Site icon Turkish Forum

KORKMA; ÇIK ORTAYA VE “ARTIK YETER” DE!…

t_ozuerman

 

Prof. Dr. Tülay Özüerman

17.6.2016

Türkiye’nin 2000’li yıllarının başlangıcı, sadece ilk on yıl değil, ikinci on yıl için de tam bir hayal kırıklığı. Bu tespit;  AKP’nin iktidara gelmesi ile İslami kanadın sisteme çekileceği ve böylece demokratikleşmede ilerleyeceğimizi öngörenler açısındandır. Dini ve etnik ayrılıkçı hareketlerin sisteme (demokrasiye) entegre olacakları yanılgısı içinde olanlar, sürece var güçleri ile destek verdiler. Şimdi -kendilerinin de desteği ile- giderek yerleşen otokrasiyi endişe ile izlemekteler.

2002’de seçim yapılıp, sonuçlar açıklanınca, yazdığım yazının başlığı “Karşı evrim mi?” idi. Zamana yayarak yerleşecekleri  öngörüsü yazık ki gerçek oldu.  İlk on yılda reformlarla başlatılan karşı devrim, ikinci on yılın başlarında önceki yapının temel kurumlarının tasfiye edildiği bir dönüşüm  dizgesi ile sürdürüldü. Şimdi sıra, ikinci on yılın sonuna gelmeden, yaratılan sonuca hızlı bir şekilde meşruluk kazandırmaya gelmiş görünüyor. Bu dizge; Türkiye’nin demokrasi idealinden uzaklaştırılıp, otoriterlikle totaliterlik arasında gidip gelen bir sarkacın içine çekilmesinin de özeti.  İronik olan, çok partili siyasal yaşama geçişimizden bu yana demokrasiyi kurumsallaştırmada başarısızlığımız kadar, demokratikleşme istekliliğini yaratmadaki başarımızın  bu yanlış gidişe verdiği katkıdır. Özetle; ne olduğunu bilmesek de, tam olarak yaşamasak da demokrasi, bir isteklilik olarak var ama işletebilecek alt yapıda yoklara yenileri eklenmekte. Ya da başka deyişle, içinde bulunduğumuz bölgenin kaderine biz de “demokrasi” ile eklemlendik. Fark şu ki, Irak, Suriye gibi ülkelere demokrasi getireceğiz diyerek, Türkiye’ye de var olan demokrasiyi tasfiye ederek… Sonuçta; günümüzün en güçlü algı yönetme aracı olarak demokrasi öne çıkıyor. Bölgedeki çıkarlarını projelendiren güçlerin, kendi dışlarındaki ülkelere ihraç ettikleri yönetim biçiminin kişi odaklı oluşu, götürüp, getirdikleri kişilerle ülke yönetimlerine biçim verdiklerine bakınca, demokrasinin bölge otoriter yapılarının yerleşmesinin aracı olmaktan öteye gidemeyeceği de anlaşılmakta.

Adına “Yeni Türkiye” dedikleri “başkalaşma süreci”nin iç mimarları, şimdi parlamenter sistemi bozmakla meşguller. “Başkanlık” adı altında  üretmeye çalıştıkları “yeni anayasa”ları  ile sisteme yerleşmelerini meşrulaştırmayı  planlamaktalar. Bunun için  ellerinde çok güçlü bir araç var; yoksulluk. Bu aynı zamanda demokrasinin de gelmemecesine gönderilme nedeni. Malum, hem yoksul  olup, hem de demokrasiyi işleten tek ülke yok…

Bugün Türkiye’de, önceki süreçlerde şekli diye eleştirdiğimiz demokrasi fiilen işlemez halde. Kuvvetler ayrılığının, özellikle yargı bağımsızlığı ilkesinin zedelenmesi ile kuvvetler birliğine dayalı bir fiili yapı oluştu. Askeri darbe süreçlerine benzer bir fiili el koyma durumu ile karşı karşıyayız. Bu kez ülke yönetimine iktidardaki siyasal parti rejime fiilen el koyduğunu açıklıyor ve  anayasayı işine geldiğinde işletiyor, işine gelmediğinde yok sayıyor.

Özetle; demokrasi kesintiye uğramış durumda; ancak nedeni anayasal ve kurumsal değil, demokrasi dışı uygulamalardır. Oyun, “hepsini al” (meclis Başkanlığı, Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı….) üzerinden kurgulanınca, karşısındakilerin hepsi “sıfır toplam” üzerinden değerlendiriliyor. Siyasal muhalefet sürekli bir operasyon halinde, toplumsal muhalefet sindirilmiş, algı operatörlerinin projektörleri hep muhalefetin üstünde. İktidarın her yaptığı olumlanacak, muhalefet karalanacak şekilde sürekli propaganda ile toplumun beyni yıkanıyor.

Artık görülmüş ve kabul edilmiş  olan şu ki; rejimle sorunu olanların demokrasiyi geliştirmek gibi bir ideali yok. Demokrasi ile yönetmek yerine, demokrasi istekliliğini yöneterek yerleştiler. “Al bu senin ileri demokrasin” diye elimize tutuşturdukları otoriter biçimde; tercih hakkımızın yok edilmesi ile, seçim adı altında elimizde sadece sandıklar kaldı. Malum, demokrasilerde seçim (oylama), otokrasilerde sandık (onaylama) mekanizması işler..

