Site icon Turkish Forum

Üç Mayıs ve Türk Olmanın Dayanılmaz Ezikliği!

Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal Atatürk

Dün (03 Mayıs 2014) TV’de haberleri izlerken gözüme ilişti; II. Gençlik Kurultayı’nda konuşan Bahçeli’nin arkasındaki fonda “3 MAYIS MİLLİYETÇİLER GÜNÜ” yazıyordu. Oysa biz bu günü “3 MAYIS TÜRKÇÜLER GÜNÜ” olarak biliyorduk!

Peki; MHP yönetimi “TÜRKÇÜLER” kavramının yerine “MİLLİYETÇİLER” kavramını koyunca MHP, geniş toplum kesimlerine çok daha şirin görünmeye mi başladı veya geniş toplum kesimlerinden çok daha hüsnü kabul görmeye mi başladı? Hiç sanmıyorum!

Peki sorarım size; “Milliyetçiler Günü” ne demektir? Mesela; Tayyip Erdoğan da “Biz de milliyetçiyiz, ancak biz kafatası ve slogan milliyetçisi değil, biz hizmet ve eser milliyetçisiyiz…” dediğine göre, şu sizin “Milliyetçiler Günü” Tayyip Bey gibi düşünenleri, yani bu türlü bir milliyetçilik anlayışını da kapsıyor mu? Ne demekse eser ve hizmet milliyetçiliği! Esasen hangi milletin milliyetçilerinin günü olduğu bile anlaşılmıyor bu kavramdan! Hiç değilse “TÜRK MİLLİYETÇİLERİ GÜNÜ” deyin de bir anlamı olsun bari…

Hülasa; ben, “Zafer Kurultayları’nın sürekli Kayseri’deki Erciyes Dağı’nda yapılmasındansa yapılmamasının daha hayırlı olacağını, eğer böyle bir etkinlik yapılacaksa, her sene yurdun farklı bir noktasında yapılmasının çok daha anlamlı olacağını, aksi takdirde bu etkinliklere son verilmesinin doğru olduğunu” söyleyen bir kişi olarak, “3 MAYIS TÜRKÇÜLER GÜNÜ”nün, “3 MAYIS MİLLİYETÇİLER GÜNÜ” olarak değiştirilmesinin de yanlış olduğunu söylüyorum. Bu değiştirme işini kim yaptıysa yaptı, benim için hiç fark etmez!

21. asrı yaşadığımız şu zamanda Türkiye gibi bir ülkenin “Türkçülük” ideolojisiyle yönetilemeyeceğini elbette ben de biliyorum. Ancak gelin görün ki; bir anlamda, bu ülkenin asli kurucu unsuru olan Türk üst kimliğinden kaçışı ifade eden böyle bir suni değişikliğin de son derece yanlış olduğuna inanıyorum. “Ergenekon” gibi milletimiz için kutsal bir anlam ifade eden bir kavramın, art niyetli ve maksatlı kişilerce sözüm ona bir terör örgütüyle yan yana getirilerek dejenere edildiği ve “Ötüken” kavramının da yine aynı yöntemle itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı bir zamanda lütfen milletimize has bazı kavramları, siyasi maksatlarla sulandırarak kendi ellerimizle kendimize kötülük yapmaktan kaçınalım efendiler.

Dün (03 Mayıs 2014) gürdük ki; dede ve nine yaşlarında, ak saçlı ve ak sakallı Türk Milliyetçilerinin de içinde bulunduğu bir grup, “3 Mayıs Türkçüler Günü” adı altında en büyük Türkçülerden birisi olan Mustafa Kemal Paşa’nın kabrine çelenk koyarken, daha çok gençlerden oluşan diğer bir grup da “3 Mayıs Milliyetçiler Günü” diyerek aynı noktaya çelenk koydular. Sadece bu durum bile, Türk Milliyetçilerinin utanmaları için yeter de artar bile! Ve sadece bu durum bile; MHP’nin seçimlerde neden bir türlü istenilen başarıyı yakalamadığı konusunda kafa yoranlara yol göstermeye yeter de artar bile. Çünkü Türk Milliyetçileri, büyük oranda parçalanmış durumdadırlar. Kendi aralarında bile bir türlü tesanütü sağlayamayan Türk Milletçilerinin, bu gidişle Türkiye için umut olması biraz zor görünüyor. Lütfen hiç kimse kendisini kandırmasın! Türk Milliyetçileri için özeleştiri yapma zamanı çoktan geldi de geçiyor bile.

Dün Anıtkabir’de yaşananları, daha doğrusu Türk Milliyetçilerinin Anıtkabir’de ve Merhum Türkeş’in kabri başında sergiledikleri çoklu ve farklı görüntüleri görünce içim yine cız etti ve zihnim, bundan 13 yıl öncesine gitti. Daha doğrusu 29.07.2004 tarihinde yayınlanan başlıklı bir yazım geldi aklıma. İşte “Türk Olmanın Dayanılmaz Ezikliği!” başlıklı o yazımız(*):

Türk Olmanın Dayanılmaz Ezikliği!

