik alarak vatandaşı olduğun “KIBRIS CUMHURİYET”nde neden Türk vekil, bakan yok?
    Neden gidip oy kullanamıyorsun?
    Demek ki ortada, “ortağı olduğun” KIBRIS CUMHURİYETİ yoktur, RUM DEVLETİ vardır!
    Ama senin bir devletin vardır.
    Seni adam yerine koymayanın kapısında yatmanın anlamı var mıdır?
    Rum’un şimdi yaptığı; yok saydığı, sana silah zoruyla vermediği anayasal haklarını; dizlerinin üzerinde yerlerde süründürerek, yalvartarak lütfedip, lütfen verir görünmesidir.
    Ön kapıdan “yollattığını”, arka-müştemilât kapısında sıraya sokup bekletmektir.
    Bu kimliği, pasaportu alman 55-63 mücadeleni yok sayıp Akritas’ı kabul etmen demektir.
    Güneyde EOKA’nın kuruluş yıldönümü devlet töreni ile kutlanırken, “TMT günü” neden ağırına gidiyor?
    Hiç sıkılıp yorulma, kendini aldatma. Anastasiadis de; Makarios, Yorgacis, Grivas gibi düşünüyor…
    EOKA’cılar için Rum cezaevi avlusundaki EOKA’cı mezarları başında düzenlenen ve Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu II. Hrisostomos’un yönettiği; bakanlar, EOKA’cılar ve “kayıp yakınlarının” hazır bulunduğu “geleneksel dini törene” katılan Anastasiadis gazeteciler tarafından; Akıncı ile 16 Nisan’da yiyeceği “sosyal nitelikli akşam yemeğinin belirlendiği bir zamanda Türkiye’nin Navtex ilan etmesi”nin sorulması üzerine “Özlü içeriğe sahip bir görüşme olsaydı, Ankara’nın yasadışı faaliyetleri elbette dikkate alınırdı ancak nasıl ilerleyebileceğimizi görmemiz ve üzerinde düşünmemiz için elzem olan, gündemi olmayan basit bir görüşme” demiş.
    Kısaca; “gündemsiz ve basit” demiş.
    Öyleyse Akıncı bu yemeği neden yiyecek?
    Çok mu özlemişti Anastasiadis’i de buluşup, havadan sudan bahsedecek?
    Akıncı o yemekte, kuzeyde olmayan ne yiyecek?
    Ya Başpapaz?
    O da Paskalya yortusu nedeniyle yayımladığı mesajında Türkiye’nin, Güney Kıbrıs’ın sözde “Münhasır Ekonomik Bölgesi” içerisindeki faaliyetlerini “yeni, üçüncü işgal” olarak nitelendirmiş. “Savunmasını ihmal eden, silah sistemlerini zenginleştirmeyen ve yenilemeyen, askerlik süresini kısıtlayan bir devletin, saldırgan rakibini, saklı olmayan hedeflerinden vazgeçmeye ikna etmesi zordur” diyerek, “Paniğe kapılmış tavizlerin, düşmanın küstahlığını kısıtlamadığının” anlaşılması gerektiğini ileri sürmüş.
    Siz hiç Kıbrıs Müftüsü suretindeki Dini İşler Müdürü’nün o görkemli kıyafeti ile, meselâ Ramazan Bayramı mesajında Rumlar için böyle bir şey söylediğini duydunuz mu?
    Neyse…
    1 AĞUSTOS 1958’i, 27/28 Ocak 1958’de Lefkoşa’yı, 20 Aralık 1963 Tahtakale’yi, 21/22 Aralık 1963 Ayvasıl’ı, 24 Aralık 1963 Kumsal’ı unutma.
    15 Temmuz 1974’ü, 20/22 Temmuz 1974’ü ve 14/16 Ağustos 1974’ü unutma.
    1 Ekim 1974 OKTY’yi, 13 Şubat 1975 KTFD’yi ve nihayet 15 Kasım 1983 de kurduğun son Türk Devleti KKTC’yi asla unutma.
    Devletine, kimliğine, pasaportuna sahip çık.
    Komşunla masaya oturacaksan o kimliğinle “eşit” olarak otur.
    1877’den sonraki gibi “tâbi”, “teba’a” değil, öncesinde olduğu gibi “metbu” ol. 8 Nisan 2018

  • Çekileceğiz söylemi bir planın devamıdır

    Çekileceğiz söylemi bir planın devamıdır

    Çekileceğiz söylemi bir planın devamıdır

    Amerika’nın Suriye’den çekileceğiz söylemi; son tahlilde doğru ama yaşadığımız süreç itibariyle taktiksel bir söylemdir. Bölgede kalmaya çalışan stratejinin bir alt unsurudur.  Planlı bir söylemdir.

    Suriye’den çekilecek bir Amerika ve Batının, bölgede Kürdistan kurma stratejisinden çekildiğini anlamamızı gerektirir.

    Kürdistan kurmaktan vaz geçmiş bir Amerika’nın bölgede işi olmadığını o zaman söyleyebiliriz.

    Amerika için bölgede Kürdistan kurmak, dünya hegemonyasını sürdürüp sürdüremeyeceğinin asıl işaretidir. Stratejinin temeli Kürdistan kurmaktır.

    Bölgeden vaz geçmiş bir Amerika, dünya hegemonyasından vaz geçmiş Amerika demektir.

    ABD Suriye’den çekilirse, tüm Avrupa ve yeniden oluşmakta olan yeni cepheleşmelerde de olmayan bir Amerika olur.

    Avrupa’yı bir kere daha kaybeder.

    Maliyeti Suudilere, vekaleti Fransa’ya bırakmış olması Amerikan varlığının bölgeden çekildiği anlamına gelmez.

    Bölgede oluşmakta olan yeni cepheler ete kemiğe büründükçe elbette ABD bölgede tutunamayacaktır.

    Rusya İran ve Türkiye cephesi ekonomik, siyasi ve askeri derinlik kazandıkça, Amerika’nın bölgeden çekilmesi hızlanacaktır.

    Ancak el ana içinde yaşadığımız süreç bu değildir. Rusya Türkiye cephesi, henüz; Atlantik Türkiye cephesi kadar güçlü değildir.

