Site icon Turkish Forum

BU OYUNUN BİRİNCİ PERDESİ [Soner Yalçın]

Bugün fikir hayatındaki kısırlığımızın temel sebeplerinden biri sol düşünceye düşmanlıktır. Bunun nedeni ise Soğuk Savaş ve onun uzantısı olarak 12 Mart-12 Eylül darbeleridir. - soner yalcin

Soner Yalchin Üye
Yaşanılan bir olayı daha önceden yaşamışlık duygusuna “dejavu” denir. Türkiye’nin son günlerdeki politik olaylarını daha önce yaşadığınız duygusuna kapılıyor musunuz? Örneğin Ergenekon gözaltılarını, tutuklamalarını? Ya da “Başbakan, Genelkurmay Başkanı’nı görevden alsın” sözlerini? Gelin yıllar öncesine gidip bir dejavu yaşayalım…

Bugün fikir hayatındaki kısırlığımızın temel sebeplerinden biri sol düşünceye düşmanlıktır. Bunun nedeni ise Soğuk Savaş ve onun uzantısı olarak 12 Mart-12 Eylül darbeleridir.

Annales-School tarihçiliği; yani tarihi olayları ekonomik temelli düşünceyle anlama-analiz etme yöntemi solculukla özdeşleştirildiği için, bu anlayış bizim üniversitelerimize sokulmamıştır. Bu da hala temel meseleleri kavrayamamamıza neden olmaktadır.

Gündemdeki olayları hala Soğuk Savaş yıllarının bize dayattığı tek boyutlu düşünce sistematiğiyle tartışıyoruz. Sosyal tarihçiliği-ekonomik tarihçiliği bilmiyoruz.

Örneğin; Türkiye’deki Ergenekon soruşturması-davasını nasıl “okuyor-analiz” ediyorsunuz?

Sovyetler Birliği’nin parçalanmasıyla dengeleri alt üst olan günümüz dünyasında yeni oluşturulmaya çalışılan düzeni kavrayamadan Türkiye’deki olayları anlayabilir misiniz?

Sözlerimi somutlaştırmak için size bir dejavu yaşatmalıyım!…

Yeni yol haritası

1945 yılında II. Dünya Savaşı bitti.
Savaşın iki galibi Amerika ve Sovyetler (Rusya), özelikle 100 yıldır paylaşım mücadelesine girdikleri emperyal rakiplerini saf dışı edip dünyaya hakim oldu.

İngiltere, Fransa galip bile olsalar savaş yorgunuydu; ABD’nin gölgesine sığındılar. Almanya, İtalya, Japonya zaten savaştan yenik çıktı.
İki süper gücün dünyayı paylaşma isteği soğuk savaşın başlamasına neden oldu.

“Milli Şef” İsmet İnönü’nün usta dış politikasıyla harbe girmeyen Türkiye, yönünü Batı’ya döndü. Üstelik bunu Atatürk döneminin SSCB’ye yakın dış politikasını tamamen değiştirerek yaptı.

İnönü Türkiye’nin geleceğini Batı’da görse de, ülkenin tam bağımsızlıkçı çizgisinden çok taviz verme eğiliminde değildi.

Oysa…
ABD’nin yeni dünya düzeninde Türkiye’den istekleri vardı. Örneğin, Kore’ye asker gönderilmesi gibi…
ABD, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi tarafsız kalmasını istemiyordu;yeni ordulara ihtiyacı vardı.
Çünkü…
Sovyetler Birliği Avrupa’nın merkezine kadar gelmişti.
Afrika’da, Asya’da sömürgeler özgürleşiyordu. Ortadoğu’da ulusal hareketler çığ gibi büyüyordu.
Çin ve SSCB kapitalist ülkelere karşı birleşik cephe oluşturma kararı almıştı.
Ve bu karardan 5 ay sonra Kuzey Kore, Güney Kore topraklarına girdi.
II. Dünya Savaşı bitmişti bitmesine ama dünyayı paylaşım mücadelesi sürüyordu.
Ve ABD’nin, savaşacak Mehmetçik’e ihtiyacı vardı.

Genelkurmay Başkanı
tasfiye edildi

İsmet Paşa, iktidarı DP’ye kaptırmasaydı Kore’ye asker gönderir miydi?
Türkiye’yi savaşa sokmamış İsmet Paşa’nın Kore’ye asker gönderme ihtimali az.
Peki Genelkurmay’ın II. Dünya Savaşı’ndaki kurmay kadrosu görevde olsaydı, DP’nin isteğine uyar mıydı?
Bu konuyu açmalıyım:
Demokrat Parti 6 Haziran 1950’de TSK içinde “balans ayarı” yaptı.
Bunu da ustaca başardı.
Hükümet olunca gündeme hemen ezanın tekrar Arapça okunmasını getirdi. Ardından radyoda dini program yapılması yasağını kaldırdı.
Dini duygulara seslenip kamuoyunun desteğini arkasına alınca Türkiye’nin gündemine suni bir olay getirildi:
“Askerler darbe yapacak!”

