Site icon Turkish Forum

Ergenekon Amerikancılık ve sol

  - ergenekon1

 [İnan Kahramanoğlu / Türk Solu Dergisi]

 

CIA şeflerinden Graham Fuller’in “İkinci Cumhuriyet” tezlerinin 12 Eylül’den hemen sonra Mehmet Altan gibi liberal solcular tarafından dillendirilmesi ABD’nin Kemalizmi tasfiye planının sol içindeki rotasıdır. ABD antiemperyalist, bağımsızlıkçı ve Kemalist bir sol değil İkinci Cumhuriyetçi ve “demokrat” bir sol istemektedir. Bu sol bugünkü sol liberalizmdir. Tabii buna artık sol denilebilirse.

Şeriatçı hareket ise zaten başından itibaren Kemalizmi reddetmektedir ve bu doğrultuda demokratikleşme ve inanca özgürlük söylemiyle “otoriter ve yasakçı” Kemalist rejime karşı “demokrasi” mücadelesini başlatır.

Solun geleneksel kavramlarının yerine insan hakları, demokrasi, özgürlük gibi Amerikan emperyalizminin ideolojik kavramları ikame edilmiş ve sol, Şeriatçı-liberal ittifakının doğal bir bileşeni haline getirilmek istenmiştir. Sonuçta bir yanda tümüyle bu cepheye dahil bir sol ortaya çıkmış, bu cephenin dışında kalanlarda da büyük bir ideolojik savrulma meydana gelmiştir.

Türk solunun antiemperyalist ve bağımsızlıkçı çizgisine geri dönmeden bu kıskaçtan kurtulması ise mümkün değildir. 12 Eylül sonrasının sol içindeki en büyük yanlışı Kemalizmi aşma ve süreç içinde onu reddetme anlayışıdır. Sol, öncelikle bu yanlışı aşmakla yükümlüdür. Bunu başaramayan bir sol, ya liberal sol örneğinde olduğu gibi tümüyle ajan bir unsur haline gelecektir ya da bugünkü biçimiyle mücadelenin tümüyle dışında bir pasif izleyici olmaktan öteye gidemeyecektir.

 

12 Eylül devam ediyor!

Ahmet Altan yönetimindeki Taraf gazetesinin Ergenekon operasyonuna giden süreçte izlediği yayın çizgisi ve adeta bir istihbarat bülteni kıvamındaki “habercilik anlayışı” sol içinde de büyük bir tartışmayı tetiklemiş durumda. Öyle ki 12 Eylül sonrasındaki politik duruşlarını tümüyle Atatürk ve Ordu düşmanlığı üzerine kuran ve son yıllarda da milliyetçiliği hedef tahtasına oturtan sol kesimler bile Ergenekon operasyonunda “tarafsız” kalmayı seçip Taraf gazetesi üzerinde somutlaşan AKP-liberal ittifakına da açıktan karşı çıktılar.

Neredeyse tüm sol kesimlerin anlaştığı ortak nokta; Ergenekon operasyonunun Türkiye’nin demokratikleşmesine hizmet etmediği, operasyonun ABD kaynaklı olduğu ve AKP’nin kendi iktidarını tesis etmek için muhalif güçleri sindirdiği gerçeğiydi.

Can Dündar gibi kimi isimler ve TKP gibi siyasi partiler ise daha da ileri giderek bu operasyonun 12 Eylül rejiminin benzeri bir faşist uygulama olduğunu söylediler.

Ancak bütün bu saptamalar büyük ölçüde doğru olmasına rağmen bu tartışmanın hem tarihsel açıdan hem de güncel olarak bir eksene oturtulması mümkün olmadı. Bu yapılamadığı için de operasyona karşı tarafsız kalmak gibi bir “tarafsızlık” politikası en doğru seçenekmiş gibi sunuldu ve bu tavır hâlâ devam ediyor.

Bu da çok şaşırtıcı değil zira yukarıda da söylediğimiz gibi bu operasyonu tarihsel arka planı içinde doğru bir eksene oturtmayan siyasi analizlerin sonuçta doğru bir politik duruşa yol açması da beklenemezdi.

O nedenle 12 Eylül’le başlayan süreci, Soğuk Savaş konjonktürünün ABD dış politikasını, Sovyetler’in yıkılışını ve bugüne kadar gelen süreci tarihsel bağlamında yerli yerine oturtmak gerekmektedir.