    Türkiye her iki cephenin içinde de yer alarak; hem Rusya- Türkiye cephesine güven veremez, hem de Türkiye Atlantik cephesine güven veremez.

    Biraz daha açalım.

    Günlük hayatı doğrudan etkileyen ekonomi bakımdan hala Türkiye önemli ölçüde Atlantik’e bağımlıdır. Zaten Rusya Türkiye cephesinin güçlenmesi için öncelikle ekonomi ve finans bağımsızlığının kazanılması gerekmektedir.

    Ekonomik olarak Amerika merkezli finans sitemlerine bağlı kalarak, Rusya Türkiye cephesi güçlendirilemez.

    Nihai düşmanımızın Amerika olduğu varsayımından hareketle, ekonomi-finans olarak ila nihayet ABD’ye bağımlı bir ekonomik sistemi yürütemeyiz.

    Bir başka ifadeyle; Türkiye’deki Amerikan varlığı sürdüğü müddetçe Türkiye-Rusya cephesi zayıflar. Ufak bir ABD provokasyonuyla her şey alt üst olabilir.

    Şu gerçeği yok sayamayız. Amerika’nın Türkiye’deki varlığı denince de sadece Finans meselesini de düşünmememiz gerekir. 60-70 yıldır Amerika’nın ülkemizde elde ettiği kültür, siyaset ve ideolojik varlığı hemen yabana atılamaz.

    Biz buna her ne kadar Batıcılık desek de, aslında Türkiye’deki Amerikan varlığından bahsediyoruz demektir. Nitekim daha dün şeker fabrikalarını satarak, neoliberal ekonominin gereğini yani Küreselleşmenin kuralını uygulamış oldu. ABD tekellerine boyun eğdik. Kapitalizmin kuralı değil tekellerin kuralına…

    Bir taraftan Rusya-Türkiye cephesine doğru yol alıyoruz diyoruz. Öte yandan Amerika’nın öteden beri baskılarla yaptırmak istediği özelleştirmeleri yapıyoruz. Yani ulus devlet varlığını tekeller karşısında küçültüyoruz.

    Türkiye-Rusya cephesinin yumuşak karnı ekonomide yatıyor. Uluslararası tekellere boyun eğmek ABD’ye bağımlı kalmaya devam etmektir.

    8.4.2018

  • Seçmenin tercihi değişiyor mu?..

    Seçmenin tercihi değişiyor mu?..

    AK Parti-MHP ittifakından sonra muhalefet cephesinde de ittifak çalışmalarına hız verildi. Seçmenin tercihinin değişime uğradığı gerçeğini göz önene alan siyasi partiler, kendilerini bu açıdan yenilemeye çalışıyor.
    Ancak 2019 yılında yapılacak seçimlerin son derece kritik olduğunu ve Cumhurbaşkanlığı seçimi için % 50+1’in kolay bulunamayacağını da söylemeliyiz.
    2019 yılında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili hazırlıklar hızlanırken, anket şirketleri de bir bir araştırma sonuçlarını açıklamaya devam ediyor. Son olarak ANAR Araştırma Şirketinin Genel Müdürü İbrahim Uslu, 2019 cumhurbaşkanı seçiminde AK Parti-MHP ittifakının oy oranının 16 Nisan referandumundakiyle aynı düzeyde olduğunu ifade etti.

    2019 Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili ANAR Araştırma Şirketinin Genel Müdürü İbrahim Uslu’dan çok konuşulacak açıklamalar geldi. Uslu “Referandumda parti tabanları nasıl tepki verdilerse aşağı yukarı o tepki ya da tutumlarını sürdürüyor” ifadelerini kullandı.
    Seçim hazırlıklarıyla birlikte partilerin oy oranlarını ölçen anketler, AK Parti’nin yaşadığı farklı bir sorunu ortaya koydu. En son 1 kasım 2015 seçimlerinde tek başına yüzde 50’yi gören AK Parti, bu kez MHP ile ittifaka girmesine karşın yüzde 50’yi aşmakta zorlanıyor.

    Cumhurbaşkanı seçiminde artık yüzde 50+1 oy gerektiği, partilerin tek tek oylarının değil ittifakların oranının belirlenmesi gerektiği için anketlerin daha da kritik işlev kazanıyor. Şu ana kadar resmi tek ittifak AK Parti ile MHP arasında kurulduğu için, anketlerin daha çok bu ittifakın oyunu ölçmeye yönelik olarak yapıldığı biliniyor.
    Muhalefet cephesinden yapılacak ittifaklar, hiç kuşkusuz kamuoyu anketlerine de yansıyacaktır.
    AK Parti-MHP ittifakının rakamsal durumuyla ilgili ilk analiz de AK Parti’ye de anketler yapan ANAR Araştırma Şirketinin Genel Müdürü İbrahim Uslu’dan geldi.
    Uslu,”Referandumda parti tabanları nasıl tepki verdilerse aşağı yukarı o tepki ya da tutumlarını sürdürüyor” diyerek, referandumdaki sonuçların büyük oranda korunduğunu belirtti.
    Uslu ittifakın “cumhurbaşkanı seçiminde 1+1=2 etmeyeceğini” vurgularken, “cumhurbaşkanı seçimlerinde Erdoğan’ın oyunun yüzde 51.5- 52 arasında olduğunu görüyoruz” dedi.
    Bu tespit, iktidar partisi açısından en son 1 Kasım 2015 seçimlerinde tek başına yüzde 50 oy oranını yakalarken, şimdi MHP’yi de yanına almasına karşın aynı oranlara ancak sahip olması gibi bir sıkıntıya işaret ediyor.

    ANAR Genel Müdürü Uslu, AK Parti-MHP ittifakının cumhurbaşkanı seçiminde referandumdaki düzeyde olmasına karşın, parlamento seçiminde daha yüksek oy alacağını söyledi.
    Uslu, “Şu an için biz parlamento oylarına baktığımızda bu ittifakın yüzde 55’lerin üzerine çıkabileceğini görüyoruz. İki partinin oy toplamları, yüzde 55-56 arasında bir rakama ulaşıyor” dedi.

    AK Parti-MHP ittifakının durumu, henüz resmen bir ittifak içinde olmamalarına karşın muhalefet partilerince de yakından izleniyor.

