Site icon Turkish Forum

Anayasa Çerçeve Metni

CHP-HDP-İYİ PARTİ ve SAADET PARTİSİAnayasa Çerçeve Metnine Eleştiriler - yeni anayasa platformu

CHP-HDP-İYİ PARTİ ve SAADET PARTİSİ
Anayasa Çerçeve Metnine Eleştiriler

Haluk Dural
DPT Eski Uzmanı
Milli Merkez Genel Sekreteri

8.12.2020

Giriş

Son günlerde, İYİ Parti milletvekili Prof. Dr. Ümit Özdağ, kendisinin partisinden ihracı ile sonuçlanan açıklamalarında, CHP-HDP-İYİ Parti ve Saadet Partisinin yeni bir anayasa yapılması için ortaklaşa hazırladıkları, İNSAN HAKLARINA DAYANAN DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİ İÇİN ANAYASAL İLKELER başlıklı bir Çerçeve Metin bulunduğunu ifade etmiştir. CHP yöneticileri bunun bir uzmanlar çalışması olduğunu, İYİ Parti yöneticileri ise böyle bir çalışma yapılmadığı açıklamışlardır.

Ancak, internette;

UZMANLARIN KATILIMIYLACHP-HDP-İYİ PARTİ VE SAADET PARTİSİ TEMSİLCİLERİ TARAFINDAN HAZIRLANAN ÇERÇEVE METİN(13 Ocak 2018 – 7 Mayıs 2018)İNSAN HAKLARINA DAYANAN DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİ İÇİN ANAYASAL İLKELER

başlıklı 25 sayfalık metin temin edilebildiği gibi, çalışmanın eşgüdümünü yapan CHP milletvekili Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu internete düşen 9 Mayıs 2018 tarihli videosunda çalışmalara HDP’nin de katıldığı açıklamaktadır. Prof. Kaboğlu benzer açıklamaları 3 Ekim 2019 tarihinde CNNTurk TV’de yayınlanan ve telefonla katıldığı bir programda da tekrarlamıştır.[]

Uzun zamandır yukarıdaki metin ile neredeyse tam uyum halinde bazı partiler ve kitle örgütlerinin hazırladıkları anayasa taslakları kamuoyunu hazırlamak için zaman zaman ortalığa sürülmektedir. Bütün bu taslakların hedefinde; günümüzde bittiği iddia edilen ama Suriye’de ordusu kurulan PYD/PKK garnizon devletinin varlığı ile devam ettiği şüphe götürmeyen Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Hür Kürdistan kurulabilmesinin önündeki en büyük engel olan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün parçalanarak ülkemizi iki dilli, millet yerine halklardan oluşan federal yapıda, özerk bölgelere bölünmüş, daha sonra güney doğusunun kuzey Irak, doğu Suriye ve ileride İran’dan kopartılacak parçalarla birleşmesinin yasal/hukuki altyapısını oluşturacak idari yapılanmanın hazırlıkları vardır.

Bölücü anayasa çalışmaları

Bu projenin önündeki en büyük engel, üniter yapısı ve güçlü ordusuyla Türkiye’dir ve bu nedenle Türkiye ABD’nin ilk ve esas saldırı hedefindedir. Özellikle 1980 Amerikancı askerî darbesinden sonra hedefe konan Türkiye’nin zayıflatılması için; IMF’in talimatladığı Özal tarafından uygulamaya konulan ve sonraki bütün iktidarlar tarafından uygulanmaya devam edilen liberal ekonomi modeli ile millî ekonomi tahrip edilip, ülke muazzam bir iç ve dış borç yükü altına sokulmuştur. Bölünmenin kolaylaştırılması için kamuoyu ve hukuk zemininde millî devlet yapımız zayıflatılmaktadır. 

Bu girişimleri kısaca hatırlayalım:

Bu sözleşmenin 2’inci maddesine göre; 

“Özerk yerel yönetimler ilkesi ulusal mevzuatla ve uygun olduğu durumlarda anayasa ile tanınacaktır.” 

Üçüncü maddesinin 1’inci fıkrasında ise “Özerk yerel yönetim kavramı yerel makamların, kanunlarla belirlenen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yönetme hakkı ve imkanı anlamını taşır.” denmektedir.

Görüldüğü gibi, milleti tamamen ayrıştırmaya yönelik bu yerelleşmeyi güçlendirip, millî devletin merkezî yapısını çözmeyi amaçlayan benzer hükümler içeren bu Sözleşme, anayasal dayanağı olmadığı için bugüne kadar yürürlüğe girmemiştir. Yapılacak bir anayasa değişikliği ile Türkiye Cumhuriyeti devletinin federatif bir yapıya geçmesine kadar patlamaya hazır bir bomba olarak bekletilmektedir.

Yapmakta olduğu melânet yüzünden ileride “vatana ihanet” ile suçlanmaktan korkan Özal, 21.05.1991 tarih ve 3723 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 23. Maddesi ile 29.Nisan.1923 tarih ve 2 sayılı “Hıyanet-i Vataniye” kanununu yürürlükten kaldırttı.

“ABD heyeti ‘Ortadoğu’da sınırların yeniden belirleneceğini’ öne sürüyor. ABD, planladığı Kürt devletini Türkiye ile bir federasyon çatısı altında birleştirmek istiyor. Kuzey Irak’ta Çekiç Güc’ün koruduğu Kürt devleti, Türkiye himayesinde, federasyona bağlı bir Kürt devletine dönüştürülecek. Öneriye göre bu Kürdistan başka Kürdistan olacak. Garantör ülke Türkiye olacak.”

Genelkurmay raporu bu bilgileri verirken, ABD’nin aynı federasyon planını 27 Mayıs 1960 ihtilâlinden sonra 1965’te ve Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra 1974’te de önerdiğini belirtiyor. 

“ABD heyeti, Kürdistan ile federasyonu kabul etmezse, Türkiye ve İran’ın da Irak gibi parçalanma durumuna gittiğini belirtiyor. ABD heyeti, EK-1’de gösterilen harita (bahsi geçen EK-1 ve haritaya ulaşılamamıştır) gibi bir haritanın gündeme geldiğini, ABD’nin yaptırdığı çalışmalarda bu haritanın meydana çıktığını açıklıyor.

ABD heyeti, Türkiye’nin Kürdistan’ı himaye altına almaması halinde, Türkiye’yi Kuzey Irak Kürtleriyle tehdit ediyor. ‘Kuzey Irak Kürtlerinin elinde yakında çok silah olacak. Saddam’ın bıraktığı silahlar onların elinde sayılır. Belki de Türkiye’nin silahlarından ileri silahları olacak, uçakları, tankları, füzeleri.”

Görüldüğü gibi, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devletini arkadan vurarak parçalamak için Çarlık Rusya, İngiltere ve Fransa tarafından kullanılan Osmanlı vatandaşı Ermeni piyonların yerini, bugün ABD ve AB emperyalistleri tarafından Türkiye Cumhuriyetini parçalamak için kullandıkları Türk vatandaşı ayrılıkçı Kürt piyonlar almıştır.