Okuma zevkini ilk olarak fakülte yıllarında tattım. Zaten kifayetsiz olan harçlığımın önemli bir kısmını kitaba verirdim. Bazen hiç harçlığım kalmadığında, inşaatlarda işçilik yapar, kazandığım parayı tekrar kitaba verirdim. Rahmetli babamın maddi durumu iyi değildi ve bana para gönderemezdi. O günlerde bir hafta boyunca ve bütün öğünlerde (Yağ, soğan, salça ve haşlanmış patates karışımından ibaret olup kendi buluşum olan) aynı yemeği yediğimi, kışın kar üzerinde kenarları patlak ayakkabılarla yürümek zorunda kaldığımı bilirim. Almış olduğum kitaplara gözüm gibi bakar, onları zarar görmesinler diye mutlaka naylon kaplarla kaplardım. Fakülteyi okuduğum Bursa’da Orhan Camii’nin alt tarafında bulunan ve meşhur Kapalı Çarşının devamı olan cadde boyunca Pazar günleri sahaflar çarşısı kurulur ve okunmuş kitaplar satılırdı. Bu çarşının müdavimlerinden birisi de bendim. İtiraf etmeliyim ki; kütüphanemde bulunan kitapların büyük çoğunluğu işte bu çarşı menşelidir.

Bu devrede okuduğum kitaplardan üçü beni oldukça etkilemiş ve beynimde iz bırakmışlardır. Bu kitaplar İlhan Darendelioğlu’nun “Türk Milliyetçiliği Tarihinde Büyük Kavga”, Mustafa Müftüoğlu’nun “Çankaya’da Kâbus” ve Alparslan Türkeş’in “1944 Milliyetçilik Olayı” isimli kitaplarıdır. Bu kitapların hepsinde de, İkinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği 1940’lı yıllarda Türk Milliyetçileri’ne karşı “Irkçılık-Turancılık” suçlamalarıyla yapılan zulümlerden bahsedilmekte, bu idealist insanlara, “Tabutluk” tabir edilen ve ayaktaki bir insanın ancak sığabileceği büyüklükteki beton hücrelerde yapılan işkenceler dile getirilmektedir. İnsanların “Türküm” demeye koktukları, Asya’daki kardeşlerini düşünmekten men edildikleri insanlık dışı uygulamalar, benim genç beynimi oldukça etkilemiştir. “Aman bir tatsızlık çıkmasın!” düşüncesiyle 12 adanın Yunanistan’a verilmesine ses çıkarmayan zamanın iktidarı, muhtemeldir ki; Rusya’nın “Kendi iç işlerine karışıldığını bahane ederek” Türkiye’ye saldırmasından korktuğu için, Milliyetçi Türk Gençleri’nin Rusya’nın esareti altındaki soydaşlarımızla ilgilenmesini yasaklamış, çıkmamış bir savaşı göze alamamıştır. Hatta zamanın Türk hükümetinin, ülkemize iltica eden bir grup soydaşımızı Sovyetler’e geri iade ederek katledilmelerine sebep olduğunu öğrendiğimde kanım donmuş, tüylerim diken diken olmuştur.

Atatürk “Bir Türk dünyaya bedeldir” ve “Tam bağımsızlık benim karakterimdir” derken, halefleri, onlarca Türkü iade ederek kurşuna dizilmelerine sebebiyet vermiştir! Halbuki zafer, savaşmayı göze alabilenlerindir! Ernest Jack, İnönü’nün Ruslar’a karşı izlemiş olduğu politikayı açıklarken şunları söylemektedir; “Türk-Rus siyasetine dair İsmet İnönü 1937 yılında Başvekil bulunduğu zaman ve bugün de Cumhurbaşkanı olarak tekrarladığı şu cevabı vermişti: “Hiç kimse 180 milyon Rus’un 18 milyon Türk’e en yakın komşu olduğu değişmez olayını bilmemezlik edemez. Rusya bütün Karadeniz boyunca ve Kafkaslardan Rus-Türk-İran köşesine doğru uzayan Türk hudutlarının yarı ucunu çevirmektedir.”Rusya’nın kuzey İran’daki işgali devam ettiği müddetçe Rusya bütün doğudaki Türk hududunu Rus-Türk-Irak köşesine kadar kuşatmaktadır”(1).

Bu sözlerinden de anlaşılacağı üzere İnönü, sürekli olarak bir Rus tehdidinden korkmuş ve Irak’a varıncaya kadar bütün İran topraklarının Rusya tarafından işgal edileceğine inanmıştır. Hayatı boyunca da bir Rus sendromu ile yaşamıştır. Stalin’in, ülkemizin Doğu Bölgesi’nde ve Boğazlar üzerinde bazı haklar iddia etmesi de işin tuzu biberi olmuştur.

Merhum Ayhan Songar Hoca bu devri anlatırken şöyle der: “O sırada Balıkesir Lisesi’nde talebe idim. Çok sevdiğimiz bir Edebiyat hocamız vardı, rahmetli Necdet Sancar… Necdet Sancar Hoca Nihal Atsız’ın kardeşi idi. Bu iki kardeş ‘Bütün Türkler bir ordu’ davasına gönül vermişler, içimizde de milliyetçilik meş’alesini tutuşturmayı başarmışlardı. Ama zamanın Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, onları ve arkadaşlarını meşhur 19 Mayıs 1944 nutkunda ‘Vatan haini’ ilan etmekten çekinmedi. Toplananlar arasında bugünün MHP Lideri Sayın Alparslan Türkeş de vardı. Türkeş’e isnat edilen suçu hatırlatayım da, güler misiniz, ağlar mısınız siz karar verin değerli okuyucularım…zararlı bir ideolojiyi övmek!…Zararlı bir ideoloji denen şey ise Türk Milliyetçiliği…”(2).

