Ana sayfa Haberler Kültür/Sanat Diyanet Harama El Uzatmış; Duy da İnanma!

Diyanet Harama El Uzatmış; Duy da İnanma!

PAYLAŞ


2016 yılına ait Sayıştay raporunda Diyanet’in gelirleri arasında “FAİZ GELİRİ” diye bir gelir kalemi olmasından ve 255 bin TL. faiz geliri elde etmesinden dolayı konu tartışma konusu yapılıyor medyada.
Neymiş efendim; “İslam’a göre faiz haramdır; şu halde Diyanet neden faiz geliri elde ediyor? Diyanet çıkıp faiz haramdır diyerek almış olduğu faizleri geri iade etmeliymiş!”
Benim bildiğim, Diyanet’in bütün gelirleri, bu arada bir tür ibadet olan Hac ve Umre hizmetleri karşılığında elde edilen gelirler de faiz karşılığı vadeli hesaplarda tutulur ve bu işten ciddi manada faiz geliri elde edilir.
Hatta bankalarla kora kor faiz ve promosyon pazarlıkları yapılır bu konuda!
Vaktiyle bu gelirlerin tutulduğu banka tarafından, kağıt üzerinde hesap sahibi olarak gözüken TDV’ye lüks otomobillere varıncaya kadar muhtelif promosyon ürünleri verildiğini yakından biliyorum.
Gelin görün ki; ben Diyanet’in bankadaki mevduat karşılığında faiz ve promosyon almasını uygun görenlerden birisiyim.
Zira, Diyanet İşleri Başkanlığı da tıpkı diğer bir çok kurum gibi, anayasal bir kurumdur ve anayasa gereğince görevini yürütürken laiklik ilkesi gereğince yürütmek zorundadır.
“İslam faizi yasaklamıştır, o sebeple ben faiz geliri elde etmek istemiyorum” diyerek, bankadaki mevduatlarını faizsiz bir şekilde bankalara kullandıramaz.
Bu, yasalara da aykırıdır.
Yasalar karşısında TTK, TDK, TSK, TÜİK, TSE neyse, DİB’de odur.
Bu sebeple, nasıl ki; eğer faiz geliri elde ediyor diye diğer devlet kurumlarını tenkit edilemiyorsa, Diyanet İşleri Başkanlığı da tenkit edilemez.
Bütün kamu kurumları gibi, Diyanet’e tahsis edilen her türlü demirbaş eşya, araç, gereç, bina ve gelirlerin gerçek sahibi kamudur ve diğer bütün kurumlar gibi Diyanet de kamu malını korumak ve değer kaybını olabildiğince önlemek durumundadır.
Bu bakımdan eğer faiz geliri elde ediyor diye tenkit ediyorsanız, laiklik ilkesine aykırı hareket etmiş olursunuz.
Bu sebeple ve elbette bize göre; tenkit edilmesi gereken Diyanet’in faiz geliri elde etmesi değil, Diyanetin faiz geliri elde edecek biçimde fazla gelir kaynağının olması ve bunu vadeli hesaplarda değerlendiriyor olmasıdır.
Mesela Diyanet, neden her sene hac ve umre ücretlerini, kendisine bakiye kalacak biçimde yüksek tespit eder?
Üzerinde asıl durulması gereken konu budur bence.
2015 yılında 197.000 TL faiz geliri elde eden DİB, mevduat faizlerinin bir hayli düşük olduğu 2016 yılında 255.000 TL. faiz geliri elde ediyorsa, bunun sebebi nedir?
Asıl sorulması gereken soru, Diyanet’in neden faiz geliri elde ettiği değil, bu kadar faiz gelirini nasıl elde ettiği olmalıdır!

Diyanet’in Kira, Mal ve Hizmet Satış Gelirleri

Sayıştay raporundan hareketle Diyanet’in gelirleri şöyle açıklanmış medyada:
Gelir ve kazanç üzerinden alınan vergiler: 372.9 milyon lira
Dahilde alınan mal ve hizmet vergileri: 6.8 milyon lira
Damga vergisi: 40.7 milyon lira
Mal ve hizmet satış gelirleri: 13.6 milyon lira
Kira gelirleri: 2.8 milyon lira
Yurt dışından alınan bağış ve yardımlar: 22 bin 154 lira
Diğer idarelerden alınan bağış ve yardımlar: 3.5 milyon lira
Kurumlardan ve kişilerden alınan yardım ve bağışlar: 1.9 milyon lira
Proje yardımları: 192 bin 940
Özel gelirler: 4.7 milyon lira
Faiz gelirleri: 255 bin 881 lira
Kişi ve kurumlardan alınan paylar: 5 bin 649 lira
Para cezaları: 104 bin 359 lira
Diğer çeşitli gelirler: 12.1 milyon lira.

