Site icon Turkish Forum

Yıl 1920 Yine Böyle Mübarek Bir Cuma Günüydü..

TBMM 23 Nisan 1920 Cuma günü, Ankara’da Hacı Bayram Camii’inde kılınan Cuma Namazı sonrasında, kurbanlar kesilerek, dualar edilerek, Sancak-ı Şerif açılarak ve Sakal-ı Şerif ziyaret edilerek açılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, merasimin bu şekilde yapılmasını özellikle istemiş ve bu maksatla, Meclis’in açılışından iki gün önce olmak üzere; 21 Nisan 1920’de Anadolu’daki bütün askerî birlikler ile sivil idarecilere bir genelge göndermiş ve bu genelgede yapılacak merasimi ayrıntılı olarak anlatmıştır.

“Temsil Heyeti Adına Mustafa Kemal” imzasını taşıyan genelgede bulunan emirler şöyleydi:

“1. Allah’ın cömert ihsanı ile Nisan’ın yirmi üçüncü cuma günü, cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır..

TBMM 23 Nisan 1920 Cuma günü, Ankara'da Hacı Bayram Camii'inde kılınan Cuma Namazı sonrasında, kurbanlar kesilerek, dualar edilerek, Sancak-ı Şerif açılarak ve Sakal-ı Şerif ziyaret edilerek açılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, merasimin bu şekilde yapılmasını özellikle istemiş ve bu maksatla, Meclis’in açılışından iki gün önce olmak üzere; 21 Nisan 1920’de Anadolu’daki bütün askerî birlikler ile sivil idarecilere bir genelge göndermiş ve bu genelgede yapılacak merasimi ayrıntılı olarak anlatmıştır. - sakal

TBMM 23 Nisan 1920 Cuma günü, Ankara'da Hacı Bayram Camii'inde kılınan Cuma Namazı sonrasında, kurbanlar kesilerek, dualar edilerek, Sancak-ı Şerif açılarak ve Sakal-ı Şerif ziyaret edilerek açılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, merasimin bu şekilde yapılmasını özellikle istemiş ve bu maksatla, Meclis’in açılışından iki gün önce olmak üzere; 21 Nisan 1920’de Anadolu’daki bütün askerî birlikler ile sivil idarecilere bir genelge göndermiş ve bu genelgede yapılacak merasimi ayrıntılı olarak anlatmıştır. - genelge

Vatanın istiklâli, hilâfet ve saltanatın kurtarılması gibi en mühim ve hayatî görevleri ifâ edecek olan Büyük Millet Meclisi’nin açılış gününü Cuma’ya tesadüf ettirmekle o günün mübarek olmasından istifade için açılıştan önce bütün milletvekilleri ile Hacı Bayram Velî Câmi-i Şerîfi’nde Cuma namazı kılınarak Kur’an’ın nurlarından ve salâttan feyzalınacaktır. Namazdan sonra sakal-ı şerif ve sancak-ı şerif taşınarak daireye gidilecektir. İçeriye girilmeden önce bir dua okunacak ve kurbanlar kesilecektir. Tören sırasında camiden Meclis’e kadar Kolordu Kumandanlığı tarafından askerî birliklere özel tertibat aldırılacaktır.

3. O günün kudsiyetini sonsuza kadar ulaştırmak maksadıyla bugünden itibaren vilâyet merkezinde Vali Beyefendi Hazretleri’nin düzenlemesi ile hatim indirtilip Buhârî-i Şerîf okutulacak, hatmin geri kalan kısmı Cuma namazından sonra Meclis’in önünde tamamlanacaktır.

4. Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde aynı şekilde bugünden başlayarak Buhârîler okunup hatimler indirilecek, Cuma günü ezandan önce minarelerde salâvâtlar getirilecek, hutbede halifemiz padişahımız efendimizin (Sultan Vahideddin’in) ismi zikredilirken padişahın ve teb’anın biran önce kurtulup saadete ermesi duası da ilâveten okunacaktır. Cuma namazının kılınmasından sonra hatim tamamlanarak hilâfet ve saltanat ile vatanın her tarafının kurtulması maksadıyla yapılan millî çalışmaların önemi ve kutsallığı, milletin her ferdinin vekillerinden meydana gelen Büyük Millet Meclisi’nin yapacağı vatanî vazifeyi ifa mecburiyeti hakkında öğütler verilecektir. Daha sonra halîfe ve pâdişâhımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin kurtuluşu, selâmeti ve istiklâli için dua edilecektir. Bu dinî ve vatanî merasimin tamamlanıp camilerden çıkılmasından sonra Osmanlı topraklarının her tarafından hükümet makamına gelinerek Meclis’in açılmasından dolayı resmî tebrikler sunulacaktır. Yine her tarafta Cuma namazından önce uygun şekilde Mevlid-i Şerîf okunacaktır.