Parantez açayım: Bu dedikodunun üzerinden 60 yıl geçti; bugüne kadar bu dedikodunun doğruluğunu gösterir bir tek bilgi-belge bulunamadı.
Ama DP Hükümeti bu dedikoduyu fırsat bilip, başta Genelkurmay Başkanı A. Nafiz Gürman, Hava Kuvvetleri Komutanı Zeki Doğan, Deniz Kuvvetleri Komutanı Mehmet Ali Ülgen, Jandarma Genel Komutanı Nuri Berköz, Genelkurmay II. Başkanı İzzet Aksalur olmak üzere ordu komutanları dahil 15 general ve 150 albayı emekli etti
.

Ve…

İki ay sonra ABD’nin isteği oldu:

25 Temmuz 1950’de DP Hükümeti, Kore’ye 4 bin 500 kişilik askeri birlik gönderme kararı aldı.

DP, CHP’nin tavrından çekinip konuyu TBMM’ye bile getirmedi. Bakanlar Kurulu kararnamesiyle Mehmetçik cepheye sürüverdi.

Üst komuta kademesi tasfiyeye uğrayan TSK sesini bile çıkaramadı.

Olayı protesto eden Türk Barışseverler Derneği’nin solcu üyeleri ise hemen cezaevine tıkılıp sesleri kesildi.

1 Mart tezkeresi

1950’lerdeki iç ve dış olayların günümüz dünyası ve Türkiye’si ile benzerliği var mı?

1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla soğuk savaş dönemi sona erdi.

Soğuk savaş sonrasının en sert paylaşım mücadelesinin yaşandığı Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu, Türkiye’nin yanı başında.

Türkiye bugüne kadar sorunlu bölgelere BM nezdinde asker göndererek kanlı savaşların dışında kalmaya özen gösterdi.

Fakat…

Bu tarafsız dış politika bir yere kadar sürdü.

Türkiye’nin 1 Mart (2003) Tezkeresi’ne onay vermemesi, ABD için dönüm noktası oldu.

Tezkerenin reddedilmesini ABD, TSK’ya bağladı.

İşte ben o tarihten sonra dejavu yaşamaya başladım.

Bugün ne diyorlar:
TSK’da cunta var”; “Başbakan, TSK’nın üst komuta kademesini görevden alsın!”
Sanıyorum oyunun henüz birinci perdesini seyrediyoruz.


DEJAVU-2

AVRUPA’YA KOMÜNİST OYUNU

ABD’nin soğuk savaş doktrinine göre, büyük kara ordusuna sahip Türkiye, NATO şemsiyesi altında olmalıydı.

DP de hükümet olunca NATO’ya başvurdu. Amerika desteğine ve Kore’ye asker göndermesine güvenip hemen kabul edileceğini sanıyordu.

Olmadı; Avrupalılar Türkiye’yi istemedi.

Şaşıran sadece Türkiye değildi; ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson, NATO’nun Avrupalı üyelerine sert çıkarak, Türkiye’nin acilen pakta alınmasını istedi.

Avrupa’nın üstünde hala savaşın dumanı tütüyordu; kimsenin sert demeçlerden korkacak hali yoktu.

ABD ve Türkiye, Avrupa’yı ikna için iki yönteme başvurdu:
Bunlardan birincisi, “Stalin, Kars ve Ardahan’ı istedi” yalanına yeniden başvurmak oldu!
Bu yalanı maalesef Feridun Cemal Erkin ile Selim Sarper çıkardı
. Güya talep Moskova Büyükelçisi Sarper’e sözlü olarak söylenmişti! Toprak talebini Stalin niye nota vererek yapmamıştı? Bilinmiyor.

Zaten SSCB toprak talebini reddetti; Dışişleri Bakanı Molotov, “bu nereden çıktı, böyle bir talebimiz yok” demesine rağmen psikolojik harbe yenik düştüler. Bırakın o dönemi bu kara yalana hala inanılıyor; yıllardır iç politika malzemesi olarak kullanılıyor.

Neyse dönelim konumuza…

Ortada toprak talebine ilişkin belge filan olmayınca Avrupalılar bu yalana pek itibar etmedi.

O halde Avrupalıları ikna için başka oyunlar gerekiyordu.

Bulundu:
Türkiye komünist hareketlerin tehdidi altındaydı.”