“Din”i toplumun çimentosu olarak gören anlayış, rejimin kilit noktalarına yerleşti ise, referans alınan değer, kaçınılmaz olarak kurmaya kalkıştıkları rejimin de dayandığı temeli oluşturacaktır. AKP ilk geldiğinde ABD’den adı konulmuştu rejimin; “İslam Cumhuriyeti”. Tepkilerle, “ılımlı” etiketi ile bir adım geri çekilmişlerdi. Rejimin dönüşümünün fotoğrafları kadınla verildi. “Kadına özgürlük” adı altında türban her yerde çoğaltıldı. Örtü, örtme, örtünme adına ne derseniz, özgürlükle özdeş bir kelime olup çıktı(!)…

Türkiye’de sistemin özü ile ilgili bir sorun yok aslında. Sistemin özüne dokunarak, “yeni anayasa” dayatmasını ortaya çıkaran süreci kuran ve ilerleten; dış dinamiklerin tercihlerini, büyük ve bütün devlet yapıları yerine, dini ve etnik siyaset aracılığı ile bölünen küçük, kaotik ve kontrol edilebilir yapılardan yana yapmış olmalarıdır. Türkiye’de toplumun önceki sözleşmesinde (1982 Anayasası) huzursuz olduğu “özgürlükler” başlığından çok uzakta bir anayasa getirilmeye çalışılıyor. Dayatılan “Yeni anayasa” için toplumsal talep de yok, sözleşme ortamı da!…

Siyasal ve toplumsal iklime bir bakınız… Sevgi yok!.. Nefret söylemi her yerde!… Yurttaşları bir bütün görmeyen, sizden, bizden ayrımının çoğaltıldığı; hatta her bir yurttaşın  bir nedenle kusuru olması nedeniyle hizaya getirilmelerinin  gerektiği bir ortam!… Bu yüzden siyaset, buyurgan ve bağırgan. Kimisi paralel, kimisi terörist, kimisi ergenekoncu, kimisi balyozcu, kimisi siyasi sapık, kimisi çeyrek porsiyon, kimisi yarım….. liste uzayıp gidiyor!… Sadece kişiler değil, hiçbir kurumun itibarı kalmamış, kurumsal olmaktan uzaklaşıp, şahsileştirildikçe devlet ciddiyetini yitirmekte. Huzur, güven ve barış ortamı yok. En önemlisi hukuk, hukuk yok. Hukuk yoksa adalet, adalet yoksa yargıya güven yok… Bunca yokluğun içinde tek görünür olan korku ve geleceğe yönelik endişe. Belirli olan tek şey, belirsizlik.

İklim anayasa yapmaya uygun değil ve gelecekte çok daha büyük sorunlara yol açacak büyük bir  yanlış. Daha kolay ve doğru olan, var olan kurumlara yeniden saygınlık kazandırmak ve güçlendirmektir. Kişiye göre anayasa ve yasa yapma yanlışından çıkmak zorundayız. 1982 Anayasası’nda Kenan Evren’i Cumhurbaşkanı yapmayı düşünerek, yürütmenin iki başından Cumhurbaşkanı’nın güçlendirilişinin, bugünkü fiili duruma sürüklenişimizde etkisini küçümsememeliyiz. Bu, kişiye göre anayasa yapmanın sonu olmadığına dair de ders aynı zamanda.

Böyle bir ortamda yapılacak anayasa nasıl olur?

Tüm anayasalar yapıldıkları dönem ve ortamların ruhunu yansıtırlar. Baskının sürekli olduğu ve hegemonyacı bir partinin diğer partileri uydulaştırarak kendi kopyalarını çoğalttığı görünüşte çok, işleyişte tek partili sistemin kalıcılaşmasını istemiyorsak, tüm gücümüzle “HAYIR”!… demeliyiz. Sadece “yeni” dedikleri kendi anayasalarına değil; basın, muhalefet ve yargı üzerinde kurulan ipotek ve baskı kalkmadan kurulacak sandıklara da “HAYIR” demek gerekiyor.

Özgür bir ortam yoksa, özgür seçim olamaz; böylesi bir zeminde sandık sadece onu kuran gücü güçlendirir.

Öyle bir süreçten geçiyoruz ki, dayatılanlara karşı direniş, tek bir kelimede toplanıyor: kesin ve güçlü bir “HAYIR!..” ve “artık YETER” diyecek bir irade!…

1961 Anayasa oylamasında AP’nin kullandığı slogan tam da bu sürece uygun düşmekte: “HAYIR” da hayır vardır!..”

              Sen!..; “yetmez ama evet” diyerek bu -şimdi endişe ettiğin- otoriter gidişe katkı koyan sen; elde ettiklerin bugün hepimizin kaybettiğinden daha mı değerli?!…

             Haydi çık ortaya ve tıpkı liseliler gibi, “Gericiliğe izin vermeyeceğiz!” de!.. Liseli cesur gençlerin arkasına sığınmadan, hatta onların önüne geçerek… Haydi korkma!.. Arkasına dizildiğin “Gezi ruhu” da, bu cesur gençliğin  ruhuydu!…

             Kurulmaya çalışılan rejimin kurtulmaya (ya da sahiplenerek yok etmeye) çalıştığı Atatürk’ün bir bildiği vardı ki, rejimi gençlere emanet etmişti. 

            Senin hatalarının bedelini bugünün gençliğine daha fazla ödetme!…

            Haydi çık ortaya, korkma ve bu kez, “Artık YETER!” de!..

            Zararın neresinden dönsen/dönsek kardır!..

 

Exit mobile version