5. İşbu tebliğin hemen yayınlanıp gönderilmesi için bütün vasıtalara başvurulacak ve hızlı bir şekilde en ücra köylere, en küçük askerî kıt’alara ve memleketin bütün kuruluşlarına ve müesseselerine yollanması sağlanacaktır. Ayrıca büyük levhalar hâlinde her tarafa asılacak ve mümkün olan yerlerde bastırılıp bedava olarak dağıtılacaktır.

6. Cenâb-ı Hak’ka tam bir muvaffakiyet için niyaz edip yalvarıyoruz.”(1)

23 Nisan 1920 Cuma günü, Sivas’ta oluşturulan Temsil Heyeti’nin önderliğinde ve yukarıda ayrıntısı verilen şekilde açılan Meclisin amacı, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınan ve son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı tarafından da kabul edilerek Resmi Belge, yani kanun niteliği kazanan Misak-ı Milli (Mili Yemin) ile kabul edilen amaçları gerçekleştirmek ve bu maksatla Milli Mücadele’yi sevk ve idare etmekti.

O günkü meclis, millet tarafından kendisine verilen bu milli görevi hakkıyla yerine getirmiş ve istiklalimizi sağlayarak, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmaya muvaffak olmuş, ayrıca bugün KDP (Barzani yönetimi)’nin egemen olduğu Kuzey Irak ile PKK’nın egemen olduğu Kuzey Suriye dışında kalan coğrafyada Misak-ı Milli ile öngörülen sınırlara büyük ölçüde ulaşmıştır.

Bu konuda Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliği ve önderliği tartışılmazdır. O, ölümünden çok kısa süre öncesine kadar izlemiş olduğu akılcı siyaset ve cesur askeri politikalarla, Hatay’ın ana vatana bağlanmasının alt yapısını da oluşturmuş, ancak bu kutsal vatan parçasının anavatana bağlanmasının sevincini tadamamıştır.

Atatürk, Hatay sorunu ile ilgili olarak 1 Kasım 1936’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış konuşmasında; “…Bu sırada, milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük bir mesele, hakikî sahibi öz Türk olan, İskenderun-Antakya ve çevresinin mukadderatıdır. Bunun üzerinde ciddiyet ve kesinlikle durmaya mecburuz. Daima kendisi ile dostluğa çok ehemmiyet verdiğimiz Fransa ile aramızda, tek ve büyük mesele budur. Bu işin hakikatini bilenler ve hakkı sevenler, alâkamızın şiddetini ve samimiyetini iyi anlarlar ve tabiî görürler.”(2) diyerek Hatay sorununu ne pahasına olursa olsun halletmeye karar vermişti. Bu, gerekirse Fransa ile savaşı göze almak demekti.

Fransa, çeşitli sebeplerle, en çok da İkinci Dünya Savaşı’nın ayak seslerini duyduğu için o tarihlerde Türkiye ile savaşı göze alamadı ve böylece Hatay’ın Türkiye’ye bağlanmasının yolu açılmış oldu. 3 Temmuz 1938 tarihinde varılan mutabakatla Hatay, Türkiye ve Fransa’nın garantörlüğünde ve iki tarafın bulunduracağı 2500’er askerin koruması altında bağımsız bir devlet olarak kuruldu. bunun üzerine 5 Temmuz 1938’de Türk askeri Hatay’a girdi. Hatay’da yaşayan halkın, anavatana bağlanma istekleri karşısında, Fransa daha fazla direnemedi; 23 Haziran 1939 tarihinde Fransa ile yapılan anlaşma gereği Hatay’ın Türkiye’ye bağlanması konusunda mutabakata varıldı, Hatay Meclisinin 29 Haziran 1939 günü almış olduğu karara istinaden Hatay, 30 Haziran 1939 günü resmen Türkiye’ye bağlandı. Görülüğü gibi işin alt yapısını, Mustafa Kemal Atatürk’ün dehası sonucunda ve vefatından sadece 4 ay önce 3 Temmuz 1938 günü Fransa ile varılan mutabakat hazırlamıştır.

