AB-ABD-İngiltere-Fransa gibi emperyalist işgalci güçler tarafından desteklenen Talabani ve Barzani adlı şahıslar Türkiye’nin içişlerine karışmaktadır
Turhan FEYİZOĞLU 5 Aralık 2005
“Hergün çoğalır derdim, Zulüm zulüme biniyor, Yetiş de sar Anadolu, Yaralarım kanıyor.”
(Bir Kerkük türküsü).
***
Bırakalım Türk ve Türkiye düşmanı olarak AB-ABD-İngiltere-Fransa gibi emperyalist işgalci güçlerce desteklenen-korunan PKK adlı terör örgütüne yönelik operasyon yapılmasını, artık iş o kadar zıvanadan çıkmaya başladı ki, Barzani ve Talabani adlı şahıslar bile Türkiye’nin içişlerine müdahale etmeye başladı.
Bu aşiret adamlarının yaptıklarına karşı Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ne gibi önlem alıyor ve ne yapıyor bir vatandaş olarak bilmek istiyorum.
Türkiye’nin içişlerine nasıl müdahale ediyorlar diye sorulabilir?
Örneklerle veriyorum.
Birinci örnek: Irak KDP’nin lideri de olan Barzani’nin odasındaki masasının arkasında bulunan “Büyük Kürdistan” olarak adlandırılan haritada, Türkiye’nin 19 ili de var (!).
Böyle bir cüreti bu adam nasıl yapabiliyor?
Yapıyor kime güveniyorsa. Ayrıca, Mesut Barzani adlı şahsın başkanlığını yaptığı KDP’nin Türkiye’de ilişkide olduğu şirketler var. Para kazanıyor.
Büyük Kürdistan-Büyük Ortadoğu Projesi (BOP).
Bunlar kimin projeleri?
Bu ve buna benzer haritalardan bir tanesini de kim hazırlamıştı acaba?
ABD-İngiltere-Fransa işgalci emperyalist güçler, Osmanlı İmparatorluğu toprakları paylaşılırken, 1916 yılında Sykes-Picot Antlaşması’yla hazırlamışlardı.
Bu harita, işgalci emperyalist güçler ve bunlara uşaklık-maşalık yapanlarca gördüğünüz gibi sürekli gündeme getiriliyor.
Bu haritanın oluşturulması amacıyla yeni projeler geliştirildi.
Bu projelerden birine, “Büyük Ortadoğu Projesi-BOP” adını verdiler.
2003 yılı Mart ayında, AB-ABD-İngiltere işgalci emperyalist güçlerce Irak işgal edildi.
ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, “Kürt devleti kurulamaz” sözünü verdiği (!) zaman, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) danışmanı Richard Perle de, Washington’da düzenlediği Irak konulu bir toplantıda, “Kürdistan Dışişleri Bakanı (!)”, ifadesini kullanmıştı.
ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 23 Temmuz 2002’de düzenlediği basın toplantısında, “Afganistan’daki hava operasyonları için Kürdistan’a F-16 yerleştirilecek” (!) açıklamasını yapmıştı.
2003 yılında, Beyaz Saray’da danışmanlık yapan Edward Mortimer adlı bir şahıs da “Kürdistan” (!) diye bir harita çizmişti, Irak’a yaptıkları işgalden sonraki düzenleme amacıyla.
ABD’nin hedefi, bu projeyi en erken 2006, en çok 2010’da hayata geçirmek.
Proje işliyor.
Barzani adlı şahıs, 2005 yılında bir gazeteye verdiği demeçte, “10-15 sene içinde bu iş çözümlenir”, açıklamasını yaptı.
Norveç Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde terörizm uzmanı ve aynı zamanda Danimarka vatandaşı olan Prof. Dr. Toje Bjorge tarafından hazırlanan “2011/ Türkiye’de İç Savaş” başlığını taşıyan bir rapor hazırlamış.
Bu raporun bir yerinde şunlar belirtiliyor:
“Terör örgütü PKK, 21 Eylül 2005 tarihinden itibaren İstanbul, Ankara, Mersin, Adana, Yüksekova, Diyarbakır, Tunceli, Bursa ve Hatay gibi il ve ilçelerde büyük saldırı planları yapacak.”
Belirli güçlerce bu planın 1987 yılından itibaren bu planın başlatıldığı belirtiliyor.
Kimler bu güçler?
Başta, “Büyük Ortadoğu Projesi-BOP” adı altında hareket eden güçler ve bu güçlere destek veren işbirlikçilerdir.
BOP’ni ABD-İngiltere işgalci emperyalist güçlerle bunların kullandığı ve bunlara destek verenlerdir.
BOP’ni en çok destekleyenler işbirlikçi bazı faşist-ırkçı Kürt güçleridir.
Kendini “bir Kürt ve düşünce üreticisi olarak” tanımlayan bir şahıs, bu konuda özetle şunları yazıyor:
“BOP, toplumsal tarihsel gelişmenin doğal bir sonucudur. ABD ve müttefikleri, bir bütün olarak Batı dünyası sadece, yeniden yapılanma ve demokratikleşme konseptine orta derecenin üstünde bir gelişimle uygun olduğundan, yeniden yapılanırken donanarak, öncülük etme olanağına sahiptir. Bu anlamda, onlara şapka çıkarmak insanlık açısından bir olumsuzluk değildir… BOP, Irak halkasını, güncel olarak İran ve Suriye’de federal demokratik yapılaşmayı sağlayacak. Bu halkalara zaman içinde yeni halkalar eklenecektir.”
Türkiye’nin de bu halkaya ekleneceğini iddia eden şahıs, “Türkiye’nin bu selden kurtulmasını sağlayamaz”, dedikten sonra, “Biz Kürtler, bu duyarlılıkla, BOP’a yaklaşıp anlamaya, yorumlamaya, proje öncülerine yardım etmeye çalışmalıyız.”, demiştir.
BOP’ni uygulamaya sokan ABD-İngiltere emperyalist güçlerine “şapka çıkartan” bu kendine “Kürt düşünce üreticisi” (!) diyen şahsa göre, BOP, Irak’ta uygulanmaya başlamıştır. Sırada İran ve Suriye var. Türkiye’de bu selden kurtulamayacaktır (!)
Seli kim oluşturuyor acaba?
Örneğin, AB-ABD-İngiltere işgalci emperyalist güçlerle işbirliği içinde olan Barzani adlı şahıs, ilk önce, Türkmenlerin egemen olduğu Musul, Kerkük, Erbil, Telafer, Süleymaniye, Samara gibi şehirleri kastederek, “Savaşmaya hazırız”, diye açıklamalar yaptı.
Bu şehirlerde, AB-ABD-İngiltere emperyalist işgalci güçlerin desteğinde katlıamlar yapıldı.
Irak’taki Türkmenlere bu şekilde soykırım yapıldı ve binlerce Türkmen de, yerlerinden yurtlarından göç ettirildi.
Irak’taki Kürdistan Parlamentosu’nun 8.11.2002 tarihinde kabul edilen “Irak Kürdistan’ı Bölgesel Anayasası”nın 5. maddesinde aynen şu ibareler yer alıyor:
“Kerkük şehri Kürdistan Bölgesi’nin başkentidir. Eğer gerekli olursa Kürdistan Parlamentosu, geçici olarak bir başka şehri başkent yapabilir.”
Barzani adlı adamın da içinde bulunduğu topluluk, yüzbinlerce Türk’ün binlerce yıldır yaşadığı Kerkük şehrini, “Kürdistan (!) başkenti ilan etmiş, Anayasasına (!) koymuş.
Bazılarının belirttiği “kırmızı çizgi” nerede?
Barzani’nin Türkiye’deki etkisi nedir?
22 Kasım 2005 tarihli Yeniçağ gazetesinde yayınlanan, Hulki Cevizoğlu’nun “Resmen Bizi Böl Dilekçesi!” başlıklı yazıda bu konuda bazı bilgiler veriliyor.
Cevizoğlu’nun yazısında özetle şu bilgiler veriliyor:
“Yasallığı mahkemede de tartışmalı olan Diyarbakır Kürd-Der’in sözcüsü ve eski Hak-Par (Hak ve Özgürlükler Partisi) Genel Başkan Yardımcısı İbrahim Güçlü,(…) Bizim liderimiz Barzani’dir… Biz Türkiye’de Kürdistan Eyaleti istiyoruz… Diyarbakır’da ‘Federal Devlet İstiyoruz’ isimli kampanyamızda topladığımız imzaları TBMM ve İngiltere Büyükelçiliği’ne verdik!.”
CFR (ABD Dış İlişkiler Konseyi) Eylemleri Önleyici-Eylemler Merkezi’nin Direktörü Bay David L. Phillips, bir açıklama yapmıştı.
15.7.2005 tarihli Akşam gazetesinde yayınlanan bu açıklama özetle şöyle:
“Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt Federasyonu’na Türkiye’nin karşı çıkmaması lazım.”
Bundan daha açık ifade olur mu?
Kim daha neyi izliyor? İzlenecek bir şey mi kaldı? Artık hareket zamanı.
İngiltere, işgalci ve emperyalist bir güç. Bazı faşist-ırkçı Kürt gruplarını en çok kullanan ülkedir İngiltere.
22 Kasım 2005 tarihli Türkiye gazetesinde, “Barzani’nin İki Gülü: Bush ve Blair” başlıklı haber özetle şöyle:
“Kuzey Irak’taki peşmerge lideri Mesut Barzani bağımsızlığın Kürt halkının doğal bir hakkı olduğunu iddia ederek, “özelde Kürdistan ve genelde Irak halkına şunu söylemek istiyorum ki güçlü destekçilerimiz var. Birisi Amerika. Başkan Bush ve aynı zamanda İngiltere Başbakanı Tony Blair’in bu yönde tavırları aynı.”
Adam kimlerle işbirliği içinde olduğunu açıklıyor.
Kürd-Der adlı bir örgütün yöneticilerinden İbrahim Güçlü, 1943 tarihinde İran sınırından gizlice Türkiye’ye girmek isterken Van’ın Özalp ilçesinde öldürülen 33 kaçakçı için 2 Ağustos 2005’te Diyarbakır’da anma toplantısı düzenlemişti.
Bir hatırlatma yapmak istiyorum.
1943’teki olaydan tam 50 yıl sonra.
Tarih: 24 Mayıs 1993.
Türk ve Türkiye düşmanı olan uşaklar-maşalar tarafından 33 yurtsever askerimiz Bingöl-Elazığ karayolunda alçakça pusuya düşürülerek öldürüldü.
1969’da kurulmuş bir Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) adlı bir örgüt vardı.
İbrahim Güçlü, Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Mahkemesi Askeri Savcılığı tarafından, DDKO adlı örgüte üye olmak suçuyla 1971 yılında yargılanmıştı.
3.5.1970’den 28.4.1971 tarihine kadar DDKO Ankara Şubesi’nin başkanlığını yapmıştı.
DDKO adlı örgüt, Molla Mustafa Barzani adlı şahsın liderliğini yaptığı Irak KDP’iyle ilişki kurmuştu.
Molla Mustafa Barzani kimdir?
Molla Mustafa Barzani, ABD’nin bir numaralı adamı Kissinger’in koruması altında ölen adamdı.
İbrahim Güçlü’nün “Bizim liderimiz” dediği Mesut Barzani adlı şahsın babasıydı.
DDKO adlı örgütün bazı şubeleri, Irak KDP’nin şubesi gibi hareket ediyordu.
DDKO adlı örgütün bir diğer ilişkide olduğu ülke İsveç’ti.
12 Mart 1971 sonra bu örgütün üyelerinin bir kısmı İsveç’e gitmiş, bu ülkenin vatandaşı olmuştu.
Ayrıca bugün, şunu sormak gerekir sanırım:
Türk ve Türkiye düşmanlığı yapan bölücü örgütlerde yöneticilik ya da liderlik yapanlardan kimler İsveç, Almanya, İsviçre, Danimarka, Hollanda, Fransa vatandaşı olmuş, bu ülkelerin kimliklerini taşımaktadır?
Bir diğer kimlik dağıtma olayı da Barzani tarafından yapılmaktadır.
12.10.2005 tarihli Birgün gazetesinde “Barzani, Türkiye’deki Kürtlere nüfus cüzdanı dağıtıyor” başlıklı haber özetle şöyledir:
AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez, Nisan 2005’te İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun yanıtlaması için verdiği soru önergesinde şöyle dedi:
“Hakkari ve civarında yaşayan vatandaşlarımıza, Irak’ın kuzeyinde yaşayan peşmergelerin liderlerince, sözde Kürdistan Devleti kimliği verilmekte olduğu bilgileri doğru mudur? Bu bilgi doğruysa, şu ana kadar kaç kişiye verilmiştir? Bu çalışmaların arkasındaki güçler kimlerdir? Bu tip çalışmaların önüne geçmek için neler yapacaksınız?”.
Turhan Çömez’in bu soru önergesine sekiz ay geçmesine rağmen yanıt verilmedi.
Türk kimliğine gerek duyulmadan Barzani adlı şahsın dağıttığı kimlikle Irak’a rahatlıkla gidilebiliyor.
Barzani adlı şahsın Türkiye’nin içişlerine nasıl karıştığı bir başka konuyla daha ortaya çıktı.
Kuzey Irak’ın Erbil şehrinde bulunan Selahaddin Üniversitesi’ne Türkiye’nin Güneydoğu illerinde yaşamakta olan gençlerden başvuru yapan 2 bin öğrenciden 250’sinin talebi olumlu karşılanmış ve bu üniversitede okumaya başlamış.
Bu üniversitede okuyanlardan 62 tanesi Şemdinli ilçesinden.
Şemdinli olayları, peşmerge kıyafetli (!) Barzani adlı şahsın) Beyaz Saray’da Bush tarafından kabul edildiği 2005 yılının Ekim ayından hemen sonra meydana geldi.
Irak KDP lideri Barzani adlı şahıs, bu öğrencilere 50 ila 100 dolar arasında burs veriyor, ayrıca ev ve temel ihtiyaçları karşılanıyor.
Türkiye sınırdan Barzani adlı şahsın verdiği kimlikle Kuzey Irak’a gidiliyor, Barzani adlı şahsın verdiği parayla üniversitede okunuyor. Barzani adlı şahıs, bu şahısların ev ve ihtiyaçlarını da karşılıyor.
Peki Barzani adlı şahıs kendisine nereyi üs olarak seçmiş?
Selahaddin şehrini. Barzani adlı şahıs Bağdat’a gitmiyor. Bütün işlerini Selahaddin adlı şehirden yönetiyor ve “Bütün Kürdistan için çalışıyorum”, diye açıklama yapıyor.
Barzani ve Talabani adlı şahısların Ankara’da temsilcilikleri var. Bu temsilciliklerin kapılarında asılan tabelalarda acaba ne yazıyor?
***
Kuzey Irak’ta Barzani adlı şahsın denetimindeki bölgede üs kurmuş bulunan PKK adlı Türk ve Türkiye düşmanı örgüt militanlarına Barzani adlı şahıs tarafından barınma olanakları sağlanıyor. Ayrıca, yeni kabul edilen Irak Anayasası’nın 22. maddesiyle “mülteci” gözüyle bakılarak korunuyor.
Başka nasıl korunuyor?
Uyuşturucu, insan, akaryakıt ve sigara kaçakçılığına izin vererek.
Buralardan elde edilen paralarla Türk ve Türkiye düşmanlığı yapılıyor.
Türk ve Türkiye düşmanı örgütler başka nasıl korunuyor?
Silah, mayın, bomba ve cephane verilerek. Verilen bu silahlar Türk ve Türkiye’ye karşı kullanılıyor. Peki bunları kimler sağlıyor?
Barzani ve Talabani adlı şahıslar tarafından.
Bunları Türk kamuoyu bilgilensin diye yazdım.
Türk ve Türkiye düşmanları tarafından İstanbul Beylikdüzü’nde 18 Kasım 2005 tarihinde, uzaktan kumandayla patlatılan bomba sonucu ağır yaralanan Ömer Akçura (22), tedavi gördüğü hastanede öldü.
21 Kasım 2005 günü, Türk ve Türkiye düşmanları tarafından yapılan saldırı sonucu yurtsever Türk askeri Okay Pehlivan, Mardin’in Midyat ilçesi kırsalında alçakça öldürüldü.
23 Kasım 2005’te, öğretmen Adnan Çelik, Mardin’in Nusaybin ilçesinde öldürüldü.
25 Kasım 2005’de yiğit yurtsever Türk askeri İlkar Özkan Diyarbakır’da öldürüldü.
27 Kasım 2005’te, Türk ve Türkiye düşmanları tarafından Halil Meşe ile Metin Budak, Hatay’ın Dörtyol ilçesinde öldürüldü.
Bu yurtsever Türk gençleri ve vatandaşları Türk tarihinin unutulmazları arasına girdi.
Onları unutmayacağız.
Türk ve Türkiye düşmanlarını tanıyın. Ona göre hareket edin.
Türk ve Türkiye düşmanı olan herkese karşı çoluk-çocuk kim varsa herkes tepkisini dile getirmelidir. Eğer tepkilerinizi dile getirmezseniz bu ve buna benzer olaylar yarın sizin veya bir yakınınızın da başına gelebilir.
Türk’e ve Türkiye’ye kim nerede hizmet ediyor, görev yapıyorsa onların yanındayız. Onların destekçisiyiz.
Hazırlamakta olduğum herhangi bir kitap için binlerce sayfa belge okur, göz atarım. Ayrıca, onlarca dergi, onlarca gazete tarıyorum. Bu belgeleri okur, göz atarken ilgili olduğum konunun dışında da çok değişik konular ister istemez zaman zaman ilgimi çekiyor ve bunları not alıyorum. Dergilerde ve gazelerde yeralan her türlü olay ve konu yeralmaktadır not aldıklarım arasında. Siyasi bir olay, reklam, cinsellik, spor, anketler, edebiyat, sinema v.b.
Birçok dergi ve gazeteden olduğu gibi Türk Solu dergisi de uzun zamandır benden, kendi yayınlarına yazı yazmamı istiyorlardı.Yoğun çalışmalarım nedeni ile bunu yapamıyordum.
Kitap haline getirmek istediğim konular zaten kitap olarak yayınlanarak okuyucuya bir anlamda ulaşmakta. Bunun dışında kalan ve ilgimi çekipte not aldığım konu ve olayların da “Tarihin tozlu sayfalarında” kalmasın diye düşünerek bunları Türk Solu dergisine yazmaya karar verdim.
Yeni bir konu üzerine çalışmaktayım. Daha sonra kitaplaştıracağım bu konu hakkında en son okuduğum bir kitapta ilginç bir bilgiye rastladım ve not aldım. Ayrıca, günlük gazeteleri ve yayınları takip ederken, bir açıklamanın not ettiğim konu ile paralellik oluşturduğunu gördüm.
Okuduğum kitap ile televizyonda izlediğim haberi özetle aktarıyorum.
NTV’nin 25.11.2003 Salı günü, saat 13.00’de yayınlanan haberinde, Gürcistan eski Cumhurbaşkanı Eduard Şevardnadze, özetle şu açıklamayı yapıyordu:
“Etrafta ellerinde pankartlarla koşuşturan gençleri önemsemedim. Değerlendirme hatası yaptım. Dolaşır dolaşır giderler diye düşünüyordum. Sonra hükümet darbesi oldu.”
Muhalefetin, Gürcistan parlamentosunu basması sonucu 27 saat sonra istifa eden Şevardnadze’nin bu açıklamasını duyunca, aklıma Türkiye Cumhuriyeti’nde sağın ünlü politikacılarından Süleyman Demirel geldi.
Herşey ayni anda olmuyorve yaşanmıyor tabii. Bir dönem başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış olan Süleyman Demirel’in sokak gösterileri-eylemleri ile ilginç tanımlamaları vardır. Bunları biliriz ama bilmeyenler için aktarmak istiyorum. Bir kısmı sırasıyla şöyledir:
1-10 Kasım 1968 tarihleri arasında, Samsun’dan Ankara’ya “Süleyman Demirel Hükümetini Mustafa Kemal Atatürk’e Şikayet” yürüyüşü yapan gençleri kastederek, 8 Kasım 1968’de Başbakan Süleyman Demirel, şu açıklamayı yapıyordu:
“Talebeler yürüsün. Sokaklar eskimez. Önemli olan, gösteriler kanunsuz yapıldığı, saldırı halini aldığı zaman bunun önleme gücünün gösterilmesidir.”