Batılı bir bilim adamı olan Erik Jan Zürcher, Türk Milliyetçileri’ne karşı baskıların yoğunlaştığı İkinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği yıllarda Türkiye’de izlenen politikayı anlatırken: ”Hem iç siyaset hem de basın savaş boyunca sıkı denetim altında tutulmuş ve bunlar Türkiye’nin çatışma dışı kalma gayreti doğrultusunda ustalıkla yönlendirilmişlerdi. Almanya Sovyetler’i mağlup etmenin eşiğinde gibi gözüktüğü sırada, Pantürkizm propagandası yeniden canlanmıştı. Almanya’nın teşvikiyle Temmuz 1941’de bir Pantürkist komitesi kurulmuş, bazı Türk generalleri Almanlar’ın daveti üzerine doğu cephesini dolaşmış ve bazı Pantürkizm yandaşları kabineye alınmıştı; bunların hepsi, Almanlar galip geldiği takdirde kendini güven altına alma siyaseti idi. Almanya’nın yenilmesinin an meselesi olduğu belli olunca, Mayıs 1944’te Pantürkist örgütler ve Pantürkizm propagandası susturuldu” der ve bu sebeple “Türkiye’nin savaş sırasındaki politikaları genellikle, dürüstlükten uzak ve 1939 antlaşması (19 Ekim 1939’da İngiltere, Fransa ve Türkiye arasında imzalanan karşılıklı yardım anlaşması) na aykırı görülmüştür. Ülkenin uluslar arası itibarı zedelendi ama ülkeyi savaş dışında tutmak, İnönü ve arka arkaya gelen hariciye vekillerinin (önce Şükrü Saraçoğlu, sonra Numan Menemencioğlu ve sonra yine Saraçoğlu) gözünde büyük bir başarıydı. Bu siyasetçilerin hafızasında, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisini Almanlar’a bir kukla gibi kullandırmasının ve bunun ülkelerine getirmiş olduğu felaketlerin berrak anısı yaşıyordu.”(3) şeklinde bir hükme varır ki; bu kanaat doğrudur. Çünkü şahsen bazı büyüklerimden, İkinci Dünya Savaşı boyunca çekilen ekonomik sıkıntılardan yakınarak İnönü’ye yüklenenlere karşı İnönü’nün “Sizi aç açık bıraktım ama çocuklarınızı babasız bırakmadım!” şeklinde kendisini savunduğunu duymuşluğum vardır.

Tetkik edildiğinde görülecektir ki; Türkiye’deki milliyetçilik hareketlerinin, özellikle Türk Dünyası ile ilgili düşüncelerin seyrinde, Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkilerinin boyutu belirleyici faktörlerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Nasıl ki; ikinci Dünya Savaşı’nın şekil değiştirip Rusya ve müttefiklerinin galibiyetleri anlaşıldığında Türkiye’de milliyetçi cereyanlara karşı bir baskı politikası uygulanmışsa, Rusya ile ilişkilerin dostane yürüdüğü yıllarda da (herhalde bu dostluğa gölge düşürülmemesi için) Türkiye’deki milliyetçi akımlar baskı altına alınmıştır. Bunun en açık uygulaması da herhalde Türk Ocakları’nın kapatılmasıdır. E.J.Zürcher; “Toplumsal ve kültürel kuruluşlar içerisinde ilk ve öncelikle kapatılan Türk Ocakları idi. Maarif Vekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver) önderliğinde yeniden canlandırılmış olan Türk Ocakları, ülkede milliyetçi, pozitivist ve laik düşünceleri konferanslar, kurslar ve sergiler yoluyla yaymaya çalışıyordu. 1931’de kapatıldığında 30.000’in üstünde üyesi ve 267 şubesi bulunuyordu” şeklinde bir tespitte bulunduktan sonra “Batı’ya olan güvensizliğin hüküm sürdüğü bağımsızlık savaşı sonrasındaki dönem boyunca, Türk dış siyasetinin köşe taşı, Sovyetler Birliği’yle iyi ilişkilerin korunması idi. 1930’larda da Sovyetler Birliği’yle ilişkiler çok iyi olarak kaldı (1935 yılında on yıllık bir dostluk antlaşması imzalanmıştı)” şeklinde değerlendirmelerde bulunmaktadır(4).

Gerçekten de gerek Milli Mücadele süresince, gerekse Milli Mücadele’yi takip eden uzunca bir süre boyunca Rusya ile iyi ilişkiler kurulmuştu. Türk Devleti, yalnızlığa itildiği ve dostluklara çok ihtiyacı olduğu işte böyle bir dönemde, kendisine göre bu dostluğa gölge düşürecek eylemleri (belki de dozunu aşarak) yasaklamayı tercih etmiştir.

Türk olmanın geçer akçe olmadığı ve Türk insanının ikinci, hatta üçüncü sınıf insan muamelesi gördüğü zamanlara Osmanlılar devrinde de rastlamak mümkündür. Bilindiği gibi, Fatih Sultan Mehmet devrine kadar Padişahların yanı sıra Sadrazamların da özellikle Türklerden olmasına dikkat edilmiştir. Bu düşünce uyarınca özellikle Çandaroğulları sülalesinden çok kıymetli sadrazamlar yetişmiştir. Çandarlı Halil Paşa’nın 1453 yılında boğdurularak öldürülmesinden sonra sadrazamların özellikle devşirmelerden olmasına özen gösterilmiş ve bu usül bir devlet siyaseti olarak benimsenmiştir. David Kushner bu konuda şöyle bir değerlendirmede bulunmaktadır:

“Gerçekten de hükümet, hiyerarşisi Türk olmayanları daha fazla kayırmıştı. Mesela devlet hizmetinde çalışanlardan Türk olmayanların sayısı bir hayli çoktu. Osmanlı bürokrasisine girmek için gerekli olan şey, Türkçe bilmek ve İslamiyet’i kabul etmekti. Osmanlıların devletin Türk özelliğini korumak yolundaki en büyük hizmetleri, imparatorluğun resmi dilini Türkçe yapmaları olmuştu. Bu, kendilerinden önce devlet işlerinde Farsça kullanan Selçuklular ve Arapça kullanan Memlükler gibi Türk hanedanlarının tam tersi bir davranıştı”(5).