Aslında, “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, yerinden ve etkin idare” gibi vatandaşa sunulan cazip öneriler, merkezi idarenin zayıflatılarak, millî devletlerin çözülmesini amaçlayan bir emperyalist tuzaktır. Ülkemiz bu tuzakla daha önce de karşılaşmıştır. Yakın tarihimizde 100 yıl önce bu konu, “adem-i merkeziyetçilik” akımı olarak, döneminde İngiliz ajanı olarak tanınan ve mahkum olup yurtdışına kaçan Sultan Abdülmecit’in torunu Prens Sabahattin tarafından çok işlenmiştir. Yaklaşan I. Dünya Harbide paylaşılacak olan Osmanlı İmparatorluğu’nun devlet yapısının zayıflatılması amacıyla kendisine İngiliz istihbaratı tarafından önerilen “Adem-i Merkeziyet” programını Paris’te Jön Türklere götüren ancak kabul görmeyip reddedilen Prens Sabahattin, programını daha sonra liberallerin kurduğu Osmanlı Ahrar Partisi marifetiyle İttihat ve Terakki Partisine karşı ideolojik olarak kullanmıştır. 

Prens Sabahaddin, Adem-i Merkeziyet (Yerinden Yönetim) projesine “Hayat-ı Umumiye Islahatı” yani “Hükümet Teşkilatı Islahatı” (günümüzde ABD’nin istediği Kamu Reformu) adını vermişti. Prens Sabahaddin, projesini 8 ana başlıkta açıklamıştır: 

1- Mahalli Hükümetler, 2- İnzibat, 3- Adliye, 4- Temellük (Mülkiyet) 5- Memleket Servetinin İşletilmesi ve Nafia Teşkilâtı, 6- Maarif ve Mektebler, 7- Maliye, 8-Heyet-i Tanzimiye.

Bu sekiz alanda hükümet kurumlarının yeniden yapılandırılmasını ve bu alanlardaki merkeziyetçilikten vazgeçilerek yetkilerin mahalli idarelere (yerel yönetimlere) bırakılmasını ve eyalet sistemine geçilmesini öngörüyordu. Daha ayrıntılı bilgilere aşağıdaki bağlantıdan erişilebilir.[]

BM Genel Kurulu’nun 16 Aralık 1966 tarihli ve 2200 A (XXI) sayılı Kararıyla kabul edilerek 3 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe giren ancak Türkiye’nin imzalamadığı “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi” ve yine Türkiye’nin imzalamadığı 23 Mart 1976’da yürürlüğe giren “Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi” Ecevit başkanlığındaki Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz’ın katıldığı 57. koalisyon hükümetinin talimatıyla Türkiye’nin BM Daimi Delegesi Büyükelçi Volkan Vural tarafından 15 Ağustos 2000 tarihinde imza edilerek BM Genel Sekreterinden almıştır.

Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi Abdullah Gül’ün Başbakanlığı döneminde Aralık 2002’de ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ise Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde Nisan 2003’te TBMM’ne sevkedilmiştir. Bu Sözleşmeler, Anayasanın 90ıncı maddesi uyarınca 4.06.2003 tarihinde  4867 ve 4868 sayılı kanunlarla kabul edilmiş, 17.06.2003’de Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından  onaylanıp 18.06.2003 tarih ve 25142 sayılı Resmî  Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Bu iki Sözleşmenin birinci maddeleri aynıdır ve “halklara kendi kaderini tayin hakkı” tanımaktadır.

Türkiye’nin de taraf olduğu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca 24.10.1970  tarihinde, 2625 sayılı kararı ile kabul edilen “Uluslararası Hukuk İlkeleri Bildirgesi”nin 1’inci maddesinin 5’inci fıkrasının 1. ve 2’inci paragraflarında “Her Devlet BM Sözleşmesinin öngördüğü tedbirlere uygun olarak, Halkların Eşit Hakları ve Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı’na saygı duymak ve geliştirmekle yükümlüdür” denmektedir. Aynı Bildirge’nin 5.  fıkrasının  4.  paragrafına  göre “Kendi  Kaderini  Tayin  Hakkı”nın uygulama  alanları ise: 

şeklinde tanımlanmaktadır. []

Yürürlükteki anayasamızın Başlangıç bölümünde ve değiştirilemez olan 3. Maddesinde “Türk Milleti” ibareleri yeraldığından, Türkiye Cumhuriyeti’nde “halklar” yoktur, millet vardır. Bu nedenle BM İkiz Sözleşmelerinin öngördüğü gibi “ayrı bir politik statü olarak ortaya çıkacak bir halk” tanımlanabilmesi için Anayasadan Türk Milleti ibaresinin çıkarılması veya en azından Türk ve Kürt olarak iki ayrı halk tanımlanması ve bunun yapılabilmesi için değiştirilemez olan ilk üç maddesini koruyan 4. Maddesinin iptal edilip, 3. Maddesinin değiştirilmesi gerekir.

8 Haziran 2007 günü Başbakan ve AKP Genel Başkanı Recep Tayip ERDOĞAN’ın, Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN’dan talebi üzerine, aşağıda isimleri yazılı; Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN (Komisyon Başkanı), Prof. Dr. Zühtü ARSLAN, Prof. Dr. Yavuz ATAR, Prof. Dr. Fazıl Hüsnü ERDEM, Prof. Dr. Levent KÖKER, Doç. Dr. Serap YAZICI kişilerden oluşan Komisyon tarafından “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Önerisi” hazırlanmış, 2 Ağustos 2007 günü Başbakan ve AKP Genel Başkanı Recep Tayip ERDOĞAN’a sunuşu yapılmış ve 29 Ağustos 2007 tarihinde çalışmalar tamamlanarak AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet FIRAT’a teslim edilmiştir.[]

Kamuoyuna açıklanmayıp halktan gizlenen bu taslak, Mart 2008’de Prof. Ergun Özbudun’un da dahil olduğu AKP milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat başkanlığındaki bir heyet tarafından ABD’de Colombia Üniversitesi’nin Demokrasi, Hoşgörü ve Din Çalışmaları Merkezi (CDTR) ile Din, Kültür ve Kamu Yaşamı Enstitütüsü’nün 3 Mart’ta New York’ta, Gülen’e yakın olan Türk Kültür Merkezi sponsorluğunda, düzenlenen konferansta[] ABD’li yetkililere anlatılarak onların tavsiyeleri alınmış, ancak bugüne kadar Türk halkına açıklanmaya cesaret edilememiştir.

2010 anayasa değişikliği

12 Haziran 2007 tarihinde İstanbul Ümraniye’de bir gecekonduda 27 el bombasının ele geçirildiği gerekçesiyle Fetö Terör/Casusluk örgütü marifetiyle başlatılan Ergenekon ve devamındaki kumpas davaları sürerken AKP Mecliste onaylattığı 24 maddelik anayasa değişikliği Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından 12 Eylül 2010 tarihinde halk oyuna sunularak kabul edildi. Yapılan değişiklikle Anayasa Mahkemesi üye sayısı 11’den 17’ye çıkarılmış ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yapılarında ve yetkilerinde değişiklikler yapılarak Abdullah Gül tarafından atanan yeni üyeler ile yargı üzerinde yönetimin vesayeti kurulmuş, sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmaları kaldırılıp, askeri yargının yetkileri daraltılmıştır.