Diyanet’in yukarıda zikredilen diğer gelirlerini anladım da, ilk üç sırada sayılan vergi gelirini anlayamadım.
Zira Diyanet vergi tahsilatı yapan bir kurum değildir ki; vergi geliri olsun.
Yoksa bu rakamlar, satışa konu olan mal ve hizmetlerden dolayı tahakkuk ettirilerek devlete aktarılmak üzere tahsil edilen vergiler midir?
E bu durumda Diyanet o gelirin sahibi değil, sadece devlet adına vergi tahsil edendir.
Vergi hukukunda bunun adı “Vergi Sorumluluğu”dur.
Yani burada Diyanet, devlet adına vergi mükelleflerinden vergi tahsil eden “vergi sorumlusu” pozisyonudur.
Dolayısıyla; bu gelirler Diyanet’in geliri sayılmaz.
Diyanet’in, para karşılığı hac ve umre hizmeti verdiğini ve döner sermaye işletmesi vasıtasıyla yayın satışı yaptığını biliyoruz.
Ancak özellikle hac ve umre gelirlerinin DİB değil, DİB adına Türkiye Diyanet Vakfı hesaplarında tutulduğunu ve bu gelirlerden ciddi anlamda faiz geliri elde edildiğini de biliyoruz.
Şu halde Diyanet, hac ve umre hizmetleri dışında hangi hizmetleri para karşılığı sunmaktadır?
Diyanet’in, döner sermaye işletmesi vasıtasıyla yayın satışı yaptığı ve bu işten önemli gelirler elde ettiği biliniyor.
Bu anlamda her müftülük bir yayın satış yeridir aslında.
Müftülükler ciddi anlamda dini yayın satarlar ki; bunların başında Diyanet tarafından yayınlanan aylık dergiler gelmektedir.
Peki bunların dışında hangi malı satmaktadır Diyanet?
DİB’nın kira gelirlerini de anlamış değilim.
Çünkü DİB bir resmi devlet kurumu olarak, sahip olduğu gayrimenkulleri kiraya veren bir kurum değildir ki; kira geliri olsun!
Şu halde 2.8 milyon TL’lik kira geliri nereden elde edilmiştir?
Yoksa cami minarelerini baz istasyonu olarak kiraya vermesinden midir bu kadar gelir?
Şu halde, tıpkı hac ve umre hizmetleri gibi kira işleri de istismara oldukça açık bir konudur.
Bana kalsa, Diyanet’i bu tür akçeli işlerin içinden çekip çıkarırdım!
Zira bizim devlet anlayışımıza göre; devlet memuru akçeli işlerle fazla uğraşmamalıdır.
Diyanet, erkeklerin egemen olduğu bir kurumdur ve bize göre para ve kadın, erkeği bozan iki önemli faktördür.
Din adamı da olsa bu böyledir!
Vaktiyle ünlü bir müftünün bir muhabbet ortamında “Rabbim beni para ve kadınla imtihan etme, korkarım ki; kaybedenler olurum” şeklinde esprili bir dua yaptığını hatırlıyorum ben.
Hac ve Umre hizmetleri çerçevesinde bedeli milyonlarca para tutan ihale işlerinin “Hac ve Umre Komisyonu” denilen ve bütün üyeleri devlet memuru olan bir komisyon tarafından yapılması, bana göre; sayılı Devlet Memurları Kanunu hükümlerine apaçık aykırıdır (bk. 657/28).

Kur’an’da Yasaklanan Faiz Hangi Faizdir?

