Site icon Turkish Forum

BİR ERMENİNİN ANILARINDA AZERBAYCAN OLAYLARI (1918-1922)

KITAPDAN SECILMIS ALINTILAR - literature edebiyat kitap

KITAPDAN SECILMIS ALINTILAR

NAZAN SEZGIN
“Ermeniler ile Türkler arasında yaşanan olayları birebir yaşayan, Rus ordusunda er, Ermenistan ordusunda subay olarak savaşlara katılmış bir Ermeni’nin anlattıklarının kaleme alınması sonucu yazılmış olan bu kitapta anlatılan olaylar gerçekten dehşet verici olmakla beraber bence asıl önemli tarafı saklanan ve çarpıtılan bir tarihe ışık tutuyor olmasıdır. Kitapta anlatılanlardan seçilen ve aşağıda yazıya geçirilen alıntılarda hiçbir yorum, katkı ve yönlendirme yapılmamış olup kitabın tercümesindeki aslına sadık kalınmıştır. Merak edenler ve daha fazla detay bilgiye sahip olmak isteyecekler için kitabın adı, yazarının adı, yayınevi, basım tarihi ve çevireni aşağıda belirtilmiştir.
Hasan AKAR

“Bu kitap 1928 yılında Amerika’da İndianapolis şehrinde “The bobbs- Merrill Company” yayınevi tarafından ”Men Are Like That” adı ile yayınlanmış ve “Book Review Digest” yıllık kitap katalogunda kayıtlı İngilizce aslından günümüz Türkçesine çevrilmiştir.

Yazar: Leonard Ramsden Hartill
Yayın: Kastaş a.ş 1.nci baskı 1Eylül-1990
Çeviren: Dr. Sipahi ÇATALTEPE
Kitabın yazarı Amerikalı “Leonard Ramsden Hartill’ in “Bir Ermeni’nin anılarında Azerbaycan olayları” kitabının önsözünde yazdıklarından kısa bir özet;

“1922 yılı şubat ayından 1924 yılı martına kadar Kafkasya’da tarım kalkınması çalışmalarında görev aldım. Bu görevim sırasında başından geçenleri bu kitapta hikaye ettiğim Ohannes Apresyan ile içli dışlı bir yakınlığım oldu. Kendisini tarım okulunu bitirmiş bir insan olarak bana tanıttılar. Kendisini ayda 6 dolar olan bir ücretle işçi başı olarak göreve aldım. Rusça, Türkçe, Ermenice ve Acemce dillerini biliyordu, benim ise lisan problemim vardı. Bir gezimizde İran ve Rus Ermenistan’ı sınırında içine girilebilir ayakta kalmış tek binası yarı yıkık bir cami olan harabe halindeki bir Türk köyünde gecelemek zorunda kalmıştık. O gece Ohannes’e bu köy ve tahrip edilmesi ile ilgili bir şey bilip bilmediğini sordum. Soğukkanlılıkla ve önemsiz bir şey söylüyormuş gibi, “ evet “ dedi “bu köyün yakılmasına ve yağma edilmesine bende yardım ettim. Harabeler arasında gördüğün insan kemiklerinin sahiplerinin öldürülüşlerini gözlerimle gördüm. Bu köyde bir Türk vardı, yaşlıca bir adamdı. Bu Türk gibi cesur ve kahraman bir insanı ömrümde görmedim. Hatta Rus ordusunda bile” vs. vs..
Sonunda kendisini bu hayat hikayesini anlatmağa bir defada değil bir yıllık bir süre içersinde parça parça anlatmağa ikna ettim. Ohannes’in yaşam öyküsünü okuduktan sonra inanılmaz bir şey olduğunu söyleyebilirsiniz. Size cevap olarak bu hikâyenin o sıralarda Kafkasya’da yaşayıp 8 yıl süren bir harp ve kıtlık ile bulaşıcı hastalıklar devrini yaşayan yüz binlerce insandan sadece birisinin hayat hikâyesi olduğunu ve her birinin yaşayabilmesinin mucize olduğunu söyleyeceğim.”
Leonard Ramsden Hartill

BİR ERMENİNİN ANILARINDA AZERBAYCAN OLAYLARI (1918-1922)

** Ben Ohannes Apresyan 1892 Yılında Azerbaycan’ın Suşa bölgesindeki “Kankandi” köyünde doğdum, annemi hatırlamıyorum, babamı emlak ve çiftlik sahibi varlıklı bir insandı. Benden biraz daha büyük olan ağabeyim ve birkaç Ermeni çocuk dışında çocukluk arkadaşlarımın hepsi çiftliğimizde çobanlık yapan Türk çocuklarıydı.

** Memleketimizde araba tekerleği izlerinin yarattığı yolların dışında pek az yol vardı. Başlıca taşıma aracı at’tı. Burada yaşayan insanlar Türklerle Ermenilerdi. Aslında bir Türk yurdu olan bu diyarda Ermeniler yabancı durumunda idiler. Sayıca çoğunluğu teşkil eden İslam Türk halkı arasında bir Hıristiyan azınlık durumundaydık. Irk, din ve gelenek ayrılıklarının bu iki unsur arasında yarattığı mesafe hiçbir zaman kapanmamıştı.
** Birinci dünya harbinden önceki devrede bu bölgedeki emlak sahipleri ve ticaret adamları Ermenilerdi ve halkın ve yüksek bir tabakasını teşkil etmekteydiler bu nedenle de sadece Rus hükümet adamlarına ve askerlerine karşı aşağılık bir yaltaklanma hissi duyarlardı. Türklerin çoğu fakir insanlardı. Bazıları köylerde yaşarlar ve sahip oldukları küçük tarlalarını sürerek çiftçilik yaparlardı. Büyük bir kısmı da göçebe atalarının hayat şeklini değiştirmemişlerdi.

** Çarlık Rusyasında güvenlik ve düzen Türklerin tarihi düşmanları ve onların yurtlarını zapt etmiş olan Rus kazak birlikleri tarafından sağlanırdı. Bazı zamanlar kazak birlikleri aradan çekilir yahut bir kargaşalık çıkması için vesile kullanarak Türklerle Ermenilerin birbirlerinin boğazlarına saldırtırlardı. 1905 yılında başarısızlıkla sonuçlanan ihtilal hareketi esnasında, daha sonraki harp yıllarında da görülecek feci olaylar oldu. Bu kargaşalık günlerinde ilk tecrübelerimi edindim. Bu tecrübe daha sonra 1918-1922 harp yılları sırasında vuku bulan korkunç olaylar, vahşet ve barbarlık yönünden insanların vahşi kurtlardan çok daha kötü olduklarını öğretti.

** Babamın evinde yapılan toplantılarda amacının Ermenistan’ın bağımsızlığını sağlamak olan gizli bir Ermeni derneğinden bahsedilirdi. Bu derneğin üyelerine “Taşnak’lar” adı veriliyordu. Arkadaşlarım olan çocuklar arasında bu esrarengiz ihtilal ajanlarının başardıkları büyük işler hakkında hikâyeler anlatılıyordu.

** Ruslar kendileri aleyhine bir Ermeni ayaklanması olacağından korktuklarında Hıristiyanlarla Müslüman Türkler arasındaki düşmanlık ateşini körüklerlerdi. Evimizde yapılan toplantılardaki ayaklanmayla ilgili konuşmalar zamanla azalmış, Türklerle Ermeniler arasında artmakta olan düşmanlık konuşmalar artmıştı.