1- Özerk eyaletler, 

2- Eyaletlerde Öz Yönetimler Kurulması, 

3- sosyal, 

4- ekonomik, 

5- kültürel, 

6- ekolojik, 

7- diplomasi, 

şeklindeki 8 boyutlu örgütleyerek siyasi irade yapıp Demokratik Özerk Kürdistan inşasını hedeflemektedir.” denildi.

Sonraki yıllarda HDP bu hedefi sık sık dile getirdi, parti programlarına koydu.

1 Ekim 2010 tarihli gazetelerde[] Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından atanan yeni Anayasa Mahkemesinin hukukçu olmayan başkanı Haşim Kılıç verdiği demeçte; 

“Bence ilk 3 maddeyi dondurmak, evrensel hukuk kurallarına uygun değil. Laikliği, demokrasiyi, hukuk devletini daha ileri götürecek düzenlemelere engel olmaması gerekir. Değişiklikler, ilk 3 maddedeki değerleri geri götürmüyorsa, Anayasa Mahkemesi izin veriyor. Bu değerlerin içini boşaltan düzenlemelere ise izin vermiyor. O nedenle gerektiğinde ilk üç maddeye pozitif olarak dokunulabilir. Bu hassas bir nokta” 

diyerek, 1982 anayasasının dokunulamaz olan ilk üç maddesinin değiştirilmesine yeşil ışık yakmıştır.

Anayasa Uzlaşma Komisyonu

Yazımızın başından beri açıklamaya çalıştığımız gibi Türkiye’nin toprak bütünlüğünün parçalanıp, doğu ve güneydoğusunun kopartılıp, bölgede bir Kürt Devleti kurulması batı emperyalizminin 100 yıllık projesidir. Bu projenin günümüzdeki adı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi-BOP’tur. Projenin hayata geçirilmesi, Türk Ordusunun yenilmez gücü karşısında silah zoruyla becerilemeyince, iktidar partisinin demokratik açılım (kürt açılımı) girişimleri akamete uğramış, ülkemizin bölünmesi için yıllardır sürdürülen anayasa çalışmaları kisvesi altında hukuki altyapının oluşturulması için muhalefet partileri, PKK’nın siyasi uzantısı HDP’nin de katılımıyla hazırlıklarına aralıksız devam etmektedirler. 

Fetö terör/casusluk örgütünün Türk Ordusuna karşı kumpas davaları bütün hızıyla sürerken 12 Haziran 2011 erken milletvekili seçimleri yapılarak Meclis yenilendi. Yapılan genel seçimlerden sonra 1 Ekim 2011 günü açılan TBMM’nin gündeminin ilk sırasına “Yeni Anayasa” konusu alınmıştır. 

2011 milletvekili genel seçimlerinden sonra TBMM’nde gurubu bulunan 4 parti tarafından, üçer milletvekili ile katıldıkları, eşit temsil ve oya sahip oldukları “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” 10.10.2011 tarihinde kurulmuş ve ilk toplantısını 19.10.2011’de yapmıştır. Komisyon 25 Aralık 2013 tarihinde son toplantısını yaparak dağılmıştır.

TBMM’nde Anayasa Uzlaşma Komisyonunun kurulması üzerine, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini, Atatürk İlke ve Devrimlerini ortadan kaldırarak, “Vatanın Bütünlüğünü” ve “Milletin Birliğini” tehdit eden İç ve Dış Güçlerin çalışmalarına karşı, Hüsamettin Cindoruk (TBMM E. Başkanı), ve Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu’nun (İstanbul Üniversitesi E. Rektörü) çağrısı ile 24 Aralık 2011 tarihinde “Millî Anayasa Forumu” (MAF) kurulmuştur.

MAF, Türkiye çapında düzenlediği etkinliklerle, Bölücü Anayasa girişimine karşı önemli başarı kazandıktan sonra, 28 Nisan 2012 günü Ankara’da “ATATÜRK’TE BİRLEŞTİK” sloganıyla 3.000 yurtseverin katıldığı 1. Kurultayını düzenledi. Yurt içi ve yurt dışında düzenlenen Millî Anayasa Forumlarına katılan yurtseverlerimizin de istekleri doğrultusunda Yaklaşık 15.000 yurtseverin katılımı ile 23 Nisan 2013 tarihinde Ankara’da gerçekleşen 2. Kurultayımızda oy birliği ile kurulan Millî Merkez‘in başkanlığına Sayın Hüsamettin Cindoruk’un seçildiği Yönetim Kurulu oluşturulmuştur.

Millî Anayasa Forumu ve Millî Merkez, kuruluşundan bugüne kadar 10’u yurt dışında (Berlin, Stuttgart, Lyon, Rotterdam, Viyana, Zürih, Bern, Berlin, Paris ve Brüksel) 85 İl ve 156 İlçe Merkezinde, 19 Mahalle ve Köyde 259 toplantı düzenlemiş, 194 farklı konuşmacının katıldığı bu toplantılarda yaklaşık 200 bin Yurtseverimiz ile buluşarak, vatandaşlarımızı “bölücü anayasa” girişimi hakkında bilgilendirmiş ve TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmalarını önemli ölçüde etkilemiştir.

TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu, anayasanın temel hak ve özgürlükler ile ilgili 60 maddesi üzerinde yapılacak değişiklikler hakkında anlaşmışlar ancak, AKP’nin istediği “Başkanlık” konusunda uzlaşmaya varamamışlardır. Kamuoyunu “başkanlık” tartışmalarıyla meşgul edip esas konuyu halkın bilgisinden saklayan AKP, Anayasa Uzlaşma Komisyonuna katıldıkları son toplantıda gerçek niyetlerini açıklamışlar, komisyona “anayasanın 4. Maddesini yürürlükten kaldırılması” hakkında bir öneri getirmişlerdir. AKP’nin gerçek niyetini yansıtan bu öneri, medya tarafından büyük bir özenle karartılmış ve kamuoyuna duyurulmamıştır.

Eğer bu teklif kabul görseydi ve TBMM Genel Kurulunda anayasa değişikliği kanunu olarak kabul edilseydi, anayasanın “Anayasanın 1inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.” şeklindeki ilk 3 maddesini koruyan 4. maddeyi yürürlükten kaldırılacaktı.[]

Anayasanın 4. maddesi iptal edilince, 2. maddeye yukarıda açıklandığı gibi bir “Kürt Halkı” ibaresi sokulacak, bundan sonra Kürt halkının temsilcisi olduğunu iddia edecek olan herhangi bir yapı, İkiz Sözleşmeler çerçevesinde BM’e başvurup “kendi kaderlerini tayin hakkı” kullanılması için plebisit talep edecekti. 