12 Mart 1971’de verilen askeri muhtıra ile Süleşman Demirel başkakanlıktan istifa etmek zorunda kalmıştır.
12 Eylül 1980’de yapılan askeri darbe sonrası korulan Doğru Yol Partisi’nin bir dönem Genel Başkanlığını yapan Süleyman Demirel, 20 Ekim 1990’da yayınlanan açıklamasında sokak hareketleri için şu değerlendirmeyi yapıyordu:
“1876’lı yıllarda Abdülaziz’in tahttan indirilmesine kadar giderek, Talebe-i Ulum hareketleri, daha sonra gençlik hareketi olarak sokağa konulmuştur. Üniversite gençliği olması şart değildir. Bu sokak hareketlerinin arkasından da iktidar değişmiştir.”
9. Cumhurbaşkanı olarak Süleyman Demirel, 3.7.2000’de yayınlanan açıklamasında da şunları söylüyordu:
“Meydanlar demokrasinin ciğeridir. Meydanlar, idare edilen ile idare edenlerin hesaplaştığı yerlerdir.”
Türk Solu dergisine sonduğum bu ilk yazının konusu Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanmış sokak hareketlerinden bir olaydır.
Tarih: 18. yüzyıl.
Yer: Osmanlı İmparatorluğu’nun bir dönem başkenti olan Edirne.
Olay: tarihi belgelerde “Edirne Vak’ası” ve “Feyzullah Efendi Vak’ası” olarak yeralmakta, Padişah-Sultan İkinci Mustafa döneminde geçmektedir.
Padişah İkinci Mustafa, 1664-1703 yıllarında, yaşamıştır.
Yazıya konu olan şahıs Seyid Feyzullah Efendi, Sultan Mehmet IV’ün çocukları olan şehzâdeAhmet ve Mustafa’nın öğretmenliklerini yaptı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun 22. padişahı 2. Mustafa, bu nedenle hocası Seyid Feyzullah Efendi’yi çok sayardı. Bu sevgisinden ve saygısından ötürü onu padişahlığı döneminde Şeyhülislam yapmıştı.
Babası Erzurum müftüsü olan ve büyük bir islam hukuku alimi olan Seyid Feyzullah Efendi, Erzurum’da doğmuştu. Bir çok risale ve kitabın yazarı idi. Oğullarından en büyüğü önce Nakibül-eşraf, yani emirler başı yahut Peygamber sülalesinden gelenlerin reisi idi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Padişahı 2. Mustafa döneminde Şeyhülislam’lık yapan Seyid Feyzullah Efendi’nin kayınvâlidesi olan Ummetul Cebbâr da, sarayın tanınmış nüfuzlu vâizi Vâni Efendi’nin eşi ve bilgili bir kadındı.
Şeyhülislam Seyid Feyzullah Efendi, 2. Mustafa’nın kendisini çok sevmesi ve koruması nedeniyle devletin her işine karışmış, gücünü ve yetkisini kullanarak hemen bütün akrabalarını devletin en üst kademelerine getirmişti.
Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin elde ettiği bu güç saray içinde iktidar savaşına yol açmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nda silahlı kuvvetler içinde cebeci olarak adlandırılan 200 kadar asker, biriken aylıklarını alamadıklarını öne sürerek, 18 Temmuz 1703 tarihinde ayaklandı.
Padişah 2. Mustafa da, Şeyhülislam Feyzullah Efendi gibi kızlarından birisini Köprülüzade Numan Efendi ile evlendirmişti. Numan Paşa bir dönem Erzurum’da valilik yapmıştı. Bu arada bir noktayı belirtmek istiyorum. Bir çok olayın bir geçmişi olduğu hiç bir zaman unutulmamalı. Küçük bir ayrıntı olabilir ama bir örnek teşkil ettiği için vurgulamak istyorum. Erzurum’un İspir kazasında “Numan Paşa“ isimli bir köy bulunmaktadır ve Numan Paşa’nın burada akrabaları vardır.
Rami Mehmet Paşa’nın kışkırtığı ayaklanma, Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin damadı olan İstanbul Kaymakamı Köprülüzade Abdullah Paşa’nın olayı küçümsemesi ve önemsememesi sonucu gelişti. Yeniçerilerin, ulemanın, İstanbul esnafı ile tüccarının da katılmasıyla tüm kente yayıldı.
İstanbul’daki olaylar sırasında sekbanbaşı Murtaza Ağa öldürüldü. Dahasonra, Orta Cami’de toplanan isyancılar, 21 Temmuz 1703 günü, İmam Mehmet Efendi’ye şeyhülisamlığa, Amcazade Hüseyin Paşanın damadı Kavanoz Ahmet Paşayı da sadaret kaymakamlığına atadı. İsyancılar, 50 bin kişilik düzenli bir orduyla Edirne’ye hareket etti. İsyan otuzaltı gün devam etti.Sonuçta,Padişah 2. Mustafa, tahttan indirildi. Yerine, kardeşi 3. Ahmet getirilerek padişah yapıldı.
Şeyhülislam Feyzullah Efendinin oğulları, kâhyası ve muhasebe müdürü Magosa’ya, damadı İstanbul kadısı Mahmud, Bursa’ya sürgün edildi.
Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin karşılaştığı ilk ayaklanma değildir bu ayaklanma. 2 Mart 1688 pazar günü akşamı sadrâzam Siyâvuş Paşa aleyhine yeniçeriler isyan etmişler ve bu sırada Rumeli ve Anadolu kazaskerleri ile birlikte sadrâzam sarayında bulunan Şeyhülislam Feyzullah Efendi, sürgün olarak Erzurum’a gönderilmiştir.
Sultan-Padişah 2. Mustafa döneminde, 18 Temmuz 1703 tahinde başlayan isyan 22 Ağustos 1703 tarihinde sona ermiştir.İsyanı yapan dönme ve devşirmeler, Şeyhülislam Feyzullah Efendi’yi de yakaladı. Ayaklananlar, Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin ilk önce burnunu, sonra kulaklarını ve en sonra da dudaklarını kesti.Bunlar yapıldıktan sonra, hakaret olsun, aşağılansın diye, Şeyhülislam Seyid Feyzullah Efendi bir eşege ters bindirildi, gem yerine eşeğin kuyruğu eline verildi. Bu eziyet ve barbarlık yetmedi. Sokak sokak gezdirildikten sonra Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin ayrıca kolları, bacakları da kırıldı. En sonra da kafası kesildi.Şeyhülislam Feyzullah Efendi, ibret olsun diyebu şekilde Edirne caddelerinde gezdirildi. Bu sırada oğullarından biri de öldürüldü.
Ayaklananların içinde bulunan ve öfkesi dinmeyen bazı dönme ve devşirmeler:
“Bu cesedi Meriç’e atalım” dedi.
Bu sesler üzerine Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin cesedi Meriç’in önemli kollarından biri olan Tunca nehrinin sularına atıldı. Meriç’in suları Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin cesedini sürükledi Ege denizine götürdü.
Tarihte yaşanan olaylar gösteriyor ki, bazı ayaklanma dönemlerinde, ayaklananlar hiç bir toplumsal kuralı tanımıyorlar. Bazan barbarlaşabiliyor ve en korkunç işkence ve zalimlikleri yapabiliyorlar. Bu olayda da görüldüğü gibi, bir toplumda dinin temsilcisi olan ve en üst düzeyde sayılan şeyhülislam’a en korkunç işkenceyi yaparak öldürmüş ve dinin en büyük temsilcisi olan halife padişahı tahtından indirerek hapis etmişlerdir.
Şeyhülislam Seyid Feyzullah Efendi, bu döneme kadar, Osmanlı İmparatorluğu’ndazorbalıkla öldürülen üçüncü şeyhülislam’dır.
Bu olay ayrıca göstermiştir ki, sonuçları önceden kestirilemeyen, örneğin biriken maaşını alamayan 200 kadar memurun başlattığı bir eylem, bir iktidarın kanlı olarak bitmesine yol açmıştır.
1. Dünya Savaşı devam ettirilmek isteniyorsa yeni bir Erzurum Kongresi toplanmalı
Turhan FEYİZOĞLU 01.08.2005
24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nın 82. yıldönümü. Lozan Antlaşması için görüşmeler yapılırken dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Türk İçişleri Bakanı İsmet İnönü’ye, “Siz bize bugün istemediğimiz bazı şeyleri kabul ettiriyorsunuz. Fakat, bize bu kabul ettirdiklerinizin hepsini yarın birer birer geri alırız”, demişti.
İsmet İnönü de, “O gün gelsin ne yapacağımızı o zaman düşünürüz”, karşılığını vermişti.
BBC ve Reuters, Temmuz 2005’te, Lozan Antlaşması’nın imzalandığı ayda, yine bir temmuz ayında, binlerce yıl birarada yaşayan insanlar arasındaki dostluğu-kardeşliği-akrabalığı yirmi yıl içinde kine-düşmanlığa dönüştüren terör çetesi PKK için “milis” sözcüğünü kullandı.
BBC ve Reuters, İngiltere’nin yarı resmî iki yayın kuruluşudur.
Bir terör çetesi için “milis” sözcüğünün kullanılması onun İngiliz devleti tarafından desteklenmesi anlamına gelir.
Bu da gösteriyor ki İngiliz devleti, açık-ça terör çetesi PKK’yı destekliyor, kullanıyor.
Sadece İngiliz devleti değil ABD de terör çetesi PKK’yı destekliyor, kullanıyor.
Bu şu anlama geliyor: 1923’te Lozan’da kabul ettiklerini 2005’te böyle gizli gizli haince, sinsice, bazı maşaları kullanarak Türkiye’den almaya çalışıyorlar.
Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devletini paylaştılar ama yeterince paylaşamadıklarını düşündükleri için o dönem gerçekleştiremediklerini şimdi yapacaklarını sanıyorlar.
Yani, İngiltere ve ABD’nin 1915’te Birinci Dünya Savaşı döneminde Türkiye üzerindeki emperyalist amaçları 2005’te de devam ediyor.
O dönem istediklerinin hepsini gerçekleştiremediler. Bugün hepsini gerçekleştirmek istiyorlar.
O gün hepsini gerçekleştiremediler.
Çünkü, karşılarında, “Ya bağımsızlık ya ölüm”, diyerek milli bir şiarı dile getiren Mustafa Kemal ve onun örgütlediği halk vardı.
Kararlı olmak gerekiyor.
Mustafa Kemal kararlıydı.
Amacını gerçekleştirdi.
Bugün de o kararlılığa sahip olmak zorundayız.
Türkiye’de bugün Türkler, aynı Osmanlı dönemindeki gibi, baskı ve zulümle karşı karşıyadır. Türkiye’de, Türkler diğer vatandaşlar gibi özgür değiller.
Örnek vermek istiyorum.
4 Temmuz 2005 Pazartesi günü, Anıtkabir’e giden 1987 doğumlu Selman’la 1988 doğumlu Kadir, Anıtkabir’deki anı defterine, Mustafa Kemal Atatürk hakkında kötü sözler yazmış ve serbest bırakılmışlar.
Birisi, “Selamünaleyküm diyecem ama demiyorum. Senin tipini s…… . Senin kafana saç ektirecem.”, diye yazmış.
Diğeri de, “Seni gördüm, içim daha da kötü oldu …. Seni hiç gözüm tutmuyor.”, diye yazmış.
Ankara’da mahkemeye çıkartılan bu iki şahıs serbest bırakılıyor.
Böyle bir şey olabilir mi?
Böyle bir olay karşısında hangi devlet bu gibi suçluları serbest bırakabilir?
Hiçbir devlet bunu yapmazdı.
Bir diğer olay.
16 Temmuz 2005 Cumartesi günü, bazı kişiler, elinde megafonla bağırarak, Diyarbakır’da, “Irak benzeri bir federatif yapının Türkiye’de de kurulması”, için imza kampanyası başlatıyor.
Şimdi sorarsanız bu demokratik bir hak diyecekler.
Peki bazı vatandaşlar da böyle demokratik bir hakkı kullanıp aşağıdaki istekleri sıralayıp imza kampanyasına başlasalardı ne olurdu?
“Federatif bir yapıyı istemiyoruz. Bunu isteyenleri de istemiyoruz.
Asker ve polisleri öldürenleri istemiyoruz. Bu olayları kınamayanları da istemiyoruz.
Trenlere sabotaj düzenleyenleri istemi-yoruz. Bu olayları kınamayanları da iste-miyoruz.
Okullara sabotaj düzenleyenleri istemiyoruz. Bu olayları kınamayanları da istemiyoruz.
C-4 patlayıcı kullanıp sabotaj yapanları istemiyoruz. Bu olaylara karşı durmayanları da istemiyoruz.
Yollara mayın döşeyip güvenlik güçlerinin ölmesine sebep olanları istemiyoruz.
C-4 patlayıcı ve mayın üretip, bunları maşalarına kullandıranları istemiyoruz. Bunlara karşı çıkmayanlarıda istemiyoruz.
Mazot kaçakçılığı yapanları istemiyoruz. Mazot kaçakçılığı yapsın diye ürettikleri kamyon ve otobüslerin benzin-mazot deposunu iki-üç misline çıkartan üretici firmaları istemiyoruz.
Dört ya da beş kadınla evlenip en az 40 tane çocuk sahibi olup, sonrada çocuklarının isimlerini unutanları ve devletten para isteyen yüzsüzleri istemiyoruz.
Çok çocuk sahibi olup da sonra çocuklarını yoksulluk adı altında dilendirenleri, sokaklara terkedenleri istemiyoruz.
Hiç çalışmayan ve sonrada maaşımız az diyip eylem yapan bankamatik memurlarını istemiyoruz.
Bağ-Kur ve SSK’dan sahte evraklarla emekli olup maaş alanları istemiyoruz.
Elektiriği kaçak kullananları istemiyoruz.
Devletin maaşını alıp devlete karşı eylem ve bölücülük yapan memurları istemiyoruz. (Devlete karşı eylem yapmak istiyorlarsa kendi güçleriyle-imkanlarıyla yapsınlar. Devletin maaşıyla devlete karşı eylem yaptıklarını söyleyip sonra da hava atmasınlar).
Irak’tan kim kaçakçılık yaparsa yapsın istemiyoruz. Ve Irak’ın Türkiye sınır bölgelerindeki bütün sınır kapılarının kapatılmasını istiyoruz.
Kendisine devrimci deyipte Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden İstanbul’a çocuk getirip gaspçılık – kapkapçılık – hırsızlık yaptıranları istemiyoruz.
Hazine arazilerini işgal edip gecekondu yapan çeteleri istemiyoruz.
Sokakları, caddeleri ve meydanları işgal edip seyyar satıcı kılığında dolaşan çeteleri istemiyoruz.
Korsan kitap basıp, dağıtanları ve yazarları ölümle tehdit edenleri istemiyoruz. Buna karşı olmayanları istemiyoruz.”
Bir kısım vatandaş, elinde hoparlör metropol kentlerin en merkezi yerlerinde yu-karıdaki istekleri sıralayıp imza kampanyası başlatsa ne olur?
Demokratik bir hak kabul edilir mi?
Londra Belediye Başkanı Ken Livingstone’ın BBC’nin Radyo 4’üne yaptığı açıklamada, 7 Temmuz 2005’teki bombalı saldırılarla ilgili olarak, “Hiç şüphe yok ki, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Araplara özgür olacaklarına dair sözlerimizi tutup işlerine karışmasaydık, petrol akışını iade etmek yerine sadece satın alsaydık bunlar olmazdı”, dedi.
Bu yazıyı yazdığım sırada Birinci Dünya Savaşında olduğu gibi emperyalist güçlerin kucaklarına oturttuğu-desteklediği maşalar tarafından öldürülen vatandaşlarımız oldu.
İngiltere ve ABD gibi emperyalist güçler, Türkiye üzerindeki oyunlarına devam ediyorlar.
Üsteğmen Hulki Beydili, Er Erkut Yılmaz, Er Bülent Kıyanç, Teğmen Tuna Kara, Astsubay Kenan Taşan, İngiliz ve ABD’nin kullandığı maşalarca haince-alçakça öldürüldüler.
Öldürülenler, bizim şehidimiz ve kahramanlarımızdır.
Onlar Türk devrim tarihinde hiçbir zaman unutulmayacak.
Şair Nazım Hikmet’in “Kurtuluş Savaşı Destanı” adlı şiirinde belirttiği gibi emperyalizme ve uşaklarının yaptıklarına:
“Yetti gayri.”, diyoruz.
Erzurum Kongresi’nin 86. yıldönümündeyiz.
Erzurum Kongresi’nde Türk Kurtuluş Savaşı’nın kararları alınmıştı.
Mustafa Kemal, orada, “Ya bağımsız-lık, ya ölüm”, demişti.
Şimdi yeni bir Erzurum Kongresi yapılmalı, ve orada aynen Birinci Kurtuluş Savaşı’nda alınan kararlar gibi kararlar alınmalı, emperyalizme ve uşaklarına karşı gereken yanıt verilmelidir.
1961-71 döneminde Kendilerini sosyalist olarak tanımlayan gençlik örgütleri olarak Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF), Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO), Sosyalist Gençlik Örgütü (SGÖ), sayılabilir.
Bu örgütlerin genel olarak düşünceleri şöyledir: “Türkiye’de burjuva devrim aşaması tamamlanmıştır. Bundan sonra yapılacak olan devrim, sosyalist devrim’dir.”
SGÖ, amacını şöyle açıklamıştır:
“En genel olarak Sosyalist Gençlik Örgütünün amacı, işçi sınıfına, sosyalist devrimin gerçekleştirilmesinde ve giderek sosyalist toplumun kurulmasında yardımcı olmaktır.”
“Kemalist”, “Kemalist sosyalistler”, “Sol Kemalistler” olarak Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF), Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT), Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB), Türkiye Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (TDGF), Sosyal Demokrasi Dernekleri Federasyonu (SDDF), Kemalist Devrimciler Birliği gibi örgütler söylenebilir.
Bu örgütlenmeler, “Mustafa Kemal’in başlattığı burjuva devriminin bitirilmemiş olduğu, bunun tamamlanması gerektiği” tezini savunan örgütlerdir.
Temel tezleri, “İkinci Milli Kurtuluş Savaşı” vererek “Demokratik Halk Devrimi”ni gerçekleştirmektir. Bu örgütlerden bazıları, bu düşünceye Mark’çı bir içerik kazandırmak istemişlerdir. Bu, ilk önce, “Milli Demokratik Devrim”, “Ulusal Demokratik Devrim” ya da “Burjuva Demokratik Devrim” olarak ortaya konmuştur. Daha sonra, “Halk Savaşı”, “Öncü savaş” tezleri gündeme gelir. Örgütlerin yönetim kadrosu değiştiği zaman, savunulan tezler de değişmiştir.
SDDF, düşüncelerini şöyle açıklamıştır:
“Sosyal demokrat gençler, çağdaş olmayı, ideolojik ayrıntılar yüzünden bir birine düşman olmamayı savunmuşlardır.. Kemalist çizgide Sosyal Demokrasiyle birleşmenin, Anayasa’nın tam olarak uygulanmasının mücadelesini vermişlerdir.”
Bugün, bazı kesimlerce belki gülünç karşılanabilecek, bu nedenle mi ayrışmalar, çatışmalar olmuş denilebilecek nedenlerle, o dönem, ciddi kavgalar yaşanmıştır.
1961-1971 döneminde, gençliği sol politik açıdan etkileyen iki akım vardır: Kemalizm ve sosyalizm. O dönem, gençlik örgütleri arasındaki mücadele daha çok sosyalistlerin kendi içinde ve sosyalistlerle sosyal demokratlar arasındadir.
1960 lı yılların ilk yarısında, Kemalizm veya bir deyişle Atatürkçülük, gençlik örgütlerinde egemendir. 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren gençlik örgütlerinde sosyalist düşünce de egemen olmaya başlar. Fakat Kemalizmden tam kopuş değildir. Sol ile Kemalizmin buluşmasıdır.
Türkiye’de güçlü bir Kemalist gelenek vardır. Doğan Avcıoğlu, 22 Ağustos 1962 tarihli YÖN Dergisi’nde, “Sosyalizmi, halkçılık, devletçilik, devrimcilik, laiklik, cumhuriyetçilik ve milliyetçilik ilkelerine dayanan Atatürkçülük’ün en tabii sonucu ve devamı sayıyoruz. Sosyalizmin, Atatürk devrimlerini geliştirme ve ileri götürme yolu olduğuna inanıyoruz” der.