    Muhalefete göre AK Parti-MHP ittifakı rakamları referanduma göre daha da aşağılara çekildi. CHP kurmayları, kendilerine ulaşan bilgileri paylaşırken “Şu ana kadar ölçümlerin hiçbirinde AK PARTİ-MHP ittifakı yüzde 50+1’i aşamıyor” rahatlığı içinde konuşuyor. Son günlerde muhalefet kulislerinde son anketlerde AK Parti-MHP oy oranının yüzde 43 olduğu bilgisi de seslendirilmeye başlandı. Yüzde 43 rakamının kaynağının iktidar çevreleri olması, bu bilgiyi muhalefet açısından daha da önemli hale getiriyor.
    Muhalefetin, AK Parti-MHP ittifak oylarında erime olduğu tespiti, bir başka analize daha dayanıyor. Muhalefeti, 2019 cumhurbaşkanı seçimi için umutlandıran bu bu analiz şöyle ifade ediliyor:
    “Referandumdaki evet ve hayır oylarında geçen bir yıllık sürede bazı değişimler oldu. Anketler bunu gösteriyor. Bu değişim hayır lehine. Bir yıllık sürede önemli oranda seçmen evet tercihini değiştirmiş durumda. Bu seçmen grubu, evet vermesinin hata olduğunu düşünüyor. Bu nedenle aslında referandumun rövanşı olarak gerçekleşecek 2019 seçiminde hayır bloğuna geçmeyi düşünüyor. Ama asıl olarak dikkat çekici olan referandumdaki hayır tercihini değiştiren neredeyse kimse yok. Referandumda hayır diyen seçmenlerin tamamı hala hayır diyor. Bu hayır bloğunun büyümesi demektir.”
    Konu ile ilgili son bir not:
    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Parti Meclisi’nde, Yüksek Disiplin Kurulu (YDK) üyeleri ile milletvekillerine sunum yapan KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, “Türkiye’de yüzde 45 dilimlik oy geçişkenliği var. Bu yüzde 45’in bir partisi yok. Çok yüksek bir oran. Bu sizin avantajınız. Bu kişilerin değişim özlemi var ama umut vaat eden bir yapı da bulamıyorlar. CHP umut vermeli” dedi.

  • FEYM GRUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 07 Nisan 2018 )

    FEYM GRUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 07 Nisan 2018 )

    1. Oldukça uzun zamandır mesajlarımızı takip edenler hatırlayacaklardır. Massispost.com bir süre “Ermeni <sözde> soykırımını tanıyan Türk entelektüeller” başlığı altında periyodik olarak haber yayımlamıştı. Armenians-1915.blogunda bu kişiler hakkında detaylı bilgi yer alıyor. Tarihimizi bilmeyen, en hafifinden gafil vatandaşlarımızı bir kere daha hatırlayalım. (İ)

    2. Naira Karapetyan : Narek St. Gregory Heykeli’nin Kurulması İnanç ve Tarihimizin Ruhani Takdiridir. (İ)

    3. Glendale yeni Belediye Başkanı Zareh Sinanyan görev süresi için öncelikleri belirtiyor.(İ)

    4. Bakan yardımcısı; Ermenistan tarımda % 117 büyüme kaydetti. (İ)

    5. Sınırsız Gazeteciler, Ermenistan’da medya özgürlüğü konusunda endişeli. (İ)
    (Not : Haberde yer alan dünya haritası üzerinde Türkiye , Ermenistan ile aynı renkle gösterilmiş…, o.tan)

    6. AB, Ermenistan’ın Ruslar için transit ülke olmayacağını garanti altına almak istiyor. (İ)

    7. Switalski: Ermenistan-AB Anlaşması,1 Haziran itibarıyla koşullu olarak yürürlüğe girebilir.(T)

    8. Danny Tarkanian:Ermenilerin elindeki silahlar alınmasaydı, Ermeni <sözde> Soykırımı önlenebilirdi. (T)
    (Not: Bu ifade, Osmanlı Ermenilerinin devlete karşı silahlandıklarının ve isyan halinde olduklarının ispatıdır…,o.tan)
    https://www.ermenihaber.am/tr/news/2018/04/07/ABD-Tarkanian-Ermeni-Soykırımı/126759

    9. Karabağ ABD Daimi Temsilcisi, Yale Üniversitesi’nde bir Etkinlikte konuşma yaptı. (İ)

    10. Sarkisyan, Papa ile görüşmesinde, Arjantin Ermeni cemaatinden övgü ile bahsetti.(İ)

    11. Litvanya hükümeti, Ermenistan-AB anlaşmasına onayını verdi ve Seimas’a yolladı (T)
    http://avim.org.tr/tr/bulten/lıtvanya-hukumetı-ermenıstan-ab-anlasmasına-onayını-verdı-ve-seımas-a-yolladı

    12. Uluslararası Kalkınma Ajansı USAID, Ermenistan’a tahsis edilen proje kredi tutarını artıracak.(T)
    http://avim.org.tr/tr/bulten/usaıd-ermenıstan-a-tahsıs-edılen-proje-kredı-tutarını-artıracak

  • Yardımlar Kesildi

    Yardımlar Kesildi

    Hollanda mahkemesi Hollanda Sosyal Yardım Dairesi’ni haklı buldu.

    Hollanda mahkemesi bazı Türk ve Fas vatandaşlarının kendi ülkelerinde malvarlıklarının bulunup bulunmadığını öğrenebilmek amacıyla vatandaşlık hizmet numaralarını isteyen Hollanda Sosyal Yardım Dairesi’ni haklı buldu. Vatandaşlık numarasını istemek bundan böyle özel hayatın gizliliğini ihlal anlamına gelmeyecek.

    Bu durumda kimlik numarasını vermeyen Türk vatandaşlarının sosyal yardımları kesilebilecek. Kimlik numarası alınması durumunda, Hollanda Türkiye’de malvarlığı olup olmadığını tespit edebiliyor.

    Hollanda malvarlığı araştırmalarını, Türkiye’nin de imzaladığı Otomatik Bilgi Değişimi Anlaşması çerçevesinde yapıyor.