***

CHP-HDP-İYİ Parti-Saadet Partisi Anayasa Çerçeve Metni

Yukarıda açıklanan tarihsel süreç içindeki gelişmeler ışığında, İstiklal Harbimizle yırtıp tarihin çöplüğüne attığımız Sevr anlaşması ve ABD Başkanı Wilson’un Ermenistan ve Kürdistan hayalleri, yüz yıldır süregelen bir emperyalist projedir. Zaman zaman sessizliğe bürünse bile hep canlı tutulan Kürdistan projesinin önündeki en büyük engel olan Türkiye Cumhuriyeti’ne diz çöktüremeyen batı emperyalizmi, projelerinin hukuk ayağında Türkiye’nin üniter devlet yapısını bozmak, ülkeyi federasyona dönüştürmek için içini boşalttıkları “demokrasi, insan hakları, özgürlükler vb” kavramların arkasında saklanarak, ülkemizde açık veya gizli şekilde sızdıkları STK’lar, siyasi partiler, basın ve yayın organları aracılığıyla, “yeni anayasa” dayatmaktadırlar.

Şimdi, uzmanların katılımıyla CHP-HDP-İYİ Parti ve Saadet Partisi temsilcilerinin hazırlamış oldukları anayasa çerçeve metni ile yazımızın başından beri açıkladığımız girişimlerin mukayesesini yaparak, ülkemizin başına örülmek istenen çorabı görelim:

Başlangıç:

Mevcut Anayasa:

1. ve 5. fıkraları

Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;

Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

2007 AKP Anayasa Taslağı

Herkesin insan haysiyetinden kaynaklanan evrensel hak ve hürriyetlere sahip olduğu inancıyla hareket eden, her türlü ayrımcılığı reddeden, farklılıklarımızı kültürel zenginliğimizin kaynağı olarak gören bir eşitlik anlayışına sahip biz Türk Milleti; insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyetin kurum ve kurallarını düzenleyen bu Anayasayı, egemen irademizin ve Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemâl Atatürk’ün çağdaş uygarlık hedefi ile ebedî barış idealine olan bağlılığımızın ifadesi olarak kabul ve teyid ederiz.

Bu yaklaşımda, kültürel zenginlik olarak nitelenen “farklılıklar” arasında “eşitlik” talep edilerek, millet birliği yerine etnik farklılıklar daha mahcup şekilde üstü örtülerek millet, halklara indirgenmektedir.

2013 BDP Anayasa Taslağı

Biz Türkiye Halkı, Bütün bireylerin ve halkların, evrensel insan hak ve özgürlüklerine sahip olduğu inancını taşıyoruz. Irk, dil, din, mezhep, cinsiyet, cinsel yönelim, etnik köken ve benzeri hiçbir ayrım yapmaksızın herkesin eşit olduğunu kabul ediyoruz. Türkiye’de yaşayan tüm farklı kimlikler, kültürler, diller ve inançlar bu anayasanın güvencesi altındadır. Farklılıklarımızı, toplumsal bütünlüğümüzün harcı olarak görüyoruz. Bütün eylemlerinde adaleti gözetmesini ve her durumda insanların hak ve özgürlüklerini güvence altına almasını devletin temel görevi sayıyoruz. Ebedi barış idealini taşıyan bireyler ve topluluklar olarak meşru müdafaa halleri dışında savaşı ve başka halkların özgürlüğüne karşı güç kullanmayı reddediyoruz. İnsan onurunu, hukukun üstünlüğünü, özgürlüğü ve eşitliği esas alan, doğanın dengesini koruyarak doğayla uyumlu bir birlikteliği gözeten ve herkesin mutlu bir şekilde yaşamasını hedefleyen demokratik bir düzen kurmayı hedefliyoruz. Bu anayasayı da bu değerlere bağlılığımızın ve birlikte yaşama irademizin bir beratı olarak kabul ve teyit ediyoruz.

Metin, esas itibariye Türk Milleti kavramını redderek, millet birliğini parçalara bölen “Türkiye Halkı”, bütün birey ve halkların” deyimi altında etnik temelde farklı halkların eşitliğinden bahsetmektedir. Diğer bir deyişle en az eşit haklara sahip (adını söylemese de, Türk ve Kürt halklarının birarada yaşayacağı) iki farklı halkın varlığını örtülü şekilde ifade etmekte, milletin bir alt bileşeni olan halklara (kürtlere) anayasal bir ayrı halk kimliği tanınmasını istemektedir. Ayrı bir halk kimliği tanınmasının altında yatan tuzak; BM İkiz Sözleşmelerinin ortak olan 1. Maddelerinde bahsedilen “halk” olmayı sağlamaktır.

CHP-HDP-İP-SP önerisi:

Başlangıç kısmı; elden geldiğince kısa ve özlü olmalı, toplumun farklılıklarını kucaklayıcı, ortaya koyduğu hedefe yönlendirici biçimde; “Biz, Anadolu uygarlıklarının mirasçısı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin, -çocukları dâhil- kadın ve erkek yurttaşları olarak, özünde insan onurunun bulunduğu hak ve özgürlüklere dayalı, eşitlik ve barış içinde yaşayan bir toplumu kurmak ve bunu gelecek kuşaklara emanet etmek amacıyla, bu Anayasa’yı hazırladık” gibi bir cümle ile başlamalıdır.

– Başlangıç, herhangi bir kişi, kurum ya da değere kutsallık atfetme ya da meşruiyet kazandırma kaygısı taşımaktan uzak, toplumu geleceğe yönelik hedeflerde birleştirici ve bütünleştirici temennilerle sınırlı, Anayasa’ya “toplum sözleşmesi” ve ortak kimlik belgesi niteliğini kazandıracak bir içeriğe sahip olmalıdır.

Görüldüğü üzere, bu metin bizleri Anadolu’daki Bizans, Roma ve geriye doğru gidildiğinde Anadolu’da yaşamış diğer uygarlıkların mirasçısı yaparken, biz Türklerin Orta Asya’dan beri varlığını “hür” olarak sürdüren kadim bir millet olduğumuzu görmezden gelmektedir.

Bugün hür ve bağımsız bir vatanda yaşamamızı borçlu olduğumuz Atatürk ve O’nun manevi şahsiyetiyle bütünleşmiş olan İstiklal Harbi şehit ve gazilerimizi, Atatürk Milliyetçiliğini, ilke ve inkılâplarına yapılan vurguyu anayasadan çıkartmakta, anayasada millet birliğine aykırı, bölücü bir “ortak kimlik belgesi” tanımlaması istenmektedir. Yani Türk Milleti yerine etnik kökene dayalı birden fazla kimlikler (açıkça söylenmese de bunun Türk ve Kürt kimliği olduğu aşikârdır) tanınarak, Milletin Bölünmez Bütünlüğü tahrip etmeyi önermektedir. Halbuki Atatürk, tam tersine “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” (halklarına değil) diyerek, hiçbir etnik kökene atıf yapmaksızın “birleştirici” bir millet tanımı yapmıştır. Elbette sadece Türk adı kullanılacaktır, çünkü bu toprakları bin seneden beri sadece Türkler “vatan” haline getirmiştir.