Devletin Türk kimliğini korumak için yapılan bir başka önemli hizmet de herhalde devşirme ve dönmelere verilen Türk isimleri ve Paşa unvanlarıdır! Bakar mısınız lütfen (yine Kushner’in kitabından naklen): “Mühtedilerden: Humbaracı Ahmet Paşa (Comte de Bonneval), Ömer Paşa (Bosnalı Cata), Mehmet Ali Paşa (Magdeburglu Detroit), Mustafa Celaleddin Paşa (Constantin Borzecki), Yakup Paşa (Iacopo Maestro), Rüstem Paşa (Francesko), Ahmet Rüstem Bey (M.Chatauneuf), Emin Paşa (Eduart Schitzer), Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa (Michel Lattas), Macar Osman Paşa (Farkos Sandor), Mahmud Hamdi Paşa (Fischel Freund), Macar İsmail Paşa (General Kmetty), Ferid Paşa (Miksa Stein), Fevzi Paşa (Jozsef Kollaman), Sava Paşa, Kampel Mustafa Ağa, Dukaginzade Ahmet Paşa, Hekim İsmail Paşa, Damad İbrahim Paşa, Hekimbaşı Nuh Efendi vs. Devşirmelerden: İbrahim Edhem Paşa, Sokullu Mehmed Paşa, Kavanoz Ahmet Paşa, İshak Paşa, Cığaloğlu Sinan Paşa, Hersekzâde Ahmet Paşa, Gedik Ahmet Paşa, Rüstem Paşa, Dukaginzâde Yahya Bey, Koca Mustafa Paşa vs. Azınlıklarlardan: Aleksandros Karatodoridi, Papadopulos Efendi, Yani Kalimahi, Aleksandr Giga, Mateos Giga, Yorgi Karaca, Iskarlatos Karaca, Nikola Suços, Konstantin Morozi, Aleksandr Mavrokordato, İstavraki Aristorki, Mihail Kalimahi, Dimitri Morozi, Yakovas Argiroplu vs.”(6).

Bu kadar çok ismi yan yana görünce, insanın aklına “Yahu bu memlekette o devirde hiç Türk yok mudur da bu isimlere devlet bürokrasisinde yer verilmiştir?”şeklinde bir sualin gelmemesi mümkün değildir. Bununla birlikte bütün devşirme ve mühtedilerin devlete zarar verdikleri gibi bir düşüncemiz de elbette bulunmamaktadır.

Dikkat edilecek olursa; Osmanlılar Paşalık rütbesini genellikle kendi isteği ile İslam Dini’ni kabul eden Mühtedilere ve devlet eliyle yetiştirilen devşirmelere vermişler, Azınlıklara ise bu unvanı layık görmemişlerdir! Azınlıklar içinde paşalık rütbesi verilen ya hiç yoktur, ya da bu insanlar Paşalıklarıyla meşhur olmamışlardır. Ancak zaman zaman devletin bu siyaseti terk ederek, özelliği olan bazı hizmetlerde istihdam ettiği bir kısım kişilere mühtedî ve devşirme olmalarına bakılmaksızın Paşalık unvanını verdiğini biliyoruz. Muzıkayı Humayun’u kurup yönetmek için II. Mahmut tarafından 1828 yılında Türkiye’ye getirilen İtalyan asıllı Donizetti Paşa ve II. Abdulhamid tarafından Osmanlıdaki Askeri Eğitim Sistemini yeniden oluşturmak düşüncesiyle Türkiye’ye getirilerek 1883 yılında Osmanlı’nın hizmetine giren Alman asıllı Goltz Paşa bunlardan bir kaçıdır.

Kanaatimizce bu siyasetle; Osmanlı hanedanına muhalif ikinci bir Türk hanedanının ortaya çıkarak iktidarın paylaşılması önlenirken, belki biraz da imparatorluğun aileler arasında çıkması muhtemel çatışmalarla parçalanması engellenmiş ve devletin üniter yapısı korunmaya çalışılmıştır. Ayrıca bu siyasetle, yeteneği ve bilgisi olan bazı yabancılar devlet hizmetine sokularak onların bu bilgi ve yeteneklerinden istifade edilmesi amaçlanmıştır. Bu usûl, İmparatorluğun güçlü olduğu bir devrede benimsendiği için en azından bu konuda bir sakınca görülmemiştir. Ayrıca imparatorluk sınırlarının milyonlarca kilometreye ulaşmasıyla bu kadar geniş coğrafyada yaşayan bütün insanlar devletin bir vatandaşı durumuna girmişler ve bu sebeple vatandaşı oldukları devletin bürokrasisinde kendilerine yer bulabilmişlerdir.