  • Şimdi de Afgan mülteci akını…

    Şimdi de Afgan mülteci akını…

    Afgan mülteciler temsili resim : Afgan öğrenci çocukları, Afganistan
    Afgan çocuklar

    Suriye iç savaşından kaçan 3.5 milyon Suriyeliye ev sahipliği yapan Türkiye şimdi de İran sınırından yeni bir göç dalgası ile karşı karşıya bulunuyor. 3 milyon Afgan mülteci, dağları aşarak Avrupa’ya ulaşmaya çalışıyor. Sadece 2018 yılı içinde 16 bin kaçak göçmene işlem yapılmış durumda…

    Afganistanlı ve Pakistanlılar başta olmak üzere ülkelerindeki işsizlik ve terör olayları sebebiyle umut olarak gördükleri Türkiye’ye gelen ve son günlerde yoğunlaştıkları Erzurum’da yakalanan kaçak göçmen sayısı bu yıl 13 bin 400’e ulaşarak geçen yıl yakalanan kaçak göçmen sayının neredeyse 3 katına yaklaştı.

    Ankara’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya lideri Putin’in de katıldığı zirvede İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin mülteciler konusunda “Türkiye 3.5 milyon Suriyeliyi ağırlıyor. Biz de 39 yıldır 3 milyon Afgan mülteciye ev sahipliği yapıyoruz” diyerek işaret ettiği trajedi dalga dalga yayılıyor.

    İşin ilginç tarafı İran, mültecilerin Türkiye’ye akın etmesi için sınırlarını sonuna kadar açmış olmasıdır.

    Güney ve batı sınırında yüz binlerce mültecinin biriktiği Türkiye’nin üçüncü kara sınırında henüz bu sorunu taşıyabilecek bir kamp veya barınma alanı altyapısı bulunmuyor. Yollarda, açık alanlarda kalan mültecilere çoğunlukla vatandaşlar su gıda gibi yardımlarda bulunuyor. Kaçak olarak büyük kentlere kadar ulaşanlara ise hırsızlık, dilencilik ve fuhuş yaptırıldığına dair haberlerin yayılıyor.
    Terör ve işsizlik asıl neden olmak üzere ülkelerindeki çeşitli sorunlar nedeniyle İran sınırındaki Ağrı, Iğdır, Van ve Hakkâri’den yasa dışı yollarla “umut” ve “iş kapısı” olarak gördükleri Türkiye’ye giriş yapan kaçak göçmenler, Erzurum üzerinden batıdaki farklı kentler ile Avrupa ülkelerine ulaşmayı amaçlıyor.

    Yüklü miktarda para ödedikleri insan tacirlerince bindirildikleri kamyon kasası, otobüs, minibüs, taksi ve otomobillerden yolculuklarını tamamlayamadan indirilerek Doğu Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde otoyol kenarlarına terk edilen kaçak göçmenler, bu andan itibaren yolculuklarını otoyol kenarlarında veya dağlık arazilerde ölüm riskine karşı yüzlerce kilometre yürüyerek sürdürmeye çalışıyor.
    Yakalananların yüzde 95’ini oluşturan Afganistanlı göçmenler ülkelerinden Erzurum’a ulaşmak için yaklaşık bir ay süren 3 bin 226 kilometrelik, Pakistanlılar ise 2 bin 748 kilometrelik yolu yürüyerek geçmekte oldukları da söyleniyor.

    Aslında iş hem ciddi hem de endişe verici boyutlara doğru tırmanıyor.

    Erzurum’da, yasa dışı geçişin önlenmesine yönelik çalışmalarını sürdüren İl Emniyet Müdürlüğü ve jandarma ekiplerince yakalanan göçmenler, haklarında gerekli sınır dışı ya da kayıt işlemlerin yapılması için Erzurum İl Göç İdaresi Müdürlüğü’ne teslim ediliyor. Güvenlik güçlerince bu kentte geçen yıl yakalanan 5 bin 8 kişi Erzurum İl Göç İdaresi Müdürlüğü’ne teslim edilirken bu sayı 2018 yılında ise şu ana kadar 13 bin 400’e çıktı. Erzurum’da yakalanan bu kaçak göçmenler dışında Ağrı, Kars, Erzincan, Ardahan ve Iğdır’da yine bu yıl yaklaşık 2 bin 500 kişi yakalanıp aynı kuruma teslim ediliyor.

    İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü bünyesindeki Türkiye’nin en büyük geri gönderme merkezi olan Aşkale ilçesindeki Geri Gönderme Merkezi, son aylarda yakalanan kaçak göçmen sayısının artması sebebiyle tamamen doldu. Bu nedenle kaçak göçmenlerin işlemleri bu merkezin yanı sıra yine İl Göç İdaresi görevlileri nezaretinde tutuldukları kent merkezindeki polis merkezleri ve spor salonları ile Pasinler ilçesindeki belirlenen noktalarda yapılıyor.

    Konu ile ilgili son notlar:

    İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, , Afganistan İçişleri Bakanı Wais Ahmad Barmak, Pakistan İçişleri Bakanı Ahsan Iqbal ve Yunanistan Göç Politikası Bakanı Dimitris Vitsas ile telefonda görüşerek konu ile, ilgili nasıl önlem alınması gerektiği konusunda görüş alış-verişinde bulunduğu haberleri geldi.

    Söz konusu görüşmelerde bölgesel göç politikaları, düzensiz göç ve göçmen kaçakçılığıyla mücadele ile mevcut göç mekanizmalarına ilişkin işleyen süreçlere yönelik değerlendirmelerde bulunulduğu bildirildi.

    Eğer gerekli önlemler alınmazsa, Türkiye Suriye’den sonra çok büyük bir Afgan ve Pakistan göçmenler ile karşı karşıya kalabilir. Bu göç olayları ile Türk ekonomisinin ve sosyal dengelerin alt-üst olabileceğini de şimdiden altını çizerek vurgulayalım.