Faiz konusundaki görüşlerimizi, CHP’li Eren Erdem’in mecliste gündeme getirdiği sorulara da cevap olacak biçimde 2011 yılında yayınlanan “Faiz Yasağı ve Diyanet’in Bu Konudaki İkircikli Tutumu” başlıklı yazımızda ayrıntılı olarak dile getirmişiz.
Merak edenler için söz konusu yazının linki dipnotta verilmişti(1).
Üşenenler için kısaca tekrar edelim ki; bize göre Kur’an’ın haram kıldığı faiz, bugünkü faiz değildir.
Zira Kur’an’ın yasakladığı faiz, malın malla değiştirildiği, yani takas-trampa sisteminin cari olduğu bir ekonomik düzen için geçerlidir.
O sistemde enflasyon, devalüasyon, revalüasyon ve deflasyon gibi kavramlar bilinmiyordu.
Bunların tamamı, ticari işlemlerde, yani alıp satmalarda temsili paranın geçerli olduğu kapitalist ekonominin kavramlarıdır.
Cahiliye dönemi Arapları, malı malla takas ediyor, borç verdiklerinde, vade sonunda aynı evsaftaki bir mala ilave olarak fazladan bir miktar mal daha alıyorlardı borçludan.
Başka cins ve tür mal aslalar bile gereğinden fazla mal istiyorlardı borçlulardan.
Mesela: Bir ölçek hurmaya karşılık, vade sonunda bir buçuk aynı cins ve kalitede hurma, bir deveye karşılık vade sonunda aynı evsafta iki deve istiyorlardı vs.
Bize göre Kur’an’da yasaklanan faiz, yani RİBA, bu tür faizdir.
Bizim gibi, kapitalist sistemle yönetilen ancak arzın talebi karşılamadığı istikrarsız ekonomilerde mal ve hizmet fiyatları genelde artış yönündedir.
İşte bu durumlarda, alacaklıyı, daha doğrusu sermaye sahibini korumak için FAİZ diye bir kavram geliştirilmiştir.
Özetle: Bizim gibi istikrarsız ülkelerde gerçekçi bir yöntemle hesaplanacak enflasyon oranında alınacak bir faizin haram olmadığını ve caiz olduğunu düşünüyorum ben.
Bizim caiz dediğimiz faiz, bankaların ve özel sermayedarların uyguladıkları ve borçluyu büsbütün öldüren tefeci faizi değildir elbette.
Ekonomik istikrarı yakalamış ve son derece gelişmiş ülkelerde faiz oranlarının düşüklüğü, buna bağlı olarak banka kârlarının da düşüklüğü işte bu sebepledir.
Çünkü o ülkelerde fiyat artışları, yani enflasyon da düşüktür ve bu sebeple banka kredisine ihtiyaç az olduğu, para arzı para talebinden fazla olduğu için faiz oranları da düşüktür.
Öte yandan bizim ülkemizde banka faizlerinin ve buna bağlı olarak banka kârlarının yüksekliğinin bir sebebi de, finans piyasasının büyük oranda yabancıların eline geçmiş olmasıdır.
Elin oğlu, soyabildiği kadar soyuyor insanlarımızı!
Bizim Kur’anın yasakladığı faizin, bugün kapitalist ekonomi sisteminde uygulanan faiz olmadığı ve bu yasağın malın malla takas edildiği sistemde geçerli olduğu şeklindeki kabulümüze belki ulemadan “O dönemde de para kullanılıyordu…” şeklinde itiraz gelmesi muhtemeldir.
Belki az da olsa altın ve gümüş türünden, yani paranın yapıldığı maden, paranın temsili değerinden daha fazla olan paralar az da olsa kullanmış olabilir.
Ancak bu tür paralar değerini kaybetmediğine göre, faiz almaya da gerek yoktur.
İşte bu durum bile, bizim “Kur’an’daki faiz yasağı takas sistemi için geçerlidir” şeklindeki iddiamızı güçlendirmektedir.
Faiz yasağının getirildiği dönemde temsili para kullanıldığını kabul ettiğimizde aklımıza şu soru geliyor: Peki, Kur’an’ın nazil olduğu dönemde Mekke ve Medine’nin bulunduğu Arap yarımadasında hangi devlet vardı ki; o devletin parası cari olsun?
Öyle ya; madem para, o parayı basan devletin itibarını temsil ediyorsa, ortada bir devlet olması gerekir.
Oysa o dönemde Arabistan yarımadası, hemen bütünüyle kabile ve aşiret sistemine dayalı insanların yaşadıkları bir coğrafya idi.
Yani ortada para basacak bir otorite yoktu!
Dönemin iki büyük imparatorluğu olan Doğu Roma ve Sasaniler, hiçbir zaman Arabistan’a tam anlamıyla egemen olamamışlardır.
Sasaniler en güçlü oldukları zamanlarda bile sadece yarım adanın güney ve doğu sahillerini, bir de bugün Suriye ve Irak’ın güneyinden geçip Mısır’a kadar uzanan coğrafyayı ele geçirmişlerdi.
Doğu Roma(Bizans) desen, Akdeniz sahili boyunca uzanan Kuzey Afrika ve Kızıl Deniz’in kuzeyindeki iki kıyı şeridi ve Akdeniz’in doğu kıyıları ve Suriye’den daha güneye hiçbir zaman inememişlerdi.
Necaşi Eshame yönetimindeki Habeşistan Krallığı deseniz, bugünkü Yemen kıyılarından daha kuzeye çıkamamıştır.
Osmanlı Yönetimi için de durum aynıdır.

