AKP’li kadın vekillerin TBMM Genel Kurulu’na başörtüsüyle gireceklerini açıklamaları üzerine ülkemizde yine başörtüsü ve türban tartışması başladı. Siyasi parti yetkilileri peş peşe açıklamalar yaptılar bu konuda. TV ekranları adeta yıkıldı başörtüsü tartışmalarıyla. Kimileri, konuya din ve inanç özgürlüğü ve ayrıca insan hakları açısından bakarak başörtüsüyle meclise girilmesine destek verirken, kimileri Cumhuriyetin kazanımlarının zedeleneceğini söyleyerek kadın vekillerin başörtüsüyle meclise girmelerine karşı çıktılar.
Herkes pusuya yattı ve CHP’nin, 1999 yılında Ecevit liderliğindeki DSP’nin yaptığını yapmasını, DSP grubunun kaba kuvvet kullanarak Merve Kavakçı’yı önce meclisten, arkasından da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarmasına benzer bir tutum sergileyip sergilemeyeceğini beklemeye başladı. Ancak bütün beklentiler boşa çıktı geçtiğimiz Perşembe günü. AKP’li dört kadın milletvekili başörtülü olarak meclis genel kuruluna geldiler ve meclisteki başörtüsü yasağını bir güzel deldiler! Mecliste ne kıyamet koptu, ne harala gürele yaşandı.
Üstelik CHP Grup Başkan Vekili Muharrem İnce, AKP grubunun da alkışladığı çok güzel bir konuşma yaptı! Elbette kinaye cümleleriyle dolu bir konuşmaydı yaptığı konuşma. Yıllar önce türban konusunda dayatmada bulunmayacaklarını söyleyen Mehmet Ali Şahin’e, Bülent Arınç’a ve Başbakan’a saygı ve selamlarını göndermeyi de ihmal etmedi Yalova’lı kamyon şoförü Şerif İnce’nin oğlu! Özetle; biraz da farklı bir şeyler yapamamanın çaresizliğiyle yapmış olduğu bir konuşmaydı Muharrem İnce’nin konuşması…
İtiraf etmek gerekirse; ben de başörtüsü konusuna temel insan hakları, din ve inanç özgürlüğü açısından bakanlardanım. Ancak ben aynı zamanda, kurumların ve görevlerin, kendine has bazı kuralları olması gerektiğine de inanan birisiyim. Bu açıdan bakılınca; “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu” konusunda zaten sicili bozuk olan AKP’nin bu konuyu da istismar ettiğine inanıyorum ve AKP’li kadın vekillerin bu sene özellikle, yani meclisteki başörtüsü yasağını delmek için bahane yapılmak üzere hacca gönderildiklerine ve hatta kendilerinin, bu maksatla listelere alınıp milletvekili seçtirildiklerine inanıyorum. Zira ben, bu dört kadın milletvekilinin isimlerini şimdiye kadar hiç duymamıştım. Milletvekili olalı yaklaşık 2.5 sene oldu ama bu kadın vekillerden 2.5 kelimelik bir laf bile duymadık meclis kürsüsünden. Hepsi de genç, ancak hepsi de oldukça silik şahsiyetler. Mecliste varlıklarıyla yoklukları arasında hiçbir fark yoktu şimdiye kadar. Yani özetle; içimdeki bir ses, AKP’nin birçok açılımına olduğu gibi başörtüsü açılımına da şüpheyle yaklaşmam gerektiğini söylüyor bana.