Hatay’ın, anavatanla bütünleşmesi sürecine bakınca biz, eğer Mustafa Kemal biraz daha yaşasaydı, Musul ve Kerkük başta olmak üzere; Misak-ı Milli ile belirlenen ve bugün Suriye ve Irak’ın petrol bölgelerini de içine alan coğrafyayı da tekrar anavatana bağlardı demekten kendimizi alamıyoruz nedense. Hatta belki de, Hatay’dan daha önceki tarihlerde alabilirdik bu bölgeleri! Çünkü, o bölgelerde hak iddia eden güçler de en az bizim kadar zayiatla çıkmıştı Birinci Cihan Savaşı’ndan ve ikinci bir savaşı göze almak, onlar için de herhalde kolay değildi.

Peki Biz Musul ve Kerkük’ü Neden ve Nasıl Gözden Çıkardık? 

Gelin görün ki; bazı kesimler Musul ve Kerkük’ün elden çıkarılmasının sorumluluğunu büsbütün Atatürk’e yükleme eğilimindedirler. Bu kesimlerin sözcülüğünü yapanlardan Yavuz Bahadıroğlu şöyle diyor bir yazısında:

“Atatürk olmasaydı, biz millet olarak yine var olurduk, ama meselâ bugün giydiğimizi giymezdik belki… Yabancı kıyafetlere bürünmez, ‘moda’nın arkasına takılmaz, ‘Anneler Günü’, ‘Babalar Günü’, ‘Sevgililer Günü’ gibi kapitalist mantığın ürettiği ‘tüketim’ sarmalına düşmezdik… Kimsenin soyuna-sopuna, dinine-imanına, diline-ırkına, vicdanına-namusuna,  dinine, tekkesine-medresesine, dergâhına-divanına karışılmayacağından, muhtemelen Şeyh Said, Dersim, Koçgiri, Düzce, Yozgat, Menemen olayları gibi karışıklıklar çıkmaz, kardeş kardeşe kurşun sıkmaz, kin tortusu birikmez, bugün PKK’yı besleyen Türk-Kürt ayırımı yaşanmazdı. Atatürk olmasaydı Lozan da imzalanmazdı. Ege Adaları, Musul, Kerkük, Batı Trakya, Batum belki kaybedilmez, Ortadoğu belki elimizden çıkmaz, tabiatıyla baş belâsı İsrail kurulamazdı…”(3)   

Görüldüğü gibi, Yavuz Bahadıroğlu’na göre ülkemizi ve milletimizi ilgilendiren bütün kötülüklerin müsebbibi ve kaynağı Atatürk’tür! Bu kesimin sözcülerinden Kadir Mısıroğlu biraz daha ileri gidiyor ve diyor ki: “Beni tefe koyarlar ama keşke (Milli Mücadelede) Yunan galip gelseydi. Ne hilafet yıkılırdı. Ne şeriat yıkılırdı. Ne medreseler lağvedilirdi. Ne hocalar asılırdı. Hiçbiri olmazdı…’Anayasaya laiklik konmasın’ diyen adamı nasıl boykot ettiler. Nasıl hakaretlerde bulundular görüyorsunuz. Bizim Gâvur, elin gâvurundan daha şiddetli”(4)

Peki biz Musul ve Kerkük’e nasıl ve neden kaybettik?

Bunun en büyük sebebi, Şeyh Sait İsyanı’dır. Yeni kurulmuş bir devlet olarak Türkiye, o tarihlerde, kendi iç işleriyle, hassaten iç isyanlarla boğuşmaktan başını alıp da Musul ve Kerkük’le yeterince ilgilenememiştir. Bilindiği gibi Musul meselesi, Lozan’da çözülemeyen ve sonraya, Milletler Cemiyeti’nin kararına bırakılan meselelerdendir. Meselenin Milletler Cemiyeti’nin gündemine geldiği tarihlerde ise devlet bütün gücünü, doğuda yine İngilizlerin ve perde arkasından Amerikalıların kışkırtmasıyla başlatılan Şeyh Sait isyanını bastırmak için teksif etmiş, bu sebeple Musul meselesine yeterince vakit ve emek ayıramamıştır. O tarihlerde zaten İngilizlerin güdümünde olan Milletler Cemiyeti de İngilizlerin etkisinde kalarak, meseleyi onların isteği doğrultusunda karara bağlamış ve Musul, bağıra çağıra elimizden çıkmıştır! Meselenin özü kısaca bundan ibarettir. Özetle; genç Türkiye Cumhuriyeti, ana gövdeyi kurtarma adına azalardan birisi daha feda etmek zorunda kalmıştır!