Tabii Senatör Muzaffer Karan da, 12.9.1962 tarihli, YÖN dergisinde yazdığı yazısında, “Kemalizmin altı oku, Türk sosyalizminin temel taşlarıdır.” der.
TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar ise, bu dönem sosyalizme, “Türkiye sosyalizmi”, Güler yüzlü sosyalizm” gibi yeni yorumlar getirir.
Gençlerin yaptığı bileşim ise ilginçtir. Ahmet Börüban, “1969’da ODTÜ’de öğrenci iken, bilgisayarda Che Guevera’nın silueti üzerine Atatürk’ün Bursa Nutku’nu yazar, bunu bildiri haline sokar, dağıtırdık” demiştir.
Hüseyin İnan, ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü’nün bir toplantısında, “Gök gözlü oportünist” diyen, birisinin üzerine, “Polis, provokatör” diye hışımla yürüyerek, dövmek ister.
CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, 12 Aralık 1964 Cumartesi günü, CHP Parti Meclisinde günün olaylarını değerlendirdiği bir konuşma yapmaktadır. Konu üniversite gençliğine gelince, Başbakan İnönü, gençlerin girişimlerini anlatmış ve söz arasında, “Kendi kendilerine not vermek istiyorlar” der. Bu konuşma tartışmalara yol açar ve İnönü’ye gençlerin haklı oldukları söylenir. Üyelerden Nedim Tekin, “Üniversite gençliği CHP’den uzaklaşıyor, gençlik bizi bırakıyor” deyince, İnönü, “Gençlik AP’ye mi gidiyor?” diye sorar. Tekin, “Hayır paşam. Gençlik ve aydınlar sosyalizme gidiyor” karşılığını verir.
Yıldız Teknik Okulu Öğrenci Derneği Başkanı Niyazi Adıgüzel’in, 1969’da bu konuda, yaptığı değerlendirme şöyledir:
“1960 yılındanberi Türkiye’de her yıl, her ay, hatta her hafta öğrenci hareketleri olmuştur. 1964 yılına kadar CHP düğmeye bastığı zaman onbinlerce öğrenci sokağa dökülmüştür. Ancak, 1964’den bugüne kadar, bu idare, TİP’in eline geçmiştir.”
12 Aralık 1965 Pazar günü yapılan TİP Ankara il kongresine sunulan çalışma raporu, bu konuda gerekli bilgileri vermektedir:
“Ankara Üniversitesine bağlı fakültelerde bulunan sandıklardan hemen hepsinde partimiz çok yüksek oranda oy almış, hatta Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’nda diğer partileri büyük oy çoğunluğuyla geçerek, en çok oy alan parti durumuna yükselmiştir.”
Geneli yansıtmasa da belli bazı merkezlerde yapılan anket ve seçim sonuçları konu hakkında bilgi verir.
ANT Dergisi’nin Istanbul Üniversitesi Merkez Binasında 150 öğrenciyle 1967 yılında yaptığı ve 31 Ekim 1967 günü yayınladığı bir ankete göre öğrencilerin beğendikleri liderler sırayla şöyledir:
Atatürk, De Gaulle, Che Guevera, Mao Çe Tung, Kennedy, Nasır, Castro, İnönü, Lenin, Lumumbo, Ho Şi Minh, Aybar, Alpaslan Türkeş ve Gandi.
2 Haziran 1968 Pazar günü, Kısmi Senato, Belediye, İl Genel Meclisi, Muhtar ve boş yerlerdeki milletvekili seçimi yapılır.
Istanbul’da bulunan öğrenci yurtlarında çıkan seçim sonuçları şöyledir:
Site Öğrenci Yurdu: CHP:160, TİP:115, AP:67, CKMP:43.
Çemberlitaş Kız Yurdu: CHP:70, TİP:31, AP:30, CKMP.:2.
1961-71 döneminde kendisini “Kemalist” ya da “Sosyalist” olarak tanımlayan birçok gençlik örgütünü çatısı altında toplayan üst kuruluşlar bulunmaktadır.
Tanımlamalar sadece bilinen anlamları açısından değil, kimin nasıl tanımladığına da bakmak gereklidir.
TMGT, DÖB, ODTÜ Öğrenci Birliği, Ankara Üniversitesi Talebe Birliği, 30 Ekim – 10 Kasım 1968 günleri, Samsun’dan Ankara’ya, “Tam Bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenler.
DÖB, yürüyüş hakkında şu açıklamayı yapar:
“Biz, Devrimci Öğrenci Birliği olarak hareketin niteliğinin, özünün Amerikan emperyalizmine – Feodalizme – İşbirlikçi sermaye çevrelerine karşı bir mücadele, gerçek demokrasi için bir mücadele olacağını belirttik. Zira Tam Bağımsız Türkiye, ancak bu güçlere karşı savaşın başarıya ulaşması ile gerçekleşebilirdi. Biz, Mustafa Kemal Gençliği olarak, Türkiye’nin istiklalinin zedelendiğini, elden gittiğini görüyorduk. Onun için atılması gereken devrimci adımın ‘İstiklali Tam Türkiye’ için olacağını, gerçekleştirilmesi gereken ilk amacın ‘Tam Bağımsız Türkiye’ olduğuna inayorduk. Ve bu fikrimizde de direndik.
Sosyalist şiarlar atmadığımız için diğer örgütler tedirgin olmadılar.”
Bir örgüt, “sosyalist şiarlar atmadığını” bildiride açıklama gereksinimi duyduğuna göre, ciddi veya önemli bulduğu bazı kesimler vardır ve bu kesimlere mesaj göndermektedir.
MDD’cilerin mesaj gönderdiği kesimlerle ittifak yapmayı olumlu bulmayan “sosyalist devrimciler” bunu nasıl değerlendirmektedir ona bakalım.
Sosyalist devrimciler, 13 Eylül 1969 Cumartesi günü, Ankara’da, “Pahalılığa karşı Miting” düzenler. Bir grup MDD’ci, hiç bir ilgileri olmadığı halde mitinge katılmaya çalışır ve olay çıkartır.
22 Eylül 1969 tarihli EMEK Dergisi’nde, mitingi sabote etmeye çalışan MDD’ci grubu, “Sosyalizmle Mücadele Derneği” diye adlandırarak, bu konu hakkında özetle şu değerlendirme yapılır:
“Mitingi sabote etmek niyeti ile geldikleri anlaşılan bir grup, miting boyunca devamlı yaygara kopardılar, bir araya toplanıp bağırıp çağırdılar. Sabote etmek deyince, insanın aklına, toplum polisleri ile komandolar gelir. Oysa bu kez, bunların kendileri değil, özentileri vardı ortalıkta. Mitingi baltalamaya, işçi sınıfının sloganlarının söylenmesini engellemeye çalışanlar, bu kez, her gün ne idükleri daha bir açığa çıkan demokratik devrimci diye geçinen gruptu. Sosyalist gelişmeyi engellemek veya saptırmak için hiç bir güçlükten kaçınmayan, bu küçük burjuvazinin sosyalist hareket içindeki truva atları, mitingde Sosyalist Türkiye sloganının söylenmesini, bsosyalist hareketi bölme, parçalama ve hançerleme siyasetlerine aykırı görmüş olacaklar ki, hemen başka sloganlarla taarruza geçtiler. Türkiye, sosyalist olmadan bağımsız olabilirmiş gibi, veya Türkiye sosyalist olduğunda bağımsız olmayacakmış anlamına gelecek bir tarzda Bağımsız Türkiye diye bağırdılar ve konuşmacıları engellemeye çalıştılar. Bu, sivil toplum polisi özentilerinin çirkin provokasyon denemesi mitingde bulunanlarca nefretle izlendi.”
SDDF, 23 Nisan 1970’de, “Ulusal bağımsızlık ve Ekonomi Haftası” başlatır. SDDF, yayınladığı bildiride özetle şu açıklamayı yapar:
“Kemalist devrimci hareketimiz her türlü baskıya karşı yürütülecektir. Amerikancı iktidar ve destekleyicileri bunu böyle bilmelidir.”
Peki Istanbul TDGF Bölge Yürütme Kurulu, Ulusal Egemenlik Bayramı dolayısıyla, 23 Nisan 1970’de nasıl bir bildiri yayınlamıştır, ona bakalım.
Bildiri özetle şöyledir:
“Yeraltı ve yerüstü servetlerini Amerika’ya peşkeş çekmiş; Mustafa Kemal’in tam bağımsızlık ilkesini emperyalist çizmeleriyle ezmiş ve ihanetlerini belgelemiş iktidarlara karşı, işçisiyle, köylüsüyle, Kemalist ordusuyla ve devrimci gençliğiyle artık ‘Dur’ demenin zamanı gelmiştir.”
Bu dönem ayrıca, Harp Okulu’nda eğitim gören bir kısım öğrencide, yaşanan politik gelişmelerden etkilenmiştir. İlk önce 69 deniz subayı (Daha sonra katılanlarla imza sayısı 110’a çıkmıştır) imzaladığı için “69 Deniz Subayının Bildirisi” olarak anılan ve Aralık 1969’da yayınlanan bildiride şu cümleler yeralmaktadır:
“Bu savaş bir avuç insanın değildi ki, dursun. Bu savaş senin; bu savaş ezilenlerin. bu savaş Mustafa Kemal’in savaşı… Milli Kurtuluş Savaşı’mızın en büyük dayanağı yiğit halkımızsa, onun yumruğu devrimci gençliktir. Onun yumruğu bizleriz. Gece yarılarından alacakaranlıklarda, gençliğe sıkılan kurşun gerçekte Mustafa Kemal’e sıkılıyor.”
Örnek olarak verdiğim bu açıklamalar esasında, o dönem, bu örgütlerin ve kendisini MDD’ci olarak olarak adlandıran kesimlerin bütün bildirilerinde yeralan ortak açıklamalardır.
Belli kesimlerce Dev-Genç’in teorisyeni olarak adlandırılan Mahir Çayan, bu konuda neler yazmıştır?
Mahir, Aydınlık Sosyalist Dergisi’nin Ocak 1970’te yayınlanan 15. sayısında, “Bugünün şiarı nasıl, Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye, şiarı ise, sekter ve gerici şiarı da Sosyalist Türkiye, şiarıdır.” diye belirttikten sonra, “Kemalizm” hakkında özetle şunları yazmıştır:
“Kemalizm, küçük burjuva devrimciliğinin, işgal altındaki bir ülkede -Türkiye’de- emperyalizme karşı bir isyan bayrağıdır…Küçük burjuvalar ülkesi olan Türkiye’de devrimci bir geleneğe sahip olan bu zümre, içinde bulunduğumuz evrede de çeşitli kurum ve örgütlerde yer alarak ülkenin politik hayatında aktif bir rol oynamaktadır.”
MDD’cilerin, “Sosyalist Türkiye” sloganına karşı tepkisinin birçok nedeni var.
Birincisi, “Türkiye, sosyalist değil milli demokratik devrim aşamasındadır.”
İkincisi, “Milli Demokratik devrim amacıyla ittifak yapılan diğer kesimleri ürkütmesi” nedeniyledir. Ürkütülmesinden korkulan kesim ise “sivil olmayan” kesimlerdir.
TİP ya da kendisini sosyalist olarak adlandıran kesim ise, bu ittifaka, “cuntacılık” bağlantıları olduğu gerekçesiyle tamamen karşı çıkıyor ve ittifaka yanaşmıyordu.
Gençler arasında ilk başta “Sosyalist Türkiye” ya da “Bağımsız Türkiye” sloganlarının söylenip söylenmemesi tartışmalarını sadece bir slogan olarak algılayan bazı gençler, çözüm yolu olarak, “Bağımsız Sosyalist Türkiye” sloganının atılmasını önermiş ve gösterilerde bunu kullanmışlardır. Konunun ideolojik boyutunun olduğu da zamanla kavranmaya başlanmıştır.
“Sosyalist Türkiye” sloganına karşı tepki, sadece bir sloganın soylenip söylenmemesi konusunda kalmamış, bıçaklı saldırıya döndürülmüştür.
28 Aralık 1970 Pazartesi günü, SGÖGenel Başkanı Muharrem Kılıç, Dursun Akdoğan, İbrahim Bakırcı, Oğuz Tekin, Hayrettin Seçmen, bu nedenle, Hacettepe Üniversitesi’nde TDGF’liler tarafından bıçaklanır.
SGÖ, 29 Aralık 1970 Salı günü, Dev-Genç’e şiddetle çattığı bildirisinde özetle şu görüşlere yer verir:
“Dev-Genç, burjuvazinin emrinde anti-sosyalist ve anti-demokratik eylem veren bir örgüttür. Burjuvazi sahneye koyduğu bu oyunlarla iki gerici gençlik örgütünü, Dev-Genç ve Ülkü Ocaklarını aktör olarak kullanmaktadır. Dev-Genç’in ilericilikle, demokratik güçlerle hiçbir ilgisi yoktur. Anti emperyalist mücadele adına emperyalizme nasıl köpeklik edecekleri konusunda birbirleriyle yarışırlarken aralarında küçük gruplara da bölünün Dev-Genç yöneticileri son günlerde sayıları daha da artan öldürülen gençler olayının da sorumlularıdır.”
TDGF ile SGÖ, bu saldırılara rağmen, 12 Mart döneminde ittifak için çaba gösterir. Bunun nedenini son TDGF Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü, şöyle açıklamıştır:
“Bizim yönetimimiz sırasında ise gerek SGÖ, gerek Dev-Genç dışındaki, TİPyönetimine şöyle ya da böyşle yakın gruplaşmalarla daha iyi ilişkiler sürdürebildik. Bu biraz da bizim Kemalizm üzerindeki vurguyu azıltmamızdan ileri geldi ve 12 Mart’a karşı çok açık bir tavır takındııktan sdonra, onlarla (SGÖ’lülerle) daha yakın bir ilişki doğdu ama sıkıyönetim ilan edilip, dağılınınca bir daha birbirimizi göremedik.”
Ortak düşünceleri paylaşanlar, zaman zaman, ittifaka girer.
ODTÜ Öğrenci Birliği’nin 1969 yılında yapılan seçimler sırasında kavgalar çıkar. TDGF’liler, bazı SDDF’lileri ODTÜ’de döver. SDDF’liler de, ODTÜdışında yakalyadıklmarı ODTÜ’lülelir döver. Ertuğrul kürkçü, bu nedenle, 1969 Eylül ayında Kızılay’da SDDF’lilerden dayak yer.
ODTÜ Öğrenci Birliği seçimlerinde SDDF’liler ile MDD’ciler arasında çıkan kavga nedeniyle Öğrenci birliği yönetimi ortada kalınca, bir grup sosyal demokrat, kendilerini, “Milli Kurtuluşçu Sosyal Demokratlar” olarak adlandırıp, “Toplumcu” grupla işbirliğine gider.
21 Mart 1970 günü SDDF’lilerin yaptığı mitinge TDGF’liler el koyar ve bazı SDDF’lileri döver. Saldırılar daha sonra da devam eder.
O dönemin, en popüler gençlik örgütü olan TDGF’nin yaptığı eylemlere ve açıklamalarına bakalım.
TDGF, 14 Mart 1970 Cumartesi günü, Ankara’da, “Bağımsızlık Haftası” düzenler.
14 Mart 1970 Cumartesi günü, TDGF, ODTÜ Öğrenci Birliği, Ankara Üniversitesi Öğrenci Birliği, SBF Öğrenci Derneği, Üniversite Asistanları Derneği, Ankara Üniversite Hukuk Fakültesi Öğrenci Derneği, Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu Öğrenci Derneği, Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi Öğrenci Derneği ve bir çok kuruluş, DTCF bahçesinde bir forum yapar.
Forumda alınan karar gereğince, “Mustafa Kemal’in kurduğu Birinci Millet Meclisine gidilecek ve orada da forum” düzenlenecektir.
Binlerce genç, en önde Türk bayrağı koşarak, Ulus’taki ilk T.B.M.M.’ne gelir. Sanki ilk TBMM’deki gibi bazı konular tartışılır, görüşülür ve sonunda karara bağlanır.
İlk TBMM balkonundan, Ulus Meydanında bulunan binlerce gence şu duyuru yapılır:
“Mustafa Kemal’in yürüttüğü milli kurtuluş savaşımızın başarıya ulaşması için 23 Nisan 1920’de ilk toplantısını yapan Türkiye Büyük Millet Meclisi, onurlu bir ulusun parlamentosuydu.
Mustafa Kemal’in başkanlığında toplanan parlamento emperyalizmin kovulması, halkımızın kurtulması için kararlar alıyor, işgal kuvvetlerini atmak için planlar yapıyordu.
Biz, Türkiye’nin milli kurtuluşçu, devrimci gençliği olarak böylesine onurlu bir parlamentoyu özlüyoruz.
Biz, Amerikan emperyalizminin ve işbirlikçilerinin egemenliğindeki bir gerici politik düzeni değil, işçi – köylü – asker ve gençliğiyle tüm ulusumuzu temsil eden devrimci ve demokratik bir politik düzeni özlüyoruz.
Biz, devrimci gençlik olarak, Amerikan uşaklarının, oy pazarında para ile satın alınan kişilerin, halkımızın sırtından milyonlar vuranların at oynattığı bir politik düzeni tanımıyoruz.
Yaşasın Mustafa Kemal’in milli, onurlu, parlamentosu!.
Yaşasın işçi – köylü asker ve gençliğin devrimci dayanışması!.
Toplantıda alınan kararlar şunlardır:
1- Amerikan emperyalistleri, işbirlikçileri ve toprak ağaları halkımızın baş düşmanıdırlar.
2- Halkımızın ve gençliğin hiçbir siyasi partiye güveni yoktur.
3- Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye’yi kurmak için:
-Yurdumuz bütün Amerikan Askeri üslerinden ve tesislerinden, bütün Amerikan askerlerinden, Barış Gönüllülerinden ve bütün Amerikan sivil uzmanlarından temizlenmelidir.
– Yer altı ve yer üstü servetlerimizi sömüren bütün yabancı şirketlere ve yabancılarla işbirliği yapan zenginlerin mallarına el konmalıdır.
– Milli çıkarlarımızı zedeleyen bütün ikili anlaşmalar feshedilmeli NATO ve CENTO’dan çıkılmalıdır.
– Toprak ağalığı ve tefecilik ortadan kaldırılmalı ve ağaların toprakları yoksul köylülere dağıtılmalıdır.
– Bütün milli sınıf ve tabakaların, işçilerin, köylülerin, memurların, öğretmenlerin teşkilatlanmalarını ve demokratik mücadelesini engelleyen bütün kısıtlamalar kaldırılmalıdır.
– Bütün ilkokullar, ortaokullar, liseler, yüksek okullar ve bütün eğitim ve öğretim sistemimiz yabancılara değil, Türkiye halkına hizmet eder duruma getirilmelidir.
– İstiklali tam Türkiye için mücadele, gerçek demokrasinin kurulması için mücadele devrimci görevimizdir.
Bu uğurda mücadeleye katılmak her yurtseverin hem hakkı, hem de görevidir.”
Bu eylem ve kararlar, Atilla Sarp’ın TDGF Genel Başkanı olduğu dönemde yapılmıştır.
Ertuğrul Kürkçü’nün TDGF Genel Başkanı olduğu dönemde de en kalabalık yürüyüş 10 Kasım 1970 Salı günü yapılır.
Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu (TDGF), Üniversite Asistanları Sendikası (ÜNAS), Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT), Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS), Ankara Üniversitesi Öğrenci Birliği, Hacettepe Üniversitesi Öğrenci Birliği ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi Öğrenci Birliği, Yapı İşçileri Sendikası (YİS), Sağlık İşçileri Sendikası (Sağ-Kur), 10 Kasım 1970 Salı günü, “Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenler.
Ellerinde taşıdıkları “Mustafa Kemal”in kalpaklı afişleriyle çoğunluğunu öğrencilerin teşkil ettiği yürüyüş, saat 11.00’de Anıt-Kabir’de başlar.