  • FEYM GRUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 06 Nisan 2018 )

    FEYM GRUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 06 Nisan 2018 )

    1. Marmara Üniversitesi Ermeni <sözde> Soykırımı forumuna ev sahipliği yapıyor. (İ)

    2. Ermenistan ekonomisinde İtalyan yatırımları arttı: Cumhurbaşkanı Sargsyan Roma’da Başkan Sergio Mattarella ile bir araya geldi. (İ)

    3. Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan Perşembe günü İtalya Senato Başkanı Maria Elisabetta Alberti Casellati ile bir araya geldi. (İ)

    4. Vatikan’daki Narek Gregory Heykeli’nin Önemi. (İ)

    5. Rusya – Türkiye yumuşaması Ermenistan için gerçek tehlike. (İ)

    6 . Yeni raporda Almanya’nın Ermeni <sözde> soykırımı rolü – Deutsche Welle. (İ)

    7. Erdoğan saldırganlarına bir yıl, bir ay hapis ; ANCA hafif cezayı kınadı. (İ)

    8. Sarkisyan: Ermeni toplumunda dış politikaya ilişkin konsensüs mevcut. (T)

    9. DİB Edward Nalbandyan BDT Dışişleri Bakanlar Konseyi oturumunda konuştu. (T)

    10. ABD’de Erdoğan’ın korumalarının protestoculara saldırısına katılan iki kişiye hapis cezası.(T)
    https://www.ermenihaber.am/tr/news/2018/04/06/ABD-Erdoğan-koruma/126747

    11. Ermeni Patrikhanesi’nin 2017 bütçesi açıklandı: gelir azaldı, gider arttı. (T)
    https://www.ermenihaber.am/tr/news/2018/04/06/Türkiye-Ermeni-Patrikhanesi-bütçe/126735

    12. Cumhurbaşkanı Sargsyan’ ın ülke cazibesi ile ilgili olarak : Ermenistan’daki herhangi bir yatırım güvenli ve korumalıdır. (İ)
    http://artsakhpress.am/eng/news/83846/‘any-investment-in-armenia-is-safe-and-protected’-–-president-sargsyan-on-country’s-attractiveness.html

    13. Erivan, antik ve modern kültür dolu olup Roma’dan daha yaşlı. (İ)

    14. İtalya, Ermenistan’ın Roma için stratejik öneme sahip olduğunu söyledi. (İ)

    15. Ünlü Ermeni ilahiyatçı, şair, filozof, müzisyen ve din adamı Surp Krikor Naregatsi’nin heykeli Papa’nın katılımıyla açıldı

  • SKRIPAL OLAYI

    SKRIPAL OLAYI

    Sergei Skripal ve kızı Yulia
    Rusya tarafından zehirlenen çift taraflı ajan Sergei Skripal ve kızı Yulia

    Ukrayna krizi ve Kırım’ın Rusya’ya katılma kararı ile başlayan süreçte,
    ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri ile Rusya arasında çözülmesi oldukça zor karmaşık sorunlar oluştu.
    ABD müttefikleriyle birlikte Rusya’ya karşı yıkıcı ekonomik yaptırımlar uygulamaya başladı…

    *

    ABD perspektifi Rusya’nın dünya çapında istikrarsızlaştırıcı faaliyetlerde olduğu,
    AB ise Rusya’nın Avrupa’nın aşırı sağcı partilerini destekleyerek seçim sonuçlarını etkilemeye çalıştığı, hükümetleri ve toplumları istikrarsızlaştırdığı yönündedir.

    *
    O günden beri Rusya; Güvenlik işbirliğine sekte vurulduğu: İran’ın nükleer programı : Suriye krizi gibi bir dizi temel sorunun, Batılı ülkelere  büyük bir tehdit oluşturduğu,
    Ama yaptırımlarla ilgili stratejik siyasi dengede ABD ve AB ile Rusya arasında güçlü seçeneklerin nasıl gelişeceğinin düşünülmesi gereğinde bütün dünyanın dikkatini çekiyor…

    *

    Birbirleriyle bağlantılı ABD, AB hatta Avustralya’nın da, Rusya ile ilgili stratejisine en yeni örnek;
    4 Mart’ta 14 AB ülkesi, Ukrayna ve Kanada’nın eski Rus casusu ve İngiltere’nin ikili ajanı Sergey Skripal ve kızı Yulia’nın,
    İngiltere’nin Salisbury kentinde zehirlenmesinden Moskova’nın sorumlu olduğu iddiaları üzerinden,
    Rus diplomatların eşgüdümlü ve topluca sınır dışı edileceğinin duyurulması,
    Böylece dünyanın ikinci büyük nükleer gücü olan Rusya’ya yönelik siyasi ve askeri tehditlerde büyük tırmanıştır…

    *
    Ancak ABD ve İngiltere’nin askeri ve istihbarat kurumlarının düzenlediği bu tehlikeli ve kışkırtıcı kampanyada,
    Britanya Başbakanı Theresa May ile Dışişleri Bakanı Johnson, eski ikili ajana yönelik bir sinir gazı saldırısı olarak tanımlanan şeyin arkasında,
    ​”​Büyük ihtimalle​ Rusya’nın olduğu” biçimindeki kanıtlanmamış açıklamadan daha fazlasını sunamamıştır

    *​​
    Britanya hükümeti, Skripal’e ve kızına yönelik saldırıda kullanılan sinir gazının, 1971-1993  arasında Sovyetler Birliği’nin geliştirdiği  bir sinir ajanı olan Noviçok olduğunu iddia ediyor…
    Ne ki, Britanya hükümeti, Kimyasal Silah Antlaşması hükümlerinin gerektirdiği üzere iddia edilen gaza ilişkin herhangi bir örneği Moskova’ya ya da BM Kimyasal Silahları Önleme Kurumu’na vermeyi reddetmiştir.
    Halbuki kullanılan madde, bugün neredeyse her yerde üretiliyor.

    *

    Ama Washington’un Londra’yla dayanışmada olduğunu açıklamasını takiben,
    22-23 Mart’ta AB Konseyi, Britanya hükümetinin Salisbury’deki saldırı ile ilgili makul bir açıklaması olmamasına rağmen Rusya’nın sorumluluğunu kabul etmiş,
    Rusya mümkün olan en güçlü şartlarda kınanmıştır.

    *
    Ardından AB, istişareler için Rusya’daki büyükelçisini geri çağırmış,
    Almanya ve Fransa’dan dört, İngiltere’den 23 ve ABD’den 60 ayrıca AB üyesi ülkelerin çoğundan sembolik olarak bir ya da iki Rus diplomat sınır dışı edilmiştir.