Şubat-Nisan aylarında olmak üzere; 1925 yılında patlak veren ve silah zoruyla bastırılan Şeyh Sait ayaklanmasının arkasında İngilizlerin ve Amerikalıların bulunduğu ise bugün belgelerle sabittir. Yani bugün Barzani’ye ve PKK’nın Suriye’deki uzantıları olan PYD ve YPG’ye binlerle ifade edilen tır dolusu silah desteği veren güçlerle, 1925’lerde yine bölgedeki feodal güçlere destek veren ve Şeyh Sait Haini’ni devlete karşı başkaldırtan güçler aynıdır. Bunlar Wilson Prensipleri’ni esas alan Sevr’i dayatan güçlerdir. Demek oluyor ki; savaş henüz bitmemiştir ve bir asırdır hala şu ya da bu şekilde bütün canlılığı ile devam etmektedir.

Gelin görün ki; bazı toplum kesimleri bu gerçeği görmekten bir hayli uzaktır ve Şeyh Sait İsyanı’na basit bir dini hadise olarak bakma temayülündedirler. Onlara göre; isyan bahane edilerek doğuda bir din adamı katliamı yaşanmıştır; Şeyh Sait ve adamları din mazlumudurlar! Bu görüşün fikir babası da ne yazık ki; Necip Fazıl Kısakürek’tir. Bakın nasıl masum anlatıyor Hain Şeyh Sait’i ve çıkarmış olduğu isyanı:

 “13 Şubat cuma günü güneşin ilk ışıkları Piran köyü’nü halkalayan dağları yaldızlarken, uzaktan, kalabalık bir atlı kafilesinin köye doğru yol aldığı görüldü. Arap kanı karışık Uzun Yayla tipi atlar üzerinde, omuzlardan çaprazvâri atkılı ve kalın bel kemerli fişeklikleri, tüfekleri ve hançerleriyle tepeden tırnağa silâhlı ve yerli kılıklı 3-5 yüz süvari… Bir süvari alayına denk bir kuvvet… O da nesi?..Bunlar hükümet kuvveti mi? Değil!..Hükümete karşı harekete geçmiş bir kuvvet mi? O da değil!..Ya?.. 

Bunlar, Doğu illerinin oymak ve ağalarına mahsus maiyet topluluğudur, hükümet çapında kuvvetlerle dolaşıp gezmeleri an’aneleşmiş bir tabiîlik belirtmektedir ve damarlarına basılmadıkça son derece uysal ve körü körüne itaat seciyesindeki bu adamlar, işte, reislerinin peşinde, bir düğün vesilesiyle Piran yolunu tutmuşlardır. Reisleri, en önde, cins bir at üzerinde, Şeyh Said…Güzel yüzlü, derin gözlü, tatlı bakışlı, kuvvetli bir yapıya ve heybetli bir edaya sahip, yaşı 60, fakat görünüşü genç bir insan… Beyaz ve uzun bir sakalı, sünnete tam uygun kırkık bıyıkları var… Gözleri sürmeli ve sarığı sağ kenarından püskülvâri sarkık… 

Piran köyünde kardeşi Şeyh Abdürrahim’e bir düğün münasebetiyle yüzlerce davetlinin başında gelen Şeyh Said’i, çoluk, çocuk, genç, ihtiyar, bütün köy, kendisini atların ayağına atarcasına karşıladı. Zira bu insan, hususiyle Şark Anadolusunda tesiri pek büyük olan Nakşilik tarikatinin şeyhlerinden bilinmektedir ve aynı zamanda dini ‘otorite’ ile karışık ağalık ve reislik makamının alemi olan ‘şeyh‘ sıfatı içinde, derinliğine bir mürşit olmaktan ziyade sığlığına bir güdücü rolündedir… 

Konağın büyük sofrasında ileri gelenlerden 100 kadar insan, dizüstü yere çökmüş, başköşede bağdaş kurmuş Şeyhi dinlemekte… Birçoklarının cuma namazından önce cami vaazı diye kaydettiği sözler, hakikatte, Piran ağası ve Şeyh Said’in kardeşi Abdürrahim’in evinde bir konuşmadan ibarettir ve o günkü rejim üzerinde Şeyhin bütün görüşünü çerçevelemektedir: –Medreseler kapatıldı. Din ve Vakıflar Nazırlığı kaldırıldı. Din tedrisatı Maarife bağlandı. Gazetelerde birtakım dinsiz muharrirler Peygamber Efendimize dil uzatmaya cüret ediyorlar. Ben bugün, elimden gelse, bizzat dövüşmeye başlar ve dinin yükseltilmesine gayret ederim.-

..