Osmanlı devleti, her imparatorluk gibi, çeşitli milletleri sınırları içinde topluyordu. İmparatorluğun her ferdi, Müslüman olmak şartıyla, devlet teşkilatında vazife görebiliyor ve sadrazamlığa kadar yükselebiliyordu. Devlet hizmetine girenlerden anadili Türkçe olmayanlar da Türkçe öğreniyorlardı(7). Osmanlılar tarafından uygulanan bu siyasete baktığımızda devletin vatandaşları arasında fırsat eşitliği yaratmaya çalıştığı da söylenebilir, ama bu fırsat eşitliği sanki Türk olmayanlar için uygulanmıştır gibi bir düşünceye kapılmamak mümkün değildir(8). Gerçi Fatih Sultan Mehmed’den sonra zaman zaman Türk sadrazamlar da göreve gelmiştir ama, bunların sayıları devşirmelere göre çok azdır ve bu sadrazamlar genelde devletin sıkıştığı zor zamanlarda göreve getirilmişlerdir. Piri Mehmet Paşa, Köprülü Mehmet Paşa ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa gibi Türk asıllı sadrazamların, hep devletin zor zamanlarında göreve getirildikleri bilinmektedir.

İşte bu devşirme sadrazamların bazıları sayesinde Türk insanı, ikinci hatta üçüncü sınıf insan muamelesi görmüş ve saray çevresine yaklaştırılmamıştır. Devletin bütün önemli ve stratejik görevleri azınlık ve dönmeler tarafından deruhte edilir hale getirilmiştir. Anadolu’daki Türk köylüsü ise, ancak vergi toplanırken ve sefere çıkılırken hatırlanmıştır. Kendilerine yapılan haksızlıkları saraya ve padişaha duyuramayan Türk İnsanı, zaman zaman ayaklanma girişimlerinde bulunmuş, ancak bu ayaklanmalar en kanlı şekilde bastırılmıştır. Hatta bazı kaynaklarda, özellikle 1606 yılında sadrazam olan Hırvat asıllı Kuyucu Murat Paşa’nın, aslında Türk İnsanı tarafından, saraydan kaynaklanan bazı haksız uygulamalara karşı başlatılan Celali İsyanlarını bahane ederek, 30.000 civarında masum Türkü öldürttükten sonra açtırmış olduğu kuyulara attırdığından bahsedilmektedir(9-10).

Avrupalıların Osmanlılar ve eyaletleri için yaygın olarak kullandıkları Türk ve Türkiye kelimeleri bile XIX. Yüzyıla kadar Osmanlı metinlerinde bu anlamda görülmemişti. Türk terimi arada sırada “cahil Anadolu köylüsü” anlamıyla küçük düşürme yahut “Türkçe konuşan Osmanlı” ile “diğer dilleri konuşan Osmanlı”yı ayırt etmek için kullanılmıştı….Türkler, Türk ve Türkiye terimlerini kullanmazlarken Avrupalılar, Osmanlılardan ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan bahsederlerken uzun süredir Türkler ve Türkiye kelimelerini kullanıyorlardı. Aslında bu terimler sadece Türkçe konuşanları değil, imparatorluk sınırları içinde yaşayan diğer Müslümanları da içine alıyordu(11).

1897 yılında Londra’da “Impressions of Turkey” isimli bir kitap yazan W.M. Ramsay isimli bir İngiliz Seyyah, kitabının 99. sayfasında şunları yazmaktadır: “Günümüzde Türk ismi çok nadir olarak kullanılmaktadır. Bu ismi yalnız iki şekilde kullanırken duydum: Ya bir ırkı ayırt edebilmek için (Mesela bir köyün Türk köyü olup olmadığını soruyorsunuz) ya da hor görme için (Mesela İngilizce’de birisine nasıl blockhead ‘beyinsiz’ diye bağırılırsa Türkler de ‘Türk kafalı’ tabirini kullanıyorlar”(12).

Henry Charles Woods isimli bir başka İngiliz yazar da 1908 tarihinde Londra’da kaleme aldığı “Washed by Four Seas” isimli kitabının 163. Sayfasında şöyle demektedir: “Türkiye’de bir Müslüman’a ‘Türk müsün?’ diye sorduğunuz zaman size muhtemelen ‘Ben Osmanlıyım’ yahut da buna benzer bir cevap verecektir. Bir Osmanlı, eğer bir adam için ‘Türk’tür’ derse bu, o adamın köylü yahut kaba saba birisi olduğu anlamına gelir”(13).

Aynı durum bir yıl sonra L.M.J. Garnet isimli bir İngiliz Bayan yazar tarafından “The Turkish People” isimli eserde şöyle dile getirilmektedir: “Türk kelimesinin kullanılışı Avrupalılar tarafından hiçbir zaman açık ve kesin bir şekilde belirtilmemiştir… Günümüzde Avrupalılar bu kelimeyi Osmanlılara hasrederken, Osmanlıların kendileri alay ederek bu kelimeyi kabul etmiyor, bağlı bulundukları milletin kan ve kültür yönünden Türklükten uzaklaşmış olduğunu söylüyorlardı”(14).

Türk kelimesiyle ilgili olarak bir çok kişinin karşı karşıya geldiği tatsız durumlara Osmanlı basınında da rastlamak mümkündü. “Basiret” gazetesi “Türk olmaktan utanan gençlerden” bahsetmiş, bir başka sayısında da “…Kahraman ecdadımız Türk oldukları halde biz Türk ismini kabul etmez olduk; hatta birimize ‘Sen Türksün’ deseler darılıyoruz” diyerek bu durumu üzüntüyle tenkit etmişti. Şemseddin Sami de aynı şekilde “Hafta” mecmuasında Türk diliyle ilgili yazdığı makalesinde Türk adının “cahil halk tarafından kötülendiği”ni belirterek bu adın “yalnız Anadolu köylülerine verilmek istenilen bir isim olduğu” nu söylemektedir. (Kâmusu’l A’lâm isimli) Ansiklopedik sözlüğünde(c.3.s.1639) Türk soyundan olan bazı kişilerin bu ismi kabul etmediklerini ve hakaret saydıklarını da belirtir”(15).