** Ben bölgemizdeki en büyük kasaba olan “Suşa’da” okula gidiyordum. Evimize 7 km mesafedeki okula yürüyerek gider gelirdim. Bu yürüyüşümde bana katılan bazı arkadaşlarım köyümüzdeki Türk çocuklarıydı. Suşa kasabasının ahalisi de benim köyüm Kankandi gibi yarı yarıya Türklerle Ermenilerden oluşuyordu. Kargaşalık zamanında okula gidemeyerek evde kalmıştım. T ürk hizmetçi ve ırgatlarımız ya kaçmış yada sürülmüş olduklarında çiftliğimizdeki işler durmuştu. Düzen yerine geldiğinde Suşa’yı yeniden gördüm. Kasabanın Türk mahallesinde enkaz yığınlarından başka bir şey kalmamıştı. Bütün evler yıkılmış ve insanlar boğazlanmıştı. Ayni hal Kankandi’deki Türk mahallesinin de başına gelmişti.

** Kargaşalıkların olduğu devrede bir gün köyümüze bir atlı gurubu gelerek bizim komşularımızdan biri olan bir Türkün evinde toplanıp gürültülü bir şekilde eğlenmeye başladılar. Biz korkumuzdan evlere kapanmıştık, alelacele civardaki kazak karakol birliğine haber yolladık. Türklerin lideri bize ne diye kazak askerlerini çağırdığımızı sordu, köydeki akrabalarını ziyarete geldiklerini eğer bu köydekiler misafir ağılamayı bilmiyorlarsa hemen gideceklerini söyledi ve gücenmiş bir şekilde atlarına binip gittiler. Bir saat kadar sonra köyde giden Türklerin yolları üzerinde bir Ermeni kadını ile çocuğa rastladığı, çocuğu öldürüp kadını alıp götürdükleri şeklinde bir rivayet dolaştı. Ermeniler deliye döndüler ve bunun öcünü almak için komşularımıza saldırmayı kararlaştırdılar, kazak askerleri gündüz gözü ile böyle bir saldırıya izin vermediler ama gece karışmayız dediler. Bunu duyan bizimkiler hemen silahlarını kaparak toplu bir şekilde Türk mahallesine yürüdüler. Türk evlerinin kapılarını yumrukladılar, hiçbir cevap alamadılar. Bunun üzerine evlerin kapıları kırıldı ve en son Türk öldürülene kadar bir katliam başladı. Bütün bu uğursuz gece boyunca ben dehşet içinde korkudan bir köşeye sinmiş, kulaklarımı yırtan bizimkilerin bağırmalarını ve çaresizlik içindeki kurbanlarının feryatlarına kulaklarımı tıkamaya çalışmıştım. Sabah olduğunda da iş tamamlanmıştı.

“” Çocukluğumdan beri bana kabahatli olanın daima Türkler olduğu öğretilmiştir. Okuduğum Rus kitapları ve yayınları bu öğretileri doğrulamış ve Rus yazarları daima Türklerin vahşetini dile getirmişlerdir.

**1905 Türk-Ermeni savaşında biz Ermeniler çok daha iyi dövüştük. Bizimkilerin çoğu Rus ordusunda askerlik yapmış ve talim görmüş insanlardı. Keza bizler zengindik ve daha iyi silahlanmıştık. Türkler Rusya’da askere alınmazlar ve askeri eğitim görmezlerdi. Fakir insanlardı ve bıçaklarından başka bir silahları da pek yoktu. Yapılan savaş öyle düzenli bir savaş değildi. Dövüşmeler başıbozuk gurupların köylere saldırıp kötü yağma ve tahrip etmeleri ve köyün insanlarını öldürmeleri şeklide olurdu. Azerbaycan’da meydana gelen olaylar daha evvel anlattığım bizim köyde ve Suşa’da vukua gelen olaylar gibi olmuştur. Hatta büyük bir şehir olan Bakü’de bile pek çok çarpışmalar oldu. Bizim köyümüzdeki Türklerin öldürülmesinden kısa bir zaman sonra Rusya’daki ayaklanma bastırıldı. Kazak askerleri tekrar görevleri başlarına döndüler ve Ermeniler ile Türkler arasındaki dövüşmeye son verdiler.

“ Tarım Eğitim için Tiflis ve Odesa’ya giden Ohannes Apresyan birinci dünya savaşının çıkmasıyla eğitimini tamamlayamadan askere alınır. Önce Rus ordusunda görev alır daha sonra da Bolşevik ihtilalı ile başlayan kargaşada Rus ordusunu ele geçiren kızıllardan kaçar önce karşı taraftaki orduda daha sonra da bağımsız Ermenistan hayali ile kurulan ordu içersinde yüzbaşı rütbesi ile yer alır. Bundan sonraki hatıralar bu dönem ve sonrasında meydana gelen olaylara aittir.”

**Devrim Rusya’da gelişip Rus ordusunu eline geçirince Ermeni halkının duyduğu korkunun yanında bir de birde ümit hissi belirdi. Liderlerimiz Rusya’nın karşılaştığı güçlüklerden faydalanarak uzun bir süreden beri arzu edilen bağımsız bir Ermenistan kurulması fırsatının çıktığını açıkça ifade etmeye başladılar. Bu sırada benim vazife gördüğüm 223. Piyade alayının personeli hemen hemen tamamen Ermeniydi.

** Bayan Makruhi ile evlendiğimiz zaman Ermenistan bolluk içinde ve varlıklı durumdaydı. Yiyecek sıkıntısı diye bir şey yoktu. Rus ordusunun ihtiyaçları için kurulmuş her çeşit malzeme ve erzak dolu depolar bize kalmıştı. Tüccar ve köylülerin mahsullerini pazarlayan aracılar zengin olmuşlardı.

** Bundan sonra anlatacaklarıma ışık tutmak üzere Ermenistan ve bu memleketin insanları ile Taşnak partisi diye bilinen Ermeni ihtilal federasyonu hakkında biraz bilgi vereyim;

“Bu teşkilat 1892 yılında Moskova civarındaki Petrovski Razumouskaya tarım enstitüsünde talebe olan Simon Zavarian ve Kristofer Mikaelyan adlarında iki Ermeni tarafından kurulmuştur. Derneğin amacı ilk olarak teorik veya aktif bir şekilde Türk idaresi altında bulunan Ermenilerin feraha kavuşturulmalarını organize etmekti. Orijinal amaç ne olursa olsun kısa bir süre sonra dernek kısa bir zaman içinde Ermenistan’ı Türk ve Rus idarelerinin boyunduruğundan kurtararak bağımsız bir Ermenistan cumhuriyeti kurulmasını ilke edinen gizli ve yeminli bir ihtilal derneği oldu. Derneğin yayın organı “Droshack” (Bayrak) adlı bir dergi Cenevre’de yayınlanmaya başladı.

**Memleketi ekonomik ve sosyal yönlerden geri bırakmak ve halkın cahil kalmasını sağlamak Rus politikasına uyuyordu. Rusların Ermenistan’a bir demiryolu döşedikleri ve birkaç kara yolu yaptıkları doğrudur. Fakat bunların yapılması askeri ihtiyaçları karşılamak yönünden olmuştur. Rusları amacı İstanbul’u ele geçirmekti. Ermenistan bu amaca varmakta sadece bir basamak noktası sayılırdı. Rusların yaptıkları yollardan bazıları adeta bir mermi gibi dümdüz bir şekilde Türk hududuna doğru uzanıyor ve orada kesiliyordu.

** Türkiye’deki Ermenilere gelince bunlar Amerikalıların, Fransızların ve Almanların da yardımlarıyla öğrenim ve kültür bakımından daha ileri bir durumda idiler. Bu ülkeler Ermenilerin faydalanması için Türk illerinde okullar ve kolejler açmışlardı. Bu nedenle Taşnak teşkilatı Türkiye’de daha çabuk gelişti.