İşte bu adam, çevresinde düğün davetlileri olarak 300-500 atlı, Pîran köyünde kardeşi Şeyh Abdürrahim’in köy şatosu denilecek konağına iniyor. Topluluk içinde kendisinin farkında olmadığı, Jandarma tarafından harıl harıl aranan birkaç adam öldürme mahkûmu vardır. Mahkûmlardan biri de o köydedir ve evinde öbürlerini beklemektedir. Jandarma vaziyeti öğrenip de Pîran’a bir/baskın yapmaya gelince bunlar hep birden Pîran’lı mahkûmun evine çekilip siper alıyorlar. Jandarma kolunun başındaki subay gayet akıllı bir hareketle Şeyh Sa-id’in karşısına çıkıyor ve mahkûmların kanuna teslimi için Şeyhin vasıta olmasını rica ediyor. Şeyhin karşılığı gayet ince, zarif ve anlayışlıdır: 

– Hoş geldiniz, safa geldiniz! İsteğinizde haklısınız! Şu var ki, biz şimdi bir dünya saadetini kutlama töreni(düğün) içindeyiz. Bu vaziyette bize katılanları teslim olmaya zorlayamayız. Şu gördüğünüz silâhlı kalabalık da buna razı olmaz. Bir hadise çıkabilir. Buyurun, siz ve askerleriniz de bize misafir olun, hep beraber yiyip içelim, size izzet ve ikram gösterelim, siz de mahkûmları kollamakta devam edin; düğün bitip biz de buradan ayrılmaya ve kalabalık dağılmaya başlayınca onları alıp götürün! Hattâ o zaman mahkûmları elimle teslim etmenin çarelerini düşüneyim!- 

Jandarma subayı bu haklı teklifi kabul etmiyor, mahkûmların sığındığı evi kuşâtıyor ve neticesi malûm..”(5)

Görüldüğü üzere, Necip Fazıl Kısakürek;Medreseler kapatıldı. Din ve Vakıflar Nazırlığı kaldırıldı. Din tedrisatı Maarife bağlandı. Gazetelerde birtakım dinsiz muharrirler Peygamber Efendimize dil uzatmaya cüret ediyorlar. Ben bugün, elimden gelse, bizzat dövüşmeye başlar ve dinin yükseltilmesine gayret ederim.” diyerek İnkılaplara açıkça bayrak açan ve inkılapları hayata geçirenlere karşı dövüşme çağrısı yapan Şeyh Sait’in, mahkumların teslim edilmesini isteyen Jandarma komutanının şahsında devletle pazarlık yapmaya, yanındaki 3-5 yüz kişilik pürsilah adama güvenerek ve “Bu vaziyette bize katılanları teslim olmaya zorlayamayız. Şu gördüğünüz silâhlı kalabalık da buna razı olmaz. Bir hadise çıkabilir.” demek suretiyle devleti tehdit etmeye kalkışan ve yine kendi tarifiyle Zira bu insan, hususiyle Şark Anadolusunda tesiri pek büyük olan Nakşilik tarikatinin şeyhlerinden bilinmektedir ve aynı zamanda dini ‘otorite’ ile karışık ağalık ve reislik makamının alemi olan şeyhsıfatı içinde, derinliğine bir mürşit olmaktan ziyade sığlığına bir güdücü rolünde” olarak, bölge halkına kestiği raconu, devlete karşı da kesmeye kalkışan bir adamın hareketini masummuş gibi göstermeye çalışmaktadır. 