Bu “tehlikenin” gösterilmesi amacıyla 1951 yılında Türkiye Komünist Partisi’ne yönelik “büyük tevkifat” yapıldı. Dört yüz kişi işkenceden geçirildi. Kimler yoktu ki; Ruhi Su, Enver Gökçe, Ahmet Arif, Arif Damar, Mihri Belli…

İşkenceye dayanamayıp aklını kaybedenler oldu. (İşkenceye uğrayanlardan Yılmaz Çolpan Paris Turizm Müşaviri iken 22 Aralık 1979’da ASALA tarafından öldürüldü. Sol’un tarihi acıklı insan hikayeleriyle doludur.)

Basın günlerce komünistlerin nasıl sinsi bir oyunla rejimi değiştireceğini yazdı.

Bu arada, ölüm korkusuyla Nazım Hikmet de Sovyetler Birliği’ne kaçınca yayınlar daha da sertleşti.

ABD her fırsatta, Türkiye’nin komünist tehdidi altında olduğunu söylemeye başladı. Bu arada NATO kararını da bekleyemezdi. Ortadoğu ABD Büyükelçileri Konferansı İstanbul’da toplandı. Güçlü bir Ortadoğu savunma hattı kurulması ve Türkiye’nin bu savunmada etkin bir rol üstlenmesi istendi.

Türkiye’nin Londra, Paris, Roma büyükelçileri de, Cumhurbaşkanı Bayar başkanlığında Çankaya Köşkü’nde toplanarak, Doğu Akdeniz savunmasına ilişkin kararları görüştü.

Öte yandan…

Bir avuç aydına/ komüniste karşı Türkiye’yi korumak için Amerikan 6’ıncı Filosu İstanbul’a geldi!

Şaka gibi…ABD ayrıca Türkiye’ye 100 jet uçağı vereceğini açıkladı. Yani tehlike o kadar büyüktü!

Bu arada Mehmetçik Kore’de yiğitçe savaşmayı sürdürdü. ABD, Kore’deki Türk Tugayı’na “Başkanlık Onur belgesi”ni verdi.

Ödül karşılıksız bırakılır mıydı; hemen Kore’ye 900 kişilik ilave asker sevkıyatı yapıldı.

Mehmetçik’in bir hiç yüzünden Kore’de şehitler vermesini protesto eden 56 üniversite öğrencisi tutuklandı. Tabii hepsi komünistti!

Bu arada Ankara’ya ABD askeri heyetlerinin biri gidip diğeri geldi.
Ziyaretler sonrasında Kore’ye hep takviye asker gönderildi; bu kez sayı 600 idi.

Bir yanda Kore’ye asker gönderildi, diğer yanda solculara yönelik tutuklamalar hız kesmedi.

Türkiye Sosyalist Partisi Genel Sekreteri Esat Adil Müstecaplıoğlu; Atilla İlhan ve Madımak’ta kaybettiğimiz Asım Bezirci’nin de aralarında bulunduğu 15 aydın tutuklandı.

İstanbul’da Orak Çekiç adında gizli bir örgüt ortaya çıkarıldı! Üç kişi tutuklandı.

Milli Eğim Bakanı Tevfik İleri solcu öğretmenlerin tasfiyesinin hızlandırılarak sürdüğünü açıkladı.

Uzatmayalım…

Sonuçta Avrupalılar “komünist tehlikesi oyununa” kandılar/ya da kanar gibi yaptılar; Türkiye’nin NATO’ya katılmasına izin verdiler. Zaten SSCB burunlarının dibine kadar gelmişti; riske girmek istemiyorlardı.

Nedendir bilinmez bu kabulden sonra ABD, Türk-Amerikan Askeri İşbirliği’ne katkılarından dolayı Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut’a “Liyakat Madalyası” verdi.

Halk bayram yapıyordu:

100 yıllık Rusya korkusundan yine bizi Batı koruyacaktı. Sovyetler saldırınca NATO bizim yanımızda olacaktı!

Halbuki…

Bu da koca bir yalandı. SSCB’nin saldırısı durumunda savunma hattı boğazlarda kurulacaktı.

Neyse gelelim sonuca…

Dün komünistler, bugün de “darbeci Ergenekoncular” cezaevinde!
Size de yaşadıklarınız dejavu gibi geliyor mu?..

En önemli silahları:
CAHİLLİK

Soğuk savaş doktrini 1950’de kolayca hayata geçirildi.

1989’da Berlin Duvarı yıkıldı. Soğuk Savaş sona erdi.

Dünyayı yeniden dizayn etmek isteyen süper güç ABD, 1990’larda yeni doktrini Büyük Ortadoğu Projesi’ni hayata geçirmek için kolları sıvadı.
Bu konsepte göre Türkiye artık Kemalizmi bırakıp, yeni rol modeli ılımlı İslam’ın ipine sarılmalıydı.

NATO konsepti gereği savunma ordusuydu.