Ayrıca, anayasalar söylendiği gibi bir “toplumsal sözleşme” değildir. Sözleşme en az iki taraf arasında yapılan bir anlaşmadır. Halbuki anayasalar, devlet kuranlar (aslî kurucu iktidar) veya işgalciler (emperyalistler) tarafından yazılan; o devletin nasıl örgütleneceğini, yaşayacağını tanımlayan, bir devletin en ideolojik temel belgesidir. ABD, Türkiye, Fransa anayasaları birincisine, ABD tarafından yazılan Japonya, Almanya, Afganistan, Irak anayasaları ikincisine örnektir. 

Değişmez hükümler

Mevcut Anayasa:

I. Devletin şekli

MADDE 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

II. Cumhuriyetin nitelikleri

MADDE 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

III. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti 

MADDE 3- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.

IV. Değiştirilemeyecek hükümler

MADDE 4- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

2007 AKP Anayasa Taslağı

Devletin şekli 

Madde 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir. 

Cumhuriyetin nitelikleri 

Madde 2- Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına dayanan, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir. 

Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti 

Madde 3- (1) Türkiye Cumhuriyeti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. 

(2) Resmî dili Türkçedir. 

(3) Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. 

(4) Millî marşı “İstiklâl Marşı”dır. 

(5) Başkenti Ankara’dır.

Bu taslak, mevcut anayasayla uyumludur. Ancak, 1982 anayasasında “devlet dili” olan Türkçemizi, Milletin birliğinin en önemli çimentosu olan “dil birliğini” yok edecek şekilde “resmî dil” olarak tanımlayan “bölücü” bir yaklaşımdır.

2013 BDP Anayasa Taslağı

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNİN NİTELİKLERİ 

Madde 1 – 

(1) Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. 

(2) Devlet; ideolojilere, dinlere, inançlara ve yaşam tarzlarına ilişkin çoğulculuğu tanır ve toplumun çoğulcu yapısı karşısında tarafsız kalır. Hiçbir ideoloji, din, inanç ve yaşam tarzı devlet tarafından himaye edilemez veya vesayet altına alınamaz. 

(3) Devletin idari yapısı ademi merkezi sistem esasına göre düzenlenir. Devletin toprak bütünlüğüne dokunulamaz.

DEVLETİN SEMBOLLERİ 

Madde 2 – Devletin bayrağı, şekli yasada belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı ‘İstiklal Marşı’dır. Başkenti, Ankara’dır.

DEVLETİN RESMİ DİLİ 

Madde 3 – 

(1) Devletin resmi dili, Türkçedir. Tüm vatandaşların resmi dili öğrenme görevi ve hakkı vardır. Türkiye halkının kullandığı diğer ana diller bölge meclislerinin kararıyla ikinci resmi dil olarak kullanılabilir. 

(2) Herkes, özel yaşamında ve kamusal makamlarla olan ilişkilerinde resmi dilin yanı sıra kendi anadilini kullanma hakkına sahiptir. 

(3) Devlet, ülkenin ortak kültürel mirasını oluşturan bütün dillere saygı duymak, dilleri korumak, dillerin kullanılmasını ve gelişmesini sağlamakla yükümlüdür.

BDP (HDP) önerisi “milletin bölünmez bütünlüğü” tahrip etmeye yöneliktir. Millet birliğinin parçalanması için “devletin, halkın çoğulculuğunun tanınmasını, halkın kullandığı ana dillerin “ikinci dil” olarak tanınmasını” talep etmekte ve merkezi üniter devlet yapımızın zayıflatılması için devletin idari yapılanmasının aynen İngilizlerin, Osmanlı devletinin parçalanmasını kolaylaştırmak için İngiliz casusu Prens Sebahattin’e dikte ettiği “adem-i merkeziyet” esasına geçirilmesini talep etmektedir.

2015 DTK Özyönetimlerle İlgili Siyasi Çözüm Deklarasyonu

Demokratik Toplum Kongresi-DTK’nın kamuoyuna sunduğu, HDK (15.10.2011’de Ankara’da kurulan Halkların Demokratik Kongresi, eş başkanları Ertuğrul Kürkçü ve Sebahat Tuncel), DBP (11.7.2014’de kurulan Demokratik Bölgeler Partisi, BDP’nin 2014’teki 3. Kongresinde adı değiştirilerek DBP yapılmıştır) ve Halkın Demokrasi Partisi-HDP’nin de programlarına aldığı demokratik özerkliğin içeriğini doldurarak kamuoyuna deklare ettiği kararlara göre:

Ülke genelinde kültürel, ekonomik, coğrafi yakınlıkları dikkate alınarak bir veya birkaç komşu şehri kapsayacak biçimde demokratik özerk bölgelerin oluşturulması,

Tüm bu özerk bölgelerin ve kentlerin demokratik esaslarla seçilmiş meclisler ve meclisler içinden seçilmiş özyönetim organları tarafından Türkiye’nin yeni demokratik Anayasasının temel prensipleri çerçevesinde yönetilmesi. Özerk Bölgelerin halk iradesinin ayrıca TBMM ve merkezi yönetimde de demokratik esaslar temelinde temsil edilmesi.

Her kademede eğitimin özyönetimlere bırakılması. Türkçenin yanı sıra bütün anadillerin de eğitim ve öğretim dili olması. Eğitim müfredatında genel müfredat dışında yeni demokratik anayasa, evrensel değerler ve insan hakları çerçevesinde yerelin tarihi, kültürel ve toplumsal özgünlükleri ve ihtiyaçları temelinde müfredata eklemeler yapılması. Türkçe’nin yanında yerel dillerin de resmi dil olarak kabul edilmesi.

Bütün düzeylerdeki sağlık ve tedavi hizmetlerinin özerk yönetimlerce sunulabilmesi.

Yargı sistemi ve adalet hizmetlerinin özerk bölge modeline göre yeniden düzenlenmesi.

Toprak, su ve enerji kaynaklarının ekolojik çerçevede toplum yararına işletilmesi, denetlenmesi ve üretimden pay alma yetkisinin özerk bölge yönetimine verilmesi. Özyönetimin tarım, hayvancılık, sanayi ve ticaret dahil her alanda genel demokratik anayasa ilkelerine ters düşmeden her türlü üretim ve işletme birimleri oluşturma, bu tür toplumsal ve bireysel girişimleri destekleme, teşvik etme, hibe desteği sunma yetkisine sahip olması.

Özerk bölgenin yönetim alanında ve kent içinde, her türlü kara, hava, deniz ulaşım hizmetlerini sunması ve denetimini sağlaması. Trafik hizmetlerinin merkezi trafik kurumları ile uyumlu halde yerel yönetim organları denetimindeki birimlerce yürütülmesi.