Prof. Dr. Ercüment Kuran hoca, konu hakkında şöyle bir yargıya varmaktadır: “Tarihte Türklerin yaptıkları en büyük eserlerden biri hiç şüphesiz, Osmanlı İmparatorluğu’dur. Altı yüzyıldan fazla bir müddet varlığını koruyan bu imparatorluk ecdadımızın askerlik, idare, ilim ve san’at alanlarında üstün kabiliyetlerini açıkça ispatlar. Ancak, Osmanlı devletinde Türklüğün, İslamiyet içinde zamanla eridiği de inkârı kabil olmayan bir vâkıadır. Gerçekten, Türkler İslam Dini’nin müdafaasını gönülden benimsemişler ve giderek Türk adı sadece Anadolu köylüsü için kullanılır olmuştur. Hatta, Osmanlı aydın çevrelerinde Türk, aşağılatıcı bir sıfatla birlikte kullanılmaya başlanmıştır. O kadar ki, Osmanlı Devleti’nin 1797 ile 1802 yılları arasında Paris’te daimi elçiliğini yapmış olan Moralı Seyyid Ali Efendi’nin 1 Ağustos 1801 tarihli bir yazısında, uygunsuz hareketlerde bulunan Çuhadar Ahmed’i ‘Türk-i sütur’, yani ‘hayvan Türk’ diye vasıflandırdığını hayretle görüyoruz. Halbuki, o yıllarda Fransız ihtilalinin doğurduğu milliyetçilik akımı bütün dünyada ve bu arada Osmanlı İmparatorluğunda yayılmaktaydı”(16).

Bütün bunlara karşılık II. Abdulhamid devrinin en önde gelen gazetelerinden olan “Mizan” ve “İkdam” gibi gazeteler “Türk Gazetesi” diye lejand atmışlardı. Türk kelimesi aynı şekilde bazı yazarlar tarafından bir kalem ismi (imza) veya başlık olarak da kullanılmıştı (Ahmet Mithat Efendi’nin “Paris’te Bir Türk” ve Mehmet Selâhaddin’in “Bir Türk Diplomatının Evrâk-ı Siyâsîyesi” bu kabil eserlerdendir). Türk kelimesinin yayınlarda ve makalelerde kullanılışı asla bir küçültücü mahiyet taşımıyor, saygı ve gurura delalet ediyordu. Hatta Sultan II.Abdulhamid çeşitli vesilelerle kendisinin Türk olduğunu belirtmiştir. Bu yüzden yukarıdaki tespitleri, mutlaka ya Şemseddin Sami’nin cahil kimselerine veya siyasi sebeplerle milli bir kelimeyi kullanmaktan kaçınılan halka isnat etmek gerekir(17).

Türk kelimesinin yaygın olarak kullanılmamasının en önemli sebeplerinden birisi de kanaatimizce, ülke bütünlüğünün korunması kaygısından hareketle ayrılıkçı fikirlerin yeşermesini ve ırkçı siyasi yaklaşımların güçlenmesini önlemekti. Ancak, bu konuda aşırıya kaçıldığı ve zaman zaman Türk olmanın hakir görüldüğü ve Türk insanının aşağılanarak hakaretlere mâruz bırakıldığı da doğrudur.

Romanya (Dobruca) da doğmakla birlikte sonraki yıllarda Türkiye’ye hicret eden ve Türkiye’de çalışma ortamı bulamadığı için bu kez ABD’ne hicret eden ve halen ABD’nin Madison Kenti’ndeki Wisconsin Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan ve Osmanlı hayranı bir bilim adamı olan Prof. Dr. Kemal Karpat’ın şu sözleri yürek sızlatan türdendir:

“Başarılı bir öğrenciydim. Romence’yi Romenlerden daha güzel konuşuyordum. Fakat o toplumun içinde bir azınlığa mensup olarak büyümenin verdiği bir sıkıntı vardı. Dobruca 6 yüzyıl Osmanlı’nın parçası olmuştu. Türklük bilincim vardı. Kişiliğimin bilincine varmaya başladığım zaman, bir büyük çelişki gördüm. Bazı kabiliyetlerim vardı, fakat değerlendirebilmem için hakim olan gruba uymam, o grupla kaynaşmam, yani bir Romen olmam gerekiyordu. Kendi kendime sordum: Hazır mısın? ‘Hayır, ben Türküm. O halde vatan saydığım topluma karışmalıyım ve eğer hayatta bir katkım olacaksa, o topluma yapmalıyım, borcum odur’ diye düşündüm. Bu düşünceyle, ailemi, varlığı, rahatlığı bırakıp, tek başıma, bir bavulla İstanbul’a geldim. Romanya’da komünist rejim yerleşmeye başlamıştı. Türkiye’de ise tek parti dönemi henüz bitmemişti; demokrasiye henüz yeni geçiliyordu. Savaş ve baskıcı rejime rağmen Romanya’da, toplumun demokratik gelenekleri bütün gücüyle sürüp gidiyordu. Oysa Türkiye’de bir -tek parti rejimi 20-30 yıl hakim olmuş, geleneksel otoriter devlet geleneği de sürmüştü. Türkiye’nin en büyük eksikliği demokrasinin olmayışıydı. Yalnız şeklen değil, ruhen de… En büyük sarsıntım o oldu. Adeta boğulur gibi oldum. Bir başka sarsıntım da şu oldu: Türkiye’ye Türklüğümü muhafaza etmek için gelmişim. Bir de baktım ki benim, İslam, Osmanlılık ve Türklükten oluşan üç temelli kimliğim (Türkiye’de) kabul görmüyor…….Türkiye’ye, Anavatana katkı yapmak için gelmiştim. O sıra demokrasi meseleleri tartışılıyordu. Sendika hürriyetini demokrasinin baş şartları arasında gördüm ve canla başla savundum. Derhal ‘Solcu’ damgası yedim. Yanıma bir sürü tanımadığım adamlar gelmeye başladı. Eski tabirle ‘tarassut’ altına alındım!..”(18).