Ergenekon operasyonu gerçekten de AKP’nin boyunu çok aşan bir operasyon ve doğrudan ABD’nin kontrolünde yürütülüyor. O nedenle 12 Eylül faşizmi benzetmesi bir ölçüde doğru olmakla birlikte bir yanıyla da eksik ve yanıltıcı olmakta. Zira bugün 12 Eylül faşizminin benzeri bir süreç değil tam tersine 12 Eylül rejiminin kesintisiz devam ettiği bir süreçle karşı karşıyayız.

Bu tespitin devamında ise 12 Eylül rejiminin kuruluş gerekçelerini ve hedeflerini yeniden ele alma ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Esasen Türk S olu 1980 sonrası süreçte 12 Eylül’ü hep gündemde tuttu ancak aradan geçen süreç 12 Eylül’ün gerçek niteliğiyle kavranmasına yol açmaktan ziyade bir “baskı, mahpus, zulüm” ekseninden öteye gidemeyen bir antifaşizme yol açtı. Bu ise 12 Eylül’ü yaratan ve bugün de devam eden sürecin kavranmasını ve buna karşıt bir sol seçeneğin yaratılmasını tümüyle engelledi. Daha da kötüsü sol 12 Eylül ve ondan önce 12 Mart’la ortaya çıkan faşist darbeler rejimini doğrudan Kemalizme malederek 12 Eylül’ün hesabını Kemalizmden sormak gibi yanlış bir yola da saptı.

Şimdi liberallere cephe alan sol da dahil olmak üzere burası solun liberallerle buluştuğu ortak nokta olmaktadır; Kemalizm düşmanlığı.

Liberal ya da sol-liberal olarak tanımlayabileceğimiz kesimler bu çizgiyi normal mecrasında ilerleterek AKP ile birlikte ve arkalarına ABD emperyalizminin desteğini de ekleyerek Kemalizmi ve onun ulus-devlet modelini ortadan kaldırmaya giriştiler.

O halde en başta söylenmesi gereken bu operasyonun hedefinin Kemalizmi tümden ortadan kaldırmak, Kemalist rejimin koruyucusu Ordu’yu yok etmek ve ulus-devlet modelini ortadan kaldırmak olduğudur. Zaten hesaplaşmanın tarafı olan güçlere basitçe bir bakış bile bu gerçeği ortaya koymaktadır.

Sol ise bu süreçte 12 Eylül’ün hedefi olan Türkiye’nin üniter devlet yapısını yok etme ve Cumhuriyet’i tasfiye ederek yerine Kürt-İslamcı bir rejim kurma operasyonunu kavramak bir yana bugüne kadar 12 Eylül’le aynı kulvarda Kemalizme, Ordu’ya ve ulus devlet modeline bayrak açtı. ABD’nin Türkiye tasarımı ile tümüyle uyuşan bu politik çizgisine rağmen yine de Amerikan karşıtı olduğunu söyleyebildi. Bu, derin bir çelişki olarak bugün de ortada durmaktadır.

AKP sadece işçi düşmanı mı?

Böyle olunca da solun AKP karşıtlığı AKP’nin işçi düşmanı neoliberal ekonomi politikasını eleştirmeye odaklanan bir çizgiyle sınırlı kaldı. AKP’nin piyasacı ve neoliberal çizgisinin eleştirmeye elbette söylenecek bir şey yok ve zaten Türkiye’nin 12 Eylül ve 24 Ocak kararları ile girdiği ekonomik yönelim Özal’la başlayıp AKP ile devam eden bir süreklilik içinde otuz yıllık bütün sağ iktidarların ortak özelliği oldu.

Oysa AKP’nin misyonu tümüyle bambaşkaydı. Solun bir türlü anlayamadığı gerçek de budur. Sol için AKP Özal’la başlayan 12 Eylül piyasacılığının devamıdır. Ama sadece bu kadar.