İstiklal Marşı’nın okunması ve saygı duruşundan sonra TDGF Başkanı Ertuğrul Kürkçü, özetle şu konuşmayı yapar:
“Atatürk, istiklal-i tam Türkiye görüşünün ışığı altında anılmalıdır. Yeni bir kurtuluş savaşının eşiğindeyiz. Emperyalizmin bütün dünyada hızla çöktüğü bir dönemde Ata’yı anıyoruz. Ata’yı anmak için Birinci Kurtuluş hareketinin manasını iyi bilmek lazımdır.”
Gençler, “Bağımsızlık andı” içtikten sonra, Anıtkabir önünden yürüyüşe geçer.
Yürüyüşte, “Enternasyonal Marşı söylenir mi söylenmez mi, söylenirse provokasyon olur mu?” diye tartışma yaşanır.
“Atatürk geliyor”, “Kahrolsun Amerika”, “Bağımsız Türkiye”, “Devrimciler el ele, milli cephede”, “İşçi gençlik ele ele, milli cephede” sloganlarıyla Tandoğan Alanına gelen gençler, İstasyon yolu üzerinden eski T.B.M.M. önünde toplanır. Bu arada, bir grup genç, Cento binası önüne gelerek yarıya indirilmiş Amerikan bayrağını indirerek yırtar. Yürüyüşe devam eden gençler, Cemal Gürsel Alanında yapılan kısa konuşmalardan sonra dağılır.
Mustafa Kemal Yürüyüşü”nü düzenleyen kuruluşlar, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi (DTCF)’nde de, saat 17.00’de “Mustafa Kemal” forumu düzenler.
Forumda TDGF Başkanı Ertuğrul Kürkçü, TÖS Başkanı Fakir Baykurt, Prof. Muammer Aksoy, i Milli Birlik Komitesi üyelerinden Tabii Senatör Suphi Karaman, Devrim Gazetesi Sahibi Doğan Avcıoğlu, ODTÜ Öğrenci Birliği Başkanı Erhan Erdoğmuş, konuşma yapar.
Kürkçü, düzenlenen bu etkinlikler hakkında, neler düşündüğünü özetle şöyle açıklamıştır:
“Şunu açık ve seçik bir şekilde belirtmek isterim ki, Atatürk ve o’nun düşünceleri olan Kemalizm’le bilimsel sosyalizmin prensipleri arasında uzlaşmaz bir ayrılık ve çelişki mevcut değildir. Ama bazı çelişkiler şüphesiz ki vardır.
Sosyalistler tarafından Atatürk’ün kurtuluş savaşı sırasındaki Mustafa Kemal vasfının benimsendiği ve Atatürk olarak mevcudiyetinin kabul edilmediği yolunda bir iddia mevcuttur. Bu iddia çok yanlıştır. Burada belirtmek isterim ki, bizim değerlendirmemize göre radikal küçük burjuvanın devrimcisidir ve sonuna kadar da öyle kalmıştır. Bu nedenle Atatürk’ün kurtuluş savaşları sırasında icraatına bakılıp, devrimci olarak Mustafa Kemal adı ile kabul edilip de bilahare devrimci çizgiden uzaklaşıp Atatürk olarak reddedilmesi şeklinde bir değerlendirme, kimlerin hangi arkadaşların yaptıklarını bilmiyorum. Ama uygun değildir. Kurtuluş savaşı ile ondan sonraki icraatı diyalektik bir sonucudur, mantiki bir neticesidir.
Ben, Dev-Genç Genel Başkanı olarak ve diğer Merkez Yürütme Kurulu arkadaşlarım Kemalist değiliz ve hiç bir zaman Kemalizm’in arkasına sığınmadık. Biz, her zaman proleter sosyalistler olduğumuzu açık ve seçik olarak belirttik. Ve kendi dünya görüş açımızdan Mustafa Kemal’in Türk tarihinde ilerici ve devrimci olarak rol oynadığını değerlendirip, belirttik.
Mustafa Kemal’in ideolojisini oluşturan Kemalizm’in temel ekseni anti emperyalisttir. Ve Mustafa Kemal’in diğer bütün düşünceleri bu anti-emperyalist eksen etrafında çeşitlenir. 1970’de Türkiye’deki başlıca çelişme milletlerarası tekelci sermaye ile Türk halkının çelişmesidir. Ve bu çelişmenin çözüm tarzı da anti-emperyalist ve anti-oligarşik bir devrim çizgisinden geçer. Dünyada milli kurtuluş savaşlarını vermiş bütün milletlerde bu savaşların öncüleri bayraklaştırılmış fakat devrimin sonraki safhalarında hiç bir zaman devrimciler, sosyalistler, bu bayraklaştırılan milli şahsiyetlerin arkasına sığınmamışlardır. Biz de aynı görüşle hiç bir zaman Mustafa Kemal’in arkasına sığınmadık, sığınmak istemedik. Amma Türkiye’de hiç bir kimse bizim kadar Mustafa Kemal’e de sahip çıkmamıştır. Sonuç olarak şunu belirtmek isterim ki, Mustafa Kemal’in ortaya koymuş olduğu mücadele ve Kemalizm’in anti-emperyalist olması ve belli bir evrede bizim de anti-emperyalist bir mücadeleyi ön görmüş bulunmamız, böylece, zikrettiğim şekilde muayyen bir devre içersinde anti-emperyalist savaş konusunda fikirler arasında ayniyet ve mutabakat bulunmuş olması sebebiyle o devrede de Mustafa Kemal’i benimseriz ve ona sahip çıkarız. Kaldı ki, 10 Kasım 1970 tarihindre Anıt-kabir’de ben bir konuşma yaptım ve bu konuşmamda Mustafa Kemal’i sosyalistler adına andığımızı belirttim.”
Yusuf Küpeli’nin yazdığı, “1965-1971 – Türkiye’de devrimci Mücadele ve Dev-Genç” adlı broşürün otuzumcu sayfasında, bu konuda özetle şu değerlendirme yapılmıştır:
“Şüphesiz o gençlik liderlerinin ve proleter devrimci gençliğin bir Kurtuluş Savaşı vermiş olan küçük burjuva devrimcisi Mustafa Kemal’e saygıları vardı. Ama Kemalizmi değil, proleteryanın ideolojisini benimsemişti.”
Mahir Çayan ve arkadaşları, 1971 yılında yaptıkları savunmada, bu konuyu şöyle açıklamıştır:
“Kurtuluş savaşı dönemini, daha sonraki Kemalist devrimciler döneminden ayırmak gerekir, şeklinde bizim görüşlerimizmiş gibi ileri sürülen görüşler bize ait değildir. Bu görüşe katılmadığımız gibi bize ait de değildir. EMEK Dergisi’nin görüşüdür. Ve bizim EMEK dergisi’yle hiç bir bağlantımız yoktur.”
Bu konuda, bir açıklama daha.
TDGF Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü, Sadun Tanju ile yaptığı ve 12 Şubat 1971 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan röportajında:
“Biz, siyasal bir parti değiliz. Üstelik sosyalizm gelsin de demiyoruz. Biz halkın iktidarı olan demokrasiyi istiyoruz.” açıklamasında bulunur.
12 Mart 1971 Cuma günü, askeri muhtıra verilir. İlk olarak, 16 Mart günü, “Kemalist” olarak adlandırılan subaylar, ordudan tasfiye edilir.
Teke Tek programını izlerken adeta bir şok yaşadım geçen gün. Fatih Altaylı programında türban meselesini üniversitede okuyan kızlarla konuşup tartışmak amacıyla çağırmıştı o genç kızları. Kızlardan ikisi türbanlı, ikisi de başı açık kızlardı.
1999’dan bu yana türban eylemcisi olduğunu söyleyen Nuray isimli genç kız, inanç özgürlüğü kapsamında türbanla eğitim hakkını savunurken, bunun eğitimle
sınırlı olmayacağını, kamuda çalışmak dahil her türlü hakkı kapsaması gerektiğini söyledi. Aslında bu söylem kimseyi pek şaşırtmadı. Zira alıştığımız bir durumdu bu. Türban savunucularının sıkı sıkıya sarıldıkları bir söylemdi bu. Yani AKP’nin Anayasa’da yaptığı ama iptal edilen değişiklik zaten onları kesmeyecekti. Bu bilinen bir gerçekti. Ancak bu kız konuyu bambaşka taleplere kadar taşıma cesareti gösterdi.
Nuray’a “İnanç gereği diye yasama tarafından oluşturulmuş hukuku beğenmeme ve kendi inançlarınıza göre yargılanma talebinizin ortaya çıkmayacağını ve yarın öbür gün Müslümanların kadı mahkemesinde yargılanmasını istemeyeceğinizi kim garanti edebilir?” şeklinde bir soru yöneltildi. Verdiği cevap da ilginçti; “Kimse garanti edemez. Hatta isteriz de. Niye insan kendi inandığı hukukla yönetilmesin?” Fatih Altaylı da izleyen herkes de aminim şok olmuşlardır bu cevap karşısında. Hemen ardından bir soru; “Bu çok hukukluluk anlamına gelir. Bir demokraside böyle bir şey nasıl olacak?” Cevap; “Niye olmasın”
Daha sonra diğer türbanlı kız Kevser’e bir soru; “İran’daki baskı rejiminin İslam’a örnek olamayacağını söylüyorsun ama facebookdaki sayfanda Humeyni resimleri varmış” Gayet sakin bir tonda yanıtlıyor soruyu; “Evet var. Humeyni’yi çok severim.” Ardından ise bizleri asıl şoke eden soru ve alınan yanıt geliyor; “Peki Humeyni’yi çok seviyorsun. Atatürk’ü de sever misin?” Yanıt olarak sadece askeri yönü ön plana çıkararak; “Asker olarak çok başarılıymış” dedi. Tam anlamıyla bir Milli Görüş çizgisi söylemiydi bu.
Diğer öğrenci de Humeyni’yi çok sevdiğini söylüyordu. Yine Fatih Altaylı ona da “Peki Atatürk’ü seviyor musun?” diye sordu. Önce biraz şaşırdı. Ne diyeceğini bilemedi.Sonra “Hayır Atatürk’ü hiç sevmem” dedi. “Neden?” diye soruldu. Alınan cevap; “85 yıldır çektiğim çilelerin müsebbibi o da ondan” dedi. “İyi de sevmediğin o adam Türkiye’yi İngiliz, Fransız, Yunan işgalinden kurtardı. Onun sayesinde bağımsız bir ulus olduk. O olmasa idi bugün burada yabancı bir ülkenin mandası altında olabilirdik. Sömürge olurduk” açıklamasını yapınca Fatih Altaylı, “Kurtuluş savaşını Atatürk değil, inançlı Müslümanlar başlattı. Maraş’ta Fransız askerleri Nene Hatun’un başörtüsüne uzandı. Sütçü İmam ilk ateşi açtı, böylelikle Kurtuluş Savaşı başladı. O dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz, cephedeki insanlar hep Müslüman. Atatürk’le ilgisi yok” dedi türbanlı kız. “Atatürk bu savaşı organize etmeseydi, Maraş’ta veya başka bir yerdeki bu gibi tepkiler ezilip yok edilirdi” diyen Fatih Altaylı’ya yine bir cevabı vardı kızın; “Belki de daha iyi olurdu. Belki yabancı manda altında inançlarımız daha iyi yaşayabilirdik. Daha özgür olabilirdik” dedi.
Ülkemizin üzerindeki asıl mesele kara cehalet. Ve yazıktır ki bu kara cehalet ülkemizi tehdit eder hale gelmiş durumda. Neden mi öyle diyorum? Bir defa Nene Hatun, Maraşlı değil, Erzurumlu. O bölgede savaştığı düşman, Fransız değil, Rus. Ruslar başörtüsüne değil Aziziye Tabyası’na saldırmışlardı. İlk kurşunu sıkan Sütçü İmam değil , Hasan Tahsin idi. Üstelik kızın söylediği gibi Maraş’ta değil, İzmir’de. Baktığımız zaman Hasan Tahsin tetiğe Sütçü İmamdan tam altı ay önce basmış.
Üstelik o dönemin sosyolojik yapısı incelendiğinde cephedeki insanların hepsinin Müslüman olmadığını da göreceklerdir. O dönemde okunan “şehit listesi”ne göre, bu toprakları İngilizler işgal etmesin diye savaşan, can veren İstanbullu doktorlar arasında, 140 Türk, 32 Ermeni, 25 Rum, 18 Yahudi var. Dikkat edilirse hepsi de şehitlerimiz olarak geçmiştir tarihe. Zira o dönemde şehitlik dinle alakalı bir şey değildi. Tamamıyla yurtseverlikle alakalıydı.
Yazıktır ki Türkiye Cumhuriyeti’nin karşı karşıya olduğu durum yansıdı geçen gün tüm açıklığıyla televizyonlara. İstenen şey açıkça şeriat. Pek çoğu tarafından dillendirilmese de asıl talep edilen bu. Anayasa Mahkemesi kararına karşı gösterilen tepkinin nedeni de bu. Zira bu Türkiye Cumhuriyeti’nden alınmak istenen rövanş.
Çok da güzel kılıf uydurulmuş. Bunun kılıfı özgürlük. Bunun kılıfı demokrasi.
Bunun kılıfı liberalizm. Kabul ederseniz. Etmezseniz zorla yaptırmak istiyorlar. Örneğini gördüğümüz kara cehaleti ülkemize yerleştirmek istiyorlar. Gerisini siz düşünün….
Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal ATATÜRK dünya döneminin liderleri içerisinden 21 nci yüzyıla geçebilen tek liderdir. Üstelik diğer liderler kendi halkları tarafından yok edilmemin acısını yaşamışken, o hala halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle, saygısıyla hala yaşayabilen dünyadaki tek lider.
Önemli olanda sanırım, yaşarken ölmek değil, öldükten sonra da bu kadar uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak değil midir?
ATATÜRK’ü biz hep tarihe mal olmuş yönleriyle tanıdık: Asker ATATÜRK ya da devlet adamı ATATÜRK olarak.
Bu verdiğim örnek dünyada tek olan örnektir. Zaten herhalde bir başkasına da rastlamamız mümkün değil. En büyük düşmanı; hani şu ordularını denize döktüğü düşmanı, Yunan başkomutanı Trikopis. Hiçbir zorlama olmadan, hiçbir baskı olmadan her Cumhuriyet bayramı Atina’daki Türk büyükelçiliğine gidiyor Trikopis, ATATÜRK’ün resminin önüne geçiyor ve saygı duruşunda bulunuyor. Böyle bir saygıyı en büyük düşmanında uyandırabilen bir Mustafa Kemal.
Yıl 1938, General McArthur’un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüzyirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der:
“Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal’i görmek için neler vermezdim”
dedirten o büyük özlemi ve onu oluşturabilen Mustafa Kemal’i.
Ya da, yıl 1938. Bir İran’lı şair bir Tahran gazetesine ölümü üzerine bir şiir yazar. İşte o şiirin iki mısrasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Diyor ki;
“Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir.” dizelerindeki bu kıskançlığı oluşturabilen Mustafa Kemal.
Yıl 1976, UNESCO üyelerine bir öneriyle gelir. Öneri paketindeki bir cümleyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki “Bu gün UNESCO’nun üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal’dir.” Öneri nedir ? Öneri ise onun doğumunun yüzüncü yılında, 152 üyesi vardı UNESCO’nun 152 ülkenin devletleri aynı anda kutlasın önerisidir. Birden İsveç delegesi ayağa kalkar ve şöyle söyler:
“Ne yani dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü böyle kutlayacak mıyız?” şeklindeki kinayeli sözlerine, Rus delegesi ayağa fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle söyler;
“Genç delege arkadaşım hatırlatmak isterimki ATATÜRK öyle dünyadaki herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her problemimizde çare olarak aramalıyız” sözlerini döktürtebilen bir Mustafa Kemal. Sonra nemi olur? UNESCO tarihinde ilk ve tekdir hiç negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar; hani İsveç delegesi demişti ya “ne yani” diye. O İsveç delegesi bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler;
“Ben ATATÜRK’ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben atıyorum” diyecektir.
İşte o muhteşem belge diyorki;
“ATATÜRK KİMDİR; ATATÜRK ULULARARASI ANLAYIŞ, İŞBİRLİĞİ, BARIŞ YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR İNKİLAPÇI, SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ, BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN, IRK AYIRIMI GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCUSU”
Var mı böyle bir metin! Bir filozof derki “bir ülke için kıstas aradığınız zaman o ülkenin en büyük liderini gözden geçirin” şu anda kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi bir metin gösteremeyiz. İşte bu metin 152 ülke tarafından imzalanmıştır. Eşi olmayan devlet adamı metni.
Peki daha sonra ne olmuştur; 151 ülkede hemen hemen bir yıl boyunca her yerde bu metni görebiliriz, soruyorsunuz bana o bir ülke kim? İşte o ülkenin adını vermeye benim dilim maalesef varmıyor.
Hadi gelin Haiti’ye gidelim. Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı ölür. Bir vasiyet bırakmıştır. Haiti’ye baktım haritada bir kutup kadar uzak ülke. Haiti Cumhurbaşkanı 1996 da öldüğünde vasiyeti açılır. Vasiyetinde mezar taşına yazılması için bir metin bırakmıştır. Haiti Cumhurbaşkanının bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki “Bütün ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal ATATÜRK’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm“
Peki yıllar bir şey değiştirir mi? Hayır. 2000 yılında bizim medyanın kaçırdığı bir bilgi var, ABD Başkanı milenyum mesajını veriyor.
Mesajın bir yerinde aynen şunları söyler; “Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK’tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir.” 2000 de ABD Başkanına işte bu gerçeği de ifade ettirebilen bir Mustafa Kemal var. Asker Mustafa Kemal’in, Devlet adamı Mustafa Kemal’in çok dışında bir Mustafa Kemal.
2003 de bir şey değişti mi?, 2004? Hayır. 2004 de bir konferans veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. Dediki “Ben Norveçliyim ve şu anda Norveç’te çok sık kullandığımız bir deyim var, bu deyimin anlamını anladım” dedi.
Hanımefendi “nedir o deyim” dedim. “Norveççe’de “ATATÜRK gibi düşünmek” deyimi var. Çok sık kullanırız bu deyimi” “nerelerde kullanırsınız” dediğimde “Hani bir problem veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. Deriz ki ona bu problemin mutlaka çözümü var. Birde ATATÜRK gibi düşün”. O gün otelime geldim televizyonu açtım o kadar çok kişiye bir de ATATÜRK gibi düşün dediğimi hatırlıyorumki galiba Norveççe’den çok bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı var diye düşünmeden de edemedim.
Bir İngiliz gazeteci ATATÜRK’le bir röportaj yapar. Röportajını Amerikan Büyük Kütüphanesinden bulup getirttim ve bir yerinde Mustafa Kemal’e şöyle sorar gazeteci; “Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?” Mustafa Kemal’in cevabı aynen şöyle :
“Şartlarımızı koyarız. Kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Eğer davet gelirse düşünürüz”. Evet, Birleşmiş Milletler sadece Türkiye’yi davet edebilmek için yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke olur Mustafa Kemal’in ülkesi, Türkiyesi Birleşmiş Milletlere.
Sanıyorum ondan feyz alacağımız çok şey var aslında Mustafa Kemal’den. Ama bu arada 2005’de bir yabancı gazeteyi okuyorum.
Sürmanşet büyük puntolarla şu başlığı atmış “Bu gün Ortadoğu’ya düzinelerle ATATÜRK lazım”. dedim yazara ATATÜRK ‘ü hiç tanımıyor herhalde. Düzineye hiç gerek yok tek bir tanesi de yeterdi aslında.
Örnek vermeye devam edersem inanın konferans böyle biter. Filipinlerden Çin’e kadar o kadar çok örnek varki. Ama gördük 1925’de 1938’de 1996’da 2000’de 2005’de her ülkeden, her cinsten, her statüden insanın özlemle, sevgiyle, saygıyla aradığı ama bizim olan bir Mustafa Kemal’den bahsediyoruz. Bu gün Türkiye’nin en büyük sorunu nedir? dersem cevap olarak kulağıma gelenler şunlar; ekonomi diyorsunuz işsizlik diyorsunuz. Ama bence Türkiye’nin çok önemli bir problemi var o problemi çözersek Türkiye ekonomiyi de çözer Türkiye işsizliği de çözer. Evet Türkiye’de lider yetiştirme sorunu var.