Bu konuda söylenecek çok söz var aslında. Mesela, yarın öbürgün erkek milletvekillerinden birisi de çıkar fesle, cübbeyle, sarıkla, şalvarla veya Güneydoğu’daki ve Ege’deki erkeklerin başlarına sardıkları gibi poşu (puşi) veya tülbendlerle meclise gelmek isterse ne olacak? Örneğin BDP’nin militan ruhlu erkek vekillerinden birisi çıkar da tıpkı PKK militanları gibi kahverengi üniforma, aynı renkteki bot, kuşak ve boynuna doladığı siyah-beyaz kareli poşuyla meclise gelmek isterse ne yapacaksınız? Ancak ben, şimdilik sadece 18.02.2008 tarihinde, yani o tarihlerde Diyanet’in bir müfettişi olarak kaleme alıp yayınladığım “Türban bir erkek giysisidir” başlıklı yazımı tekrar yayınlamakla yetiniyorum. İşte o yazımız:
Türban bir erkek giysisidir
Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşı’nı yazdıktan sonra şöyle demiştir: “Allah bu milleti bir daha İstiklal Marşı yazdırmak zorunda bırakmasın!”. Tıpkı onun gibi, ben de diyorum ki; Allah beni bir daha Türban hakkında yazı yazmak zorunda bırakmasın. Bu yazıyı, o niyetle, yani türban konusunda yazacağım son yazı olması dileğiyle yazıyorum.
Bu yazının başlığını aslında “Tülbent Ne Zaman Türban Oldu” şeklinde koymuştum. Ancak CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın bir sözü, başlığın yukarıdaki şekilde değişmesine sebep oldu. Zira Deniz Baykal, William Shakespeare’ın Othello isimli tiyatro oyununda geçen “Türbanlı bir Türk’ü öldürdüm!” şeklindeki replikten hareketle, Türbanın bir kadın kıyafeti değil, aslında bir erkek giysisi olduğunu söylüyordu. Deniz Baykal’ın bu konuşmayı yaptığı sırada tam da ben bu konuda 2001 yılında yazılmış bilimsel bir yazıyı okuyordum. Bu yazıya biraz sonra tekrar döneceğiz. Şimdi isterseniz, Türban kavramının ülkemize ne zaman ve nasıl girdiğine bir bakalım…
Belki birçoğumuz bilmiyoruz. Ya da unutmuş olabiliriz. Türban terimi, hilkat garibesi bir çok kavram ve uygulama gibi 12 Eylül Darbesi’nin bir ürünüdür. Darbeci generallerin, çözüm diye halka, daha doğrusu üniversite gençliğine dayattıkları bir formüldür. Dönemin YÖK Başkanı olan Prof. Dr. İhsan Doğramacı, geçtiğimiz Ocak Ayı’nın sonlarında (20 Ocak Olabilir) Habertürk TV. Kanalı’nda yayınlanan “Basın Kulübü” isimli programda bu durumu şöyle açıkladı:
“Kenan Evren döneminde bunu devamlı tartışıyoruz. ’İncitmeden nasıl başörtüsü konusunu çözebiliriz?’ diye uykularım kaçardı. Kenan Evren bana bir gün dedi ki, ’Kabine üyelerinin birisinin hanımı (Mehmet Keçeciler’in eşi) ne güzel, gayet de çağdaş şapka gibi bir şey giyiyor, ne kadar medenice, bari başını örtmek isteyen bu şekilde örtse ne iyi olur’ dedi. Bu konuşmanın ardından, lügat kitaplarına baktık. Fransa’da ’türban’ diyorlar. Bone gibi bir şey. Başını kapatmak isteyenler için bu önerildi. Şu an başörtüsü unutuldu, türban gündeme geldi…”(1)
***
Şimdide gelelim, Türbanın kadın kıyafeti olmayıp, aslında bir erkek giysisi olduğu gerçeğine. Editörlüğünü Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin elit hocalarından ve Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu eski üyelerinden olan Prof. Dr. Mehmet Said Hatipoğlu’nın yaptığı “İslâmiyât” isimli ilmî derginin “Örtünme”yi konu alan 22. sayısında adı geçen tarafından kaleme alınan “Editörden” başlıklı yazıda şöyle denilmektedir:
“Medya ve siyaset mensubu pek çok aydınımız, aslında erkeklere mahsus ’türban’ı başörtüsü zannetmektedir. Halbuki Fransızca’ya 15. asırda tulban, tolliban’dan bozularak turbant, tourban şeklinde giren bu kelimenin aslı Türkçe’dir: ’Tülbend’ veya ’dülbend’. Şark erkeğinin giydiği bu başlığa hayran olmuş Avrupalı hanım, onu kendisine uyarlayarak şapka gardrobuna dâhil etmiştir. Türban, tekrarlayalım, erkek başlığıdır, kadın değil… Meşhur Fransız Türkolog Bianchi (1783-1864), 2. baskısı 1843-1846’da yapılan Fransızca- Türkçe sözlüğünde türban kilemesinin karşısına; sarık, kavuk, imâme kelimelerini koymakta, ’sarık sarmak’ tâbirine de; ’Prendre le turban, se faire mahometan’, yani ’türban giymek, Müslüman olmak’ karşılığını vermektedir. Kezâ R. Dozy de, (Dictionnaire Detaille des Noms des Vetements chez les Arabes-Araplarda Elbise İsimlerinin Ayrıntılı Sözlüğü isimli) lugatının ’İmâme’ maddesinde bunu dâima türban olarak karşılamakta ve İspanya’da ulemânın oldukça sık türban giydiklerine, Peygamber neslinden gelen Şerîflerin ’yeşil türban’ taşıdıklarına işaret ettikten sonra sözünü şu hükümle bitirmektedir:
-Türbanın kadınlar tarafından kullanıldığını düşünmekten şiddetle kaçınılmalıdır. Bu başlık sadece erkeklere mahsustur ve Şark’ta erkek mevtânın mezar taşlarına, hanımlarınkinden ayırmak üzere türban yontulmaktadır…-
Demek ki, günümüz Türkiye’sinde imamların, Diyanet Reisi’nin taşıdığı sarıklar bir nevi türbandır. Hâlen pek çok İslam ülkesinde türbanla dolaşan erkekler sayıya gelmeyecek ölçüdedir. Türkiye’de onun modaya uygulanmış şeklini, sadece hanımlar idari mademede de kullanabilme sahipken, sarık çözülüp başörtüsü haline geldiğinde, iş değişivermektedir…”(2).
Buraya kadar verilen bilgilerden hareketle diyebiliriz ki; Türban, aslında şark toplumlarına, özellikle de Türkler’e has bir tür erkek giysisidir. Yani bir tür erkek başlığı. Asıl adı da ’tülbend’ veya ’dülbend’tir. Özellikle 15. asırdan itibaren ve muhtemelen başı tülbendli Türk akıncıları sayesinde Avrupa içlerine kadar götürüldü ve Avrupalı kadın, fizik güçlerine ve cinsel çekiciliklerine hayran olduğu bu erkeklerin başlarındaki tülbentlere de hayran oldu, onu alarak kendine göre yeni bir şekil verdi ve türban adıyla şapka modelleri arasına koyup, şapka koleksiyonuna ilave etti. 12 Eylül 1980 darbesini yapan generaller ve onların yönlendirdiği İhsan Doğramacı yönetimindeki YÖK’ de, Türk sipahi ve akıncılarının başında Anadolu’dan erkek giysisi olarak yola çıkan bizim mütevazı Tülbend’i, 500-550 yıl sonra Avrupa’dan kadın başlığı halinde ve Türban adıyla geri getirip Üniversite gençliğinin başına geçirmişlerdir.
Türbanın, yani Türkçe adıyla Tülbend’in, şarkta, özellikle de Türkler arasında erkek giysisi olduğu aşikârdır. Hatta Osmanlı Ordusu’nun hassa kısmını, yani merkez birliklerini oluşturan yeniçerilerin başındaki külahları da, Tülbend’in bir çeşitlemesi olarak görmek pekâlâ mümkündür. Zira bugün mehter takımlarının elemanlarınca yaşatılmaya çalışılan yeniçeri külahlarının uç tarafı, genelde başlığın arka tarafından sırta aşağı salınmaktadır.