AKP’nin Türk milli devletini ortadan kaldırıp yerine Amerikancı bir Kürt İslamcı faşist rejim kurma niyeti, milliyetçiliğe düşman solun göremediği bir gerçektir. Solun saplanıp kaldığı Kürtçü çizgi de bu gerçeğin farkına varmayı tümüyle imkânsız hale getirmiştir. Dolayısıyla Türk Solu AKP’nin iktidara geldiği günden beridir “işçi düşmanı AKP” sloganına takılıp kalmış ve bunun sonucu olarak da mevcut mücadelenin dışında konumlanmıştır. Kürt sorunu noktasında AKP’ye getirdikleri eleştiri de ne yazık ki AKP ve ABD’nin yapmak istedikleri ancak toplumsal tepki ve Cumhuriyet’in yarattığı birikimi aşma noktasındaki sıkıntılarından kaynaklanan eksiklikleridir. Dolayısıyla Kürt sorununda solun bugüne kadar AKP’yi eleştirmek adına yapabildiği tek şey AKP’den daha cesur bir Amerikancılık olabildi.

Türban ve AKP kapatma davası gibi pek çok konuda bu tür bir solculuğun hâlâ ABD-AKP cephesinin değirmenine su taşıdığını da söylemek gerekmektedir.

Ergenekon kapsamında tutuklanan emekli generallerse antiemperyalizm, sosyalizm vb konularda ciddi bir politik altyapıları olmamasına rağmen ABD emperyalizminin Soğuk Savaş sonrası konjonktüründeki asıl hedefini algılayan ve buna karşı da kendi çaplarında birşeyler yapmaya çalışan isimlerdir. Hem görevde oldukları dönemde hem de emekli olduktan sonra sürdürdükleri ulusalcı duruş pek çok açıdan eleştirilebilir olsa da sadece bu isimlerin hedef tahtasına konması bile ABD’nin asıl tehdidi bugünkü sol kesimler olarak değil bu isimlerle özdeşleşen Ordu ve Ulusal Güçler olarak gördüğünü göstermektedir.

Yani ABD’nin en büyük düşmanı olması gereken Sol, ABD’nin bölgesel planlarını görme ve buna karşı durma noktasında tümüyle çıkışsız bir yola girdiği için tehlike olmaktan çıkmıştır. Hatta liberal sol örneğinde olduğu gibi bu tür bir solculuk katıksız bir Amerikan destekçiliğine kadar varmıştır. Diğer tarafta ise ABD’nin Kürt devleti kurma, üniter yapı karşıtlığı ve Kemalizm düşmanlığına dayanan politik çizgisinin farkına varan ve buna karşı her sıradan Türk vatandaşının yapması gerekeni yapıp bu güçlerle mücadeleye girişen emekli askerler bulunmaktadır.

Ancak ulusal mücadelenin tümüyle dışında konumlanmış bir solun önderliği üstlenemediği süreçte, toplumsal muhalefetin örgütlülük düzeyi ve politik derinliği sonuçta siyasi tecrübesi ve politik deneyimi yetersiz olan ama asker kökenli olmaları nedeniyle toplumsal itibarı yüksek bu insanların böylesi kritik bir süreçte toplumun önüne lider olarak çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Bu da aslında en çok solun ayıbıdır.

Oysa Sol 12 Eylül’le girilen süreci doğru biçimde kavrayıp ulusal bir çizgiye oturabilseydi bugün toplumda ABD’nin ulus-devlet ve cumhuriyet düşmanı politikalarına tepki olarak gelişen ve neredeyse %90’larla ifade edilen ABD düşmanlığını örgütleyecek tek güç olarak ortaya çıkabilir ve sol bir iktidar fırsatı da yakalanabilirdi. Sol’un ayağına kadar gelen böylesi bir tarihi fırsat ne yazık ki kolayca harcandı.

BOP ve ABD’nin bölgesel hakimiyet planı

Bugün sokaktaki sıradan vatandaşın bile farkına vardığı ama solun nedense bir türlü farkedemediği gerçek; ABD’nin BOP projesi içinde yeni bir Türkiye tasarladığıdır. Türkiye’deki Amerikan karşıtlığının bu denli yükselmesinin de temel sebebi budur. Bu Türkiye; üniter yapısı parçalanmış, Cumhuriyet rejimi yıkılmış, Kıbrıs’tan vazgeçmiş, Ermeni tezlerini kabul etmiş, Kürt devletine razı olmuş, bölünmüş ve parçalanmış bir ülkedir.

Gerçekten de Soğuk Savaş sonrasında daha da belirginleşen biçimde ABD, Türk milli devletini ve onun kurucu ideolojisi olan Kemalizmi düşman olarak tespit etmiştir. Paul Henze ve Graham Fuller gibi CIA şeflerinin bu tarihlerde Kemalizm aleyhine demeçleri duyulmaya başlanmıştır. 12 Eylül, Özal dönemi ve bugünkü AKP iktidarı bu kurgunun devamıdır.