Biz, geçmişte devlet eliyle kendi insanlarımıza bu zulümleri yaparken ve ülkemize sığınmış bulunan soydaşlarımızı iade ederek ölüme gönderirken ve belki bir savaş çıkar endişesiyle kendi vatandaşlarımız olan gençlerimizi milletimizin istikbalini düşünmekten men edip, onları tabutluklara atarken, ayrıca Kemal Karpat örneğinde olduğu gibi Türklüklerini yaşamak için ülkemize göç eden yetenekli ve idealist insanların milletimizin hayrına olan konularda düşünmelerini yasaklarken (Bu insanlardan birisi de hiç şüphesiz Zeki Velidi Togan’dır. Kendisi, Başkırtların Cumhurbaşkanlığı’nı da yapmış ünlü bir tarihçi iken Rus zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınmış, üniversitelerde hocalık yaparak belki de Türkiye’deki tarihçiliğin temelini atmış, ancak sonunda Türkçülük-Turancılık suçlamasıyla soluğu tabutluklarda almış birisidir) bu gün İtalya, Fransa Almanya; Hollanda, Belçika ve Rusya gibi çoğu aynı zamanda müttefikimiz ve dostumuz olan ülkelerin, ülkemize ve milletimize karşı suç işlemiş bazı kanun kaçaklarını “Sizde ölüm cezası vardır, bu ise insan haklarına aykırıdır” bahanesiyle yargılanmak üzere ülkemize iade etmemelerini iyi kıyaslamak gerekir. Allah’tan 16 Şubat 1999 günü Avrupalı’nın sahip çıktığı bu kişilerden birisi (Belki parayla satın alınmak suretiyle) derdest edilip, Türkiye’ye getirildi de biraz yüreğimiz soğumuş oldu.

Gerçi bu gün de durum pek farklı değildir. Artık bu ülkede sadece Türk olmak yeterli görülmemekte ve prim yapmamaktadır! Türk deyince akla at, avrat ve silahtan başka bir şey gelmemekte, diğer insani değerler söz konusu edilince işin içine başka kimlikler sokuşturulmaya çalışılmaktadır. Bu sebeple bu gün insanlarımızın çoğu, “Türküm” demekten imtina ederek, daha alt kimlikler etrafında kümelenmekte ve başka başka alt gruplar oluşturmaya çalışmaktadırlar. Hiç benimsemesem de, bazı küçük inanç farklılıkları sebebiyle insanların, kendilerini diğer insanlardan farklı kabul etmelerini anlayabiliyorum. Ayrıca ülkemizin ve milletimizin bölünmez bütünlüğüne kastedilmediği müddetçe bu durumu kabul etmem gerektiğine de inanıyorum. Ancak, insanlarımızın, kendilerini dini inançlarının ötesinde ve Türk kimliğinin altındaki bazı ırki kimliklerle bütünleştirmelerini bir türlü anlayamıyor ve kabullenemiyorum.

Zaman zaman kendi kendime, aynı ülkede ve aynı bayrak altında yaşamakla birlikte, ayrıca genelde Türk kimliğini kabul etmekle birlikte, herkes ben Çebniyim, ben Çerkezim, ben Avşarım, ben Gürcüyüm, ben Abazayım, ben Zazayım, ben Türkmenim, ben Yörüğüm, ben şuyum, ben buyum diye kendisini diğer kişilerden farklı gösterip, sadece kendisi gibi düşünenlerle düşüp kalkarken, sen neden kenarda duruyorsun? Sen acaba neci oluyorsun? diye sorduğum olmuştur. Şu yalan dünyada bir aşiretim, bir oymağım, bir obam, bir boyum bile yok diye hayıflandığım olmuştur! Sonra da “oğlum sen olsan olsan Türk oğlu Türksün ve bu ülkede azınlıktasın, bundan kurtuluşun da mümkün değildir!” diye “Türk olmanın dayanılmaz ezikliğini” hissettiğim de olmuştur!

Esprisi bile hoş olmayan bu hal, elbette ülkemizin ve milletimizin istikbali için hayra alamet değildir. Çanakkale Şehitler Anıtı’nı gezenler göreceklerdir ki; orada Bağdatlısı, Haleplisi, Anteplisi, Urfalısı, Tekirdağlısı, Sivaslısı, Erzurumlusu, Balıkesirlisi, Üsküplüsü, İskeçelisi, Çankırılısı, Sinoplusu, Rodoplusu ve yurdun bilmem nerelisi hep koyun koyuna yatmaktadırlar. Hiç kimse, milliyetine ve ırkına göre ayrılmamış. Bu insanların tamamı aynı karavanaya kaşık sallamış, aynı peksimeti yemeye çalışmış ve aynı mataradan su içmişlerdir. Sonunda da aynı kutsal gaye adına ve aynı kurşunlara hedef olarak şehit düşmüşlerdir. Onun için vakit kaybetmeden, çeşitli alt kimlikleri bir tarafa atarak, Müslüman Türk kimliği etrafında birbirimizle kenetlenmek mecburiyetimiz vardır. Unutmamak gerekir ki; devletimizin ve milletimizin dışarıdaki saygınlığının derecesi ile kendi içimizde birbirimize karşı duyduğumuz sevgi ve saygının derecesi arasında doğru orantı bulunmaktadır.

