Site icon Turkish Forum

Aşere-i Mübeşşere Yalan mı?

Mekke'nin yukarıdan panoramik görünüşü, Suudi Arabistan

Mekke, Suudi Arabistan

Çocukluğumuzdan bu yana kulaklarımızda hep bir “Aşere-i Mübeşşere” lafıdır çınlar durur. “Sağlıklarında Hz. Peygamber tarafından cennetle müjdelenen on kişi” anlamındaki tabirin içine giren bu on kişiyi zikrederken adeta yüreğimizin yağı erir, gönlümüz titrer. İsimlerinin başına (Hz.) sıfatını koymakla yetinmez, sonuna da (r.a.) duasını yerleştiririz. İslam’a yaptıkları büyük hizmetleri anlatmakla bitiremez, kahramanlıklarıyla övünürüz. Aleyhlerinde ise asla söz söyletmeyiz. Aleyhlerinde söz edenleri ve onları kötüleyenleri, tekfir bile ederiz. Yani kâfirlikle suçlarız. Hz. Peygamber “Ashabım yıldızlar gibidir, onlardan hangisine uyarsanız hidayete erersiniz…” dedi ya, artık ne deseniz boş. Ashaptan birisi aleyhine bir söz mü söylediniz? Yandınız demektir. Zira siz toplumun gözünde artık bir cehennemliksinizdir…

Oysa Hz. Peygamber’in sahabeleri arasında insanı sapıklığa götürecek türden söz ve eylemlerde bulunanlar bile vardır. Bu sebeple; eğer “Sahabe” tabiri, Hz. Peygamber’in sağlığında onu gören Müslümanlar için söylenen bir tabir ise, yandık demektir! Çünkü bu Müslümanların içinde Ebu Süfyan, Muaviye, Hind ve Vahşi gibileri de vardır. Üstelik Muaviye, Hz. Peygamber’in vahiy kâtipleri arasındadır. Dolayısıyla siz, Hz. Peygamber tarafından söylendiği rivayet edilen “Ashabım yıldızlar gibidir. Onlardan hangisine uyarsanız sapıtmazsınız” lafına bakarak Muaviye’ye uyarsanız hepten sapıttınız demektir. Hadi “Muaviye ve babası Ebu Süfyan sahabe sayılmazlar, onlar Müellefe-i Kulüptü” yani “Onlar tam Müslüman değillerdi. Sadece kalpleri Müslümanlığa alıştırılmak istenenlerdendi” diyelim, peki, Ebu Hüreyre’ye ne diyeceksiniz? Üstelik “Ebu Hüreyre”, yani “Kedicik babası” lakabını, Hz. Peygamber vermiştir ona. Kimilerine göre Medine’de “Ashab-ı Suffe” denilen okulun müdürü veya dekanı olacak kadar ilim erbabı sayılan Ebu Hüreyre’ye uyarsanız yine sapıttınız demektir! Çünkü günümüz hadis araştırmacıları içinde Ebu Hüreyre’ye “Büyük Yalancı” yani “Kezzâb” demeyen sanki yok gibidir. Bu sebeple Ebu Hüreyre, hadis uydurma konusunda Ebu Bekir’den başlayarak ilk dört halifenin başına adeta bela olmuştur. Ebu Bekir, Hz. Osman ve Hz. Ali kendisini sert şekilde uyarmışlar, Hz. Ömer ise, ihtar ve kırbaç cezasına çarptırmış, ayrıca onu geldiği yere, yani Yemen’e sürgün etmekle tehdit etmiştir.