Yukarıda belirtilen hizmetlerin sunulabilmesi için yerelde bütçelemenin özerk bölge yönetimine devredilmesi ve kadın odaklı bütçelemenin esas alınması; merkezle ve diğer yerellerle varılacak anlaşmalara ve hakkaniyet ilkelerine bağlı olarak bazı vergilerin özyönetim birimleri tarafından toplanması. Merkezin yerelden topladığı bütün vergi gelirlerinden yerele pay verilmesi. Merkezin bölgelerin gelişmişlik farkını giderecek şekilde gerekli tedbirleri alması.

Özerk bölge yönetiminin denetiminde, yereldeki asayişin tümünü sağlayacak resmi yerel güvenlik birimlerinin kurulması, bu birimlerin anayasal kurallar çerçevesinde ihtiyaçlara bağlı olarak kurulmuş merkezi Savunma ve güvenlik birimleriyle koordineli olarak çalışması.

Bu talepler, yazımızın ilk bölümünde sıralamış olduğumuz; İngiliz casusu Prens Sebahattin’in “ademi merkeziyet” programı, ABD’nin Türkiye’nin federasyona geçmesi talebi, üniter ve merkezi ulus devlet yapımızı parçalamaya yönelik, Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı Sözleşmesi, BM İkiz Sözleşmeleri ve diğer yasal girişimler ve ABD’nin Türkiye’den kopartılacak toprakların da katılımıyla bölgemizde “Hür Kürdistan” kurma hayali olan Büyük Ortadoğu Projesi ile tam bir uyum halindedir.

CHP-HDP-İP-SP önerisi:

I. TEMEL İLKELER

  1. A) Değişmez hükümler 

Anayasa’nın özünün korunmasına yönelik değişmezlik konusu, Cumhuriyet ve onu tanımlayan uluslararası düzeyde kabul görmüş değerlerle sınırlı olarak tasarlanmalıdır. Bu belirleme ışığında, “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” kuralı değişmez hüküm olarak düzenlenmelidir. Bu kavram ve değerler, anayasal yurtseverlik kavramının içeriği ile örtüşmektedir.

Metinde yeralan “uluslararası düzeyde kabul görmüş değerler” ifadesi oldukça muğlak ve tuzaklarla doludur. Değişmez hüküm olarak yapılan öneride ne idüğü belirsiz bir “anayasal yurtseverlik” kavramına sığınılarak “Atatürk Milliyetçiliği” ve anayasamızın 3. Maddesi hiçbir şekilde bahis konusu edilmeyerek, yapılan öneri ile Türkiye Devletinin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine karşı bölücü ve inkârcı bir tavır sergilenerek, merkezi idari yapımızın federasyona ve özerk bölgelere ve giderek, ülkemizin toprak bütünlüğünün parçalanmasını kolaylaştırıcı bir hukuki yapıyı öngörmektedir.

Nitekim, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Mayıs 2011’de yaptığı Van mitinginde “İktidara gelmeleri durumunda Avrupa Yerel Yönetimlerin Özerklik Şartını olduğu gibi kabul edeceklerini belirterek, ”Böylece yerel yönetimlerin güçlü olması, halka daha iyi hizmet vermesi söz konusu olacak. Belediye başkanlarının Ankara’ya gidip para dilenmesini ortadan kaldıracağız” demiştir.”[]  Sn. Kemal Kılıçdaroğlu 18. CHP kongresindeki konuşmasına başlarken 19 Mayıs 2011 tarihinde Tunceli mitinginde de söylediği gibi “Yerel yönetimler özerklik şartını kabul ettik, bazı maddelerine çekince koydular. Yerel yönetimler özerk olsun, özel yasa çıkaralım bütün belediyelerin gelirleri olsun ve başkanlar hizmet etsin. İktidarında Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartını mutlaka getireceğiz” diyerek, sözünün arkasında olduğunu söylemiştir.[]

C) Resmi Dil ve Türkiye’de Konuşulan Diller

1982 Anayasasının 3. maddesinin başlığında resmi dil kavramı yer almakta, ancak madde içeriğinde sadece “dili Türkçe’dir” ifadesi yer almaktadır. Madde başlıkları 1982 Anayasasında metinden olmamalarına rağmen ilgili olduğu maddenin “konusunu ve maddeler arasında sıralama ve bağlantıyı” göstermektedir. Bu nedenle maddenin konusunun madde başlığında “resmi dil” olarak belirtilmesi madde içeriğindeki “dil” ifadesinden “resmi dil”in kastedildiği anlaşılmaktadır. Yeni Anayasada bu karmaşayı önlemek için resmi dili düzenleyen maddede “Resmi dil Türkçedir” ifadesine yer verilmelidir.

Resmi dil Türkçe olmakla birlikte, Fransa Anayasası’nın 75/1. maddesinde yer alan “Bölgesel diller Fransa’nın ortak mirasının parçasıdır” ifadesine veya İspanya Anayasası’nın 3/3. maddesinde yer alan “İspanya’nın farklı dillerden oluşan zenginliği özel saygı ve koruma gösterilmesi gereken bir kültürel mirastır” ifadesine benzer bir ifadeye Anayasada yer verilmelidir. Bu yönde “Türkiye’nin farklı dillerden oluşan zenginliği ortak kültürel mirasının bir parçasıdır” cümlesi önerilir. Böylece yasa koyucunun çift dilli eğitim konusunda yapabileceği girişimlerin anayasal dayanağı sağlanarak Anayasaya aykırılık doğması önlenmiş olacaktır.

İfade edildiği gibi 1982 anayasasında “resmî dil” kavramı yoktur. Anayasanın 3. Madde başlığında “resmî dil” denmekle beraber, anayasanın 176. Maddesine göre; madde kenar başlıkları sadece ilgili oldukları maddelerin konusunu ve maddeler arasındaki sıralama ve bağlantıyı gösterirler ama anayasaya dahil değildir. O nedenle, “dil”in “resmî dil” olduğu anlaşılmaz. Çünkü 1982 anayasasının “I. Devletin Şekli” ana başlığı altındaki değiştirilemez olan 3. Maddesi dikkatle okunursa, her fıkrasının başında “Türkiye Devleti” öznesinin olduğu anlaşılır. Maddeyi bu şekilde okumak gerekirse;

Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. (Türkiye Devletinin) Dili Türkçedir.

(Türkiye Devletinin) Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

(Türkiye Devletinin) Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.

(Türkiye Devletinin) Başkenti Ankara’dır.

Böylece hiçbir yoruma gerek kalmaksızın Devletin dilinin Türkçe olduğu anlaşılır.

Fransız anayasasına yapılan atıf kasıtlı olarak eksik verilmiştir. Bahsi geçen maddede “bölgesel dillerin Fransa’nın mirası olduğu ifade edilmektedir. (Article 75-1. Regional languages are part of France’s heritage.)” ama Fransız anayasasının “dil” ile ilgili ana maddesi kasden saklanmıştır. Fransız anayasasının 2. Maddesinde “Cumhuriyetin dilinin Fransızca olduğu” yazılıdır (Article 2. The language of the Republic shall be French.). Bu tanıma göre ise Fransızca devlet dilidir ve Fransa’da (deniz aşırı eski sömürgeler hariç) her yerde sadece Fransızca konuşulur ve yazılır. 