Ama artık bunu bırakmalıydı. “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesi artık bir kenara bırakılmalıydı. Özellikle Ortadoğu’da aktif rol almalıydı.

Fakat Türk Silahlı Kuvvetleri de sömürge ordusu değildi, ulusal devletin ordusuydu; “hadi şimdi de bu görevi üstlen” denince hemen “baş üstüne” diyemezdi.

Demediği gibi Rusya ve İran ile ittifak kurulmayı öneren Paşalar bile çıktı.
Tabii bu teklifi yapanların sonları Silivri’deki Ergenekon Davası oldu!
Neyse…

ABD, dünyayı dizayn etmekte kararlı; bunun ekonomik nedenleri var.
En azından ilk etapta Irak’tan çekildiğinde Kürtleri ve petrol kuyularını koruyacak TSK’ya ihtiyacı var.

Fakat 1950’lerde “tereyağından kıl çeker” gibi halledilen oyunlar/planlar bu kez hayata kolay geçirilemiyor.

Baksanıza “Kürt Açılımı” bile sert muhalefetle karşılandı.

Uyduruk mektuplarla TSK ve son günlerde Dersim meselesiyle CHP ne kadar yıpratılmaya çalışılsa da oyun tutmuyor; ikna edici olmuyor.

Niye? Hükümete, yandaş medyaya, liberallere, din sömürücülerine rağmen oyun niye tutmuyor?

Bakınız…

İşte burada sosyal-ekonomik tarihçilikten yararlanacağız.

1950’de Türkiye nüfusu 21 milyondu. Yüzde 75’i köylüydü; ve nüfusu 5 binin altında olan yerleşim yerlerinde oturuyordu.

Okur yazar oranı sadece yüzde 30 idi.

Kişi başına düşen gelir 166 Dolar’dı.

Bu yoksul halkın cehaletinden yararlandılar.

Türkçe ezanın kaldırılması, okullarda din derslerinin mecburi edilmesi, Fatih ve Eyüp Sultan gibi türbelerin açılması, radyoda din programlarının yapılması gibi popülist icraatlarla onu kandırdılar.

Yoksul köylülerin temiz inançları siyasete malzeme yapıldı.

Sadece onlar mı?

Şehirliler de yeni gazino kültürüyle, ABD’den gelen jazz müzikle-dansla, güzellik yarışmalarıyla, radyo günleriyle, polisiye cep kitaplarıyla, renkli sinemalar ile meşgul edildi.

Dinciler çok mutluydu. Ardı ardına çıkardıkları yayınlarda Atatürk’e hakaret etmek için birbiriyle yarıştırıldı. Her yanda Atatürk’ün heykelleri kırılıyordu.

DP’nin besleme basını ise, ABD’nin Marshall planı çerçevesinde Türkiye 58 milyon dolarlık askeri yardımda bulunması gibi olayları manşetlere taşırken; Kore’de 34 subay, 46 astsubay ve 1252 erin şehit olduğu; 234 Mehmetçik’in ise esir tutulduğu haberlerini görmezlikten gelmeye çalıştı.
Peki….

1950’liler 2000’li yıllara benziyor mu?

Benzerlikler var kuşkusuz.

Ancak bu oyun bugün niye pek tutmuyor?

Hadi bu da size ev ödevi olsun…

(En son düzenleme: 22-11-09 15:36:29 PM Soner Yalchin.)
———————————————————–
RE: BU OYUNUN BİRİNCİ PERDESİ [Soner Yalçın]

Kemal ŞİMŞEK
Büyüterek yaydıkları kendi korkularıdır
Değerli Soner Yalçın arkadaşımız, gerçekten oldukça bilgilendirici düşündürücü bir yazı kaleme almış bu hafta yine…

BİLGİ çok önemli…BİLGİNİN AKTARILMASI VE PAYLAŞILMASI DA…

GERÇEKLERİN ÖĞRENİLMESİNİN ÖNÜNDEKİ TEKELCİ DÜZENİN TEKELİNİ, İNTERNET SAYESİNDE YIKIYORUZ…

EKİTAPLAR İLE ÜCRETSİZ ELEKTRONİK KÜTÜPHANE OLUŞTURUYORUZ…

BUNLARIN HEPSİ İYİ DEĞERLENDİRİLDİĞİNDE BİZE GÜZEL GÜNLER OLARAK DÖNECEKTİR…

GÜZEL AYDINLIK GÜNLERE YATIRIM YAPIYORUZ DA DENEBİLİR.

Biz çoğu kez emeğimizin karşılığını hiç almadık ya da çok azını alabildik…

Ama aldıklarımızın hiçbirini de EMEKSİZ almadık…

Güzel aydınlık günleri kurmak için emek harcayan herkese selam olsun!

Sevgilerimle


‘Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız.’ (Carl Sagan)
Exit mobile version