Lider deyince de nedense hep siyasi lider anlıyoruz ben ondan bahsetmiyorum, benim lider dediğim çok kapsamlı bir kavram. Yoksa içersindeki tek bir terimdir siyasi lider veya sosyal lider. Ama lider dediğim zaman ben asrın lideri dünya liderinden bahsediyorum. İşte böyle liderlere ihtiyacımız var. Ben şimdi soracağım size şu anda karşımda pek çok genç arkadaşım oturuyor. Bunlardan bir tanesinin bir kaç dönem sonrasının Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı yada Başbakanı, Maliye Bakanı yada evinin anne babası olmadığını bana iddia edebilir misiniz? Belki sizsiniz, ama bilinizki işte bugün sizlerle paylaşacağım konu asrın lideri, dünya lideri yada lider olmanın küçük sırlarını ATATÜRK’le sizinle paylaşacağım.
İlk sırrımız; ATATÜRK tamam arkadaşım ben topraklarınızı kurtardım askeri bir dehayım deyip yerine çekilmemiş hemen asker elbisesini çıkartıp sivil elbisesini giymiş ve inanırmısınız sınırlarını hangi sınırın lideri ise o sınırların içerisinde ne var ise ama ne var ise taşından toprağına hepsinin ama hepsinin sorumluluğunu omuzlarında hissetmiştir de onun için Mustafa Kemal bugün dünya lideridir. Nasıl mı ?
ATATÜRK’ü ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25 yıllık araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. İlki Çanakkale’de topçu atışımız başladığı sırada döktüğü gözyaşıdır, bir diğeri ise hepimizin bildiği bir hikaye ama ben yine de anlatacağım. O günün Ankarası kurak, çorak bir köy. Çankaya’dan meclise gelirken yol üzerinde sadece ama sadece bir tek iğde ağacı varmış. ATATÜRK o iğde ağacının önünden geçişlerinde arabasını durdururmuş, inermiş ve o iğde ağacına selam verirmiş. “Aman demişler paşam ne yapıyorsunuz böyle?”, “Eee o demiş yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi. En az diğer neferler kadar bunun da selama hakkı var”.
Yani “niye şaşırıyorsunuz?” der gibiymiş. Ve bir gün yanında bulunan arkadaşına “İşte bu benim…” derken bide bakıyor ağaç yok ortada hemen iniyor “Ne yaptınız bu ağaca” diyor. “Paşam” diyorlar “yolu genişletmek için mecburduk kestik o ağacı”. “Yahu diyor bitek bana soraydınız bu ağacı kurtaracak bir yolu mutlaka bulurdum” diyor. Daha fazla dayanamıyor, arabasına biniyor, şoförünün ve arkadaşının gözü önünde hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Bir tek iğde ağacı için mi dersiniz? Hayır. Çok zor şartlarda kurtardığı bu topraklarda yetişen bir canlıdır ve lideri olduğu için de bu toprakların da o iğde ağacının da sorumluluğu Mustafa Kemal’in omuzlarındadırda onun için.
Galiba şimdi anlatacağım inanılmaz projeyi de o gün düşünmeye başladı. Hani “Bir daha böyle bir şeyle karşılaşabilirsem nasıl müdahale edebilirim” diye. Çok değil doğa katliamı, en kolay yaptığımız katliam.
Yıl 1930 ATATÜRK Yalova köşküne doğru çıkmakta. Bir de bakar bir bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. “Yahu” der “sen hayatında hiç böyle bir ağaç yetişdirdinmiki? Kesmeye muktedir görüyorsun kendini ve niye ?” der. Bahçıvan derki; “Paşam çınar ağacının kökleri köşkün temelini kaldırdı, yaprakları da köşkün pencerelerine müdahale ediyor. Ya köşkü kaybedeceğiz ya ağacı keseceğiz. Onun için de kusura bakmayın ama biz ağacı kesiyoruz”. Bir an düşünür; “Hayır gerekirse köşkü ağaçtan uzaklaştırırız” der. Derlerki bu gün Mustafa Kemal bir hoş. Ne demek köşkü tutupta ağaçtan uzaklaştırmak? Ama inanırmısınız mühendis değil, mimar değil, ziraatçı değil ama ne yapar biliyormusunuz? İstanbul’daki köprü altındaki tramvay raylarını Yalova’ya taşıtır. Köşkü hiç yıkmadan olduğu gibi tutarak kendisi de kazma kürek temelini kazar ve köşkün altına tramvay raylarını döşeyerek köşkü ağaçtan 4 metre 80 santim kenara çekerek hala Cumhuriyetimiz gibi ayakta durmakta olan çınar ağacının kurtuluşunu temin eder.[2][2]
Yıl 1930. Dünya çevre lafını ne zaman etmeye başladı? 1980 den sonra. 1980 den önce, 1930 yılında dünyaya somut bir çevre dersi vermektedir Mustafa Kemal aslında. Ama, biraz acı parantezlerim olacak bu konferansımda.
İlk acı parantezimi ATATÜRK kimdir belgesiyle açmıştım, ikinci acı parantezim burada olacak. Hadi gelin 5 Mart 1996 ya gidelim yani günümüze yakın bir gün. “ATATÜRK ve Türk kadını” konulu tiyatrolu konferansımı 25 gençle sunuyorum. 25 gençle birlikte prova yaptık, yorulduk, oturduk, televizyonu açtık. ikinci haber olarak 6 dakika müddetle ve 5 kere görüntü zumlanmak üzere önemli bir haber verildi televizyonda. Haberi aynen aktarıyorum, diyordi ki “Amerika da eski bir ünlü bir müzikhal hiç yıkılmadan dünyada ilk kez uygulanan bir yöntemle raylar üzerinde iki metre kenara çekilerek yerine yeni bir binanın yapıldığı” haberiydi. Dünyada ilk kez lafı da beş kere edildi. gençlerden biri kalktı bana ne dedi biliyor musunuz? “Ya öğretmenim biz tarihe pek bir daldık. Bakın el alem neler yapıyor? Teknik, medeniyet biraz da onlara baksak” diyince arşivimde 1930’da ATATÜRK’ün bu işi yaparken çekilmiş resimleri, raylar üzerindeki çekilen resimleri gösterdim kendilerine ve dedim ki “şu anda ne söyleyeceksiniz bana?”. Bir genç kalktı ne dedi biliyor musunuz? “Ya öğretmenim suç bizde mi? Biz bu konuyu ilk defa sizden duyuyoruz, sizden görüyoruz bu resimleri”. Ama o haberi bugün milyonlarca Türk genci izledi ve oturdular 25 genç, bu haberi veren televizyona bir faks çektiler. Faksta aynen şu yazıyordu “İkinci haber olarak 6 dakika müddetle ama beş kez şu resimleri göstermek suretiyle bu arada da mutlak suretle mesajı iletin dediler “Bu gün 1996, Amerika çekiyor raylar üzerinde iki metre, yerine yeni bir bina yapıyor, 1930 ATATÜRK çekiyor 4 metre 80 santim, bir ağaç kurtarmak için” bu mesajı da çok iyi verin dediler. Yıl 1996 idi. Yıl 2005 hiçbir televizyonda izlediniz mi? İzlemediniz.
Ya hocam siz bize bir tek çınar ağacı ve iğde ağacı anlattınız bunlar ATATÜRK’ün hayatında tek tek örnekler olabilir. Hadi gelin Söğütözü’ne gidelim, hani şu Ankara yakınlarındaki, o zaman için 80 tane söğüt ağacının olduğu yere. Söğütözüne ATATÜRK hep dinlenmek için gelirmiş. Bir geldiğinde galiba düşündüğünü sesli olarak aktarmış; “Ah ! burda bi kulübem olsaydı keşke”. “Ya paşam istediğin bir kulübe olsun hemen yaparız şuraya” demişler. “Buradaki ağaçlara ne olacak peki”. “Paşam burdakiler söğüt ağacı; gönülsüz ağaçtır. Sökeriz başka bir yere dikeriz, mutlaka tutar” demişler. Bir an durur, “Bir tek şartla kabul ederim” der. “Burda yetecek kadar söğüt ağacını kendi ellerimle sökeceğim, kendi ellerimle dikeceğim, önce tuttuklarını göreceğim, sonra kulübe yapımına izin vereceğim”. Yani bugün betonu yeşile tercih eden zihniyete bence en güzel örnek teşkil eder bu. Ne yapar biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK makamını Çankaya’dan Söğütözü’ne taşıtır hasırlar üzerine. Kabullerini orda yapar, imzalarını orda atar, çadırda kalır ama söğüt ağacını söker, kendi elleriyle diker, tuttuklarını görür, ondan sonra bugün çok küçücük ama verdiği mesaj olağanüstü büyük olan bu Söğütözü’ndeki küçük ATATÜRK kulübesinin yapılmasına izin verir.
25 yıllık araştırmacıyım. Benim elimde 130 belge var bizzat çevre hareketine bedenen katıldığına dair. Sade bende 130 belge, kim bilir kaç belge var. Keşke diyorum, keşke bu belgeler, bazı günler bizi okullar da bu kulübeye götürüpte burada anlatılsaydı. sanıyorum bugün betonu yeşile tercih eden hiçbir belediye başkanı yetişmezdi.
İşte bu anlamda sahneye şimdi Tahsin ÇOŞKAN’u davet edelim. Tahsin COŞKAN o zamanın genç bir ziraat mühendisi. “Gel Tahsin seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum” diyor. Giderler, gösterdiği yere bakar Tahsin Bey. Bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat bir arazidir. “Ya paşam hayrola” der. Atatürk, “Buraya bütün masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum” der. “Ya paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da zamanınızı, neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz?” der.
ATATÜRK’ün cevabı ATATÜRK’çedir. Derki “Ben en zor olanı yapayımda siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız.” Ne bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu arada Tahsin ÇOŞKAN “Paşam burda hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın” der. Ama dinleyen kim. Derki “Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana resmi bir yazı getir burasıyla ilgili”. Biraz sonra Tahsin COŞKAN çok mutlu, kendi dediği çıktı, üzerinde “Burada hiçbirşey yetişmez”yazılı, altında da ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal’in önüne koyar. ATATÜRK biraz mütebbessim okur bu yazıyı. Kaleme alır, bu kağıdın yanına aynen şunları yazar “BURASI VATAN TOPRAĞIDIR, KADERİNE TERK EDEMEYİZ”. Etmez de. Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam ve köknarı oraya 30 Ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık bu günü, 25 Mayıs 1933. Ne yapar biliyor musunuz? Hani 5 Haziranlarda kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? Çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den sonra. Peki 25 Mayıs 1933, ATATÜRK ne yaptı?
İlk Çevre günü kutlamasını yaptı. Hem de bugün okullara soruyorum diyosunuz ki ne yaptınız diye “ya ağaç diktik diyorsunuz ya çöp topladık” öyle falan değil. Bütün Ankara halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler, altında dinlenmektedirler, havuz yapılmıştır, çocuklar yüzmektedirler. Hatta bütün masrafı cebinden ödemiştir ama karı da almamıştır, buraya bir fabrika yaptırmıştır, süt ürünleri üretilmektedir, herkes yamektedir. Herkes çok mutlu ama en mutlusu Mustafa Kemal ATATÜRK.
Nebizade diye bir arkadaşı var, Nebizade’nin kafa çok karışık. “Yahu paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı. Peki sen nasıl anladın burda orman olacağını?” der. “Gel Nebizade gel, şimdi anlatayım sana. Hani Tahsin ÇOŞKAN’ın burda birşey yetişmez dediği günün akşamı tebdili kıyafetle Çankaya’dan kaçtım, burdaki köylülere geldim. Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burda ağaç yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz dedim. “Al dediler”, bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. “Kaz orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz” dediler. Ah o iki gün Çankaya’da nasıl geçti bir Allah bilir bir de ben. İki gün sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere uzattım. Dediler ki bana “ağa testide su kalmamış, toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş burda ne ekersen biçersin”. Ve hani Tahsin COŞKAN’ın o raporu bana getirdiği gün ben çoktan projeye başlamış epey de ilerlemiştim” diyecektir.
Dünya lideri olmak öyle kolay değil biliyor musunuz. Hani ATATÜRK’e kimdi en çok karşı çıkan, evet Tahsin COŞKAN’dı. Onu da ATATÜRK buraya müdür tayin eder. Evet lider olmak hakikaten kolay iş değil. Bu arada biz bu 130 belgeye hiç çalışmamışız. Çalışmadığımızın en acı örneğini Türkiye yaşadı zaten. Neydi o örnek “17 Ağustos depremi”. Evet deprem bir kaderdir ama kader olmanın ötesinde dolgu alan çöktü, dolgu binalar çöktü.
Oysa 1930’dan beri bize “lütfen tabiatla oynamayın, tek bir ağaçla bile oynamayın” diye bize örnek olan bir liderimiz varken yaşadık bu acıyı.
Bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın dünya ne güzel değerlendirmiş hareketini. Ben size bu bilgileri vermek için 1919 başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri tarıyorum. Taramam sırasında 28 Temmuz 1933 günün Cumhuriyet gazetesinde bir haber okudum. İnanılmaz bir haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı renkte, hediye götürüyoruz ve adına da “ATATÜRK Çiçeği” diyoruz. O ATATÜRK çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama bakın gazeteyi aynen okuyorum. Gazete haberi şu “Chicago özel, geçenlerde Vanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın laboratuarlarında muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir çiçek elde edilmiştir Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında duran ama Tarsus Kolejinde ATATÜRK’le tanışmış, ondaki tabiat bilgi ve ilgisine hayran olan bir diğer profesör bu çiçeğe ATATÜRK isminin verilmesini önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş ve ATATÜRK’ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy birliğiyle kabul edilmiştir”. Yani dünyadaki her ülkede bu çiçek Gazi ATATÜRK adıyla üretiliyor ve satılıyor.
Peki başka bir lider varmı diye araştırdım bir çiçeğe adını veren, başka hiçbir lider yok. Çünkü tabiatıyla bu kadar bütünleşebilen bir lideri dünya tarihi yazmamıştır. Diyorki Mustafa Kemal “çevre hareketi dışında eğer lider olacaksanız eğer lider olmaya kalkıştıysanız ki içinizde öğrenci arkadaşlar var mutlaka sınıf başkanları vardır eğer sınıf başkanı olacaksan bu bi liderliktir sınırın nedir? sınıftır sınıfın içerisindeki tek bir tebeşir tanesi tek bir sıra tek arkadaşının problemiyle ilgilenemeyeceksen o liderliği kabul etmeyeceksin demektedir Mustafa Kemal.
Peki ikinci sırrımız ne? İkinci Sırrımız; dünya tarihi sadece bir sıfatı Mustafa Kemal’e vermiştir. Başka dünyada hiçbir liderin alamadığı bir sıfattır bu hangi sıfat mı? Ne dersiniz? Evet Başöğretmen diyen var aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi gönlünüzden geçen sıfatları ATATÜRK’ün ama soruyorum sizlere bir insan doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır ya çevrecidir ya tiyatrocudur ya sanatçıdır ya arkeologdur bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek lider Mustafa Kemal ATATÜRK olduğu için dünyada “kültür antropoloğu” sıfatı verilebilen tek lider Mustafa Kemal’dir.
“Kültür Antropoloğu” nedir ne değildir uzun uzun başınızı ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel’e gidelim. Ahlatlıbel Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu gibi açın, kazın, imza; öyle değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım. Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki kere gidiyor, Konya’da Asar kazıları başlıyor başında, birde bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. “Ya ne yapıyor Mustafa Kemal” diyorlar. Çankaya’ya gidiyor, Çankaya’da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor bir heyecan bir telaş. Üç gün sonra “gelin diyor Ahlatlıbel’e gidiyoruz”. Hemen geliyor diyorki “arkeologlar toplanın”. Biliyorsunuz başlarında en büyük arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir KOŞAR’ın bir e bir anısıdır. Toplanıyor ve diyorki Mustafa Kemal heyecanla; “kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir”. Yabancı arkeologlar “el insaf paşam, anladık iyi askersin iyi devlet adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye karışıyorsun” der gibi aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden. Başlıyorlar Mustafa Kemal’in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu? Bütün bulgular ordan çıkacaktır. İnat uğruna, kendi ceplerinden öder ve kendi dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamıycaklardır.
Bunun üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN’ın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı piyese davetlidir. Davetiyede böyle yazar piyesin başında mutludur biraz sonra sinirlenmeye başlar bir müddet sonra bitince “bana Galip ARCAN’ı çağarın!” der. Galip ARCAN gelince “bu piyesi siz mi yazdınız? “der. “Evet paşam ben yazdım”. “Hayır, bu bir Bolunun Flor Doranj adlı boldvilin’in aynen çevirisi neden bunu belirtmediniz hakkınızda soruşturma açtırıyorum” diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca ne dedim biliyormusunuz. Samimi konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki “a be Atam boldvilin’e varıncaya kadar ne zaman okursun? ne zaman kafanda tutarsın”. Ve o sırada ne yaptım biliyor musunuz? Yirmi yıllık araştırmacıydım, ATATÜRK’le iddiaya girmek gibi, dedim “senin başında durmadığın ilerletmeye çalışmadığın bir alan bulmak benim boynumun borcu olsun”.
O sırada da “Sanat ve ATATÜRK” adlı araştırmamı yapıyorum baktım resimde Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini kaldırıyor ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. Ne? Sinema. dedim “herhalde burda iddiayı kazandım”. Hey hat, baş yönetmen Cezmi AR, başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal’e tabi Cumhurbaşkanı ya diyemiyor şöyle dur böyle dur diye diğer oyunculara şiddetle bağırıyor. Atatürk “Gel Cezmi gel, burda başkomutan sensin. ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın” der. Cezmi AR hayatının son günlerinde “ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım” diyecektir.
Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya’ da ne mi yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur; “Ben bir İnkilap Çocuğuyum” dur adı. Kendi yazdığı film senaryosunu Münir Hayri EGELİ çekecektir, ATATÜRK oynayacaktır. Ama yıl 1937 dir, ömrü vefa etmemiştir. Derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu filme çekin pokemondan çok daha faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum.
Bu arada ATATÜRK’ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim, tamam dedim. Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı Mustafa Kemal kazandı ama merak ediyorum nasıl yaptı diye. Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen diyorki ATATÜRK için “Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığım tek lider Mustafa Kemal’dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir çağa sıran etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük radikal Mustafa Kemal’dir”. Bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor.
Peki, tamam laf iyid e diyorsunuz ki; laflar karın doyurmuyor. Esas sır nerde çok merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara’daki caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda bunların hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir sözünde. Ama bu bence, ve dedim ki bu sözü okuyunca keşke şu karga kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü yerleştirselerdi herhalde Türkiye çok farklı biyerde olurdu şu anda. ATATÜRK diyor ki” Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım”. Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir. İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize geçecektir Mustafa Kemal.
Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? Bildiğimiz gibi bir okuma değil. Sizi 1914 Anafartalar’a götürüyorum. Anafartalar’da savaşın bir dinlenme yerinde çadırınıza gelirsiniz postalları çıkarır rahatça dinlenmek istersiniz. Öyle bir şey yok. Macar Türkoloğu Nemet’in, Fransız Türkoloğu Devin’in Türkoloji albümleri duruyormuş. Açıyor onları okuyor Mustafa Kemal. Diyorlar ki “niye bunları okuma gereği duyuyorsun” verdiği cevaba bakın. onlara diyor ki “Savaştan sonra bu dilin değişme ihtiyacı var onu tespite çalışıyorum”. Yıl 1914, gelelim 1916’ya. Bitlis cephesi komutanı Mustafa Kemal Bitlis cephesinde çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor ve çadırına geliyor, yaveri İzzettin ÇALIŞLAR’ı çağırıyor ve eline bir not veriyor. Notta ne yazıyor biliyor musunuz? “Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına serbestisini vermek, onu erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak”. Yıl 1916, Türk kadının değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok. Sokağa çıkma hakkı olmayan bir Türk kadını. Peki sizce tam savaşın en hararetli zamanında neden Türk kadını geldi Mustafa Kemal’in aklına. Ha, Kurtuluş Savaşında gördüğümüz kadın manzarası, değil ATATÜRK’ü, dünyayı şaşırtan bir manzaradır. Ülkelerin savaşları olmuştur ama topyekün savaş örneği ilk defa Kurtuluş Savaşında görülmektedir.