Necip Fazıl’ın iddialarından sonra yukarıda söylediklerimizi bir kere daha tekrar edecek olursak; Lozan’da, daha sonraya bırakılan Musul meselesi, 1925 Şeyh Said ayaklanmasıyla sekteye uğramış, açıkçası genç Türkiye Cumhuriyeti, İngilizler’in kışkırtmasıyla, Kürt ayrılıkçısı ve Nakşibendi Tarikatı Şeyhi olan Şeyh Sait liderliğindeki isyanı çok daha önemsemiş ve bütün gücünü bu isyanı bastırmak için seferber etmiştir. Açık söylemek gerekirse devlet ana, gövde mesabesindeki Anadolu’nun birlik ve bütünlüğünü korumak düşüncesiyle uzuv mesabesindeki Musul’u ikinci plana atmak zorunda kalmıştır. Böyle olunca Musul Meselesi, Milletler Cemiyeti’nde Türkiye’nin aleyhine sonuçlanmıştır. 13 Şubat 1925 günü Genç ilçesinin Piran köyünde başlatılan isyan, 12 ilde sıkıyönetim ilan edilmesiyle ve 14 Nisan 1925 günü Şeyh Sait ve 25 adamının ele geçirilmesiyle tam 62 günde ancak bastırılabilmiştir.

Harekâtı başından sonuna kadar titizlikle izleyen Mustafa Kemal Paşa, harekatın bittiği gün şu beyannameyi yayınlamıştır millete:

“Türkler, Cumhuriyet’in muhafazasına, vatanın gelişmesine ve milletin medeniyet ve yükselme yolunda mesaisine mani olmak isteyeceklerin mahkûm oldukları felaket ve hüsranı kati olarak ispat etmişlerdir. Muhakkaktır ki, milletimiz takip ettiği kurtuluş ve mesai yolunda ilerlemekten başka bir hal kabul edemez. 

Bu son defaki bastırma harekâtının birinci derecede muvaffakiyet sırrı, vatandaşların gösterdiği bu idrak ve candan atılış oldu ise, Cumhuriyetin maruz kalabileceği herhangi bir ihtimalde de yine birinci muvaffakiyet etkeni saferberlik davetine derhal ve bir an kaybetmeksizin icabet etmek olacaktır. Vatandaşlarım! Türk vatanının gelişmesi, bütünlüğü ve her tehlikeden korunmuşluğu bir seferberlik davetine derhal icabet etmektedir. Bu düsturu yetişmişlerimizin ve yetişecek evlatlarımızın daima hatırında bulundurmalıyız. 

Türk vatanperverliğinin birinci ayırıcı vasfı, vatan müdafaası daveti karşısında her işi bırakarak silah altına koşmaktır. Cumhuriyet’i müdafaa etmiş olmanın verdiği haklı şeref ve gurur hisleriyle yuvalarına dönmeye başlayan evlatlarımızı muhabbet ve minnet ile tekrar selamlarım.”(6)

Dönemin Başbakanı İsmet Paşa 8 Nisan 1925 günü TBMM’de verdiği bilgide şunları söylemiştir: “Arz etmek zorundayım ki: Cumhuriyet evlatları, Cumhuriyetin tehlikede olduğunu gördükleri anda kesinlikle, süratle ve şuurla hareket etmiştir.”(7)

İsyanı çıkaran Şeyh Sait ve adamlarını yargılayan ve İdam Cezası’na çarptıran İstiklâl Mahkemesi’nin başkanı Mazhar Müfit Kansu, son duruşmada idam kararını açıkladıktan sonra bu kararı şu sözlerle değerlendirmiştir: 

“Herkes bilmelidir ki, genç Cumhuriyet Hükümeti kışkırtıcılık ve irticaa, her türlü lanetli faaliyetlere kesin surette göz yummayacağı gibi, hatta kesin tedbirleri sayesinde bu gibi eşkıya hareketlerine yer vermeyecektir. Senelerden beri şeyhlerin, ağaların, beylerin baskısı altında sömürülen, eriyen, inleyen bu bölgenin zavallı halkı, artık sizin kıştırtıcılığınızdan ve kötülüğünüzden kurtularak Cumhuriyetimizin verimli ilerleme ve saadet vaat eden yollarında yürüyerek, refah ve saadet içerisinde yaşayacaktır. Siz de döktüğünüz kanların, söndürdüğünüz ocakların cezasını adalet sehpasında hayatınızla ödeyerek hesap vereceksiniz. İşte Cumhuriyetin sert, fakat adil kanunlarının hükmü budur.”(8)