    *
    Yunanistan, Avusturya, Bulgaristan, Kıbrıs, Portekiz, Slovenya,  Slovakya, Lüksemburg, Malta ise  bu kampanyaya katılmamış,
    Çekya Cumhuriyeti hükümeti, Londra ve NATO ile dayanışma içinde üç Rus diplomatı sınır dışı ettiği halde, istihbarat servisine sinir gazının Rusya’da üretilmiş olup olamayacağını belirlemek için bir soruşturma açma talimatı vermiştir.
    İngiltere ise  Avrupa’daki oybirliği eksikliğini anlatan bu ülkelerin ayrıcalıklı duruşunu kınamıştır.

    *

    Halbuki, Almanya Avrupa’nın önde gelen ekonomik gücüdür.
    Berlin ile Moskova arasında nispeten iyi bir çalışma ilişkisi sürüyor.
    Almanya ABD’nin Rusya’ya yaptırımlarını  olumsuz karşılıyor.
    Son krizle ilgili Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, “Rusya ile diyaloğa bağlı kalmaya devam edeceğiz. Ülkelerimiz arasındaki ilişkilerde Avrupa güvenliği ve yapıcı bir gelecek için çalışacağız” diyor.
    Avrupa Komisyonu’nu karşı önlemleri arama yönünde teşvik ediyor…

    *
    AB  Konseyi kararına uymayan ülkeler ise Avrupa düzeyinde sürekli bir Rus karşıtı yaklaşımın yansımalarından rahatsızdırlar.
    Bu durum, Moskova’nın  AB üyesi devletlere karşı etkin bir diplomatik strateji uygulamasından ya da Britanya  karşıtı önyargılarından değil,
    Ekonomik ortaklıklar üzerindeki zorunlu sınırlamalar ardından sağlanan ekonomik sonuçlardan kaynaklanıyor.
    Bir çok AB ülkesi için Rus yatırımları, Rus turizmi ya da bir çok Avrupa ürünü için Rus pazarı kayba yazıyor.
    Ama yaşanan ekonominin bu zor döneminde kayıpların nasıl karşılanacağının bir yanıtı bulunmuyor…

    *

    Esasen Skripal olayı, Washington ve Londra’nın resmi dayanışma açıklamalarına rağmen,
    Hem Almanya hem de Fransa’nın Rusya’ya karşı sert tavır konusundaki fikir ayrılıklarının sürdüğü bu sırada;
    Rusya’nın Ortadoğu’dan Doğu Avrupa’ya, Güney ve Orta Asya’ya kadar süregiden varlığı karşısında,
    ABD emperyalizminin küresel egemenliğini askeri araçlarla ileri sürme yönelimini temsil ediyor.
    Paris ve Berlin’in ABD hakimiyetindeki NATO’ya karşı ağırlık oluşturacak bağımsız bir Avrupa askeri ittifakı geliştirme hamlelerine karşı koymak için kullanılıyor…

    *

    Ama Avrupa’nın Skripal’in zehirlenmesine tepkisi işte yukarıdaki örneklemelerde olduğu üzere temel dış politika zayıflıklarını ortaya koyuyor.
    Brüksel’in karar alma sürecinde AB; Rusya’yı eleştirerek en azından bir asgari düzeye kadar ABD’yi memnun etmeye çalışmış,
    Bu memnuniyeti  birçok üye devletin rahatsızlığından ayırmıştır.
    Dengeyi korunamamış, bununla birlikte net  bir belirleme büyük ölçüde olmadığından  başarı da sağlanamamıştır…

    *
    Bu noktada Britanya Savunma Bakanı Gavin Williamson, hâlâ Moskova’nın  ülkesinin suçlamalarını reddetmesine kızgındır.
    “Rusya çenesini kapamalı ve defolup gitmelidir. Dünyanın, Devlet Başkanı Putin’e ve eylemlerine yönelik sabrı bir hayli taşıyor “diyor…

    *

    Ya da dün Rusya’nın talebiyle  Sergey Skripal ile kızı Yulia’nın zehirlenmesi olayındaki suçlamaları görüşmek üzere toplanan BM Güvenlik Konseyi’ndeki gibi bir tiyatro sergileniyor.
    Suçlamaları reddeden Rus Büyükelçi Vassily Nebenzia, “Londra diğer ülkelerle ilişkilerimizi zehirliyor. Ateşle oynuyorsunuz, üzüleceksiniz “derken,
    Britanya BM Daimi Temsilcisi Karen Pierce’te altta kalmamış, Rusya’yı devlet destekli suikastlar düzenlemekle suçlarken,
    “Kimyasal silah kullanımı soruşturmalarını engelleyen bir ülkeden ders alacak değilim” demiştir…

    *
    Sonuçta Rusya’nın sağlık durumu iyiye giden ​S​kripal’in kızı Yulia ile görüşme talebi doğrultusunda, Yulia’nın vereceği yanıtlar beklenecektir…​

    7. 4 .2018

  • Bu yıl 14’üncüsü yapılan geleneksel tören 10 ülkeden başarılı isimleri buluşturdu

    Bu yıl 14’üncüsü yapılan geleneksel tören 10 ülkeden başarılı isimleri buluşturdu

    İPEKYOLU ÖDÜLLERİ MUHTEŞEM BİR TÖRENLE SAHİPLERİNİ BULDU

    Uluslararası Türksoy’la İpekyolu Dergisi ve İpekyolu Stratejik Araştırmalar Derneği’nin birlikte düzenlediği 14. İpekyolu Yılın Altın Adamları Ödül Töreni, Wow İstanbul Hotel’de gerçekleşti.

    Azerbaycan’ın ünlü modacısı Gülnare Halilova’nın hazırlamış olduğu milli kıyafetler defilesinin renk kattığı geceye siyaset, iş dünyası, kültür- sanat, akademi ve medya dünyasının tanınmış isimleri katıldı.

    Kazakistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan, Rusya Federasyonu,Romanya, Bosna-Hersek, Gürcistan, Hollanda, Almanya başta olmak üzere pekçok ülkedeki başarılı isimleri buluşturan ödül töreninin sunumunu ise Neslihan Maltepe ve Letafet Alekberova birlikte yaptı. Tören hakkında konuşan İpekyolu Dergisi imtiyaz sahibi ve İpekyolu Stratejik Araştırmalar Derneği Başkanı Seyfullah Türksoy, ”Her yıl olduğu gibi bu yılki törenimizle de sağlam gönül köprüleri kurulmasına vesile olduk. Ödül alan başarılı isimleri tebrik ediyorum” dedi. Ödüle layık görülen her ismin titizlikle belirlendiğine dikkat çeken Türksoy, ”İş dünyası, kültür-sanat, siyaset, yerel yönetimler, akademi, Türk Dünyası gibi farklı kategorilerde belirlenen başarılı isimler 14 yıldır İpekyolu çatısı altında güzel bir dostluk ve işbirliği tablosu sergiliyor. Ülkemizin birlik ve beraberliğe büyük ihtiyaç duyduğu bir ortamda, bu tür

    etkinliklerin çok faydalı olduğu inancındayım” şeklinde konuştu.

    Törende TBMM İdare Amiri, milletvekili Salim Uslu, Avrupa Birliği eski Bakanı Eğemen Bağış, İstanbul Ticaret Odası Başkanı Öztürk Oran ve diğer katılımcılar yaptıkları konuşmalarda 14 yıldır devam eden İpekyolu ödül töreninin önemine işaret ettiler.

    Azerbaycan KİMLER ÖDÜL ALDI

    Dr. Eldar Hasanov – Azerbaycan’ın Bosna-Hersek, Sırbistan ve Karadağ Büyükelçisi ”Diplomasi Onur Ödülü” Gülnare Halilova – Azerbaycan Milli Giyimler Merkezi Başkanı – ”Türk Dünyasında Yılın Modacısı” Aynur Guliyeva- Nuray Turizm Başkanı- ”Turizm Sektörü Özel Teşvik Ödülü” Letafet Alekberova – “Program Sunumu Özel Ödülü”

  • Mehdi Eker : Bölgenin güvenliği ve istikrarı için Türkiye-Azerbaycan yüksek düzeyli stratejik işbirliği daha da derinleştirilmelidir

    Mehdi Eker : Bölgenin güvenliği ve istikrarı için Türkiye-Azerbaycan yüksek düzeyli stratejik işbirliği daha da derinleştirilmelidir

    AK Parti Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Mehdi Eker, başta Türkiye – Azerbaycan ilişkileri olmakla ,Azerbaycan’ın ekonomi ve siyasi kalkınmasına ve Azerbaycan’da yapılacak seçimlere ilişkin , TREND Haber Ajansı’na özel açıklamalarda bulundu.

    İşte AK Parti Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Mehdi Eker’in açıklamaları;

    Türkiye-Azerbaycan ikili ilişkileri bölgede istikrar ve barışın tesis edilmesini amaçlamaktadır

    Hem Türkiye hem de Azerbaycan, “iki devlet tek millet” bilinciyle ortak sorumluluklarının gayet farkındadır. Türkiye ve Azerbaycan gerek bölgesel gerekse küresel konularda daima birbirini desteklemiştir.
    Türkiye-Azerbaycan ikili ilişkileri bölgede istikrar ve barışın tesis edilmesini amaçlamaktadır. Bu nedenle, bölgenin güvenliği ve istikrarı için Türkiye-Azerbaycan yüksek düzeyli stratejik işbirliği daha da derinleştirilmelidir.
    İki soydaş ülke, stratejik ilişkilerin yanı sıra sahip olduğu ortak kültürel mirasın korunup geliştirilmesi için, medeniyet ve kültür alanlarında daha fazla işbirliği yapmalıdırlar.Eğitim alanında mevcut çalışma temalarının geliştirilmesi ve yeni alanların birlikte keşfedilip araştırılması için daha fazla işbirliği yaparak ortak medeniyet tasavvurunu zenginleştirmelidirler.
    Hülasa, ikili ilişkilerin daha da pekiştirilmesi ve güçlendirilmesi için siyaset, ekonomi, güvenlik, eğitim, kültür gibi bütün alanlardaki işbirliği daha da derinleştirilmelidir.

    Azerbaycan’ın Türkiye’ye verdiği bu destek, “iki devlet tek millet” bilincinin en somut yansımasıdır

    Azerbaycan, “iki devlet tek millet” bilinciyle her zaman sorumluluk üstlenip Türkiye’nin yanında olmuştur. Ben 2016 yılında yaşanan bir olay üzerinden Azerbaycan’ın Türkiye’ye verdiği desteği değerlendirmek istiyorum.
    Malum 18 Şubat 2016 yılında ilk olarak Bakü’de yapılması planlanmış olan Türkiye ile Azerbaycan arasındaki Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi (YDSK) toplantısı, 17 Şubat’ta Ankara Merasim Sokak’ta gerçekleştirilen bombalı saldırı nedeniyle ertelenmişti. Toplantı 15 Mart’a ertelenmiş, ancak 13 Mart’ta Ankara Kızılay’da gerçekleştirilen yeni bir bombalı saldırı nedeniyle Sn. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Bakü ziyaretini tekrar ertelemişti. Bunun üzerine Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sn. İlham Aliyev, Ankara’daki terör saldırıları sonrasında Türkiye ile dayanışma çerçevesinde, toplantının Bakü yerine Ankara’da gerçekleştirilmesini önermişti. Sn. Erdoğan da Aliyev’e teşekkür ederek bu öneriyi kabul etmişti.
    Sn. Aliyev’in, toplantının Türkiye’de yapılmasını önermesi, Türkiye’nin böyle zor bir dönemde yalnız bırakılmadığının ifadesidir.Bu yaklaşım Azerbaycan’ın Türkiye’ye olan gerçek dostluğunun en açık göstergesidir. Azerbaycan’ın Türkiye’ye verdiği bu destek, “iki devlet tek millet” bilincinin en somut yansımasıdır.

    İlham Aliyev, Azerbaycan’ın bağımsızlığına oldukça önem veren ve bu uğurda sadece elini değil gövdesini de taşın altına koymuş bir lider

    Öncelikle bu seçimlerin tüm Azerbaycan halkına hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum. Toplamda 8 adayın yarışacağı bir seçim olacak. Adeta bir demokrasi şölenine ev sahipliği yapması bekleniyor. Tabii ki seçimin şüphesiz en büyük favorisi, Azerbaycan’ın değişim ve dönüşüm sürecinde büyük bir yeri olan Sn. İlham Aliyev’dir.