** İhtilalcı hareketin başlamasından birkaç sene sonra Türkiye’de Ermeniler tarafından kurulmuş ve Türk hükümetine karşı silahlı direnmeye hazırlıklı gizli bir hükümet bulunuyordu. Bu gizli hükümetin kendi yargı organları, yasaları ve bu yargı organlarının vereceği hükümleri yerine getirecek “ Mauserit’ler” adı verilen bir suikastçılar ordusu (profesyonel katilleri) vardı.

** Taşmak teşkilatı bütün Türkiye’de ve nispeten daha az derecede olmak üzere Rus Ermenistan’ında yerleşip kökleşmişti. Kaleleri Amerikan, Alman ve Fransız okul ve kolejleriydi. Bu okul ve kolejlerin her birinde bu teşkilatın bir kolu genellikle kültür derneği kisvesi altında kurulmuş bulunuyordu. Derneğin liderleri de genellikle okul ve kolejlerin öğrenci ve öğretim üyeleri arasından seçilirdi.

** Taşnaklar Türk hükümetine karşı açıktan açığa isyan bayrağını kaldırmıştı. Türkler derneğin kökünü kurutmak için şiddetli hareketlere başvurdular, fakat belirli bir şey bulamadıklarından ve meselenin köküne inemediklerinden başarılı bir sonuç alamadılar.

** 1896 da Taşnaklar yanlış bir düşünceyle genel bir isyan hareketi çıkartmışlardır. Türkler bu isyanı bastırdılar. Bu arada İngiltere müdahale etti. Fakat bu müdahale ancak kendisi Türklerden yeni tavizler alacak derecede oldu. İsyan bastırıldı ama Taşnak Derneği yaşamaya devam etti.

** Partinin her üyesi kendisine verilecek emirleri sorgusuz olarak yerine getirmekle görevliydi. Dernek bir adamın öldürülmesini karalarlaştırmışsa bu adamın cellâdını tespit etmek üzere ya kura çekilir veyahut da bu iş derneğin mauserist’lerinden birine havale edilirdi.

** Rus idaresi memleketin (Ermenistan) bilinen veya potansiyel zenginlik kaynaklarının işletilmesi veya halkın seviyesinin geliştirilmesi için hiçbir şey yapmadı. Halk kitlesinin büyük çoğunluğu büyük bir ilkellik, cehalet tembellik ve yoksulluk içinde yaşamaya devam etti. Tarihi devirlerden kalma Ermeni köy ve kasaba harabelerindeki evlerin kalıntıları son bin yıllık devre içinde hiçbir gelişme olmadığını göstermektedir. Köylülerimizin bugün yaşadığı barınaklar hala tek katlı, işlenmemiş taştan yapılan, zeminleri bir metre kadar toprak seviyesinin altına inen barınaklardır. Evlerin damları topraktan ve kesekten yapılmakta ve birkaç sıra çatı kerestesi ile takviye edilmektedir. Toprak döşemenin orta yerinde ocak yerine geçen bir çukur açılmakta ve tavanda açık bırakılmış bir delik buradan dumanın çıkmasını sağlamaktadır. Pencere diye bir şey bulunmaz. Çok nadir olarak penceresi olan bir ev olursa bu lüks sayılır. Çok kere ailenin hayvanları da bu toprak altı barınağını insanları ile paylaşmaktadır.

** Ermenistan çok eski bir memlekettir. Her ne kadar Ermeni mitolojisi Nuh’un gemisi yolcularının soyundan gelmiş insanlar olmak şerefini bize verirlerse de hangi soydan geldiğimiz pek kati bir şekilde belli değildir.

** Bolşevik ihtilalı kargaşa günlerinde… Mensup olduğum 223. piyade alayının Rus subayları ya kaçmış yada saklanmıştı. Alayın hemen hemen bütün personeli ermeniydi. Memleketin yönetilmesi ve hükümet kurulmasını sağlayacak yegane organize gurup Taşnak partisiydi. 28 Mayıs 1918 de Rus Ermenistan’ının bağımsız bir cumhuriyet olduğunu ilan ettiler. Olaylar kısa zamanda gösterdi ki Taşnak partisi üyeleri hükümet idaresi tecrübesinden yoksundular ve sonuç olarak da kurdukları hükümetin meşru yollardan görev yapamayacağı anlaşıldı. Ermenistan’ın mukadderatını ellerine geçirdikleri zaman Türk ve Rus hükümetlerine karşı yasa dışı ihtilalcılar gibi çalıştıkları devreyi karakterize eder şekilde terörist taktiklerini devam ettirdiler. Resmi bir hükümet ve iktidar oldukları halde sorgu ve savunma olmaksızın yargılayıp idam ederlerdi. İdam metodu ise bir hükümet mauserist’inin bu adamın peşine düşüp onu evinde veya sokakta yakalayıp ensesine bir tabanca dayayarak beynini dağıtmasıydı.

** Ermenistan’da çoğunluğu Türk’lerden oluşan oldukça büyük bir Müslüman topluluğu vardır. Bunların çoğu köylü ve çiftçilerdir. Köylerinde Ermeni köylerine benzeyen taş ve kerpiç barınaklarda yaşarlar. Bu Türklerin bir gurubu da göçebe veya yarı göçebe yaşarlar. Bu iki guruptan başka varlıklı ve kültürlü Türk’lerde vardır. Bunlar büyücek şehir ve kasabalarda yaşarlar. Her önemli şehir ve kasabada muhakkak bir Türk bölgesi veya mahallesi bulunur. Aleksandropol’da da durum buydu.

** Rus ordusunun çözülmesi ve Taşnak partisinin idareyi ele almasından sonra bu Türkler ezilmeye ve hakaret görmeye başladılar Aleksandropol’daki Türkler hükümete başvurarak Türkiye’ye göç etmelerine izin verilmesini istediler. Bu izin verildi, Türkler eşyalarını öküz arabalarına yükleyip evlerini terk ettiler. Aleksandropol’dan Türk sınırına giden yol benim alayımın yerleşmiş olduğu Severski kışlasının önünden geçer.
Bu Türklerin böyle kitle halinde yolculuğa çıkmış olması Müslüman olan herkese karşı kin duyan Taşnaklar için kaçırılmaz bir fırsattı.
Askerler Taşnak hükümetinin böyle kötü niyetli bir amacına alet olamazlardı. Bu sebeple Taşnak hükümeti kışlaya kendi silahşorlarını yerleştirdi ve bu silahşorları şehirden toplayabildikleri kadar bir çapulcu gurubu ile takviye ettiler ve bunları Türk kafilesinin geçecekleri yol üzerindeki bir vadide mevzilendirdiler
Türkler at arabalar gıcırtılar çıkartarak üstüne tepeleme yerleştirdikleri eşyaları kayıp eğilerek ilerliyor, çocuklar sopalarla öküzleri dürtükleyerek yolda tutmaya çalışıyor, yüzlerini Türk usulü peçelerle örtmüş kadınlar kucaklarında küçük çocuklarını taşıyordu, rüzgâr ve soğuktan korunmak için battaniyelere sarınmışlardı.
Vadideki yolun bir noktasına yolu kapatan bir engel yerleştirilmişti. En öndeki araba bu engele varınca durdu. Kayalar arasına saklanmış olan Taşnak silahşorları ve çapulcular ateşe başladılar. Kadın ve çocuklar arabalardan atlayıp çığlıklar içinde birbirine karıştılar, kaçıyor ve ümitsiz bir şekilde sığınacak yer arıyorlardı.
Katliam tamamlanamamıştı. Ateş açılışını ve Türklerin canhıraş çığlıklarını işiten kışladaki Ermeni askerleri olay yerine koştular ve ancak birkaç Türk’ü kurtarabildiler ve katilleri oradan uzaklaştırdılar. Aynı gün Aleksandropol’un terk edilmiş olan Türk bölgesi de talan edilip yerle bir olacak şekilde tahrip edildi.