Resmî Dil ile Devlet Dili tartışmasına açıklık getirmek gerekirse, bunlar arasındaki farklar şöyle tanımlanabilir:

Resmî Dil:

Resmî dil bir ülkede anayasa veya kanun ile kabûl edilen dili tanımlamak için kullanılan terimdir. Devlet ile birey ve bireyler arasındaki tüm resmî işlemlerin resmî dilde yapılması gerekmektedir. Bir ülke sınırları dâhilinde yaşayan kişiler ya da topluluklar farklı bir dil konuşsalar dahi resmî işlemlerini gerçekleştirirken resmî dil kullanmak durumundadırlar.

Bir ülkede birden fazla dil resmî dil olarak kabul edilebileceği gibi resmî bir dilin olmaması da mümkündür. Örneğin Kanada’da hem İngilizce hem Fransızca resmî dildir. Filipinler’de Filipince hem resmî dil hem de devlet dilidir ve İngilizce ise resmî dildir.

Devlet Dili:

Bir devletin sınırları içerisinde; idarede, hukukta, eğitimde, ticarette ve resmî dil gerektiren diğer durumlarda gerek sözlü gerekse yazılı iletişimde kullanılan dil, devlet dilidir. Devlet dilinin ne olduğu genellikle anayasada belirtilir. Yasal olarak düzenlendiği için devlet kurumları arasında olduğu gibi devlet kurumlarıyla devletin vatandaşları arasındaki ilişkilerde de devlet dilinin kullanılması zorunlu hale gelir.

II.- HAK VE ÖZGÜRLÜKLER

21- Anadilin öğrenimi bir hak olarak anayasada yer almalıdır. Devletin bu konudaki pozitif yükümlülüğünün ve “kayda değer sayıda vatandaşın talebi doğrultusunda zorunluluk bulunduğu” belirtilmelidir (Anayasa md. 65’e sığınıp yeterli mali imkanın olmaması gerekçe gösterilemesin. Ya da bu eğitimin yerel yönetimlere bırakılması da düşünülebilir.) Seçimlik ders yoluyla sağlanacak olan anadil öğreniminde, çocuk ve ebeveynin tercihlerinin çatıştığı durumda, çocuğun tercihinin esas alınacağı yönünde anayasal güvenceye yer verilmelidir. (Söz konusu güvence ile, kültürel hakların bireysel yönüne vurgu yapılarak, aile, çevre, cemaat veya toplum baskısının etkileri azaltılabilir).

22- Anadilde eğitim konusunda Anayasa, yasa koyucuya belirli bir takdir alanı bırakmalı ve çift dilli (resmi dil ve anadil) eğitime açıklık prensibini benimsemelidir. Bu çerçevede anadilde eğitimi yasaklayan herhangi bir hükme yer verilmemelidir. Bununla birlikte, “eğitimle ilgili yasal düzenlemelerin çocuğun hem toplumsal hayata etkili bir biçimde katılımını sağlayacak düzeyde resmi dili öğrenmesine hem de kültürel olarak kimliğinin bir parçası olan anadilini geliştirebileceği olanaklara sahip olmasını sağlaması” yönünde bir hüküm anayasada yer almalıdır.

CHP-HDP-İP-SP önerisinde en çok ısrar edilen husus, görüldüğü üzere “devlet dilinin” dışında etnik temelli anadille eğitimin (gizlenen ancak Kürtçenin kastedildiği tartışmasızdır) anayasa maddesi olmasıdır. Bu kadar çok ısrar, ulus-devletin birliğini sağlayan en etkili çimento olan “dil birliğini” yok edip, milleti halklara bölüp, ayrıştırmak ve giderek ülkenin bölünmesini kolaylaştıracak şekilde, ayrı dil ve kültüre sahip bir anayasal “halk” tanımlamaktır. Bu gerçekleşince o ayrı halk[]  Türkiye’den ayrılma talebiyle “kendi kaderini tayin hakkı” kullanmak için BM gözetiminde plebisit isteyeceklerdir.

CHP-HDP-İP-SP önerilerine devam:

B) YÜRÜTME VE İDARE

3.- Kamu yönetimi

Kamu yönetimi, merkeziyet ve adem-i merkeziyet ilkeleri doğrultusunda yeniden yapılandırılmalı; uzman ve özerk birimler, anayasal statüye kavuşturulmalıdır.

b) Yerinden ve bölgesel yönetimler

… yerel yönetime idari anlamda bölgelerin eklenmesi düşünülebilir. Merkez ile yerel yönetimler arasında yetki dağılımının 1921 Anayasasında olduğu gibi yapılanması önerilebilir… 

… Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, asgari standart olmalıdır. Bu bağlamda Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın özellikle yerel yönetimlerin denetimine ilişkin 8. maddesindeki çekinceler kaldırılmalıdır.[] Ayrıca, mali işlere ilişkin 9. maddesindeki çekinceler kaldırılmalıdır…[]

CHP-HDP-İP-Saadet Partisi ortak anayasa önerisinin “iki resmi dil ve yerel dillerde eğitim” talebinden başka üzerinde en çok ısrar ettiği konu; ulus-devlet merkezi yapımızın zayıflatılıp, parçalanması için gerekli olan “adem-i merkeziyetçilik, yani merkezi kamu yetkilerinin yerel idarelere devri” ve “özerk bölgeler” kurulmasıdır. Bunun için ise muhtemel karşı çıkışları göğüslemek amacıyla, “1921 anayasasına dönüş” gibi bir kurnazlık yapılmaktadırlar.

Bilindiği üzere, 9-11 Ocak 1921 Birinci İnönü Muharabesi’nin ertesinde 20 Ocak 1921 tarihinde 85 sayılı kanunla kabul edilen kısa, 23 maddelik 1921 Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun 10-23 maddeleri “İdare” bölümünü oluşturur. Bu anayasanın 10. Maddesi “MADDE 10.- Türkiye, coğrafî vaziyet ve iktisadî münasebet noktai nazarından vilâyetlere, vilâyetler kazalara münkasem olup kazalar da nahiyelerden terekküp eder.” şeklinde olup, müteakip maddelerde bir idari taksimat öngörür. 

Anayasanın kabul edildiği tarihte henüz güneydoğu Türk-Fransız cephesinde 20 Ekim 1920 tarihli Ankara Anlaşmasına kadar Fransız işgali, 5.07.1920’de Antalya’dan çekilmeyle başlayıp, 29 Nisan 1922’de bitirene kadar Akdeniz ve güney Ege’de İtalyan işgali ve 9 Eylül 1922’de bitirilen Yunan işgali devam etmekteydi. Dolayısıyla 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi kurulmuş olsa bile 10. Maddede belirtilen Türkiye’nin egemenlik sınırları henüz belli değildir ve ilan edilmiş bir devlet yoktur. Bu şartlar altında hazırlanan 1921 kısa anayasası bir “savaş anayasasıdır” ve öngörülen idari taksimat, mevcut Osmanlı düzenindeki yapılarının Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından kontrol altına alınıp, kullanılması amacıyla öngörülmüştür. 