    Sn. Aliyev’in siyaset tarzının Azeri kardeşlerimiz tarafından büyük bir memnuniyetle karşılandığını biliyorum. Sayın Aliyevin, gerek ülkenin inkişafı konusunda attığı adımlar olsun gerekse de Ermeni işgalinin çözümünde takındığı tavır ve uyguladığı politikalar olsun, kararlı ve güçlü bir lider olduğu hepimizin malumudur.

    Seçimlerin adil, rekabetçi ve şeffaf bir zeminde gerçekleşeceğinden ise zaten bir şüphemiz yok.

    Azerbaycan halkının da bu arada hakkını teslim etmekte fayda var. Halkın seçimlere katılım oranının giderek artıyor olması demokrasiye olan inançları ve siyasete aktif katılım arzuları da Azerbaycan adına çok olumlu bir gelişmedir.Ben bir kez daha bu seçimlerin dost ve kardeş ülke olan Azerbaycan’a hayırlar getirmesini diliyorum.

    Sn. İlham Aliyev, Azerbaycan’ın bağımsızlığına oldukça önem veren ve bu uğurda sadece elini değil gövdesini de taşın altına koymuş bir lider. Bu yüzden de bağımsızlığın yolunun ekonomik kalkınma ve büyümeden geçtiğini de en iyi bilen liderlerden birisi.

    Bugün Azerbaycan’a baktığınızda sadece başkentinde değil diğer bölgelerinde de büyük bir ilerleme söz konusu. Eskiden sadece Bakü merkezli bir büyüme ve yatırım anlayışı hakimken şu anda sosyo ekonomik yatırımlar genele yayılmış durumda. Bu yayılma da beraberinde tabii ki kalkınmayı getiriyor.

    Uluslararası Kuruluşlara çağrı yapmak istiyorum : Ermeni işgalinin son bulması için bir adım atsınlar

    Ancak Azerbaycan’nın en önemli gelir kaynaklarından olan tarımcılık Ermeni işgali nedeniyle arzu edilen bir verimle yapılamamaktadır.

    Uluslararası Kuruluşlara ben buradan bir çağrı yapmak istiyorum: Azerbaycan’da seçimler adil mi değil mi diye bakacaklarına, algıyı sadece seçim güvenliğine kaydıracaklarına, Ermeni işgalinin son bulması için bir adım atsınlar. İşgalin halkta yarattığı tahribatı incelesinler. Bölgeye verdiği zararı rapor etsinler. İnsan hakları ihlalinden tutun da her türlü insani değeri ayaklar altına alan bu işgali kimsenin meşrulaştırmasına ya da unutturmasına biz Türkiye olarak asla izin vermeyeceğiz.

    Şimdi geleceğim nokta şurası; bu işgal sürecinden sonra milyonlarca zorunlu göçkün ortaya çıktı. Bu işgale rağmen, ortaya çıkan zorunlu göçkün Azerbaycan devletinin inşa ettiği yerleşim yerlerinde yaşamaya başladı. Hal böyle olunca o insanlarda artık ekonomiye katkı vermeye, tarım ve hayvancılıkla uğraşmaya başladılar. Bu da Azerbaycan ekonomisinde çarpan etkisi yaratan bir diğer faktör olarak karşımıza çıkıyor.

  • Böyle Seçim Görülmedi

    Böyle Seçim Görülmedi

    Eskişehir’de 7 Nisan Cumartesi günü gerçekleştirilecek olan Ticaret Odası seçimlerinde, en önemli çıkışı yakalayan Ayhan Sezer, Eskişehir’de Avrupa ile bağlantılı 150bin kişinin desteğini aldı. Sosyal medya hesaplarında paylaşım yapan gurbetçiler Ayhan Sezer’e destek mesajları attılar. Avrupa basını ise konuyu gündemine taşıyarak, Yerel bir seçim olmaması ve gurbetçilerin büyük bir kesiminin oy haklarının bulunmamasını hayretle karşıladılar. Avrupalı Gurbetçiler nezdinde büyük bir ivme yakalayan Sezer’in seçimde nasıl bir sonuçla çıkacağı ise merak konusu oldu.

    Turkishnews/MetinTapmaz

  • Ünlü İlahiyatçının Ülkesinde Yasaklanan Kitabı Türkiye’de Basıldı

    Ünlü İlahiyatçının Ülkesinde Yasaklanan Kitabı Türkiye’de Basıldı

    Azerbaycanın ünlü ilahiyatçılarından biri olan Elşad Miri’nin ülkesinde baskısına izin verilmeyen “İslamda yoktur!” adlı kitabı Türkiye’de basıldı.

    “İslamda yoktur!” Kitabın da bazı önemli konuların satır başları şöyle;

    “İslamda sihir yok”,

    “İslamda siğe yokdur”,

    “İslamda huri yok”,

    “İslamda küçük yaşta evlilik yok”,

    “İslamda seyidlik yok”,

    “İslamda ölüye Kuran okumak yok”,

    “İslamda Peygamberlerin masumiyetleri Yok” gibi konuları açıkça belirten Miri, açıklamasında kitabının Azerbaycan’da yasak olmasının sebebinin bu konularla ilişkili olduğunu dile getirdi. Ayrıca Miri; “Ülkemizde yasak koyulan kitabımın, kardeş ülke Türkiye’de baskısı gerçekleşti. Ben bu işte emeği geçen bütün arkadaşlarıma teşekkür ediyorum dedi.

    Kitapın ISBN gibi yasal tüm belgeleri var. Kitap Azerbaycan Türkçesinde yayımlandı.

    İnşallah “İslamda yokdur” bir kaç dillerde ve bir kaç ülkelerde yakın zamanlarda yayımlanacaktır. Ne yazık ki, Azerbaycan’da ki uzmanların gördükleri “tehlikeleri” yasağı koyan insanlar görmezden geldiler. Diye konuştu.

    İlahiyatçı Elşad Miri uzun süredir üzerinde çalışıtığı, “İslam Yok!” kitapı Azerbaycan Devlet Dini Dernekler Komitesi, tarfından baskısına yasak koyulmuştu.

    Turkishnews.com