Tülbent, belki de Tanzimat devrine gelinceye kadar başta padişahlar olmak üzere, asker ve sivil olmak üzere bütün devlet adamlarınca ve Osmanlı aydınlarınca da kullanılan yegâne erkek başlığıdır. Osman Gazi’den başlayarak Tanzimat’a gelinceye kadar geçen sürede görev yapan Osmanlı padişahlarının resimlerine bakarsanız, bu insanların, genelde başlarına giydikleri bir tacın etrafına tülbend sardıkları ve tülbendin bir ucunu ense köklerinden sırtlarına doğru sarkıttıkları görülür. Aynı durum, asker ve sivil kökenli bütün Osmanlı devlet adamlarında ve aydınlarında da görülmektedir. Örneğin, Sokollu Pehmet Paşa, Cezzar Ahmet Paşa, Mimar Sinan, Barbaros Hayreddin Paşa, Turgut Reis, Evliya Çelebi, İbrahim Müteferrika, Tiryaki Hasan Paşa vb. tarihte iz bırakmış belli başlı bir çok devlet adamı ve aydın, hep sarıklı, yani tülbendli olarak resmedilmiştir.
Tülbent ve sarık, ancak batılılaşma hareketi çerçevesinde, fesin gelmesiyle ortadan kalkmıştır. Ancak bu ortadan kalkış, sadece şehirlerde olmuştur. Tülbend ve sarık, özellikle Anadolu kırsalında bugün bile varlığını muhafaza etmektedir. Merhum babam, 1998 yılında vefat edinceye kadar tülbent, yani türban kullanmaya devam etmiştir. Başına giymiş olduğu tacın, etrafına birkaç kat doladıktan sonra omzundan aşağı sarkıtmış olduğu türbanıyla, yani tülbendiyle ne çok severdim babamı. O duruşuyla babam, benim gözümde ve gönlümde tam bir Osmanlı idi çünkü…
Öte yandan Fransızca Türban, Türkçe söylenişiyle Tülbent, bugün Anadolu erkeği tarafından özellikle kırsalda halen yaygın olarak kullanılmaktadır. Adı ya ’tülbend’tir, ya ’yağlık’tır ya ’poşu’dur ya da ’çökü’. Ege ve Akdeniz kırsalında yaşayan Yörüklerle, Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan aşiretlere mensup erkeklerin başlarına “poşu’ adıyla bir tür tülbend bağladıkları bilinmektedir. Ege ve Akdeniz Yörüklerinde daha çok sarı rengin hakim olduğu poşularda, Doğu ve Güneydoğu’da siyah-beyaz renkler ve kareli desenler hakimdir. İç Anadolu Bölgesi’nde, özellikle Çankırı yöresinde erkeklerce başa bağlanan Tülbend’e “Çökü”, boyuna bağlanan Tülbend’e ise “Yağlık” adı verilmektedir. Genelde yaz aylarında kullanılan Yağlık, daha çok terlemeye karşı ve ter silmek içindir.
Bir erkek giysisi olan türban, yani tülbend, sadece Türkler’e has bir giysi de değildir. Bugün Türkiye’den güneye doğru gidildikçe bu giysinin geniş Arap dünyası erkekleri tarafından da kullanıldığı görülür. Ancak Türkiye’de, genelde poşu, poşi ve çökü adıyla bilinen tülbend, Arap dünyasına geçinde ’Kefiye’ adını alır. Deseni pek fazla değişmese de, sıcak iklime uygun olarak rengi değişir, beyaz ve kırmızı renge bürünür. Arap erkeği, başındaki kefiyesi, yani Fransızca adıyla türban’ı, Türkçe adıyla Tülbend’i kayıp düşmesin diye, başına koyup omuz başlarından arkaya saldığı kefiyenin baş bölgesindeki kısmının üzerine simit şeklinde bir kumaş halka geçirir. Bu halkanın adı ’Agel’dir. Genelde siyah ve beyaz renkte olur Agel. Boylu boslu bir genç Arap erkeği, hafif esmer teniyle, siyah