**Taşnak partisinin kurduğu hükümetin diğer alanlardaki yetersizliklerine rağmen takdir edilecek en önemli gayretleri; Amerika ‘dan büyük bir miktarda borç alabilmeleri, Almanlara karşı harbeden ittifak devletlerinden Ermenistan’ın bağımsız bir devlet olarak tanımalarının sağlanması ve milli bir ordu kurulmasını sağlamalarıdır.

** Rusya’ya evlerine dönmek için Türk cephesinden geri çekilen askerler genellikle hafif silahlarını da beraber götürüyordu. Ermeni otoriteleri de bu askerlerin silahlarını toplayıp yeni kurulan Ermeni ordusunu bunlarla silahlandırmak istiyordu. Bu amaçla bazen Rus askerlerinin yolları kesilerek silahları zorla ellerinden alındı, bazen de büyük guruplarla karşılaşıldığında çatışma çıkıyor veya anlaşarak satın alınıyordu.

** Hepsinden kötüsü biz Ermeni’lere çocukluğumuzdan beri Türklerden korkmamız gerektiği öğretilmişti. Seneler senesi Ermeni anneleri çocuklarını Türklerin sertliğini ifade eden ninnilerle uyuturdu.

** Tarihin çok uzun devirlerinden beri Ermenistan, Müslümanlıkla Hıristiyanlık arasındaki savaşın tam ortasında bulunmuştur. Bu memlekette fanatik ve intikamcı bir boğazlaşmanın tek bir köy, vadi dere yatağı bulamazsınız. Bu olayların hatıraları ve dehşeti de acıklı hikâye, şarkı ve ninnilerle daima ayakta tutulur… Bize nesillerimizden miras kalmış bu gelenekler, Türk askerleri ile savaş alanında karşılaştığımızda bizimkilerin cesaretlerini kaybedip paniğe kapılmalarını ve Türklere karşı zafer kazandığımız anlarda da intikam hissine kapılıp amansız ve vicdansız hareket edişimizi açıklar.

** Türklerin Kafkasya ve Ermenistan’a doğru ileri harekâta geçtikleri haberi geldiğinde ben Akalkalak (Ahilkelek) ta idim. Derhal emrimdeki birlikle Aleksandropol’a hareket ettim. Halkımızı tanıyan ve ne kadar acınacak durumda zayıf bir millet olduğumuzu bilen bir insan olarak yapabileceğimiz en iyi şeyin dağlık bölgelerimize çekilip kısa bir süre beklide dışarıdan yardım gelinceye kadar devam ettireceğimiz bir gerilla harbi yapmak olduğuna inanıyordum.

** Savaşın ilk yıllarında Rus orduları Türkiye’nin doğu bölgelerini istila ettiği zaman Türk halkının çoğunluğu evlerini barklarını bırakıp ilerleyen Rus ordularının önünden kaçmışlardı. Bu bölgelerde yaşayan Ermeniler de Rusları kurtarıcıları, halaskarları gibi karşılamışlardı. Rusların gelişi onlara güvenlik vermişti. Koruyucuların yollarını açabilmek için bu Ermeniler Ruslarla ellerinden gelen yardımları yapmışlardı.

** Bir Türk şehir veya kasabasının çar ordusu tarafından ele geçirilmesi buradaki Türklerle Ermeniler arasındaki durumu tersine çevirmektedir. Bu defa mağrur olma sırası Ermeni’ye, aşağıdan alma sırası Türklere geçmektedir. Bolşevizm’in yayılması ile Kafkasya’daki Rus orduları çözülüp parçalanınca, Türkiye’nin Rus ordusu tarafında işgal edilmiş doğu bölgelerinde bulunan Ermeni birlikleri bu bölgede kalmakta devam ettiler. Şimdi ise bu birlikler ilerlemekte olan Türk ordularının önünden kaçıyorlardı. Bu kaçış sırasında bu bölgedeki Ermeni halkı da kaçan Ermeni birliklerine katılıp kaçmaktaydı. Kaçtıkları zaman da arkalarında faydalanılacak hiçbir şey kalmamış boş bir toprak bırakır, terk edilen ev yakılır yerle bir edilirdi. Her köyde ihtiyarlardan ve çocuklardan oluşan küçük bir insan kalıntısı Türklerin merhametine sığınıp yerlerinde kalmayı tercih etmekteydiler. Türkler geldiklerinde insanları tamamına yakın boşalmış, bütün varlığı ve gıda maddeleri yok olmuş bir memleket buluyordu. Halbuki bu yerlerde taşınması güç değerli mallar ve hububat stokları toprağa gömülerek saklanıyor, hayvan sürüleri dağlarda gizli mağaralarda, ıssız vadilerde saklanıp kurtarılmaya çalışılırdı.

** Kuzey Ermenistan’daki birliklerimizin esas gurubu Aleksandropol’a 60 kilometre kadar mesafede bir demiryolu hattı üzerinde olan Karakilise şehrinde toplanmıştı. Türklerin yaklaşmaları üzerine bizde oradaki ana kuvvetlerimize katıldık. Bu çekilişimizde Ruslar tarafında esir harpte esir edilmiş ve Rusların harbi bırakması üzerine de bizim elimize kalan 3.000 kadar harp esiri Türk askerini de beraberimizde götürdük. Karakilise’ye çekilişimiz sırasında bu zavallıların 2.000 tanesi merhametsizce öldürüldü. Gösterilen vahşet beni hasta etmiş fakat yapılanlara itiraz etmek imkanını bulamamıştım. Bazıları nispeten acı çektirilmeden vurulup öldürüldüler. Çoğunluğu ise yakılarak öldürüldü. Bu yakılarak öldürme işi kulübelere saman koyarak sonrada esirleri bu kulübelere doldurup samanları ateşlemek suretiyle oldu. Esirlerin 1.000 kadarı da öldürülmeyip muhafaza edildi. Bunun sebebi de Avrupa da bizim Ruslardan büyük sayıda Türk esirini devir aldığımızın bilinmesi ve ilerde bunun hesabının bizden sorulacağı endişesi idi. Öldürmediğimiz bu bin kadar esir daha sonra bizim esirlerin bakımını temin etme ve taşıma olanaklarımız olmadığından Türkler tarafından kurtarıldılar.

** karakilise her tarafından dağlarla çevrilmiş olup bir ordunun geçebileceği sadece birkaç geçit vardır. Biz bu geçitleri tuttuk. Elimizde büyükçe sayılabilecek oldukça iyi silahlanmış disiplinli bir ordu vardı. Ama düşman iyi yönetiliyordu. Türk komutanı mevzilerimize cepheden saldıracağı yerde ağır silahlarını geride bırakarak hafif birliklerle dağlardan geçerek bizim cephemizin gerisine sarktı ve çekilme hattımızı tehdide başladı. Muharebe üç gün sürdü ve sonunda bizim birliklerin sürülmeleri ile sona erdi. Bu defa Karakilise’nin 30 km. kadar doğusundaki Dilican kasabasına çekildik.
Dilican’daki askeri ve idari liderler bir toplantı yaptılar. Komutanımız General Nazarbekof bu toplantıda harbin durumu hakkındaki düşüncelerini açıkladı. Türklerin sayı, malzeme ve silah yönünden bizden üstün olduklarını, başarılı bir savunma yapamayacağımızı bu yüzden silahlarımızı gömmeyi öğütledi. Nazarbekof ehliyetli bir general ve işini bilen bir komutandı. Öğütlerine uyulsaydı iyi olacaktı.
Fakat toplantıya katılan Taşnak partisi mensupları askerlikle ilgili bir ilgileri olmamakla beraber iyi hatiptiler ve gerekirse silahlarımız elde hakiki vatansever insanlar gibi vatan için hayatımızı feda etmemiz gerektiğini söylediler. Neticede biz bulunduğumuz yerde bir savunma savaşı yapmaya değil, felaketli bir savaştan sonra kaçmış olduğumuz yoldan geri dönüp Türklere saldırmağa karar verdik. Saldırı hazırlığı sırasında firarlar nedeniyle ordumuzun mevcudu yarıya inmişti.