Biz gelelim Aşere-i Mübeşşere’ye: Kimdir bu on kişi? Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Sa’d bin Ebi Vakkas, Said bin Zeyd, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvam, Ebu Ubeyde bin Cerrah, Abdurrahman bin Avf. Bu isimlerin Aşere-i Mübeşşerelikleri nereden geliyor? Sözde Hz. Peygamber’in konu ile ilgili hadislerine dayanıyor. Peki, bu hadisler doğru mudur? Valla emin değilim. Ancak Ehli- Sünnet âlimlerinin büyük kısmı “Evet doğru” diyor. En azından, bize, İmam-Hatip Liselerinde böyle öğretilmiştir. Zira bizim öğrencilik yıllarımızda İmam-Hatip liselerinde okutulan ders kitaplarında konuya ilişkin hadisler vardı. En azından benim ilk ezberlediğim hadislerden birisi; şu meşhur “Ashabî ke’nnücûmî…” hadisidir. Aşere-i Mübeşşere hakkında ise laf söyleyenlerin dilini keserler(di) bu ülkede! Çünkü bu ülkenin camilerinde onlardan bir kısmının isimleri, ”Allah” ve “Muhammed” isimlerini taşıyan levhalarla yan yanadır. Hasankeyf’de tarihi bir caminin giriş kapısının üstünde bu on kişinin isminin taşa kazındığını (yontulduğunu) bile gördüm ben…

Ben bir ilahiyatçı değilim. Sadece İlahiyatçıların yalancısıyım! Ancak normal bir akla sahip olduğumu sanıyorum. Bu bakımdan benim yaklaşımların, genelde nakilcilik üzerine değil, akılcılık üzerine kuruludur. Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, konuya ilişkin hadisin uydurma olduğunu söylüyor. Yaşar Hoca, kitabında III. Halife Osman’ın, yetersizliklerini, kötü ve kayırmacı idaresini anlatırken, onun, İslam’ın ilk kadın şehidi Sümeyye’nin oğlu Ammâr bin Yasir’e “Ey Sümeyye denen karının çocuğu! Sen, bizim aleyhimizde yalanlar söylüyorsun.” diyerek ileri yaşlara gelmiş Ammâr’ı yere serdirip dövdürdüğünü söyledikten sonra şöyle diyor: “Peygamber’in sevgilisi unvanını almış Ebu Zer gibi, Ammâr gibi sahabîlere, uydurma bir hadisle aşere-i mübeşşere’de (cennetle müjdelenenlerden) olduğu iddia edilen Osman’ın reva gördüğü vahşet ve dehşet buydu”(1).

Aşere-i Mübeşşere konusundaki hadisin uydurma olup olmadığını tespit etmek bizim görevimiz değildir. Konuya ilişkin hadisin sahih olup olmadığını ortaya çıkarmak, bu ülkenin sözde büyük din âlimlerinin işidir. Ancak şu kadarını söyleyelim ki; bugün güvenilir kaynak olarak kabul edilen, örneğin “Kütüb-ü Sitte” yani “Güvenilir Altı Hadis Kitabı” olarak kabul edilen kaynaklar bile uydurma hadislerle doludur. Güvenilir hadis kitaplarından olan ve İmam Malik tarafından yazılan “el-Muvatta” isimli hadis kitabı hakkında verilen bilgiler, bizim ne demek istediğimizi çok güzel anlatmaktadır. Mısırlı Hadis Alimi Mahmud Ebu Reyye’den aktaralım:

Onun kitabı hakkında İmam Şâfi’î şunu söyler: “Allah’ın Kitabı’ndan sonra en sahih kitap Malik’in ‘Muvatta’ sıdır.” Şah Veliyyullah Dehlevî ise şöyle diyor: “İncelemeyle ortaya çıkan, hadis kitaplarının ilk tabakasının şu üç kitapla sınırlı olduğudur: Muvatta, Sahih’i Buhârî ve Sahîh-i Müslim. İkinci tabakadaysa bu üç kitabın sıhhat derecesine ulaşamayan şu kitaplar yer alır: Sünen-i Ebî Davud, Sünen-i Tirmizî ve Sünen-i Nesâi…” Ebu Bekr b. El-Arâbî (ö.543); “Hadiste Muvatta ilk asıldır. Sahih-i Buhârî de ikinci asıldır…”der.