bıyık ve çenesindeki keçi sakalıyla, boynundan ayak topuğuna kadar uzanan tiril tiril beyaz entarisiyle, başından sırtına doğru uzanan beyaz kefiyesi ve başında hafif yana kaydırılmış iki şeritli siyah ageliyle gerçekten de etkileyici bir tiptir. Tülbend’in Araplarca kullanılan şekline özellikle Güneydoğu bölgemizde yaşayan vatandaşlarımız arasında da rastlandığı olmaktadır. Ancak bu vatandaşlarımız, Araplardan farklı olarak kefiyelerini genelde agelsiz olarak kullanmaktadırlar…
***
Konumuzla ilgisi sebebiyle gazeteci İlhan Selçuk’un 29.04.2005 tarihli ve “Ört ki Ölem!,.” başlıklı yazısından birkaç cümle alıntılayarak yazımızı bağlayalım;
“23 Nisan 1920’de Ankara’da yurdu düşmandan kurtarmak amacıyla ’Büyük Millet Meclisi’ kurulmuştu. 6 gün sonra, 29 Nisan’da, Bursa Mebusu Operatör Emin Bey ile Sinop Mebusu Şevket Bey Meclis Başkanlığı’na bir önerge verdiler…Ve kıyamet koptu!.. Önergenin özeti:
-“İkinci Mahmut zamanında serpuş olarak kabul olunan fes dışardan geliyor; her yıl 7-8 milyon liralık bir milli servet dışarı aktarılıyor. Son günlerde herkesin seve seve giymeye başladığı kalpağın ’milli serpuş’ olarak kabul ve ilanını teklif ederiz.”
Önerge okunduğu zaman mebuslar (milletvekilleri) birbirlerine girdiler. Tunalı Hilmi Bey (Bolu) kürsüye çıkıp bağırdı:
-“Fes, Türk’ün ruhuna yerleşmiştir.’’
Mustafa Taki Efendi (Sıvas):
-“Efendiler fes İslam âlemi için bir alâmeti farikadır.’’
Alkışlar, gürültüler, ’’Yaşasın fes’’ sesleri arasında önerge reddedildi.
Anadolu’nun çoğu yeri işgal altındayken yaşanan bu olay ibret vericidir.”
***
Yıl 1920. Millet, işgalci düşmana karşı Anadolu’nun her yerinde istiklal mücadelesi veriyor. Bu mücadele, aslında Türk’ün var olup olmama, yani bir anlamda ölüm kalım mücadelesidir. Yer TBMM. Milletin vermiş olduğu ölüm kalım mücadelesini planlayıp yönetmek üzere Ankara’ya gönderdiği vekiller, birbiriyle Fes-Kalpak mücadelesi yapıyorlar. Yani bir anlamda al takke ver külah mücadelesi…
Yıl 2008. Yani tam tamına 88 yıl sonrası. Millet açlıkla, sefaletle, kapkaçla, geçim sıkıntısıyla, kundakçılıkla, hortumculukla, işsizlikle ve yağmacılıkla mücadele ediyor. Bu yetmiyormuş gibi, tam 24 yıldır PKK terörüyle mücadele ediyor. Bu mücadele de tıpkı 88 yıl öncesi gibi, belki de ondan çok daha önemli bir mücadeledir. Adeta bölgede var olma mücadelesidir. Yer TBMM. Milletin vermiş olduğu mücadeleyi planlayıp yönetmek üzere Ankara’ya gönderdiği vekiller, birbiriyle türban-başörtüsü mücadelesi yapıyorlar. Yani bir anlamda al takke ver külah mücadelesi.
Ne kadar acı ve ne kadar ibretlik bir olay değil mi? Ancak hiç ibret alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi?(3)
___________________
1-bk. isimli internet sitesinde bulunan 21.01.2008 tarihli ve “YÖK eski Başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı, türban konusunda ilginç bir açıklama yaptı.” başlıklı haber,
2-bk. İslâmiyât, c.4, sayı, 22, Nisan-Haziran 2001, s.8, 2. Baskı, Ankara, 2001.
3-Bu yazı ilk defa 18.02.2008 tarihinde yayınlanmıştır.
bk.