,,,, “ Saldırının sonucu Ermeniler için bir felaket olmuş ve Ohannes Apresyan’da yenilginin sonucunda kaçıp saklanmaya çalışırken üzerindeki subay üniforması nedeniyle kendisini kimsenin saklamayacağını anlayınca sokakta ölü bir erin üniformasını giymiş ancak bir müddet sonra Türklere esir olmaktan kurtulamamıştır.”,,,,,,

** Üçüncü günün sabahı muhafızlarıyla birlikte bir Türk subayı geldi ve içlerinde benim de bulunduğum esirlerden mevcudun yarısı kadarını ayırdı. Dışarıya avluya çıkarıldık. Hepimize birer somun ekmek verildi ve sokakları temizleme işine çıkarıldık. Sokaklardaki süprüntü ve pislikleri topluyorduk. Sonra arabaları Türk askerleri alıp şehrin dışındaki tarlalara ve çukurlara boşaltıyordu. Bu hayattan tek kurtuluş çaresi kaçmaktır deyip uygun bir anda hızla fırlayıp kaçtım ve ihtiyar bir adamın evindeki mahzende saklandım. Akşam ihtiyar elinde ekmek çay ve battaniye ile geldi ama ertesi sabah kaburgalarımda hissettiğim tekmelerle uyandım. Gözlerimi açtığımda evinde kaldığım ihtiyarla birkaç Türk askerini başımda gördüm. Korkan ihtiyarın beni ele verdiğine şüphe yoktu. Beni bir gün evvel kaçtığım hapishane yerine içinde 300 den fazla sivil ve asker bulunan bir avluya götürdüler.

** Türkler, esirler arasından benimde içinde bulunduğum bir gurubu Erzurum’a malzeme taşımak üzere seçmişlerdi. Karakilise’den geçişimiz sırasında bir olay üzüntümü dağıttı. Bu olay önünden geçmekte olduğumuz evlerden birisinin kapısında bir adamı görmemdi. Bu adam, Ahalkalak’ta iken benim komuta ettiğim birlikte çarpışırken yaralanmış ve bunun sonucu terhis edilmişti. Yaralandığında karım kendisi ile çok ilgilenmiş ve bakımını sağlamıştı. Adının Hamadyan olduğunu hatırladığım adamın Türk Ermenilerinden olduğunu ve mezepotamya’da İngilizlerin hizmetinde çalıştığını biliyordum.

** Esir kafilemizin iki yanında silahlarına süngülerini takmış birer sıra asker yürüyordu. Hepimiz daha önce bir öküz arabasından indirerek omuzlarımıza yüklediğimiz 15 kilo ağırlığındaki cephane sandıklarını taşıyorduk. Gurubumuzdakilerin çoğu askerlik yaşını aşmış sivillerdi. Erzurum yolunda ilerlemeye başladığımızda daha şehirden çıkmadan kafilenin bu veya öbür ucunda karışıklıklar olmakta, askerler de tüfek ve dipçiklerle düzeni sağlıyordu.

** Yolumuza devam eden yürüyüşümüz sırasında geçen günlerde zaman mefhumunu kaybetmiştim. Paçavralara sarınmıştık, ayaklarımız çıplaktı. Gıda olarak günde bir somun ekmek veriliyordu. Yolumuz üzerinde Türk köyleri vardı. Buralardan geçerken kadınların ve çocukların hakaretlerine, köpeklerin saldırılarına maruz kalıyorduk. Bir akşam Kars’ın ötesinde bir yerde mola vermiştik. Gece yattığımızda ne olursa olsun deyip kaçmaya karar verdim. Esirler kümesinin kenarında bir yer seçtim. Gece ilerledi herkes uyurken ben uyur gibi yaptım. Çok dikkatli ve yavaşça sürünerek en dış halkaya kadar geldim. Nöbetçinin sigara ışığından en uzak noktada olduğunu anladığım bir anda fırlayıp hızla koşmaya başladım başımın üstünden geçen merminin vızıltısını duyuyordum. Koşmaktan nefesim kesilip artık koşamaz hale gelene kadar koştum. Sabah güneş doğduğunda da yürümeye devam ettim. Ne kadar zaman sonra olduğunu hatırlamıyorum nihayet kendimi bir karayolunun yakınında buldum. Gündüz saklanıp gece yürüyerek yol alıyordum. İlk gece mola vermiş bir öküz arabası kervanı gördüm. Şansım yaver gitti, burada ele geçirdiğim bir kuzu benim üç günlük gıdamı sağladı. Tabii ateş yakma fırsatım olmadığından yemek pişirmeye de gerek kalmamıştı.

** Geceleri yürüyüp, gündüzleri saklanarak ve ahalisi kaçmış ancak kaçamayan ihtiyarların kalmış olduğu Ermeni köylerinde yiyecek dilenerek yaptığım yolculuğun sekizinci gününde Karakilise’ye vardım. Artı korkacakları bir Ermeni tehdidi kalmadığından Türkler güvenlik tedbirlerini gevşetmişlerdi. Eski askerimin evini bulmak zor olmadı.

** kaybettiğim karımı da eski askerimin evinde saklanıyor olarak buldum. Bizim ordunun ilk savaştan sonra çekilişi sırasında karımı sokakta bulmuş ve alıp evine getirmiş. Burada 16 saatlik bir uykunun ardından yıkandım ve karnımı doyurdum. Karım eski askerimin kendisini Türkiye’den ve Mezopotamya’dan iyi tanıdığı ve buradaki Türk kuvvetlerine komuta eden bir Türk subayının yanında çalıştığını söyledi.