Malik rivayet ettiği yüz bin hadisten on binini Muvatta’ya almıştır. Bilahare onu her yıl Kur’an ve Sünnet (ameli sünnet) muvacehesinde gözden geçiriyor, bazı hadisleri atıyordu. Sonunda müsned hadis sayısı beşyüze kadar indi. İbn el-Hebbâb der ki: “Malik, Muvatta’daki hadisleri Kur’ân ve sünnet esaslarına vurmaya devam etti. Ta ki bunların sayısı beş yüze indi.” İbn Ferhûn ise şöyle diyor: “Atîq ez-Zührî der ki: Malik Muvatta’-ya yaklaşık on bin hadis aldı. Bunları her sene gözden geçiriyor ve bazılarını atıyordu. Sonuçta bu kadar az hadis kaldı. Eğer biraz daha yaşasaydı tamamı atılabilirdi.” ez-Zerqanî ise şunu söyler: “O, kitabını her yıl gözden geçirerek; hadislerin sadece Müslümanlara uygun ve Din’de sağlam olanlarının kalmasını istiyordu.” el-Hîrâs der ki; “Malik’in “Muvatta”sı dokuz bin hadisten müteşekkildi. Sonra onları ayıklamaya devam ederek, beş yüz hadise kadar indirdi.”(2).

İmam Malik’in “el-Muvatta” isimli hadis kitabı hakkındaki görüşler, bunlarla da sınırlı değildir. Mahmud Ebu Reyye, kitabının devam eden sayfalarında da bu görüşleri aktarmaya devam etmiştir. Netice olarak İmam Malik’in “Muvatta” isimli eserinin orijinalinde bulunan 500 hadis hakkında şunlar söylenebilir: 1- Evet, bu hadisler son derece sahihtir. Çünkü İmam Malik, bu hadisleri, rivayet ettiği yüz bin hadis içinden eleyerek kitabına almıştır. 2- Hayır, bu hadisler sahih değildir. Çünkü eğer İmam Malik’in ömrü yetseydi, en azından bu 500 hadisin bir kısmını daha ayıklardı.

Buradan hareketle varılacak kanaat şudur: Bugün güvenilir olarak kabul edilen hadis kitapları bile uydurma hadislerle duludur. Dolayısıyla hadislerle amel edilirken, özellikle hadislerden hüküm çıkarılırken kılı kırk yararcasına dikkat edilmeli, hadislerin Kur’an’ın ruhuna ve mantığına uygunluğu, bütün ayetlerle tek tek karşılaştırılmak suretiyle denetlenmelidir. Kur’an ayetleri ise, bugünkü bilimsel bilgilerin ışığında mutlaka yeniden yorumlanmalı ve Kur’an tefsirleri, İsrailiyatın tasallutundan bir an önce kurtarılmalıdır.

Güvenilir kaynak olarak kabul edilen “el-Muvatta” isimli eser hakkında verilen bunca bilgiden sonra “Aşere-i Mübeşşere” hakkındaki hadislere ve “Ashabım yıldızlar gibidir…” şeklindeki hadise sahih nazarıyla bakılabilir mi, onu okuyucuların imanlarına, vicdanlarına ve iz’anlarına havale ediyorum. Bana sorarsanız, ben bu ve benzeri hadislere şüphe ile yaklaşıyorum. Beni bu konuda şüpheye ve kuşku duymaya yönelten sebepler ise şöyledir:
1. “Aşere-i Mübeşşere” tabiri, ilahi bir söylem değildir. Yani Kur’an ayetlerinde ne böyle bir tabir, ne de bu tabirin içine kimlerin dâhil olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Böyle olunca, insan üretimi olan bu konudaki bilgi ve rivayetlere ihtiyatla yaklaşmak aklın gereğidir.
2. Cennete koyma ve Cehennem’e atma yetkisi, Allah’ın yetkisinde olan bir konudur. Bu bakımdan aynı zamanda Allah’ın kulu olan bir peygamber, Allah’a ait olan bir yetkiyi kullanmaya cür’et edemez. Çünkü peygamberler, Allah’tan aldıkları yetki oranında söz sahibidirler. Dolayısıyla Hz. Peygamber, Allah adına hiç kimseye söz verip kefil olamaz(3).