12 Eylül’den bahsettiğimizde ister istemez Soğuk Savaş konjonktürünü de yeniden hatırlamak gerekmektedir. Sovyetler’e ve sosyalist tehlikeye karşı konumlanan ABD Türkiye’de solu yok etmeyi planlamakta ve Sovyetlere karşı oluşturmak istediği Yeşil Kuşak çerçevesinde de siyasal İslamcı güçleri iktidara taşımak istemektedir. Siyasal İslam, ABD denetimine alınacak ülkelerde milli direnci yok edecek ve dinselleştirilmiş toplumlar ve rejimler ABD’nin bölgesel planlarının sadık birer bekçisi olacaklardır. Tıpkı Suudi Arabistan benzeri Arap şeyhlikleri gibi.

Burada düğmeye basan ABD, Türk siyasetini yeniden şekillendirme arayışına girer. 12 Eylül rejimi ile, ilk hedef olan sola karşı operasyon başlatılır. Operasyonun birinci ayağı solun şiddet ve terörle ezilmesi ve marjinalleştirilmesidir. Aslında süreç 12 Mart’la başlamıştır ve 12 Eylül son darbeyi vurmak için gelmiştir.

Bu süreçte sola yönelik ikinci Amerikan tuzağı devreye sokulur ve o güne kadar kendisini Kemalizmin doğrudan devamcısı olarak adlandıran sola karşı yeni bir “sol” piyasaya sürülür. Bu sola göre 12 Eylül de tıpkı 12 Mart gibi resmi ideoloji olan Kemalizmin ve onun bekçisi olan ordunun eseridir. Ama ne hikmetse resmi ideolojinin savunucusu Kemalist partiler yerine 12 Mart’ta iktidar sağcı ve Atatürk düşmanı güçlere teslim edilmiş, 12 Eylül’den sonra ise Özal’la başlayan sağcı iktidarlar Atatürkçü bir iktidar özlemini neredeyse imkansız hale getirmiştir.

Solu bu şekilde tasfiye eden ABD operasyonunun diğer hedefi ise siyasal İslamın iktidara taşınmasıdır. Bu noktadan itibaren tarikatların iktidar yürüyüşü başlatılmıştır.

Sovyetlerin yıkılışı Soğuk Savaşı bitirse de ABD’nin önünde bu sefer milli devletler ciddi birer tehlike olarak belirmiştir. Dolayısıyla ABD açısından eski ittifak güçleri ulus devlete karşı da önemli bir koz olarak kullanılacaktır. AKP’nin 2002’de birkaç ay içinde kurdurulup iktidara taşınması da bunun içindir. AKP bugüne kadar ki sağcı gelenek içinde en Batıcı ve en İsrail dostu harekettir ve tam da ABD’nin istediği biçimde yola devam etmektedir.

ABD’nin “ortak akıl”ı

AKP-liberal ittifakının temelleri de aslında 12 Eylül’le birlikte atılmıştır. CIA şeflerinden Graham Fuller’in “İkinci Cumhuriyet” tezlerinin 12 Eylül’den hemen sonra Mehmet Altan gibi liberal solcular tarafından dillendirilmesi ABD’nin Kemalizmi tasfiye planının sol içindeki rotasıdır. ABD antiemperyalist, bağımsızlıkçı ve Kemalist bir sol değil İkinci Cumhuriyetçi ve “demokrat” bir sol istemektedir. Bu sol bugünkü sol liberalizmdir. Tabii buna artık sol denilebilirse.

Şeriatçı hareket ise zaten başından itibaren Kemalizmi reddetmektedir ve bu doğrultuda demokratikleşme ve inanca özgürlük söylemiyle “otoriter ve yasakçı” Kemalist rejime karşı “demokrasi” mücadelesini başlatır.

Dolayısıyla 12 Eylül’le birlikte ABD tarafından ortaya salınan ve desteklenip biraraya getirilen liberal ve Şeriatçı kesimlerin, ABD’nin BOP’u gerçekleştirmek için topyekün saldırıya geçtiği bir dönemde açık bir işbirliği sergileyip ABD cephesindeki yerlerini almaları pek de şaşırtıcı olmamaktadır.