Atatürk bu savaşta Ayşe Hatun’u tanımıştır. Ayşe Hatun’u hepimiz tanıyoruz. Bilmeyen var mı içinizde? Onun yapabildiğini acaba hangi ülkenin kadını yapabilir? Ya da zamanımızda hangi kadın yapabilir? Benim bir kızım bir oğlum var inanın bu kadar araştırmacıyım düşünüyorum. Biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında omuzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor. Sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada ölmesi falan problem değil Hatun’un, ama düşman eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, bütün düşüncesi o Ayşe Hatun’un. Ve bu arada çocuğunu göğsüne yaslar, düşman biraz geç gider, indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunu şehit ettiğini görecektir Ayşe Hatun yada diğer adıyla Tayyibe Hatun. Peki ne yapar? Çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve aynen şunları söylemiştir. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. “Sen yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun” (yani şurada oturan bizler için şehit olan) “bu benim içinde senin içinde bir şereftir. Yeterki vatan sağolsun” diyor, omuzuna alıyor cephanesini ve yola koyuluyor. Hanımefendiler içinizde anne olanlar var. Lütfen bir an için düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz, gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın sizden sonraki kuşak mı? çocuğunuz mu? İşte bu Ayşe yada diğer adıyla Tayyibe Hatun’u tanıdı Mustafa Kemal.
Kurtuluş Savaşında Kütahya sırtları, -30oC, -40 oC. Ve 75-80 yaşlarında bir nine. Gerisini gelin kafile komutanı Mustafa Necati’den dinleyelim. Mustafa Necati neyi görür? Bütün yorgan battaniye ne varsa cephanenin üstüne örtmüş kendisi pazen elbiseyle. Aynen şunları söyler “nine kar sepeliyor hava çok soğuk bari şu yorganı alsan sırtına” dediğinde aldığı cevap “dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın. Ben bir ölürüm ama onunla binler doğacak binler. hayır oğlum hayır hiç üşümüyorum, soğuğu hiç duymuyorum ki. Düşman bu topraklara girdi gireli benim içim yanıyor içim a oğul” diyen bir nineyi tanıdı Mustafa Kemal.
Albay Hulusi ATAĞ’ın kafilesinde olan genç bir kadınımız hastadır ve cephane taşırken yere düşmüştür, ölmek üzeredir. Hulusi ATAK sorar “bacım bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım” dediğinde aldığı cevap “adımı ne yapacaksın a oğul yaz benim adım Anadolu” cevabındaki adımın ne önemi var önemli olan ülkemin adı ve gururu düşünüşü keşke, keşke uygarlık savaşımızda aynı şiddetiyle sürebilseydi bugün. Üzerinde ATATÜRK yazılı kapsülü inanın, inanın hiç mübalağa etmiyorum ilk uzaya fırlatan ülke mutlaka ama mutlaka biz olurduk.
Evet bu savaşta ATATÜRK dünyaya tek geçen Zekiye Hanım’ı tanıdı. Zekiye Hanım ne yaptı biliyor musunuz? Dünyaya ilk ve tek geçen kadınımızdır. 10 Aralık 1919 öğretmen okulu bahçesine 3000 kadını toplamış, dedim herhalde sıfırları fazla okuyorum. Hayır 3000 kadın, yapımcısı, dinleyicisi, konuşmacısı. Kadın olan dünyada ilk mitingdir bu, onun için dünyaya ilk geçmiştir. Peki Zekiye Hanım nasıl toplamıştır, cep telefonu yok faks yok, hiçbir araç yok. Hadi bunlar oldu farz edelim. Kadının sokağa çıkma hakkı yokken 3000 kadın nasıl organize oldu dersiniz? Evet bunu incelediğimde inanılmaz bir hem hayranlık hem de üzüntü duydum neden biliyor musunuz?
Cep telefonunuz var, faksımız var. Pek çok kulübün, pek çok derneğin davetlisi olarak gidiyorum. Hanımlar 50 kişi geldi mi aman diyorlar bu gün çok kalabalığız. 3000 kadından bahsediyorum ama projesinin adını da söylemek istiyorum Zekiye Hanım’ın “MUTFAK PROJESİ”, inanılmaz bir proje. Daha sonra bir yerde tekrar geçecek bu proje.
ATATÜRK Zekiye Hanım’ı, Nakiye Hanım’ı tanıdı bu savaşta. ATATÜRK Melek REŞİT’i tanıdı, Atatürtk Şuküfe Nihal’i tanıdı ve ATATÜRK ekmek pişirerek askere götüren ama bu düşmanlar tarafından tespit edilip askerimizin yerini öğrenmek için çok işkence gören ama söylemediği için ekmek pişirdiği fırına atılarak yakılan Nazife Kadın’ı tanıdı bu savaşta. Bu savaşta ATATÜRK Taccülcalala hanımı tanıdı ATATÜRK üsteğmenlerimizi, binbaşıhanımlarımızı tanıdı, bu savaşta Tuğgeneral rütbesi verilmesi öngörülen 8 yaşındaki, evet yanlış duymadınız 8 yaşındaki Nezahat kızımızı tanıdı. İşte Nezahat kızımızın yanında şehit olan bir erimizin cebinden çıkan bir mektubunda annesine şöyle yazmış “anne Nezahatle babasının arasındaki konuşmayı duyaydın benim burada niye olduğumu anlardın” demiş ve bu arada şöyle yazmış” biz Mehmetçik Nezahat’e Türklerin Jean d’Arc ‘ı diyoruz” demiş. Bu bana acı geldi. Ben Jean d’Arcı ortaokuldan beri tanıyordum ama Nezahat’i ancak bu araştırmam da tanıdım. Bunun acısını da o mektupla birlikte yaşamış oldum. Bu kadınlarımızı ben ATATÜRK ve Türk Kadını konulu konferansımda anlattığım için burada sadece adlarını anmadan geçemeyeceğimi gördüm.
Bu arada ATATÜRK okumuş da yazmaya da vakit bulabilmiş. Evet bizler için bir geometri kitabı yazmış. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin isim babası bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal’dir. İyi ki de yazmış eşkenar üçgen demek için “müselleseyi bilmemne bilmemne…” demek gerekir. İnanın bu kadar şeyi aklımda tutuyorum, bir onu tutamadım. İyi ki yazmışsın dedim. Bu arada ATATÜRK her sektöre el attı dedim ya, basın sektörüne de el atıyor ve bir gazete çıkarıyor. Adı “Mimber”, 52 sayı çıkmış gazetesi, ve bu gazeteleri okuduğum zaman bu Mustafa Kemal’in gazetesi dedim. “Sansür” kelimesi ilk defa bu gazetede yer almıştır. Bu arada keşke bütün Türk gençlerimiz bu gazeteleri okuyabilseydi diye düşünmeden de edemedim. Çok moral bulurlardı çünkü.
Bu arada çok güzel şiirler yazmış. İlk şiiri 1908 Şanlı Ordu dergisinde yayınlanmış. Keşke vaktimiz olsa da şiirlerinden de aktarabilseydim. Bu arada nutku yazmış, tiyatro eserleri yazmış, sinema senaryoları yazmış, yazmış yazmış. Peki okumuş yazmışta sadece gününün problemlerine mi çare bulmuş Mustafa Kemal? Sadece gününü mü kurtarmış acaba? Hadi gelin esas önemli olan da bu, buna bir bakalım mı ne dersiniz?
İşte günümüzde 25 yıllık araştırmacılığım sonunda size bir itirafta bulunmak istiyorum, diyorum ki ATATÜRK inanın, bugün sanıyorum 7 Şubat 2005, bu günü çok net görmüş, hadi görmekle kalsa iyi, birde bu gün kullanacağımız kadar güncel geçerli ve çözümsel önerileri de yazarak bırakmış bir lider. Söyleyin bana hangi ülkede var böyle bir lider. Diyeceksiniz ki lafı bırak bize somut örnek göster. İşte ilk örneğimiz; dedinizki demin Türkiye’deki sorunları sorduğumda size, dediniz ki önemli olan sorunların bir tanesi de ekonomik sorun. Peki Amerika’nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Jhons bize şunu öneriyor, diyor ki “ekonomiyle savaşta bir tek ATATÜRK’ü örnek alsın yeter Türkiye”.
ATATÜRK’ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri var acaba, ve bunun üzerine oturdum, Maliye arşivine indim, Maliye arşivini incelememde ATATÜRK’ün ekonomide en önem verdiği şey ne biliyor musunuz? Türk parasının değerini korumak. Peki, 1919’a baktım Türk parası Sterlin karşısında, o zaman dolar yok, Sterlin karşısında 605 kuruş. Ha bir savaş yapıldı, ülke yıkıldı tekrar yapıldı. Peki 1938’de kaç kuruş biliyor musunuz? 19 sene sonra inanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna gerçekten inanmaya imkan yok. Peki dedim ki herhalde yanlış okudum banknot artış hacmine baktım, banknot artış hacmi 1919’dan 1938 son dört ayına kadar, son dört ayı ilgilenemiyor sağlığından dolayı, son dört ayına kadar 19 sene sadece %8, bu çok büyük bir başarı. Peki son dört ayda ne oldu diye baktım, gülüyorsunuz tahmin ettiniz mi? %15. 19 senede %8. Bari ölümünü bekleseymişiz, ama işte problem bir takım yerlerde sanıyorum.
Bu arada bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum size. 5 Aralık 1927 tarih. 5 Aralık 1927’de bir Türk Lirası verdiğimiz zaman 2 dolar alabiliyormuşuz karşılığında. Eğer bizim nesil vazifemizi yapaydık size karşı, bugün 20 milyon liralık banknotu götürecektiniz, karşılığında 40 milyon dolar alacaktınız bizim nesil vazifesini yapaydı. Ama diyorum ki lütfen gençler lütfen, ilerde maliye bakanı olabilirsiniz, ilerde başbakan olabilirsiniz, ilerde aile kurabilirsiniz o da bir ekonomik sektördür ve ekonomiye yön vereceksiniz. Bizim yaptığımız, size çektirdiğimiz sıkıntıları çekmemeniz için lütfen ekonomik görüşleriyle ATATÜRK’ü mutlaka incelemenizi tavsiye ediyorum.
Bu arada biliyorsunuz 1929 da çok büyük ama çok büyük bir şey var. Ekonomik kriz var. Bütün dünyayı sarsmış ekonomik kriz. Peki soruyorum size sarsılmayan bir ülke söyleyin. Türkiye tabîi ki. Peki 1929’da bütün dünya buhran yaşıyor en gelişmiş ülkeler bile. Hadi etkilenmedin de, rakamlara bakın kişi başına düşen milli gelir %51,2 artıyor. Eksilmeye alışmışız da artma kelimesi garip geliyor bize. Enflasyon ne kadar? % -1.2, bunlar resmi rakamlar.
Peki ikinci örnek, günümüze örnek;1996 İngiltere’de bir seçim yapılır. Meclisteki kadın millet vekili sayısı seçimden önce 13, seçimden sonra birden 123 olur. Hiii derler kim yaptı bu başarıyı, Leslie Abdela diye bir hanımefendi. Leslie Abdela’yı tüm ülkeler çağırır, “ya bize de öğret metodunu da bizde kadını fazla sokalım meclise” derler. Leslie Abdela’yı Türkiye de çağırır. Şile’ye gelir, dolar alır anlatmak için. Ve işte sözlerinin özeti “İngiliz kadını bu başarıyı ATATÜRK’e danıştı”. Yani ben Türkiye ye tereciye tere satmaya geldim. Peki Leslie Abdela’nın uyguladığı projenin adını biliyor musunuz? “Mutfak Projesi” peki şöyle yazıyor şurada; “1919 dan beri biz Türk kadını ve ATATÜRK’ün peşindeyiz merak ediyorum iki kadın milletvekilinizde benim peşimde niye acaba” diye de ironi yapmış burada. Bu arada eğer biz bu metodu uygulasaymışız Türkiye’de sanıyorum Türk erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz diye arayış içinde olacaktı, hiç şüphe yok buna.
Peki bu arada dünyaya o kadar çok ilk hediye etmişiz ki bunlardan bir tanesi de üniformalı ve rütbeli kadın asker ilk defa bizim ordumuzda, bizden dünya orduları örnek alıyor. Kurtuluş Savaşında rütbe alan kadın askerlerimiz; Binbaşı Ayşe ALTUNTAÇ, Üsteğmen Emine VARDARLI, Üsteğmen Fatma ŞİMŞEK. Ama dünya tarihine tek geçen bir üsteğmenimiz var; 700 erkek 43 kadından oluşan bir müfrezenin reiseliğine bizzat ATATÜRK tarafından atanmış, Üsteğmen Kara Fatma. Evet dünyadaki ilk müfreze reisesi kadın ünvanını taşır Kara Fatma. Ben geçenlerde Erzurum’a davetliyim, Erzurum Üniversitesi rektörümüz davet etti uçakla gittim. İndim uçaktan “off ayağım belim melim” dedim, bir an aklıma geldi, biliyorsunuz Kara Fatma Erzurumlu; Erzurum’u 13 kadınla müdafaa ediyor, atına atlıyor Bursa’ya kadar geliyor, Bursa’nın Kurtuluşuna da tanık oluyor. Ben uçakla zor gittiğim yere, önümde yemeğim, arkamda suyum, sıcacık, ama bu kadının yaptığı! Ha o zaman sanıyorum şu andaki Türk kadını asla ve asla yoruldum demeye hakkı yok, eğer Kara Fatmaları eğer Şerife bacıları tanısaydı.
Evet anlıyorum bu hanımlarımızı tanımadan önce bir şey yaptım zannediyordum. Şu anda hiçbir şey yapmadığıma kaniyim. Bu arada Kara Fatma’nın savaşta yaptıklarını, dedim ya Bursa’ya kadar gelmiş, üç oğlunu şehit vermiş, kızının parmakları İzmit muharebesinde kesilmiş, sadece savaşı anlatmak için bir konferans gerekir Kara Fatma’nın. Ama Tamim gazetesini okuyorum, Tamim gazetesini okurken Kara Fatma’yla yapılmış bir röportajı okudum, inanılmazdı. Gazeteci soruyor diyorki; “çok fakirsin çok çok ihtiyacın var paraya neden üsteğmenlik maaşı sana bağlanan maaşı kızılaya bağışladın” diyor. Verdiği cevap tarihi bir cevap aynen şöyle:
“Ben Kurtuluş Savaşında yaptıklarımı bir menfaat ve çıkar karşılığında yapmadığıma inandığım için en son vatani vazifem olarak maşımı Kızılay’a bağışlıyorum” diyecektir. Bu bana neyi hatırlattı biliyor musunuz? ATATÜRK’e bir gazeteci sorar; “neden mal ve mülkünüzü milletinize bağışladınız” diye. ATATÜRK’ün verdiği cevabı aynen aktarıyorum:
“Mal ve mülk bana ağırlık yapıyor, onları asıl sahibi olan milletime bağışlamaktan ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar asıl zenginlik insanın manevi şahsiyetinde olmalıdır.” diye cevaplayacaktır. Ne güzel değil mi en son kademeden en tabana kadar, kadınından erkeğine kadar hepsi aynı söylemde ama alışmadığımız gibi aynı eylemdeler ne diyelim sağ olsunlar, varolsunlar.
Dileyelim sizin nesle, genç nesle, hortumcular soyguncular değil, Kara Fatmalar, Mustafa Kemaller örnek olsunlar. Tabi Kara Fatma’nın örnek olabilmesi içinde bir okuma kitabımızda hiç olmazsa bir okuma parçası olarak Kara Fatma’nın olması lazım ki örnek alabilesiniz. Bu arada ATATÜRK’ün şu sözü çok hoşuma gider diyorki; “Geçmişi ne kadar çok unutursak geleceği korumak o kadar zor olur.” Biz Kara Fatmaları mutlaka hatırlamalıyız sanıyorum.
Bu arada bir kadınımızı daha vermek istiyorum, Melek Hanım. Haçin katliamını hepiniz hatırlıyorsunuz, 535 Türk hunharca katledilmiştir. Hepsi öldüğüne göre nerden biliyorsun hunharca katledildiğini? Şair Melek hanım diye anılırmış Haçin’de. Şahadetinden sonra kolunun altından bir bohça çıkıyor, bohçayı açıyorlar, 18 kıtalık bir destan yazmış. O anda gördüklerini kaleme almış. Mektupçu Hüseyin nasıl vahşetle öldürüldü, komşu kızı Hatice nasıl vahşetle öldürüldü hepsini kaleme aldığı bir destan. Başına ne demiş biliyormusunuz “inşallah okuna”. Ben 45 yaşımda bunu okuyabildim en sonuna da “bizden sonrakiler neler çektiğimizi bileler diye yazıyorum” demiş son iki kıt’ayı sizlere okuyorum
Meydan kazanı kurdular
Tüm bebeklerimizi kaynattılar
Gün görmedik anaları
Süngü ile oynattılar
Kundakları verdiler
Kanlı kundak yu dediler
Bebelerimizi kaynattılar kaynattılar
Kuzu eti diye hepimize zorla yedirdiler
Evet biz burada kolay bulunmuyoruz, bu koltuklarda kolay oturmuyoruz. Evet bakıyorum çok buruldunuz, çok üzüldünüz ama liderlik dedik biraz da gülümseyelim mi?
Lider dedik, ATATÜRK’ün resimlerine bakıyorum hepsi asık suratlı hepsi ciddi. Lider olmak için böyle mi olmak gerekiyor, acaba ATATÜRK hiç mi gülmemiş, hiç mi espri yapmamış? Hadi gelin Antalya’ya gidelim. Antalya yolunda mola verir kulağına bir türkü gelir “Ya bu türküyü çok sevdim bulun getirin bu türküyü söyleyeni” der. küçücük bir çoban gelir. Derki “Sesin çok güzel bana da bir türkü okurmusun”. Başlar çoban “demirciler demir döver tunç olur” diye. bitince ATATÜRK dalmıştır “bis bis” der. Çoban böyle bakar. “Oğlum der bis” der “Çok beğendik tekrarla anlamına gelir”. Hiç nazlanmaz gene aynı türküyü okumaya başlar. ATATÜRK türkü bitince cebinden bir harçlık çıkarır uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır ATATÜRK’e “bis bis” der. Bu espri ATATÜRK’ün çok hoşuna gittiği için çok ünlü bir sanatçımızın yetişmesi sağlanacaktır.
ATATÜRK’ün hayatta en hoşlanmadığı şey dalkavukluk, ama yemek masasında hiç hoşlanmıyor. Karşısındaki adam da ATATÜRK’e “sen Türklerin şahısın şususun bususun…”, feci dalkavuk. Yoğurt kasesi adamın önündeymiş diyorki Atatürk;”Şu yoğurt kasesini bana uzatır mısınız”. Adam yoğurt kasesi uzatacak, el insaf ayağa kalkıyor, önünü ilikliyor, tam yoğurt kasesini alacak parmakları içine giriyor. “Ah…” diyorlar “…adama taktı ATATÜRK, bir de zaten sinirlenmiş durumda, bir de çok titiz bu konuda, şimdi bir fırtına kopacak”. adam perişan, ah paşam vah paşam derken “Ya niye bu kadar üzüldünüz demin yoğurt yiyecektim şimdi cacık yemiş olurum”. Evet, bu espriyle 25 yılın sonunda ATATÜRK’ün müthiş espritüel olduğunu keşfettim ve yeni hazırladığım konferansımın konusu ne biliyormusunuz? “ESPİRİLERİYLE ATATÜRK”. Bugün onu hazırlıyorum, 6-7 ay sonra bitecek inşallah sizlerle buluşacağız. O konferansta çok güleceğiz ama inanın çok da düşüneceğiz.
Bir gazetecide Atatürk’e sorar “size de diktatör diyorlar ne dersiniz”. Atatürk şöyle bir bakar, “Eğer ben diktatör olsaydım hanımefendi bu soruyu sorduktan sonra siz asla canlı kalamazdınız ” diyecektir. Peki diktatör mü Mustafa Kemal bakalım.
İzmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara’ya hareket edecekler. Trene binerler kompartımana çekilirler. Ertesi gün kompartımanı çalar yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır Atatürk. Yaveri “ya paşam bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz” der. “Ya çocuk kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. Kolumu yastık yaptım ağrıdı setremi yastık yaptım üşüdüm bende uyumadım kalktım” der. Yaveri; “aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik” der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan söylüyor bunları tarihi bir cevap derki “Geç farkettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz.
Hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil milletimin rahat uyuması”. Var mı böyle bir şey! Bu insana diktatör demeye kimin dili varabilir. Ayaklarının altına Yunan bayrağı serildiğinde bayrak bir ulusun onurudur diye basmayıp kaldırtan bir insanın kendi milletinin inancını çiğneyebileceğini düşünmek ancak onuru ve şerefi olmayan kişilerin işi olabilir diye düşünmeden de edemiyorum.
Bu arada içimizde çok değerli öğretim görevlilerimiz ve öğretmen arkadaşlarımız var. Onların için de çok özel bir anısını anlatacağım. İstanbul Üniversitesinin açılış töreni. Çok mütevazı bir salon, tahta iskemleler, ortaya ATATÜRK’ün oturması için kırmızı renkte süslü muhteşem bir koltuk konmuş. Profesörlerle birlikte geliyor, buyurun diyorlar. Bir koltuğa bakıyor dönüyor profesörlere, aynen şunları söylüyor; “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk sadece sizlere layıktır” diyor. En kıdemli profesörü o koltuğa oturtuyor ve kendisi tahta iskemlede programı sonuna kadar izliyor. Evet yani kendince hak etmediği hiçbir koltuğa oturmayan bir Mustafa Kemal’i görüyoruz orada. Dünya lideri olmak sanıyorum bu evet .
Bu arada İstanbul ve Ankara illerinden birisine ATATÜRK adının verilmesi için bir kanun önergesi veriliyor meclise. ya İstanbul’a ATATÜRK diyorduk ya Ankara’ya. Bu önergeyi vereni hemen çağırıyor ve aynen şunları söylüyor ;”Bir ismin dillerde kalması için şehrin temellerine sığınmasına gerek yoktur. Bakın bu şehrin ismi İstanbul ama Fatih Sultan Mehmet’i hemen hatırlıyoruz. Eğer ben bir şey yapabildiysem bunu binaların tepelerine, şehrin temellerine ismimi yazarak değil milletimin kalbine yazarak anılmak isterim” diyecek, hiçbir yere adının verilmesini kabul etmeyecektir. Şimdi bakıyorum da hortumcunun soyguncunun hepsinin adı bitaraflarda şey gibi yazıyor merak ediyorum nasıl oluyor bu diye. Evet, galiba beni bıraktınız, ben 25 yıl kolay değil, beni bırakırsanız sabaha kadar buradayız. En iyisi son iki anı ama onu en iyi anlatan anılarla programıma son vermek istiyorum;
İşte ilki öğrenciler evet sizin için. Bir öğrenci anlatıyor, Mahmut SADİ. Şöyle anlatır Mahmut SADİ. “Yıl 1923. İstanbul Üniversitesinde öğrenci olduğum sıralar. Okul duvarında bir ilan görüyorum. Avrupa’ya talebe yollanacaktır. Allah Allah diyorum, ülke yıkık dökük yıl 1923 Avrupa’ya talebe! Lüks gibi gelen bir şey, ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içerisinde 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına ATATÜRK “Berlin Üniversitesine gitsin” diye yazmış. Zaman geldi. Sirkeci garındayım, ama kafam öyle karışık ki gitsem mi kalsam mı, orda beni unutur mu bunlar, para yollarlar mı, gurbet ellerde ne yaparım? Bir an gitmemeye karar verdim, döndüm. O sırada bir müvezzi ismimi çağırdı “Mahmut SADİ, Mahmut SADİ, bir telgrafın var” telgrafı açtım aynen şunlar yazıyordu “sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum alevler olarak geri dönmelisiniz”. Var mı böyle bir şey?
11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hesap edebilen bir lider dünya lideri olmasın da ne olsun. Yıl 1923, biz evimizde bir çocuğumuzun huyunu değiştiremiyoruz bir huyunu. Tüm ülkenin huyu değişiyor. Bunla uğraşan bir insan yolladığı 11 öğrenci nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hissedebiliyor. Mahmut Sadi devam ediyor “gel de şimdi gitme, git de orda çalışma, dönde bu ülke için canını verme”.diyor.
Evet bu gün en büyük şikayeti ne Türkiye’nin? Beyin göçü. En iyi beyinlerimizi kapıp götürüyorlar ama o çocuklarımız arkalarına baka baka gidiyorlar. Peki diyeceksiniz ki engellemek o kadar mı zormuş? Ha o gün 11 öğrenciymiş, telgrafmış. Bu gün milyon öğrenci olsun, e-mail bilgisayar var.
Yeterki şu iki cümleyi ifade edebilecek, onların sorumluluğunu alan bir liderleri olsun.
İşte son anım, Nehire NEHİR hanımefendiden; şöyle anlatır “O zamanlar kadınların sanatçı kimliğini yeni yeni kazandığı dönemler. Benim tiyatroda çömezlik dönemim. Muhsin ERTUĞRUL Darül Bedai’ye baş yönetmen olarak atanmış. Çok titiz bir insan. Provadan oyuna her şey saat titizliği ile işliyor, perde bir saniye bile geç açılmıyordu. Provaya geç kalan oyuncu derhal oyundan uzaklaştırılıyordu. Eee tahmin edersiniz ki bu durumda Muhsin Ertuğrul’unda düşmanı çoktu. Bir gece Dolmabahçe’den ATATÜRK’ün Şehir Tiyatrolarına geleceği haber verildi. Ben de karşılamak için hazırdım. Fakat Paşa gecikti. Muhsin Ertuğrul kendisini beklemeden perdeyi saniyesi saniyesine açıp oyunu başlattı. ATATÜRK 4 dakika geç kalmıştı. Etraftaki dalkavuklar ATATÜRK geldiğinde Muhsin ERTUĞRUL’un onu beklemeden perdeyi açtığını ellerini ovuştura ovuştura anlattılar ATATÜRK “Yaaa öyle mi Muhsin Ertuğrul’la Görüşürüz” dedi. Herkes Muhsin ERTUĞRUL’un işinin bittiğine inanıyor, ben müdür olacağım sen müdür olacaksın kavgaları bile başlamıştı.
ATATÜRK piyesin bitiminde Muhsin ERTUĞRUL’u ayakta karşıladı. Deminkileri de yanına çağırarak aynen şunları söyledi. “Sizi tebrik ederim işinizle ilgili ciddiyetiniz ülkenin gelişimini cidiye aldığınızı gösterir biz geç kaldık siz vazifenizi yaptınız eğer bir tek benim için perdeyi açmayıp oyunu başlatmasaydınız bu dalkavukluktan ileri gitmez ve beni çok üzerdi ben herkesin her sahada işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum ülke ancak böyle ilerler efendiler ” demez mi. Etraftakilerin suratları görülmeye değerdi o sırada”. Ama işte liderlik diyorum. Şimdi bir an günümüze geliyorum, hadi bakalım baba iseniz başlatın programı gelmeden. Mümkün mü! Ondan sonra artık beğenin haritadan bir yer, evet ki bu insan bir ülkenin en büyük lideri değil asrın lideri olan bir insan bunu yapıyor.
Evet ATATÜRK ve onunla el ele verenler sayesinde üç tarafı deniz yerin üstünü anlatayım mı? Lütfen pazara gidelim. Yabancı ülkelere gittim. Portakalı taneyle jelatinlere sarıyorlar, kıymetli madde, karpuzu dilimle yiyorlar, biz kelek çıktı mı atıyoruz, bir tane daha açıyoruz var mı böyle bir nimet. Lütfen pazara gidelim, yeşilin her tonu; geçen bir yabancı konuğum var; pazardan geçmek zorunda kaldık dedi ki bana “Türklerin özel bir günü herhalde bu gün”. “Neden” dedim? Eee baktı kadın naylon torba naylon torba yok öyle bir dava, böyle bir nimet nerde, hangi ülkede. Bir tane salatalık, bir tane domates, biz kilolarla. Ve bana ne dedi biliyor musunuz? “Yahu ülkeme dönünce ne isteyeceğim biliyor musun”. “Ne” dedim. “Türkiye’yi isterim de isterim diye tutturacağım” dedi. Bir espriydi ama bir gerçek payı da olduğu su götürmez.
Peki yerin altına geçelim. Krom, brom , toryum, bor. Tamam güzel ama petrolün zekasına hayranım. Neden mi? Burda çıkıyor, burda çıkıyor, burda çıkıyor ama Türkiye’nin sınırını ezberletmişler petrole, bir kilometre girmiyor içeri. Var mı böyle bir petrol, yani altımız petrol dolu aslında. Hadi petrolü de geçelim, uzaydan çekilen fotoğraflara göre bugün petrolden bir derece zengin maden var, uranyum. Bu gün dünyadaki, Türkiye’de değil dünyadaki eni iyi uranyum rezervi bizim Karadeniz dağlarında arzı endam ediyormuş. Hoş o bize bakıyor biz ona bakıyoruz ama Türkiye’nin dış borcunun 19 katı değeri olduğu tespit edilmiş uzaydan çekilen fotoğraflara göre.
Yabancı ülkelere gittiğimde ufacık bir tarihi vesika buluyorlar, üç kere etrafını çeviriyorlar, birde bol para ödüyorsunuz, böööyle bakıyorsunuz. 15 ayrı medeniyeti barındıran 10000 yıllık bir tarih var altımızda.
Romanya devlet bütçesinin üçte birini nasıl kalkındırıyor? Suni termal tesis yapmış adamlar düşünebiliyor musunuz suni. Erzurum’a gittim kaynıyor, Kozaklıya gittim kaynıyor, Bursa’ya gittim kaynıyor, İzmir kaynıyor. Sadece bizim sıcak su kaplıcamız. Hakikisi var çünkü elimizde.
Geçen gün Isparta Süleyman Demirel üniversitesi beni davet etti rektörlük, oraya gittim. Beni Davraz diye bir kayak merkezine götürdüler. Kayak merkezinde kayakla kayıyordu herkes Davraz’ta. Birbuçuk saat sonra, Antalya Akdeniz üniversitesinde vereceğim konferans için Antalya’ya indim. Millet denizde yüzüyordu. Var mı böyle bir ülke söyleyin bana. Birbuçuk saatlik mesafede. Bursa, Uludağ’a gidiyorsunuz kayak kayıyorlar, 20 dakikada Mudanya’ya gidiyorsunuz denize giriyorlar. Hakikaten yok böyle bir ülke. Dünya yuvarlağını çevirin hepsinin bir araya geldiği bir ülke söyleyin bana, ben bulamadım. Ya güneşi var ya karı var ya denizi var ya dağı var birinden biri mutlaka.
Peki bu kadar özel ve güzel bir ülke bizim elimizdeyken başımız dertten kurtulur mu? Asla. Düşmanımız dünden daha az değil, dünden daha çok. Bütün ülkelerin gözü bizim ülkemizde. Nasıl olmasın ki! Galiba bir tek bizim gözümüz yok şu ülkede.
Bu gün bunun için parçalama ve bölme girişimlerini yüz yıllardır uyguluyorlar. Bir ara siyasi girdiler, sağ-sol diye böldüler, kapışın dediler, yutmadık. Daha sonra etnik böldüler, kürt-Türk dediler, kapışın dediler, yutmadık. Dinimizi kullandılar, kapanan-kapanmayan, laik olan-olmayan, ATATÜRK’çü olan-olmayan diye dörde beşe, tarikatlara bölünün dediler ki kolay alalım, yutmadık. Ekonomiyi kullandılar, zengin-fakir alan-alamayan dediler, gene olmadı. Yani tazı eski tazıydı, habire çulunu değiştirdiler. Oyunun kuralı buydu ama biz bu oyuna hiç gelmedik gelmeye de asla niyetimiz yok.
Yeni ATATÜRK’ler yetişiyor ve gelmekte. İşte bugün bizi kuvvetlendikçe budanan, diğer türlü olduğu sürece de sulanan bir ağaç misali görmek gafletinde olan yada başka bir deyişle ayağa kalkmayacak kadar destekle ama yere düşmeyecek kadar köstekle politikası uygulamaya çalışan tüm ülkelere, iç ve dış düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı ne zaman vereceğiz biliyor musunuz? Onu anmayı bırakıp anlamaya başladığımız zaman. Onu yakamızda taşıdığımız kadar fikir ve eylemlerimizde de taşıyabildiğimiz zaman. Onu özlediğimiz kadar özümsediğimiz zaman. Onunla yarışan ama onu aşmış yeni Mustafa Kemalleri yetiştirebildiğimiz zaman vereceğimiz inancıyla. sizlerden Nakiye Hanım, Kara Fatma, Mustafa Kemal gösterdiğin hedefe henüz ulaşamamış olmaktan dolayı özür diliyor ve bu hedefe ulaşana dek sakın bizi affetmeyin diyor ve bir şiirle programıma son veriyorum.
ATATÜRK de et artı kemik artı kandı,
İnsanüstü değildi yani ATATÜRK,
ATATÜRK de herkes gibi kusurları olan,
Küçük büyük ve çirkinde olabilirdi,
Ama güzeldi
ATATÜRK yorgunluk kahvesini bir su başında yudumlamayı,
BILD Gazetesi internet sitesi, Euro 2008 boyunca spor haberlerinin verildiği Türkçe bir bölüm açtı. Almanya’nın en popüler ve en büyük gazetesinin internette böyle bir girişim yapması çok önemli. Bild Genel Yayın Yönetmeni Kai Diekmann’ı bu atağından dolayı kutluyoruz. Sayın Diekmann, Türkiye ile ilişkisi geliştikçe Türkiye’nin bölgedeki ve Avrupa’nın geleceğindeki önemini daha iyi kavramaya başlayan etkin isimlerden birisi. Pek çok Alman politikacı ne yazık ki Türkiye’nin rolünü onun kadar kavramıyor.
Kuşkusuz bu kararda internette önemli olan ‘günlük tıklama sayısı’ gibi bir faktörün de rolü var. Bütün internet siteleri gibi Bild Gazetesi de ‘tıklamayı’ arttırma çabası içinde. Tıklama deyince Türk dili ve faktörünün ciddi bir ağırlığı var. Örneğin Hürriyet internet sitesi www. hurriyet.com.tr dünyadaki tüm haber siteleri içinde ilk 10’da, ilk sıralarda yer alıyor. Hürriyet’in sitesi bazı günler 1.4-1.5 milyona ulaşan ‘bireysel kullanıcı’ rakamı ile rekortmen sitelerin başında geliyor. Bu rakamın onda birini bile alabilen bir site günlük ‘tıklayıcı’ sayısını neredeyse 100-150 bin arası arttırabilir. Bu bile büyük bir rakamdır. Genç ve aktif nüfusu ile Türk internet kullanıcıları giderek dünya internet sitesinin ‘hedef kitlesi’ haline geliyor…
***
Almanya’da Türklerin göçünden yaklaşık 40 yıl sonra Türkçe’nin Alman kurumları ve şirketleri tarafından keşfedilmesi de ilginç bir olgu. VW, Mercedes, Seat, Hyundai gibi otomotiv firmalarının Türk tüketiciye yönelik girişimleri, “Arabam Türkçe konuşuyor” tarzı reklamlar, daha sonra Deutsche Bank’ın son olarak başlattığı “Bankam Türkçe konuşuyor” kampanyası ve son olarak Bild’in futbolda Türkçe atağı… Almanya’da doğan Türk gençlerinin Türkçeyi doğru dürüst öğrenemediği bir ortamda Türkçe’ye karşı artan bu ilgi kuşkusuz gelecek açısından çok önemli…
***
Hürriyet Gazetesi’nin bir yılda iki kez verdiği ve 24 Kasım 2008’de üçüncüsünü vereceği ‘Güzel Türkçem’ ekinin rolü ve önemi de böylece daha iyi anlaşılıyor. Türkçe, Almanya’da yeni bir rönesans yaşıyor. Adeta küllerinden yeniden doğuyor. Biz Hürriyet olarak Türkçe’nin Alman okullarında ‘seçmeli ders’ olarak okutulmasını istiyoruz. Nota ve karneye tesir eden ders olmasını istiyoruz. Tıpkı İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi… Türkçe bu ilgiyi en az onlar kadar hakediyor.
Ama bunun şartı, Türk velilerin Türkçe’ye gereken ilgiyi göstermesinden geçiyor. Çocuklarda zaten varolan ve ev ortamında öğrendiği Türkçe’yi geliştirmesi çocuğun zeka ve yeteneğini etkileyen bir faktör. Türkçe’yi iyi öğrenen çocuk, Almanca ve diğer yabancı dilleri de daha iyi öğreniyor. Bu kanıtlanmış bir gerçek. Üstelik iş umudunu gelecekte Türkiye’de arayan gençlerin sayısı da hızla artıyor. Türkçe’yi iyi bilmek ekonomik açıdan da ‘artı puan’ haline geliyor. Türkçe geleceğin dilleri arasında ay-yıldızın yıldızı gibi parlıyor…
BERLİN’DE TÜRK MÜHENDİSLERDEN ŞİRKET TANITIMI İÇİN YENİ CİHAZ
BERLİN (A.A) – 17.06.2008 – Almanya’nın başkenti Berlin’de yaşayan 3 Türk mühendis, şirketlerin kendi tanıtımlarını yapabilmek amacıyla kullanabilecekleri “Boscube” adını verdikleri bir cihaz geliştirdi.
Berlin Teknik Üniversitesinin “girişimci atölyesi” tarafından desteklenen ve bilgisayar yüksek mühendisi Hakan Coşkun ile elektronik mühendisleri Şener Abanozoğlu ve Serkan Özcan tarafından geliştirilen ve “dijital içerik aktarımı” adı verilen cihaz, fuar ve benzeri etkinliklerde kendilerini tanıtmak isteyen şirketlere kolaylık sağlıyor.
Abanozoğlu, küp şeklindeki cihazın görüntü olarak da çok güzel tasarlandığını belirterek, cihazın özellikleri hakkında, “İçinde özel bir yazılımı bulunan cihaz, görsel, sesli veya yazı içeren bilgileri, 50 metre civarında bulunan ve bluetooth desteği bulunan cep telefonlarına yolluyor. Böylelikle bu cihaza sahip olanlar, istedikleri bilgileri anında hedef kitleye ulaştırabiliyor” dedi.
Abanozoğlu, cihazda ayrıca bir ekran bulunduğunu, cihaz sahiplerinin bu ekrandan tanıtıcı filmleri ya da bilgileri ziyaretçilere sunma fırsatı bulabileceğini kaydetti.
Cihazın alışveriş merkezi, havaalanı ya da tren istasyonlarında reklam amaçlı kullanılabileceğini belirten Abanozoğlu, şirketlerin bu cihaza kartvizitlerini ve şirket bilgilerini yükleyebileceğini ve ziyaretçilere gönderebileceğini ifade etti.
“Blue on shop” şirketini kurmalarında kendilerine destek veren Berlin Teknik Üniversitesine de teşekkür eden Abanozoğlu, “Bize verdikleri bir bürodan cihazın hem ARGE’sini, hem de tanıtımını yapıyoruz” dedi.
Coşkun da arkadaşlarıyla bir araya gelerek uzun süre kendi alanlarında neler yapabileceklerini düşündüklerini, Almanya’da bulunan ve burada öğrenim gören Türk akademisyenler olarak fikirlerini hayata geçirmek istediklerini söyledi.
(ERB-EA-ALŞ)
-ALMAN TURİZMCİLERİN GÖZÜ TÜRK TURİSTLERDE
-ALMANYA TURİZM MERKEZİ, ALMANYA’DAKİ TURİZM POTANSİYELİNİ BİR TOPLANTI İLE TANITTI
-ALMAN TURİZM MERKEZİ YÖNETİM KURULU BAŞKANI HEDORFER: İKİ ÜLKE ARASINDA TARİHİ BAĞLAR VAR. AMACIMIZ BU İLİŞKİLERİ GELİŞTİRMEK
İSTANBUL (A.A) – 17.06.2008 – Alman Turizm Merkezi, Almanya’ya Türk turist çekebilmek amacıyla, ülkenin turizm potansiyeline ilişkin bir basın toplantısı düzenledi.
Ritz Carlton Otel’de düzenlenen toplantıda konuşan Almanya’nın İstanbul Başkonsolosluğu Daimi Vekili Peter Von Wesendonk, ülkesinin Türkiye’nin en büyük ticari ortağı olduğunu, son yıllarda mal ve hizmet alımında artış yaşandığını söyledi.