İnsanların bireysel olarak kendilerini başka insanlardan farklı görmesi ya da bazı küçük grupların kendisini, başka gruplardan farklı olarak algılaması, önüne geçilmez bir durumdur. Ancak bu farklılaşmanın devlet eliyle körüklenmesi devletin üniter yapısı bakımından kabul edilemez. Bu açıdan bakılınca Avrupa Birliği’nin zorlamasıyla Devlet eliyle ve devletin genel bütçesinden finanse edilerek Kürtçe yayın yapılmasının kime ne faydası var bir türlü anlamıyorum. Haydi Kürtçe yayın yapılması neyse, şu Boşnakça ve Çerkezce yayın yapılması neyin nesidir Allah aşkına. Biz öteden beri Çerkezleri öz be öz Türk bilir, Şeyh Şamille hep gurur duyardık. Meğer onlar kendilerini Türk olarak kabul etmezlermiş. Baksanıza onlar da Çerkezce yayın yapılması talebinde bulunmuşlar. Ya şu hilkat garibesi Boşnakça yayına ne dersiniz? Türkiye’de kendilerine yayın yapılacak kadar Boşnak mı var kardeşim? Bir gün gelip bu ülkede halkın ekseriyetini teşkil eden büyük unsurun, Merhum Turgut Özal’ın dile getirdiği üzere “Madem öyle, haydi bakalım evli evine, köylü köyüne” demesinden korkarım dostlarım. Ben, belki böyle bir sonucu görmeden öbür tarafa giderim. İnşallah torunlarım da görmezler. Ancak gidişat hiç de öyle değil.

Türkiye’miz üzerinde müthiş bir oyun oynanıyor ve bizi yönetenler sanki basireti bağlanmış gibi ha bire topluma nifak ve tefrika körüklüyorlar. Birlik ve beraberliğimiz her geçen gün yara alıyor ve cemiyetimizin bünyesi her geçen gün biraz daha bozuluyor; sanki yara kangrene dönüşüyor. Yarayı sürekli kaşıyan ise Batının dümen suyuna girmiş bulunan ve kendilerini baskın Türk kültürünün dışındaki kimi alt kültürlere mensup sayan devlet yöneticileridir. Ne diyelim; Allah, inşallah bize milletimizin birbirine düştüğü günleri göstermez ve milletimiz için en hayırlısı neyse onu nasip eder.
_______
(*) Bu yazı, 27/07/2004 tarihinde kaleme alınmış, ve ilk defa 29/07/2004 tarihinde yayınlanmıştır. bk. .

1. Dr. Ernest Jackh, Yükselen Hilal-Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Türkçe’si, Perihan Kuturman, Temel Yayınları, İstanbul,1999, s.281.
2. Prof. Dr. Ayhan Songar, “Bütün Türkler Bir Ordu” başlıklı makalesi, Türkiye Gazetesi, 26 Ekim 1996.
3. Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, çev. Ömer Laçiner, İletişim Yayınları, İstanbul,1998, s. 298.
4. Age, s. 262-293.
5. David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu 1876-1908, Kervan Yayınları, İstanbul,1979, s. 2.
6. Age, s. 163.
7. Prof. Dr. Ercüment Kuran, Türkiye’nin Batılılaşması ve Milli Meseleler, TDV. Yayınları, Ankara,1994, s.78. (Bu konu ile ilgili daha geniş bilgi Prof. Dr. Osman Turan’ın Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi isimli eserinden de öğrenilebilir).
8. Körfez Savaşı sırasında ABD’nin Genel Kurmay Başkanlığını, günümüzde de aynı ülkenin Dış İşleri Başkanlığını yapan Org. Colin Powel (Kolin Pavıl)’ın bir zenci, ondan sonra ABD. Genel Kurmay Başkanı olan Org. Cohn Shali Khasvilli (Con Şalikaşvili)’nin ise Gürcü asıllı olduğu bilinmektedir. Aynı şekilde modern bir imparatorluk görüntüsü veren ABD. de birçok Yunan, Ermeni ve Yahudi asıllı ve ABD Başkanlığı’na aday olabilecek kadar yüksek dereceli senatör ve devlet adamının olduğu da bilinmektedir. Henry Kissinger, Zbigniew Brzezinski gibi ABD’nin önde gelen uzman idarecileri de bilindiği gibi yabancı asıllıdırlar. Ancak bu kişilerin Amerikan Vatandaşlığı potası içinde eridikleri muhakkaktır.
9. Mustafa Müftüoğlu, Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Çile Yayınları, İstanbul,1982, c. 6, s. 51.
10. Büyük Larousse, Milliyet Yayınları, c. 14, s. 7238-9, “Kuyucu Murat Paşa” maddesi.
11. David Kushner, age, s. 3-12.
12 Age, s.29.
13. Age, s. 30.
14. Age, s. 30.
15. Age, s. 30.
16. Prof. Dr. Ercüment Kuran, age, s.61.
17. David Kushner, age, s. 31. (Paragrafta bulunan bazı parantezler yine yazarın dipnotta belirtmiş olduğu kaynakçadan istifade edilerek tarafımızca konulmuştur. Ö.Sağlam).
18. Şahin Alpay’a vermiş olduğu mülakat, Milliyet Gazetesi. 05.05.1999 tarihli sayısı.

Exit mobile version