Uzun yıllar Sovyet arşivlerinde araştırmalar yapan Dr. Mehmet Perinçek diyor ki: “Dönemin Sovyet raporlarını, Sovyet resmi devlet yetkililerinin yaptığı açıklamaları, Sovyet yayın organlarını ve gizli raporları incelediğimizde, Dersim isyanı olsun, Ağrı isyanı olsun, bunların hepsinin feodal karakterli olduğunu, Ortaçağ yanlısı olduğunu, Cumhuriyet’e karşı olduklarını ve bunun yanında emperyalizm ile işbirliği içerisinde olduğunu görüyoruz… Sovyet basınında Şeyh Said isyanı döneminde çıkan Şeyh Said karikatürlerine baktığınızda Şeyh Said’in İngiliz yanlısı olduğu ve Dışişleri Bakanı Chamberly’e benzetildiğini görüyoruz. İngiliz Bakana benzetilen Şeyh Said’in karikatürlerde kan döktüğü yansımıştır. Dolayısıyla Sovyet devlet kaynakları, Kürt kaynaklarının gerici olduğunu, buna Dersim isyanı da dahildir, Cumhuriyet’in o bölgeye girmesini engellemek için olduğunu ortaya koymaktadır.”(9)

Özdemir İnce’nin, 1 Temmuz 2005 günü yayınlanan “Şey Said Kimdir neden isyan etmiştir” başlıklı yazısında, Orhan Duru’nun, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan “Amerikan Gizli Belgeleriyle Türkiye’nin Kurtuluş Yılları” isimli kitabının 160. sayfasından aktardığına göre; 26 Ocak 1922 tarihli bir Amerikan belgesinde şöyle deniyormuş: Yunanlar önemli bir zafer kazanırsa, Kürt isyanı Türkiye’nin arkasını ciddi bir biçimde tehdit edebilir, ancak Batı’daki savaş Türklerin lehine gelişirse, Türkler ellerindeki yarım düzine yetenekli liderlerden biriyle Kürt sorunlarına son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler, gene de Kürt durumuyla meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürt akımına yardımcı olmaktadırlar.”(10)

Araştırmacı Dr. Mehmet Perinçek’in yukarıda bulanan “Dönemin Sovyet raporlarını, Sovyet resmi devlet yetkililerinin yaptığı açıklamaları, Sovyet yayın organlarını ve gizli raporları incelediğimizde, Dersim isyanı olsun, Ağrı isyanı olsun, bunların hepsinin feodal karakterli olduğunu, Ortaçağ yanlısı olduğunu, Cumhuriyet’e karşı olduklarını ve bunun yanında emperyalizm ile işbirliği içerisinde olduğunu görüyoruz…” diyerek Sovyet belgelerinden hareketle vardığı kanaati oldukça önemli buluyoruz.

Zira bize göre; 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan hadise de darbeden çok, bir isyan ve başkaldırı hareketiydi, iktidarı ele geçirmenin yanında ülkeyi bölmeyi amaçlıyordu, gerici karakter taşıyordu ve emperyalizm ile işbirliği yapılarak kotarılmıştı. Üstelik bu isyanı çıkaran FETÖ’nün elebaşı da tıpkı Şeyh Sait gibi bir din adamıdır. Ayrıca etnik köken itibarıyla da yine tıpkı Şeyh Sait gibi muhtemelen o da bir Kürt’tür.(11)

15 Temmuz İsyan girişimi sonrasında, Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper ve Merkez Kuvvetler Komutanı Joseph Votel gibi ABD’li bazı yetkililerin; “Türkiye’deki muhataplarımızı kaybettik” ve “Türkiye’deki müttefiklerimiz tutuklandı” gibi açıklamalar yapmaları ve 15 Temmuz hain kalkışmasının birçok failinin, ABD ve Almanya gibi yabancı ülkelere sığınmaları ve bu ülkelerden sığınma talebinde bulunmaları da bizim bu konudaki kanaatlerimizi destekler mahiyettedir.

Yarın Yine Kutsal Bir Cuma Günüdür!