** Hamadyan Türk komutana benden bahsetmişti. Bir süre sonra eve bir Türk askeri geldi ve beni karargâha komutanın yanına götürdü. Karargâh Rusların orduevi olarak kullandığı bir binada kurulmuştu. Komutan Türk olmayıp Arap asıllı bir adamdı. Zenci derisine yakın siyahlıkta bir cildi ve düz siyah saçları vardı. Halimin ve kıyafetimin en küçük bir teferruatını kaçırmadan beni uzun bir süre inceledi sonra “ Senin, arkadaşımın arkadaşı olman benim için yeterlidir, sana kim olduğunu sormayacağım, Karınla birlikte bizim hatların ötesine geçmek istiyormuşsun. Bunun için size bir yol teskeresi vereceğim. Bu teskere çıkana kadar serbestsin” dedi.
** iki gün evden hiç çıkmadım. İkinci günün akşamı ev sahibim Arap komutanın hediyesi olarak bana bir paket dolusu giyecek şeyler getirdi. Bunların içinde bir Ermeni er üniforması ile bir çift ayakkabı ve beklediğim yol teskeresi vardı. Ertesi gün yol teskeresi edinmiş diğer üç Ermeni kadın da bizimle beraber oldukları halde yola çıktık. Güvenliğimizi sağlamak için komşu askeri birliğe kadar yanımıza bir manga asker verilmişti. Ayrıca Arap asıllı Türk subayı, komşu askeri bölgedeki Türk komutanına verilmek üzere bana bir mektup vermişti.
Öğleye doğru mektup getirdiğim komutanın karargâhına vardık, bir subay komutanın göreve gittiğini söyleyerek mektubu ve tezkereleri, inceledikten sonra tezkereyi geri verdi ama mektubu alıkoydu bize de komutanın ne zaman döneceği belli olmadığından yola devam etmemizi tavsiye etti. On kilometre kadar gitmiştik ki arkamızdan askere yardımcı olan sivil Türklerden bir atlı gurubu geldi. Bunlar önce yanımızdan gelip geçtiler ama daha sonra geri döndüler ve etrafımızı çevirdiler. Kızıl saçlı ve devasa yapıda olanı bana “bizimle geri geleceksin, mektup getirdiğin komutan geri döndü ve seni görmek istiyor” dedi. İtiraz etmenin bir anlamı yoktu, gözlerinden yaşlar akıtan karıma veda edip geri döndüm. Türk karargâhının bulunduğu yere yakın bir yere geldik. Burada birdenbire beni kırbaçlamaya ve. Tekmelemeye başladılar ellerinde hançerler de vardı. Öleceğimi anladığımda içimdeki korku hissi kayboldu ve elime büyücek bir taş parçası alarak bende onlara saldırdım. Boğuşma devam ederken yere düştüğüm ve her an bir hançer darbesi almayı beklerken Türkçe bir bağırış duydum ve boğuştuğum kişiler üzerime yıkıldı. Karşımda atının üzerinde kılıcını uzatmış bir Türk subayı duruyordu. Bütün olayı ve bilhassa komutana getirdiğim mektubu belirterek anlattım. Bizi daha yüksek rütbeli bir subayın karşısına götürdü. Bir masanın arkasına oturmuş elinde mektubu tutuyordu. Elimi sıktı ve elindeki mektubun beni doğruladığını söyledi. “Türklere gelince” diyerek beni avluya götürdü. Türkler elleri ve ayakları bağlanmış yerde yatıyordu. Komutanın verdiği emirle askerler ellerinde sopalarla Türkleri dövmeye başladılar. Dayak faslı sanki komutan onların ölmesini istiyormuş gibi uzun geldi.
Komutan bana yemek ikram ettikten sonra ne yapacağımı sordu. Artık Erivan’a gidecek halim kalmadığından Karakilise’ye geri dönmek istediğimi söyledim. Bir araba konvoyu ile beraber gitmeme izin verdi. Karakilise’deki Arap asıllı komutan beni tekrar karşısında görünce çok şaşırdı. Hikâyemi dinledikten sonra bu Türklerin kendisine getirilmesini istedi. Ertesi gün avluda beni öldürmeye kalkan Türkler muhafaza altında bekliyordu. Arap komutan çete başı olan kızıl sakallı türkü bir süre süzdükten sonra, 1Benim tarafımdan korunmakta olan bir adamı öldürmeye kalkmakla sen bir Türk subayının otoritesine karşı geldin” dedi ve tabancasını çıkarıp kurşunu kafasına sıktı. Adam balta yemiş gibi yere yıkıldı. Komutan daha sonra beni odasına çağırdı bir sigara sarıp yaktı. “u işte böyle bitti” dedi. “Sana gelince, burası ile Akstafa arasında bir otomobil servisi kurduk. Bugün bende seninle birlikte Akstafa’ya gelir seni bizim hatların ötesine geçiririm. Ondan sonra pek sıkıntı çekmezsin, çünkü hatlarımızın ötesi ıssız ve insan bulunmayan bir bölgedir” dedi.

** Erivan’ vardığımda burada hala bir Ermeni ordusu bulunuyordu. Karargâha başvurup başımdan geçenleri anlattı. Benden ayrıntılı bir rapor istediler ve bunu tamamladıktan sonra iki haftalık izin verdiler. İznim bitince Sevan gölü kenarındaki Novo-bayazıt köyündeki eski alayıma katıldım. Burada iki ay kadar kaldım. Bu süre içinde İngiliz birliklerinin Kafkasya’ya geldiklerini ve Türkleri buradan sürmekte oldukları haberi bize geldi. 1918 yılının son baharında bulunuyorduk.
Bundan sonra Kars müstesna olmak üzere bütün Ermenistan’ın kurulduğu haberi geldi. Benim alayım da Aleksandropol’a nakledilmesi ve oradan Kars yönüne doğru yürümekte olan İngiliz birliklerine katılması emredildi.

** Aleksandropol şehri İngilizlerin elindeydi. İngiliz askerleri genellikle koyu derili Hintli askerlerdi. Subayları ise beyaz İngiliz subaylarıydı. Bunlar çok iyi donatılmış birliklerdi. Her şeyleri, topları, makineli tüfekleri, tankları, hasta ve yaralılarına bakacak doktorları, tıbbi malzemeleri, battaniyeleri hülasa bizim yokluğunu çektiğimiz şeylerin hepsi onlarda fazlasıyla vardı.

** Kars yönüne doğru yapılan ilerlemede İngiliz birlikleri önden gidiyor, bizim Ermeni birlikleri onları takip ediyordu. Türkler bir savunma yapmıyor sadece geri çekiliyordu. Türklerin çekilmesi ve bizim ordunun ilerlemesi ile birçok insan saklandıkları yerden çıkıyor, ilerleyen birliklerin peşinde süprüntüleri topluyor ve hırsızlık ediyordu. Ordu ile birlikte Kars’a girdiklerinde Türklerin bıraktıkları dükkânları yağmaya koyuldular. Yağmacılar İngiliz komutanın askerlerine, ateş etmemeleri ve süngülerini kullanmaları için emir vermiş olmasından şımarmışlardı. Sonunda iki İngiliz askeri öldü. Askerlerin ölmesi üzerine İngiliz komutan o derece kızdı ki, yağmacıların görülür görülmez vurulmalarını emretti..

** İngilizler ele geçirdikleri yerlerde bütün halka adil davranıyor, Hıristiyanları korudukları şekilde Müslümanları da koruyorlardı. Hatta Türklerin ve Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgelerde idare makamlarına onları getirdiler. Bu politikaları da Ermenilerin buna karşın büyük bir kin duymasına sebep oldu.

** Kalmış oldukları süre içinde otorite İngilizlerin elindeydi. Taşnak partisi tarafından kurulmuş olan hükümet sadece bir isimden ibarettir. Mamafih İngilizler uzun süre kalmadılar ve onlar ayrılınca bütün e ve kontrol Taşnakların eline geçti.
** İngilizlerin ayrılmasıyla kıskançlık, nefret ve didişme geri geldi.pek çok insan ve politik hasım öldürüldü. Türk ve Kürt’lerden korkunç bir şekilde öç alındı. Bunların köyleri yerle bir edilip, kendileri de ya öldürüldü ya da sürüldü.

** Bu bölgede garip bir dini inanışları yüzünden Rusya’dan sürülmüş plan “Malakanlar ve Dubokar’lar gibi ezilmiş Rus köylüleri yaşardı. Türkler bunlara ilişmediler. Fanatik Taşnak’lar bütün diğerlerinden daha fazla olmak üzere Türklere düşmandırlar daha sonra Ruslar gelirdi. Rus mültecileri savunması olmayan insanlardı ve bunlarla uğraşmak kolaydı. Taşnak hükümeti devamlı bir şekilde bunların mallarına ve hayvanlarına el koydu ve her çeşit işte angarya olarak çalıştırdı. Malakanlar ve Dubokar gibi zulme uğrayan Rus mülteciler daha sonra Taşnak idaresinden kendilerini kurtaracak olan Bolşevikliğe canla başla sarıldılar.