Bu nedenle “1921 anayasasının idari yapılanmasına dönme” önerisi, kendilerini çok akıllı sananların başvurduğu basit bir kurnazlıktır ve hiçbir şekil şart altında kabulü mümkün değildir.

• … İdari Bölgesel yönetim…  demokratik bir adem-i merkeziyet birimidir.  … ülkemizin yüzölçüm olarak çok büyük, coğrafi yapı olarak çok çeşitli, tarihi olarak çok zengin bir mirasa sahip olmasından …  Bu bakımdan, Türkiye’nin, sayıları 2 ile 5 il arasında değişen idari birimleri kapsayacak şekilde (kuşkusuz Ankara ve İstanbul’da bu sayı, 1 ile sınırlı kalabilir) 20-25 bölgeye ayrılarak, yerinden yönetim birimlerini oluşturması,… 

1980 Amerikancı faşist darbenin lideri Kenan Evren 1 Mart 2007 tarihli Hürriyet Gazetesine demeçte; anayasamızda tanımlanmış olan merkezi ulus-devlet yapımızdan vazgeçilerek, ABD askeri/sivil heyetlerinin çeşitli kereler Türk Genelkurmayında yapılan toplantılarda dile getirdikleri talepler doğrultusunda; Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Erzurum, Diyarbakır, Eskişehir, Trabzon’dan oluşan sekiz bölgeli federasyon önermiş, ancak 15 Ekim 1991’de aynı gazeteye  verdiği demeçte “federasyon dahil her şeyi konuşmalıyız” diyen dönemin Başbakanı Turgut Özal bile Evren’in önerisini gündeme almaya cesaret edememiştir.

CHP-HDP-İP-Saadet Partisi ortak anayasa önerisinde yeralan 20-25 bölgeye ayrılarak, yerinden yönetim birimlerini oluşturması” talebi, 26 Ekim 2011 TBMM gizli oturumunda Barış ve Demokrasi Partisi-BDP’in, Türkiye’nin 25 eyalete bölünmesi talebiyle birebir örtüşmektedir.

Yasama organına ait “vergilendirme yetkisi”nin yerel yönetimlere kısmen devrine ilişkin ilkeler ile toplam vergi gelirlerinin yerel yönetimlerle paylaşımına ilişkin mali tevzin ilkelerine Anayasa’da yer verilmelidir. Bu şekilde bir düzenleme, Türkiye’nin de onaylamış olduğu Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın, “Yerel makamların mali kaynaklarının en azından bir bölümü, oranlarını kanunun koyduğu sınırlar dahilinde belirleyebilecekleri yerel vergi ve harçlardan sağlanacaktır” şeklindeki düzenlemesine de uygun olacaktır.

Merkezi ulus-devletin en belirleyici temel tanımlarından birisi “vergi” toplamaktır. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı Sözleşmesinin arkasına saklanarak, bu yetkinin bir bölünün önerildiği gibi özerk yerel yönetimlere devri ulus-devletin zayıflatılıp, bölünmesini hızlandıracak bölücü bir tekliftir. 

SONUÇ

Birinci Dünya Savaşının son yılında ABD Başkanı Wilson tarafından 8 Ocak 1918 tarihinde yayınlanan 14 maddelik deklarasyonun 12. Maddesinde Osmanlı coğrafyasındaki diğer milliyetlere (kastedilen Ermeniler ve Kürtlerdir) özerklik talebi ile başlayan ve günümüzde ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ile devam eden, bölgemize yönelik emperyalist saldırılan en kristalize amacı; kuzey Irak, kuzeydoğu Suriye, güneybatı İran ve güneydoğu Türkiye’den kopartılacak topraklar üzerinde “Hür Kürdistan” kurmaktır.

Bu emperyalist projenin karşısındaki en büyük engel ise ulus-devlet yapısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devletidir. Atlantik cenahının askeri, ekonomik organizasyonlarındaki ABD gibi bir sözde stratejik ortak ve dost görünümlü AB ülkeleri, yüz yıldır Ortadoğu’daki ve günümüzde ortaya çıkan Akdeniz’deki enerji kaynaklarına çökmek hedefiyle bölge ülkelerini önce istikrarsızlaştırmak için iç çatışmalara ve terör eylemlerine her türlü desteği sağlamışlar, Irak ve Suriye gibi direnen ülkelere savaş açarak işgal etmişlerdir. Kıbrıs’taki faşist darbeye karşı 1974 yılında Türkiye’nin yaptığı Barış Harekâtı sonrasında ülkemizin başına Asala ve sonrasında PKK terörünü sararak onbinlerce vatandaşımızı öldürmüşler, iç siyasete doğrudan müdahale ederek, siyasi partileri ve iktidarları şekillendirmeye azami çaba göstermişler ve kısmen de başarılı olmuşlardır.

Ülkemiz ekonomisini çökertmek için destekledikleri iktidarların uyguladıkları programlar aracılığıyla ülkemizin sürekli dış borçlanmasını sağlamışlar, sanayileşmemizi engellemişler, tarımımızı geriletmişler, askeri darbelerle Türk Ordusunun Atatürkçü çelik çekirdeğini yoketmek istemişler, Ordumuza Fetö casuslarının sızmasını sağlamışlar, silahlı gücümüzün mevcudunun azaltılmasında başarılı olmuşlardır.

Bütün bu menfur girişimlerin bir diğer ayağı olan ulus-devlet yapımızın çözülüp, devletimizin zayıflatılması çalışmaları da eksik bırakılmamıştır. Yukarıda kronolojik dökümünü vermeye gayret ettiğimiz bu uzun süredir devam eden çalışmaların ana hedefi; Türkiye’nin idari yapısının federasyona çevrilmesi, yerel yönetimlere özerklik verilmesi, yürürlükteki anayasanın değiştirilemez maddelerinin korunmasını kaldırıp, değiştirerek “Millet Birliğinin” yok edilmesini sağlamak üzere devletimizin idari yapısını “Türk ve Kürt halklarından oluşan, iki resmi dilli federal bir devlet” olarak tanımlayan bir anayasa yapılmasını sağlamaktır.

Böyle bir anayasayı hazırlama görevini bugün iktidar değil, muhalefetteki CHP-HDP-İyi Parti-Saadet Partisi ittifakı üstlenmiş bulunmaktadır.

Bu ittifak yöneticilerinin bütün inkâr çabalarına karşın bu bölücü girişim kamuoyuna yansıdıkça, özellikle devletimizin kurucu partisi olan CHP tabanındaki kuvayi milliye ruhu taşıyan Atatürkçü büyük kitlelerin bu “bölücü anayasa” yapmaya kalkışanlara gereken cevabı vereceklerine hiç kuşku yoktur.

Haluk Dural

DPT Eski Uzmanı

Milli Merkez Genel Sekreteri

8.12.2020

Exit mobile version