Yarın yine bir Cuma günüdür ve MGK, bir anlamda Misak-ı Milli’nin Irak ve Suriye ayağının geleceği hakkında karar verecektir! Bu MGK’da alınacak kararlar, ya bu bölgeyi büsbütün bizden koparacaktır ya da bu bölge üzerindeki tezlerimiz, yeniden ve çok güçlü bir şekilde yeniden ilan edilecektir bütün dünyaya. Hayır, bu bölgeyi ilhak etmek gibi bir düşüncemiz elbette yoktur; ancak bu bölgenin statüsünün değişmesine ve buralarda yeni yeni Haydut devletler kurulmasına da müsaade edemeyiz. Bize göre de; Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü behemahal korunmalıdır. Ülkemizin ve milletimizin istikbalini, yakından ilgilendiren bu konuda MGK’nın tarihi sorumluluğu vardır ve yarınki MGK, alacağı kararlarla kesinlikle tarihe geçecektir! Yarın, MGK üyeleri için tarihin şerefli sayfalarında yer alabilmek için iyi bir fırsattır ve MGK üyelerinin, bu fırsatı geri tepmeyeceklerine gönülden inanıyoruz.

TBMM 23 Nisan 1920 Cuma günü, Ankara'da Hacı Bayram Camii'inde kılınan Cuma Namazı sonrasında, kurbanlar kesilerek, dualar edilerek, Sancak-ı Şerif açılarak ve Sakal-ı Şerif ziyaret edilerek açılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, merasimin bu şekilde yapılmasını özellikle istemiş ve bu maksatla, Meclis’in açılışından iki gün önce olmak üzere; 21 Nisan 1920’de Anadolu’daki bütün askerî birlikler ile sivil idarecilere bir genelge göndermiş ve bu genelgede yapılacak merasimi ayrıntılı olarak anlatmıştır. - barzani 2TBMM 23 Nisan 1920 Cuma günü, Ankara'da Hacı Bayram Camii'inde kılınan Cuma Namazı sonrasında, kurbanlar kesilerek, dualar edilerek, Sancak-ı Şerif açılarak ve Sakal-ı Şerif ziyaret edilerek açılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, merasimin bu şekilde yapılmasını özellikle istemiş ve bu maksatla, Meclis’in açılışından iki gün önce olmak üzere; 21 Nisan 1920’de Anadolu’daki bütün askerî birlikler ile sivil idarecilere bir genelge göndermiş ve bu genelgede yapılacak merasimi ayrıntılı olarak anlatmıştır. - barzani 1

Ayrıca buradan ilan ve açıkça deklare edelim ki; Türk Milleti için sadece sıradan bir güvenlik sorunu değil, büsbütün beka sorunu olan Kuzey Irak’daki İsrail destekli referandumu engellemeye matuf her tülü tedbiri sonuna kadar destekleyeceğimizden ve bu konuda hükümetimizin yanında olarak her türlü fedakarlığı göze alacağımızdan hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır ki; bu fedakarlığın içine ihtiyaç duyulduğu takdirde tekrar silah altına alınmak da bulunmaktadır.

Saygılarımla…

Ömer Sağlam

______________

1-Pek çok kaynakta da bulunan genelge metninin sadeleştirilmiş hali ve fotoğraflar Murat Bardakçı’nın Mustafa Kemal, Meclis’in namazlarla, dualarla açılmasını emretmişti” başlıklı yazısından alınmıştır. Bkz.

2- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I, s. 337.

3- Bkz. Yavuz Bahadıroğlu, “Atatürk olmasaydı halimiz nice olurdu” başlıklı yazısı (20.05.2015).

,

4-http://www.yenicaggazetesi.com.tr/misiroglundan-skandal-sozler-keske-yunan-galip-gelseydi-554v.htm.

5- Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları, 23. Basım, Büyük Doğu Yayınevi Yayını, İstanbul, 2004, s. 38, 39,40, 44,45.

6- Atatürk’ün Bütün Eserleri, c,17, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, s.250-251’den naklen https://www.turkishnews.com/tr/content/2017/03/25/kurt-sorunu-dosyasi-bir-turkiye-dusmaninin-portresi_seyh_sait/,

7- Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları c,1, 2. Baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2011, s.209’dan naklen,  https://www.turkishnews.com/tr/content/2017/03/25/kurt-sorunu-dosyasi-bir-turkiye-dusmaninin-portresi_seyh_sait/,

8- Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları, c,1, s.221-222’den naklen https://www.turkishnews.com/tr/content/2017/03/25/kurt-sorunu-dosyasi-bir-turkiye-dusmaninin-portresi_seyh_sait/,

9- Oda Tv. internet sitesinde yer alan  15.09.2014 tarihli ve “Sovyet arşivi Şeyh Sait İngiliz yanlısı diyor” başlıklı haber, .

10- .

11-http://www.bitlisname.com/2015/11/18/fetullah-gulen-kurd-mu/

Exit mobile version