** Karımın orada doğmuş olan oğlum Serayef ilr birlikte Dlican’dan gelişinden kısa bir süre sonra Kağızman köyünde bulunan küçük bir birliğin komutanlığına atandım. Bağımsız olan bu birliğin görevi yolların ve civar bölgelerin eşkıyalardan korunması idi. Bu tarihlerde Türk ordusundan kaçmış olan Ermeniler evlerine ve köylerine dönüyorlardı.
Kürt ve Türkler sık sık dağlardan inerek veya sınırı aşarak Ermeni köylerine ve evlerine dönmekte olanlara saldırmaktaydı. Memleketin her tarafı dağlarla kaplıydı ve Türkiye, İran, Gürcistan ve Azerbaycan’a doğru uzanan bu dağlar eşkıya çeteleri için çok müsaitti.

** Kağızman’daki birliğe atandıktan birkaç hafta sonra benim bölgemin ötesinde olan bir Türk köyünü yola getirme emrini aldım. Gelen emirde bu köyün civardaki Ermeni köyleri için bir tehdit ve tehlike teşkil ettiği bildiriliyordu. Birbirine yakın olan bir Ermeni köyü ile bir Türk köyü arasında daima çatışma olur kuvvetli olan zayıf ezmek için hiçbir fırsatı kaçırmazdı.
Bahsedilen köydeki Türklerin hiçbiri bana zorluk çıkarmamış olduğunu bildiğimden Ermeni komşularımdan çok bu köydeki Türklerin benim tarafımdan korunmaya muhtaç olduklarını anlamıştım.
** Yanıma 8 Er alarak Türk köyüne doğru yola çıktım. Önce yakındaki bir Ermeni köyünde durup iki eri muhtarlarını çağırmak üzere Türk köyüne yolladım. Geri dönmediler. Ertesi güne kadar bekledim, sonra da barış için geldiğimizi belli etmek için elimize beyaz bayrak alarak Türk köyüne gittim. Köye yaklaşırken üzerimize ateş açtılar, yanımda yeterli kuvvet olmadığından geri çekilim. Kars’a bir posta yollayarak durumu karargâha bildirdim.
Birkaç gün sonra Kars’tan Türk konsolosu geldi. Köylülerle konuşup döndüğünde iki adamın emniyette olduğunu ve rehin tutulduklarını söyledi. Konsolos köydeki Türklerin Türkiye’ye dönmek istediklerini, kendilerine bir zarar verilmezse adamlarımın serbest bırakılacağını bildirdi. Bu işe bir yetkimin olmadığını bildirdim ve Kars’a yeniden haber yollayarak takviye kuvvet gönderilmesini ve daha geniş bir karar yetkisi verilmesini istedim.
Ertesi sabah Türklerin o gece köylerini bırakıp Türkiye’ye kaçtıklarını öğrendim.hemen köye gittim. İki erim öldürülmüştü.
Bu olay Taşnak hükümetine Türklere karşı yapmak istedikleri misilleme hareketi için aramakta oldukları bahaneleri vermişti. Türklere karşı açılan savaş kısa zamanda tam bir yok etme savaşı halini aldı. Benimde katıldığım insan aklının almayacağı öyle şeylere tanık oldum ki, görmüş olduğum sahneler ve tanık olduğum olaylar beni hasta etti. Maalesef harp insanların korku, nefret ve melunluk hislerinin boşaldığı korkunç bir olaydır.

** Türklerin Türkiyedeki Ermeni meselesini Ermenileri sürmek suretiyle hallettikleri gibi biz de Ermenistan’daki Türk problemini halletmeğe giriştik. Türklerin kaçmalarına imkan verecek yolları ve dağ geçitlerini tutarak kapattık. Hemen yok etme işine giriştik. Birliklerimiz birbiri ardına köyleri kuşatıyorlar ve topçu ateşi ile izbe köy evleri taş toprak yığınları haline getiriyordu. Köylüler köyde barınamaz hale gelip köy dışındaki kırlara kaçmaya başlayınca da tüfek mermileri ve süngülerle işlerini bitiriyorduk. Hiç şüphesiz Türklerin bazıları kaçabildiler. Bunlar dağlarda kendilerine sığınacak bir yer buldular veyahut sınırı aşıp Türkiye’ye kaçtılar. Geri kalanlar ise tamamen öldürüldü. Böylece Rus Ermenistan’ındaki Nahcivan’dan Alkalak’a kadar olan bütün sınır bölgesi, Ağrı dağının eteğindeki sıcak ovalarda kuzeydeki soğuk dağ yaylalarına kadar her yer yerle bir edilip Türk köylerinin dilsiz kalmış harabeleri ile doldu. Şimdi bu köylerde, gördüğün bu yerlerde kalmış ölü insanların kemiklerini bulmak için kurt ve çakalların ulumalarından başka ses duyulmaz.

** Bu Türk köylerinden birisinin zapt edilip yağma edilmesi sırasında vuku bulan bir olay karşılıklı kin ve nefretin ne derece büyük olduğunu gösteren bir misaldir. Dev yapılı bir Türk vardı çok güzel dövüşüyordu. Adamın bir köy evinden elinde tüfekle fırlayıp bir gurup Ermeni askerinin arasına daldığını gördüm. Tüfeğin dipçiği ile sağa sola saldırıyor, her taraftan üzerine ateş açılmasına rağmen “Allah, Allah” diye haykırarak tüfeğini savuruyordu. Ermeni askerlerden biri süngüsünü Türk’ün göğsüne saplamayı başarmış ve süngünün ucu sırtından çıkmıştı. Türk ise göğsüne girmiş süngü taşıyan tüfeği namlusundan yakalamıştı. Ermeni asker ise tüfeğini kurtarmaya çalışırken biraz fazla yaklaşınca adam birden tuttuğu namluyu bırakıp Ermeni’yi gırtlağından yakaladı. Bu esnada diğer Ermeni askerleri bunların etrafında halka yapmış haykırıyorlardı. Boğuşurken ikisi birden yere düştü, bu sırada seyreden Ermenilerden birisi yerden koca bir kaya parçasını Türk’ün kafasına indirdi. Türk sessiz ve hareketsiz kalmıştı. Türkü süngüleyen Ermeni ayağa kalkıp süngüsünü Türk’ün vücudundan çekip çıkardıktan sonra süngüyü dudaklarına götürdü, sıcak kanı yaladıktan sonra Rusça “slodky, slodky (sıcak, sıcak) diye haykırdı.

** Bir gece kısa bir süre önce harabe olan bir Türk köyünün yanından geçiyordum. Evlerden birinin önünde yakılmış bir ateş görüp ona doğru yürüdüm. Ateşin etrafında Ermeni askerleri oturuyordu. Aralarında henüz çocuk denecek yaşta iki Türk kızı yere çömelmiş hıçkırıklarla sessizce ağlıyordu. Kırılmış ev eşyaları etrafa saçılmış keza orada burada ölüler de yerlerde yatıyorlardı.
Kızları kurtarmakta maalesef geç kalmıştım. Türkçe hitap ederek korkmamalarını kendilerine yardım edeceğimi söyledim. Benden kendilerine zarar gelmeyeceğini anladıklarında onları alıp oradan uzaklaştırdım. Bir iki kilometre ötede aynı akıbete uğramış diğer bir Türk köyüne geldik. Yanımdaki yiyeceği kızlarla paylaştım kendim ve kızlar için ayrı barınaklar yaptıktan sonra uyuduk. Gece yarısı devamlı ağlayan bir çocuk sesi ile uyandım. Ay ışığı burada cereyan etmiş olan diğer bir faciayı görmemi sağladı. Ağlayan çocuğun sesine doğru ilerleyerek görünüşünden bir Türk evi olduğu anlaşılan bir yıkıntının avlusuna geldim. Avlunun köşesinde ölü bir kadın yatıyordu. Gırtlağı kesilmişti. Kadının üstünde bir yaşlarında bir kız çocuğu duruyor ve ölü kadının memesinden süt emmeye çalışıyordu. Çocuğu kucağıma aldım, cebimde kalmış bir ekmek parçasını ıslatarak karnını doyurmaya çalıştım sonrada o gece bakmaları için iki Türk kızına bıraktım. Ertesi gün bir fırsat çıkmasından yararlanarak bu üç talihsiz çocuğu Kars’taki Amerikan yetimhanesinde yetiştirilmek üzere Kars’a yolladım.