3. Cennet nimeti, geleceğe ilişkin bir nimettir ve cennet hakkındaki bilgilerimiz, sadece Kur’an’ın vermiş olduğu bilgilerle sınırlıdır. Yani cennet nimeti, bütün insanlar gibi Hz. Peygamber için de geleceğe ilişkin gaib bir bilgidir. Peygamberlerin ise kendileri için gaib olan bir bilgiyi bilmeleri mümkün değildir(4). Gaybı ve geleceği bilme kudreti, sadece Allah’a ait olan bir kudrettir(5).

4. Aşere-i Mübeşşere denilen grubun içine giren on kişinin tamamının, Muhacir olduğu dikkate alınırsa, bu konuda Hz. Muhammed’i ve diğer Muhacirleri bağrına basan Medineli Ensar’a haksızlık yapıldığını görürsünüz. Dolayısıyla; Hz. Peygamber’in, Ensarı dışarıda bırakmaktan öte, ashabını kategorize eden böyle bir yaklaşımda bulunması bizzat Hz. Peygamber’e ithamdır, hakarettir. Hz. Peygamber’in ashabından bazılarını biraz daha sevdiği ve onlara çeşitli lakaplar verecek kadar samimiyet gösterisinde bulunduğu muhtemelen doğrudur. Ancak onlardan bir kısmını cennetle müjdeleyecek kadar ileri gittiğini ve bu konuda Allah’a ait olan bir yetkiyi kullanmaya tevessül ettiğini düşünemiyoruz.

5. Aşere-i Mübeşşere’ye mensup olduğu söylenen kişilerin ortak paydalarından birisi de Arap olmaları ve Kureyş kabilesine mensup bulunmalarıdır. Oysa o tarihlerde bile (Selman-ı Fârisî örneğinde olduğu gibi) Hz. Peygamber’in yakın çevresinde Arap kökenli olmayan büyük sahabîler bulunmakta idi. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in ırkçılık çağrışımları yapacak şekilde sadece kendi kabilesi olan Kureyş’ten bazı kişileri cennetle müjdeleyerek onlara paye vermesi, bizatihi peygamberlik kurumuna yakışan bir davranış değildir.

6. Aşere-i Mübeşşere denilen grubun içinde sadece erkeklerin bulunuyor olması da bu konudaki rivayetin uydurma olduğunu düşündürmektedir. Oysa Hz. Peygamber’in yanında/yakınında eşi Hz. Hatice ve İslam’ın ilk kadın şehidi Hz. Sümeyye gibi büyük sahabe kadınları da vardır. Öte yandan Hz. Peyamber’in eşleri, Kur’an da “Mü’minlerin Anneleri” olarak nitelendirilmiş muhterem kadınlardır. Her nedense Aşere-i Mübeşşere’nin içine bu kadınlardan hiçbirisi girememiştir.

4, 5 ve 6 numaralı paragraflarda öne sürülen sebepler, bizzat Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamber’in sahih olan hadislerinde, örneğin Vedâ Hutbesi’nde dile getirdiği ilkelerle de ters düşmektedir. Zira Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdâr olandır”(6).

Hz. Peygamber Veda Hutbesi’nde şöyle diyordu:

“Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz.”

Dolayısıyla; hem Aşere-i Mübeşşere kavramı, hem de bu kavramın içine sadece Arap kökenli Kureyş kabilesine mensup muhacir erkeklerinin dâhil edilmesi, Kur’an’a ve sahih hadislere, örneğin Vedâ Hutbesi’nde dile getirilen esaslara aykırı bir durumdur.