Bugünlerde kendisine “ortak akıl platformu” adını veren ve ana eksenini Şeriatçıların oluşturduğu liberal çizgideki bazı kuruluşların ve genç siviller denilen zibidilerin katıldığı ekip de bu işbirliğinin bir başka örneği. “Ortak akıl” denen şey de zaten sözde darbe tehlikesine karşı demokrasiyi savunmak oluyor.

Bugün karşımıza öyle bir tablo ortaya çıkmış durumdaki Şeriatçı ve liberaller en demokrat kesim durumuna getirilmiş ve neyin demokrasi uyup uymadığı da adeta demokrasi noteri konumundaki bu güçlerin tekeline bırakılmıştır.

Bu da son derece akıllıca bir planlama sonucunda mümkün olmuştur zira normalde sola ve toplumun geniş kesimlerine hiçbir şekilde kabul ettirilemeyecek pek çok şey, uzun zamandır bu efsunlu demokrasi sözcüğü etrafında yaratılan iklim sayesinde sorunsuzca kabul ettirilmektedir.

Sol ise bu sürece razı olmak durumunda kalmıştır. Kemalizmden kopuşun doğal sonucu olarak antiemperyalizmi ve bağımsızlığı milliyetçiliğe açılan bir kapı olarak görüp reddeden sol, ister istemez bu Şeriatçı ve liberal cephenin demokrasi kıskacının içine girmiştir.

Bu noktada solun geleneksel kavramlarının yerine insan hakları, demokrasi, özgürlük gibi Amerikan emperyalizminin ideolojik kavramları ikame edilmiş ve sol, Şeriatçı-liberal ittifakının doğal bir bileşeni haline getirilmek istenmiştir. Sonuçta bir yanda tümüyle bu cepheye dahil bir sol ortaya çıkmış, bu cephenin dışında kalanlarda da büyük bir ideolojik savrulma meydana gelmiştir.

AKP ve liberaller demokrat mı?

Peki ama AKP ve liberaller nasıl bir demokrasi istemektedirler ve solun bu tür bir demokrasiyi kabul etmesi mümkün müdür? Bugüne kadar sorulmayan soru budur.

AKP için demokrasi; Tayyip’in de daha önce ifade ettiği biçimde sadece bir “tramvay”dır ve istenilen durağa gelindiğinde inilecektir. Ama o zamana kadar demokrasi adı altında parlamenter mekanizmanın her koşulda sağı iktidara getiren çarkı, “milli irade” ve “halk egemenliği”, denilerek meşrulaştırılacak ve bu kıskaç içinde de demokrasi adına ne varsa ortadan kaldırılıp Şeriat düzeni hakim kılınacaktır. Bu ise demokrasi değil çoğunluk diktasıdır. Tabii söylemeye bile gerek yok bu sürecin sonunda demokrasi rafa kaldırılacaktır. Zira çoğunluk demokrasi değil Şeriat isteyecektir. Tıpkı ABD uşağı Suudi tipi Şeriatçı rejimlerde olduğu gibi.

Liberallerin özlediği demokrasi ise tekelci sermayenin diktatörlüğüdür. Bu noktada liberal demokrasi zaten sağcı iktidarların da temel yönelimi olduğu için liberal kesimler sağcı parlamenter mekanizmayı kutsayan bir çizgide ilerler. Ama asıl niyet sermayenin ekonomik hakimiyetini sağlamlaştırmaktır. Bu noktada liberal-Şeriatçı ittifakınca Kemalizmin Batı karşıtı ve piyasacılığı dışlayan devletçi yönelimi gericilik olarak ilan edilir. Burası liberal-Şeriatçı ittifakının ideolojik birlikteliğidir.

Türk solunun antiemperyalist ve bağımsızlıkçı çizgisine geri dönmeden bu kıskaçtan kurtulması ise mümkün değildir. 12 Eylül sonrasının sol içindeki en büyük yanlışı Kemalizmi aşma ve süreç içinde onu reddetme anlayışıdır.

Sol, öncelikle bu yanlışı aşmakla yükümlüdür. Bunu başaramayan bir sol, ya liberal sol örneğinde olduğu gibi tümüyle ajan bir unsur haline gelecektir ya da bugünkü biçimiyle mücadelenin tümüyle dışında bir pasif izleyici olmaktan öteye gidemeyecektir.

Solu yeniden antiemperyalist rotasına oturtmadıkça bu kıskaçtan kurtulmak da mümkün değildir.


Exit mobile version