** Türk köyleri bu şekilde temizlendikten sonra bende tekrar Kars’taki eski alayıma katıldım. Burada karım ve oğlumla birlikte geçirdiğimiz günler barış ve rahatlık içinde geçen bir devre oldu.
İki savaş arasındaki bu devrede Ermenistan hükümeti ordumuzu genişletmek ve daha iyi silahlandırmak için İngilizlerden büyük bir yardım gördü. Büyük miktarda top, tüfek, cephane, gıda, battaniye ve daha çok şeyler aldı. Bu yardımların gelmesinden sonra Türkiye- Ermenistan sınır devriye birliklerinden birine atıldım. Bu sıralarda Türklerin pek ses sedaları çıkmadığından benim için kısa süren ve olaysız geçen monoton bir görev oldu.

**Harbin sonrası bizim için kıtlık ve hastalıklarla geçen zor bir devre oldu. Ağır kış şartlarına dayanamayan ihtiyarlar ve çocuklar sinekler gibi ölüyordu.
Bütün felaketlere rağmen Ermenistan hürdü ve barış içindeydi. İhtiyacımıza yetecek olandan daha çok toprağımız, dünyanın büyük devletleri arasında bizi korumaya ve yardım etmeye ahdetmiş dostlarımız vardı. Ezeli düşmanımız olan Türkler büyük bir yenilgiye uğramıştı. Memleketleri içinde hala savaş olduğu ve kısa bir süre sonra parçalanarak bizim için tarihi bir tehlike ve tehdidin ebediyen ortadan kalkacağı söyleniyordu.
** O günlerde doğan ümitler hiçbir zaman gerçekleşmedi. Ermenistan komşuları Gürcistan ve Azerbaycan ile didişmeye başladı. Gürcistan ile olan çarpışmalarda ordumuz Gürcistan’ın yarısını zapt etti. Araya İngilizler girmeseydi Tiflis’i bile zapt edeceklerdi.
Bakü’de Ermeniler İngilizlerin yardımıyla bu büyük petrol şehrini ele geçirdiler ve şehrin Türk ahalisinden yirmi beş bin kişiyi katliamdan geçirdiler.

** Taşnakların kurduğu hükümet ehliyetsizdi.uzun harp yılları katlanılan eziyetler sonucu ordu ve halk Bolşevik propagandası için elverişli bir duruma gelmişti. Komünistler fırsatı kaçırmadılar ve başarılı oldular. Müttefikimiz olan büyük devletlerde yardıma en muhtaç olduğumuz bir yerde bizi yalnız bıraktılar.
Türkler de ellerine geçen fırsatı değerlendirdiler ve ordularını tekrar memleketimize gönderdiler.

** Türkler Kars’ı ve şehrin tahkimli mevkilerini ele geçirdiklerinde burada depo edilmiş olan İngilizlerin bize verdikleri bütün savaş malzemesi stoklarını ele geçirdiler. Türk askerlerinin ileri keşif birlikleri şehrin önünde görüldüğünde Kars’taki askerlerimiz silahlarını bir tarafa bırakıp kaçmışlardı. Bir silah patlatmadan şehrin bırakılışı Türkler için de bir sürpriz olmuştu.
Memleketin savunulmasında yaşanan bu durumun birçok sebepleri olduğunu sanıyorum. Bunlar arasında savaş yorgunluğu, kısa bir zaman önce Türklere karşı yapılmış olan yok etme faaliyetlerinin etkileri, Türklerin bunun öcünü alacağı korkusu, bolşevizmin etkisi, erlerimizin yeterli eğitim görmemiş olması ve yeterli ordu disiplini olmaması sayılabilir.

** Kars’ı zapt eden Türk generali; eline geçen İngiliz yapısı harp malzemesi stoklarının büyüklüğünü görünce Türkiye’deki Amerikan yüksek komiseri Amiral Bristol’a bir mesaj gönderip Amiralden, İngilizlere kendileri adına teşekkür etmesini ve Türk ordusunun bu derece cömert bir yardımı çok takdirle karşıladığını bildirmesini rica etmişti.

_ Ohannes Apresyan Kars’ın düştüğü sırada meydana gelen karışıklıklar sırasında karısını ve çocuğunu kaybeder, Aramak için geri döndüğünde kaçışan kalabalık içersinde tam ümidini kaybetmişken bir araba içersinde oğlunu bulur ve Aleksandropol’da karısının ailesinin yanına bırakır ama karısı kayıptır.

** Aleksandropol yaylasında geri çekilirken bizi takip eden Türklerle artçı savaşları yaptık. Dere yataklarında siper olarak kullanıp Türkleri tutabiliyorduk. Bu çekiliş sırasında en son çatışma 2550 metre yükseklikteki Cacur geçidinde oldu. Bu geçidin zaptı Türklere çok pahalıya mal oldu. Ben bu çatışmalarda dizimin hemen yukarısında bacağımdan bir kurşun yarası aldım. Diğer yaralılarla birlikte bir öküz arabası içersinde Karakilise’ye gönderildim.

** Rus birlikleri Türk köylerinde korkunç şeyler yapmışlardır. Türkiye’deki Ermenilerin başlarına gelenler de biliniyordu. Biz Ermeniler de Türklerin kökünü kazıdık. Bu öyle sonsuz bir kin ve intikam zinciridir ki gitgide daha derin bir şekilde insanın içine işler ve insan tabiatının en kötü ve korkunç tarafını ortaya çıkarır. Bu devam ettikçe esirlerin öldürülmesi, savunmasız insanların katliamı, ırzlarına geçilmesi, mallarının yağma edilmesi gibi şeyler harbin olağan ve yapılası normal sayılan bir işi haline gelir.
Biz Ermeniler tahammül ettiğimiz ve Türklerle yaptığımız savaşta karşılaştığımız olaylarla ezilmiş insanlar olarak, pek az sonra başlayacak olan iç harbimizde de birbirimize karşı Türklerin bize karşı olduğundan daha merhametli insanlar değildik.

** Biz birbirleri ile anlaşması imkânı olmayan insanların yaşadığı bir dünyada yaşıyoruz. Allahın bütün bu zulümlere sessiz kalması düşüncesinde olan bir insanın ruhunun ıstırapla doldurmamasına imkân yoktur.
Ben öyle katliam sahnelerine tanık oldum ki; buralarda öldürülmüş yerde yatan insanların sayısı, sonbaharda bir ormanda yere düşen yaprakların sayısı gibiydi. Bunlar koyunlar gibi biçare ve savunmasız insanlardı. Bunlar savaşta ölen askerler gibi silahları ellerinde cesaretle savaşarak ölmemişlerdi. Bunlar zavallı ve çaresiz insanların ölmesi gibi dehşet ve korku dolu olarak ölmüşlerdi.

Exit mobile version