Öte yandan Aşere-i Mübeşşere olarak nitelenen tabirin içine sokulan kişilerin bazıları ile büyük sahabeler arasında gösterilen insanlarda öyleleri de vardır ki; onların yaptıklarını ve sebep oldukları olayları, bırakın sahabe, İslam’a düşman kişiler bile yapamazlar! Ancak ne yazık ki; bu insanların o yönleri Müslümanlara pek anlatılmamaktadır. Ya da Müslümanlar bu bilgilere fazla itibar etmemektedirler. Oysa büyük insanların sebep oldukları olaylar da büyüktür. Ve ne yazık ki; sahabenin sebep olduğu, İslam’a ve Müslümanlara zarar veren bu büyük olayların çoğunluğu, belki de İslam’a ve Müslümanlara hizmet amacıyla sebep olunmuş olaylardır. Ya da bu tür olaylara öyle bir kılıf giydirilerek olayın müsebbipleri masum gösterilmeye çalışılmıştır.

Bu konuda Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri bölümü Başkanı Prof. Dr. Ahmet Akbulut tarafından kaleme alınmış “Sahabe Dönemi İktidar Kavgası” ve Yaşar Nuri Öztürk tarafından yazılmış “İmamı Âzam Ebu Hanife” isimli kitaplara bakılabilir. Bu iki kitaplardan hareketle birkaç örnek vermek gerekirse;

Aşere-i Mübeşşere’ye mensup kişilerden ilk halife, Ebu Bekir, halifeliği seçimle değil, defacto bir durumla, yani oldubittiye getirerek ele geçirmiştir. Biat, yani tercih veya seçim diyebileceğimiz olay ise arkadan gelmiştir. Zira Hz. Peygamber henüz defnedilmeden Ensar’ın Beni Saide Çardağı’nda toplanıp müminlerin emirinin kim olduğunu kendi aralarında tartıştıklarını haber alan Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer derhal oraya intikal ediyorlar. Yolda karşılaştıkları Ebu Ubeyde bin Cerrah’ı da yanlarına almayı ihmal etmiyorlar(Bu üç ismin de Aşere-i Mübeşşere içinde olduklarını unutmayınız). Rivayete göre Ensar ikna edilerek! Ebu Bekir halife oluyor. Olayı öğrenen Hz. Ali uzun süre biat etmiyor. Hz. Ali, çok daha sonra tehdit altında biat ediyor. Hz. Ebu Bekir, uzun süre Hz. Peygamber’in mirasını kızı Hz. Fatma’ya vermiyor. Bu sebeple Hz. Fatma ve eşi Hz. Ali Ebu Bekir’e küsmüşlerdir.

Ebu Bekir’in yapmış olduğu hatalardan birisi de, ölürken yerine Hz. Ömer’i aday göstermesidir. Hz. Ebu Bekir’in oğlu Muhammed, Hz. Osman’ı öldürenlerin elebaşıdır. Osman’ı sakalından yakalayarak ilk o tartaklamış ve sersemletmiştir. Kızı ve aynı zamanda Hz. Peygamber’in eşi olan Hz. Aişe, Hz. Osman’ın evinin sarıldığını ve öldürülmek üzere olduğunu bile bile olaya müdahale etmek yerine Mekke’ye hacca gitmiştir. Hatta Osman’ın uygulamalarından şikayetçi olan Müslümanların hakkını savunma adına ona hakaretler yağdırmaktan geri durmamıştır…