Devlet en geniş sınırlarına ulaştığı zamanda bile Doğu ve batı sahilleri dışında Arabistan yarımadasına tam anlamıyla hakim olamamıştır.
Hatta batı sahilindeki toprakları Yemen’e kadar uzandığı halde, doğu sahilleri daha yukarılarda, Kuveyt civarında sona ermiştir Osmanlı’nın.
Yarımadanın, BAE ve Uman’dan tutun, Aden Körfezi’ne kadar uzanan doğu ve güney kıyılarında, ayrıca Necid bölgesi denilen Orta Arabistan’da Osmanlı hiç bir zaman hakim güç olamamıştır.
Devletlerin, Arabistan’ın iç kesimlerine ve İslam’ın geldiği dönemde Hicaz bölgesine egemen olamamalarının sebebi, bu bölgelerde çok güçlü bir devletin olması değil, bu coğrafyanın yaşanabilir nitelikte olmamasından ve sadece ticaret kervanlarıyla ve devecilikle geçinen çöl kabilelerinin yaşamasına elverişli olmasındandır.
Yani, hem faiz yasağının getirildiği dönemin, hem de daha sonraki dönemin büyük devletleri, Arap yarımadasının kıyı kesimlerinde yaşanabilir durumdaki kesimleri dışında, çölle kaplı iç kesimlerine fazla itibar etmemişlerdir; ta ki petrolün keşfine kadar!
Dolayısıyla; Kur’an’ın faiz yasağı, işte böyle bir ortamda, yani devlet otoritesinin ve kanunların geçerli olmadığı, buna bağlı olarak devletin itibarını temsil eden geçerli bir para biriminin tedavülde olmadığı, herkesin kendi kanununu uyguladığı, tefeci Arap tüccarlarının halkı soyup soğana çevirdiği bir zaman ve bölgede getirilmiştir.
O günkü şartlarda ihdas edilen bazı hükümleri bugünkü şartlara uygulamaya kalkarsanız, yani Akif ‘in dediği gibi; İslam’ı asrın idrakine söyletmeksizin 1400 sene önceki uygulamayı, getirip olduğu gibi bugüne dayatırsanız, IŞİD’ten ne farkınız kalır?
IŞİD ve EL- KAİDE gibi terör örgütlerinin yaptığı da budur zaten; bütün maraza buradan çıkmaktadır.

Diyanet Harama El Uzatmış; Duy da İnanma!

Bu konuda garibime gidense, CHP’li Eren Erdem’in, bir soru önergesiyle konuyu meclis gündemine getirmesi ve getirirken de “Diyanet harama el uzattı” argümanını öne sürmesidir(2)
Böyle bir yaklaşım, düpedüz din üzerinden siyaset yapmak ve dini siyasete alet etmektir.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun “dini ve etnik siyaset yapmayacağız” sözüne karşılık, Eren Erdem’in, Diyanet’in faiz geliri elde etmesini, Kur’an ve sünnetten hareketle, ayrıca Diyanet’in konuya ilişkin fetvalarını örnek göstermek suretiyle ve konuyu haram-helal açısından yaklaşarak tenkit etmesi, CHP’nin altı okundan birisi de olan ve tavizsiz olarak savunduğu laiklik ilkesine de açıkça aykırıdır.
Dolayısıyla; Eren Erdem’e ve CHP’ye buradan ekmek çıkmaz!
Eren Erdem’e tavsiyemiz; Diyanet’in bilmem kaç bakanlıktan daha fazla yekun tutan personel giderleri ve Diyanet’in şişkin kadroları, ayrıca Diyanet’in kamuya personel alımında sürekli bir köprü görevi görüyor olması üzerinde durmasıdır.
Eren Erdem’in, kadınlar hakkında ileri geri konuşan ve sapıkça fikirler ileri süren adamların hemen tamamının Diyanet mensubu olmasından ve bu adamlar sayesinde bir kamu kurumu olan Diyanet’in irtica üssü olmasına ve İstanbul Müftüsü’nün 10.000 cami talebine karşı çıkmak yerine, enflasyon karşısında milletin parasını değerlendirmesine karşı çıkmasını anlamak mümkün değildir.

Faiz geliri konusunda Diyanet’i harama el uzatmakla tenkit eden Eren Erdem’e sormak gerekir; Eren Erdem peki senin paralar nerede birikiyor; yastık altında mı?
Öte yandan, madem haram-helal konusunda pek hassassınız, mesela haram olan içki konusundaki tavrınız nedir?
Bakın, içkinin haram ve yasak olduğu konusunda da açık ayetler ve hadisler bulunmaktadır; isterseniz bir gün de onları yazarız burada..
_______________
1-http://www.turkishnews.com/tr/content/2011/08/04/faiz-yasagi-ve-diyanetin-bu-konudaki-ikircikli-tutumu/
2- https://www.gercekgundem.com/chpli-eren-erdem-diyanet-harama-el-uzatti-295019h.htm.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here