Ebu Bekir’in tercihiyle halife olan Hz. Ömer, halife olduğunda Hz. Ali’nin soyuna ve Haşimilere hiçbir kamu görevi vermemiştir. Ölürken aday göstermemiş ama “Eğer Ebu Ubeyde yaşıyor olsaydı onu aday gösterirdim” diye sayıklamıştır(7). Ebu Ubeyde olmayınca Ömer başka isim gösterememiş ancak en azından tamamı Aşere-e-i Mübeşşere içinde yer alan ve Kureyş’e mensup kişilerden oluşan altı kişilik bir seçici kurul (sözüm ona şûrâ) oluşturmuştur. O kurul da bilindiği gibi Hz. Ali’yi değil, Hz. Osman’ı halife seçmiştir. Zaten orada da dananın kuyruğu kopmuş ve Müslümanlar arasında, daha doğrusu Hz. Osman’ın mensubu bulunduğu Emevilerle Hz. Ali’nin mensup olduğu Haşimiler arasında bir iç çekişme ve hatta iç savaş başlamıştır. İşte bu çekişme sırasında Aşere-i Mübeşşere’ye dâhil olan Talha bin Ubeydullah ve Zübey bin Avvam devreye girmiş, başlangıçta Hz. Ali’nin yanında yer alan bu iki şahsiyet, Hz. Ali’den umdukları makam ve mevkii alamayacaklarını anladıklarında karşı safa, yani Muaviye’nin tarafına geçmişlerdir. Yanlarına Hz. Aişe’yi de alıp Hz. Ali’ye karşı ünlü Cemel Savaşı’nı yaparak binlerce masum Müslüman’ın telefine sebep olmuşlardır. Bu arada aynı savaşta kendileri de öldürülerek saf dışı edilmişlerdir.

Aşere-i Mübeşşere’ye mensup kişilerden III. İslam Halifesi Hz. Osman’ı hep Hafızı Kur’an ve Hz. Peygamber’in iki kızı ile de evlendiği için “İki Nurlu Adam” anlamında “Zin nureyn” olarak biliriz. Öte yandan, onun zengin bir tüccar olduğu ve sahip olduğu zenginliği İslam’a hizmet yolunda sarf ettiği de söylenir. O, ayrıca Kur’an nüshalarını çoğalttığı için de saygıya layık görülür. Elhak bunların çoğu doğrudur da…

Ancak öncelikle söylemek gerekirse Hz. Peygamber’in kızlarıyla evli olmak, insana ayrıcalık ve saygı kazandırmaz. Unutmayalım ki; Peygamberlik geldiği sırada Hz. Peygamber’in iki kızı, İslam’ın en azılı düşmanı olan amcası Ebu Leheb’in oğullarıyla evliydi. Kayınpederleri olan Hz. Muhammed’e peygamberlik geldiğinde bu adamların yaptıkları ilk iş, karılarını, yani Hz. Peygamber’in kızları olan eşlerini boşamak oldu. Dolayısıyla eğer Hz. Peygamber’in kızlarıyla evli olmak bir ayrıcalık idiyse, müşriklerle mücadele edilirken amca Ebu Leheb ile onun Hz. Peygamber’in damatları olan oğullarına ayrıcalık tanınmak gerekirdi. Oysa hayır; Ebu Lehep, Allah’ın Kur’an’da lanetlediği ve bedduâda bulunduğu bir kişidir. Dolayısıyla Hz. Osman’ın, Hz. Peygamber’in kızlarıyla evlenmiş olması, onun adına bir ayrıcalık ve üstünlük vesilesi olamaz.

Öte yandan Hz. Osman, devlet dairelerine ve resmi görevlere genelde yakın akrabalarını tayin eden, bu konuda Ümeyye oğullarının (Emeviler) etkisinde kalan bir adamdır. Hilafeti sırasında, hep, Ebu Bekir’in ve Ömer’in çevresinde olanlara görev vermemekle övünmüştür. Yukarıda bir örneğini verdiğimiz üzere; büyük sahabilere bile zulüm ve işkence uygulatmış birisidir. Anlaşamadığı, sevmediği ve sürekli mücadele ettiği kişilerin başında Hz. Peygamber’in diğer damadı Hz. Ali ve eşi Hz. Aişe gelmektedir. Öldüğünde yakın çevresinde bulunanlar gibi onun da korkunç servetler edindiği yönünde bilgiler bulunmaktadır.

İbn Sa’d’e göre; Osman otuz milyon beşyüz bini kendi özel hazinesinde olmak üzere, otuz milyon altıyüz elli bin dirhem (birkaç ton altına denk) para, Ebu Zer’in bir kulübede yaşamak zorunda bırakıldığı Rebeze’de bin develik bir sürü ve bin köle bırakmıştır(8).

Daha da ilginci, Medine halkı, özellikle Medine’nin asıl yerlileri olan Ensâr, Osman’ın, Müslümanların gömülü bulunduğu Bakî’ Mezarlığına defnedilmesine izin vermemiştir. Bakî’in bitişiğinde bulunan ve Haşşukevkeb adlı bir Yahudi mezarlığına defnedilmiştir(9).

Hz. Ali’nin ise Hz. Peygamber’den hemen sonra hilafeti ele geçiremememin vermiş olduğu üzüntü içinde “Muhammed’in mirasını bizim dışımızda birileri yiyor” (10) diye hayıflanıp iç geçirdiği, daha sonra da bu konuda güç kullanarak siyasi mücadeleye giriştiği, Hz. Aişe’nin ise Hz. Ali’ye karşı çıkıp, hilafet konusunda Hz. Osman’dan sonra Talha’yı işaret ettiği zaten biliniyor.

Aşere-i Mübeşşere’ye mensup olduğu söylenen Sa’d bin Ebi Vakkas’ın, kurmuş olduğu Kûfe kentinde valilik yaparken gulûl suçu işlediği, yani hazine malından aşırdığı için Hz. Ömer tarafından görevden alındığı konusunda bilgiler vardır(11).

İşte size Aşere-i Mübeşşere’den kısa bir kesit. Allah cümlesinin ve cümle Ümmeti Muhammed’in taksiratını affetsin. Anlaşılan; bu dünyada Peygamberler dışında hiç kimse kusursuz ve suçsuz değildir. Hatta bazen onların da hata yaptıkları olmuştur. Bu sebeple, ne yalan yanlış bilgi ve rivayetlerle insanları masum görüp ilahlaştırmak doğru bir hareket tarzıdır, ne de bazı kusurlarından dolayı, onların yapmış oldukları büyük hizmetleri görmezden gelmek. İnsana salt insan nazarıyla bakmak, zaten doğru değerlendirme yapma konusundaki birçok problemin kendiliğinden bertaraf edilmesini sağlayacaktır. Umarız, biz de böyle bir yazı yazmakla hata etmiş değilizdir…

6 Ekim 2009
Ömer Sağlam
——————-
1-Yaşar Nuri Öztürk, İmamı Âzam Ebu Hanife, s, 98, 6. Baskı, Yeni Boyut yayınları, İstanbul, 2009.
2- Bk. Mahmud Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması-Hadis Müdafaası, Türkçesi, Muharrem Tan, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1988, s, 322.
3- Örn. Bkz. Hûd 11/31, En’âm 6/50, 66, 104, 107, …
4- bk.Hûd 11/31, En’âm 6/50.
5- bk. En’âm, 73; Tevbe, 94, 105; Ra’d, 9, …
6- Hucurât, 49/13.
7- Ebu Ubeyde Bin Cerrah’ın, Ebu Bekir ve Ömer ile bir olup Beni Saide Çardağı’nda Ensar tarafından yapılmakta olan toplantıyı bastıklarını unutmayın. Demek ki bu üçlü, hilafet konusunda kendi aralarında bir trio oluşturmuşlar. Tabiri caizse, sırayla halifelik yapma konusunda kendi aralarında bir centilmenlik anlaşması yapmışlar.
8- Yaşar Nuri Öztürk, age, s, 99-100.
9-Age, s,99.
10- Age, s, 102.
11- Age, s, 149.

Exit mobile version