Enerji alanında Türkiye’den Almanya’ya 9.7 milyar dolar, Almanya’dan Türkiye’ye ise 15 milyar avro ihracat yapıldığını dile getiren Wesendonk, Türkiye’deki Alman firmaların da sayısında artış yaşandığını, bu aşamada yaklaşık 3 bin 200 firmanın faaliyet gösterdiğinden söz etmenin mümkün olduğunu bildirdi.
Wasendonk, Almanya’nın sadece ekonomik anlamda değil, kültürel ve eğitim alanlarında da Türkiye’de hizmetlerinin bulunduğunu dile getirerek, iki ülke arasındaki kültürel, tarihsel bağları turizm alanında da geliştirmeyi amaçladıklarını söyledi.
Almanya’dan Türkiye’ye geçen yıl yaklaşık 4 milyon 100 bin turistin geldiğini anlatan Wesendonk, Türkiye’den de ülkelerine bu oranda bir turistin gelmesinin kendilerini sevindireceğini belirtti.
-ALMANYA’NIN TURİZM POTANSİYELİ-
Alman Turizm Merkezi Yönetim Kurulu Başkanı Petra Hedorfer de sanayi ülkesi olarak bilinen Almanya’nın artık kültürel, sanatsal ve turizm alanında da önemli bir gelişme sağladığını, Almanların çalıştıkları kadar eğlenmeyi bilen insanlar olduğuna ifade etti.
Almanya’nın bin yılı aşkın bir tarihinin, Türk halkıyla da ortak bir geçmişinin olduğunu dile getiren Hedorfer, insanların ülkelerini ziyaret etmesi için pek çok nedenin bulunduğunu, her yıl kültürel, sanatsal, eğlence ve turizm alanında ortalama 3 milyon etkinliğin yapıldığını kaydetti.
Hedorfer, gelecek yıl sınırların ortadan kaldırıldığı, iki Almanya’nın birleştiği ”Berlin Duvarının”’ yıkılışının 20. yılı dolayısıyla birçok etkinliğin yapılacağını belirterek, ülkelerinde UNESCO’nun belirlediği 32 ”Dünya Mirası Yerinin” bulunduğunu bildirdi.
Almanya’nın her yerinde canlı tarih bulmanın mümkün olduğunu, yaklaşık 5 bin şato ve sarayın bulunduğunu, söz konusu yerlerde sanatsal ve kültürel etkinliklerin yapıldığını anlatan Hedorfer, alışveriş merkezleri, kongre ve fuarlar ülkesi Almanya’nın mutfağının da çok zengin olduğunu, uluslararası yemek kültürü açısından değişik seçeneklerin bulunabileceğini söyledi.
Hedorfer, ülkelerindeki konaklama ücretlerinin de diğer Avrupa başkentlerine göre daha uygun olduğunu, ortama günlük oda fiyatının 100 avro olduğunu aktardı.
”Almanya’daki Türk turist rehber eksikliği ve Almanların Türklere bakış açısına” ilişkin bir soruyu da yanıtlayan Hedorfer, ”İki ülke arasında tarihi bağlar var. Amacımız bu ilişkileri geliştirmek. Türk turist rehber konusunda da son yıllarda bir artış var” dedi.
-1 MİLYON 300 BİN TÜRK ALMANYA’YA GİTTİ-
Almanya’ya 2007’de yaklaşık 10.8 milyon turistin geldiğini, 2008’in ilk beş ayında da geçen yıla oranla yüzde 4’lük bir büyüme sağladıklarını ifade eden Hedorfer, 2007’de Türkiye’den yurt dışına 4 milyon 300 bin kişinin iş, akraba ve arkadaş ziyaretleri ile turistik amaçlı geziler yaptığını kaydetti.
Türkiye’den yurt dışına giden 4 milyon 300 kişinin 1 milyon 300 bininin Almanya’ya geldiğini belirten Hedorfer, aynı şekilde yurt dışına akraba ve arkadaş ziyaret amacıyla giden Türklerin yüzde 60’ının Almanya’ya geldiğini, bunun nedeninin ülkelerinde 2.7 milyon Türk vatandaşının yaşaması olduğunu anımsattı.
-TÜRSAB 2. BAŞKANI GÖRGÜLÜ-
TÜRSAB 2. Başkanı Talha Gürgülü de Almanya’nın Türkler için sadece işçi amacıyla gittiği bir ülke olmadığını, artık iş ve gezi amaçlı ziyaretlerin de gerçekleştirildiğini belirtti.
Turizmin ülkeler arasında gezip görme dışında ekonomik zenginliğin arttırıldığı, kültürler arası alışveriş geliştiği bir alan olduğunu anlatan Görgülü, Türkiye’nin Almanya ile geçmişe dayanan bir dostluk ilişkisinin olduğunu, son yıllarda iki ülke arasında ticaret hacminin büyüdüğüne dikkat çekti.
Görgülü, Türkiye’den yıllık ortalama 4 milyon kişinin tatil amaçlı çıkışının olduğunu, ancak bunların genelde akraba ve arkadaş ziyaretleri olduğunu anımsatarak, Türklerin Almanya’yı tatile gidilebilecek ülkeler arasında görmesi gerektiğini bildirdi.
(STN-FFS-MİR)
Almanya’da 1 Eylül’den itibaren yürürlüğe konulması düşünülen vatandaşlık testi hakkında açıklamalarda bulunan Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Uyum Bakanı Armin Laschet,”Vatandaşlık testi, vicdan testi haline getirilemez” dedi.
Almanya’da 1 Eylül tarihinden itibaren uygulanması tasarlanan “Vatandaşlık testi” hakkında değerlendirmelerde bulunan Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Uyum Bakanı Armin Laschet, “Vatandaşlık testi, vicdan testi haline getirilemez” şeklinde bir açıklamada bulundu.
VATANDAŞLIK UYUMUN SONUCUDUR
Dünyanın göç alan bütün ülkelerinde vatandaşlık testi uygulaması olduğunu belirten Laschet, vatandaşlığa geçişin, uyumun doğal bir sonucu olduğunu da sözlerine ekledi. “Uyum, burada uzun süreli yaşayan herkesin, vatandaşlık haklarına sahip olmasının ve politik karar sürecinde katılabilmesinin önünü açar, ki bu da Alman vatandaşı olmak için bir istek göstergesidir” şeklinde sözlerine devam eden Laschet, vatandaşlık testinin, bir vicdan testine dönüşmemesi halinde destekleyebileceği bir uygulama olduğunu belirtti.
ENGEL OLUŞTURMAMALI
Almanya’nın Yahudi Soykırımı ve ardından demokrasiye geçiş gibi özel bir tarihi olduğunu ifade eden Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Uyum Bakanı, Alman vatandaşlığını isteyenlerin bu süreci de tanımaları gerektiğini söyledi. Laschet, uyum testinin bürokratik bir engelden öte, sürücü ehliyeti gibi kolaylaştırıcı bir nitelik taşıması gerekliliğine değindi. Bakan Laschet, Almanya’nın temel özelliklerinin bilinmesiyle Alman tarafından saygı ve kabul geleceğine işaret etti.
VATANDAŞLIK ORANI ARTMALI
Almanya’da doğan göçmen kökenli çocukların Alman vatandaşlığını almalarının kendilerini memnun ettiğini de bildiren Uyum Bakanı Laschet, Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’nde vatandaşlık testi ile birlikte, Alman vatandaşlığına geçiş kampanyası başlatacaklarını belirtti. Almanya’nın yabancı kökenli vatandaşlara ihtiyacı olduğunu da açıklayan Bakan, “Burada yaşayan ve vatandaşımız olmak isteyen herkes, hoş geldi, sefalar getirdi” dedi.
ÇİFTE VATANDAŞLIK SORUNLU
Spiegel Online adlı web sayfasına açıklamalarda bulunan Laschet, çifte vatandaşlık gibi durumlarda, vatandaşın tabiyetini taşıdığı ülkelerin bazı sorumlulukları birbirinin üstüne yıktığı için, böylesi bir uygulamaya geçilemeyeceğini ifade eden Bakan laschet, bir ülkenin vatandaşlığını almanın bir çok sorunu ortadan kaldırdığını da sözlerine ekledi.
-ALMANYA’DA İLTİCA BAŞVURUSUNDA BULUNAN TÜRKLERİN SAYISI AZALIYOR
BERLİN (A.A) – 17.06.2008 – Almanya’da iltica başvurusunda bulunan Türklerin sayısının azaldığı bildirildi.
Almanya İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, ülkede iltica talebinde bulunan Türkleri sayısı Mart ayında 132, Nisan ayında 121 ve Mayıs ayında 106 olarak not edildi.
Türkler iltica başvurularında, Mayıs ayında sayıları 490 olan Iraklılardan sonra ikinci sırada yer alırken, Ocak ile Mayıs ayları arasındaki dönemde 647 kişiyle, sayıları 2 bin 958’i bulan Iraklılardan ve 654’ü bulan Sırplardan sonra üçüncü sıraya oturdu.
Almanya’da Mayıs ayında 1599 kişinin iltica talebinde bulunduğu, bunun da geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 18,7 oranında bir artışı temsil ettiği belirtildi. Mayıs ayında 1424 kişinin, Ocak-Mayıs döneminde ise 9 bin 17 kişinin iltica talebiyle ilgili karar alındı, bu kişilerden sadece yüzde 1,2’sinin talebi kabul edildi.
(ERB-EA-MCT)
BERLİN (A.A) – 17.06.2008 – Almanya Cumhurbaşkanı Horst Köhler, akıllı bir göç politikasıyla yetenekli yabancıların kazanılması gerektiğini söyledi.
Köhler, cumhurbaşkanlığı konutu olan Bellevue Sarayı’ndan halka hitaben yaptığı ”Berlin Konuşması”nda, bazı Batılı ülkelerin akıllı bir göç politikasıyla ülkeye kabul ettikleri göçmenleri, kendi halklarının ortalama eğitiminden daha yüksek düzeyde eğitim almış olan yabancılar arasından seçtiklerine dikkati çekerek, ”Yetenekli yabancılara sadece katlanmak yerine onları kendimiz için kazanmalıyız” dedi.
Alman toplumuna iyi bir şekilde uyum sağlayan ve sürekli Almanya’da yaşamak isteyen yabancıların Alman vatandaşlığına geçirilmesi ve eşit haklar sağlanması, ancak herkesin ülkede geçerli olan kurallara uyması gerektiğini belirten Köhler, ”Bunu yapmayanlar kendilerine nereye ait olduklarını sormalılar. Almanya’da farklı kurallara göre yaşanılan bölgeler olamaz” şeklinde konuştu.
Eğitim sisteminin eksikliklerine de işaret eden Köhler, okula başlayan tüm çocuklar için dil sınavı yapılmasının gerekli olduğunu ve bu sınavda başarılı olamayan çocuklar için dil kursları düzenlenmesi gerektiğini kaydetti. Köhler, eğitim sisteminin, tüm sosyal tabakalardan gelen çocukların eğitimde eşit fırsatlara sahip olması gerektiğini bildirdi.
Köhler ayrıca, Alman şirketlerinin vasıflı elemanlara ihtiyaçları bulunduğunu, bu şirketlerin topluma örnek olmaları gerektiğini belirterek, zenginlerin her şeyi yapmaya hakları olmadığını, hatalı davranan ve kurallara karşı gelen şirket yöneticilerine de gerekli cezaların verilmesi gerektiğini söyledi.
Ekonomik büyümenin yıkıcı bir unsur olarak görülmemesi gerektiğini, dünya çapındaki ekonomik büyümenin açlık ve sefalete karşı mücadelede en etkili araç olduğunu ifade eden Köhler, Almanya’nın da diğer ülkelerin modernleşmesine ve çevrenin korunmasına katkı sağlaması gerektiğini, bu sayede dünya kaynaklarının boşa kullanılmasının büyük ölçüde azaltılabileceğini kaydetti.
(EA-HA-ÇA)
Alman hükümetinin, vatandaşlığa geçmek isteyenlere yapacağı sınavda yönelteceği sorular görenleri isyan ettirdi
DIŞ HABERLER
Alman hükümeti, ülkedeki göçmenlerden Almanya vatandaşlığına geçmek isteyenlere 1 Eylül’den itibaren vatandaşlık sınavı yapacak. Ancak sınavdaki zor sorulara Almanlar’ın bile doğru cevap veremedği ortaya çıktı.
1848’de Frankfurt Paul kilisesinde hangi toplantı gerçekleşti?
Kuzey Rehn Vestfalya eyaletinin başkenti neresidir?
Yukarıdaki sorulara doğru yanıt veremeyeceğinizi düşünüyorsanız günün birinde Alman vatandaşı olmayı unutun. Çünkü Alman hükümeti 1 Eylül’den itibaren vatandaşlığa geçmen isteyen binlerce göçmene oldukça zor soruların bulunduğu bir “vatandaşlık testi” uygulama kararı aldı. Sınava 8 yıldan beri Almanya’da yaşayan ve herhangi bir suça karışmamış herkes 25 euro’luk ücret karşılığında istediği kadar katılabilecek. Sınav konusunda son sözü Temmuz ayında söyleyecek olan başbakan Angela Merkel’e göre test entegrasyonu hızlandıracak. Ancak başta koalisyon ortağı Sosyal Demokratlar olmak üzere muhalefetteki Yeşiller, Sol Parti ve Hür Demokrat Parti, “Bu sorulara Almanlar bile yanıt veremez. Asıl amaç kimseyi vatandaş yapmamak” diyerek uygulamaya karşı çıkıyor. Berliner Zeitung gazetesi bu teoriyi test etmek için rastgele seçilen Almanlar’a testin örnek sorularını sordu. Eski adıyla Doğu Almanya’da yaşayan Almanlar “İki Almanya birleşmeden önce bize böyle bir test yapsalardı yanmıştık” dedi. Birçok kişinin soruları yanıtlamakta oldukça zorlandığı görüldü.
310 soru hazırlandı
Berlin Humboldt Üniversitesi’ne bağlı Eğitim Alanında Kalite Geliştirme Enstitüsü tarafından hazırlanan testte Almanya’nın tarihine ve siyasi yapısına ilişkin toplam 310 soru bulunuyor. Ancak, vatandaşlığa geçmek isteyenlere bunlardan sadece 33’ü sorulacak. Vatandaşlığa geçmek isteyenlerin, bu 33 sorudan en az 17’sine doğru cevap vermesi gerekiyor.
Almanya Türk Toplumu (TGD) da sınava tepki gösteren kurumlar arasında. TGD Genel Başkanı Kenan Kolat, vatandaşlık sınavının, 2007 yılında değişikliğe uğratılan Vatandaşlık yasasının sonucu olduğunu belirterek, “Vatandaşlık sınavının vermek istediği asıl mesaj ’Biz artık Alman vatandaşlığına geçmenizi istemiyoruz’dur” ifadesini kullandı.
İŞTE ÖRNEK SORULAR:
Almanya kaç federal bölgeye ayrılmıştır?
Alman Parlamentosu’nda muhalefetin görevi nedir?
1970’de eski başbakan Willy Brandt Polonya’da bir Yahudi gettosunda diz çöktüğünde ne mesaj vermek istemişti?
Alman Federal Cumhuriyeti ne zaman kuruldu?
Almanya’da reşid olma yaşı kaçtır?
Kuzey Rehn Westfalya bölgesinin başkenti neresidir?
Genelkurmay Başkanlığı, Türkçe konusunda gösterdiği hassasiyetini askeri kurum ve kuruluşlara astırdığı afişlerle duyurdu. Tüm askeri kurum ve kuruluşlara asılan afişlerde “Önce Türkçe” denildi.
“Q,W,X” harflerinin üzeri çizilen afişte, “Tabelalarda, ilanlarda, reklamlarda önce Türkçe” yazısı yer aldı. Askeri kurumlara gönderilen yazılarda da yabancı isim ve harflerin kullanılmamasının istendiği öğrenildi. Genelkurmay Başkanlığı’ndaki tesislerde kullanılan yabancı isimler için uzmanlar Türkçe karşılıklar buldu.
BRUNCH YERİNE KUŞLUK, MÖNÜ YERİNE LİSTE
Genelkurmay’ın Türkçe hassasiyeti basında da yer buldu. Konuyla ilgili haberlerde askeri tesislerde yabancı kelimelerin yazılı olduğu tabelaların kaldırıldığı, yerine Türkçe karşılıklarının bulunduğu yeni tabelaların asıldığı bilgisi verildi. Buna göre, bundan böyle hiçbir askeri tesiste mönü, fast food, brunch, lostra gibi yabancı kelimeye rastlanmayacak.
Tesislerde, Genelkurmay Başkanlığı’ndan uzmanların yabancı kelimelere buldukları Türkçe karşılıklar kullanılacak. Bazı yabancı kelimeler ve bulunan karşılıklar şöyle: Brunch “Kuşluk”, Lostra “Ayakkabı bakım yeri”, Fast food “Hızlı yiyecek satış noktası”, Mönü “Yemek listesi”, Restaurant “Lokanta”.
ABD’de 4 Kasım’da yapılacak başkanlıkseçiminde Demokrat Parti’yi temsil etmesi kesinleşen senatör Barack Obama, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarına verdiği desteği yineledi.
Obama, Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA) adlı kuruluşun yöneticisi Ken Hachikian’a gönderdiği mektupta, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni görüşünü paylaştığını bildirdi.
Barack Obama, “Bu trajik gerçeği tanımalıyız. Bush yönetiminin bunu tanımamasının özrü yok ve yönetimin tutumunu değiştirmesi için çaba göstermeye devam edeceğim” dedi.
Bu açıklamasıyla Obama, Demokrat Parti’nin başkan adaylığını elde etmesinin ardından da Ermeni çevrelerinin soykırım iddialarına verdiği desteği teyit etmiş oldu.
Obama, 2008 başında bu konuda yayımladığı açıklamada, başkan seçildiği takdirde, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarını tanıyacağı ve Kongrede bu yöndeki tasarıları destekleyeceği sözünü vermişti.
Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı senatör John McCain ise Ermeni tezlerini desteklemiyor.
İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Hürriyet’e verdiği röportajda, gelecek hafta ülkesini ziyaret edecek olan Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ile Türkiye’yi konuşacağını söyledi.
İç çamaşırı olmadığını saklamadı…
Türkiye’nin AB üyeliğini yüzde 100 desteklediğini belirten Peres, Sarkozy’ye şu mesajı verecek; “Eğer Türkiye’ye yardım etmiyorsanız, İran’a yardım ediyorsunuz demektir.”
DAHA önce Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık yapmış olan 84 yaşındaki Şimon Peres, yolsuzluk ve tecavüz suçlamalarından iki selefinin gitmek zorunda kalmasının ardından şimdi bilgisi, saygınlığı, yabancı dil bilgisi ve diplomasi yeteneğiyle İsrail Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturuyor. First lady Sonia, onunla birlikte başkanlık konutuna taşınmamış. Yalnızlık çektiğini itiraf ettiriyorum kendisine. ‘Her erkek gibi benim de yalnızlıklarım vardır” diyor.
Sayın Başkan, bunca yıl sonra size Sayın Başkan demek insana onur veriyor.
Ben kişinin unvanlarıyla değil, yaptıklarıyla değerlendirilmesinden yanayım.
Jimmy Carter, geçenlerde Ortadoğu’yu ziyaret etti ve İsrail’in nükleer bombalarıyla ilgili bir açıklama yaptı… Bu konuda görüşünüz nedir?
İsrail Cumhurbaşkanı olarak ABD’nin kaç bombası olduğunu söylemeye kalkmazdım. Bu tür bilgilere sahip olsak da başka bir ülkeyle ilgili birşeyi açıklamak bir devlet başkanının görevi değildir.
Sarkozy ve Carla sayesinde Fransa-İsrail ilişkileri yeşeriyor. Carla Bruni, şerefinize verilen davete ilk kez Fransa first lady’si sıfatıyla katıldı. Birkaç gün sonra onlar İsrail’e gelecek.
23 Haziran’da geliyor. Sarkozy ve eşi güzel insanlar. Çok etkileyiciler. Sarkozy, AB’ye taze bir soluk getirdi. Özellikle de ABD ile ilişkilerdeki yeni tutumuyla. İsrail konusunda çok destekleyici. Avrupa’da hep yeni liderler söz konusu. Almanya’da Angela Merkel, (İtalya’da) Silvio Berlusconi. Hepsi ABD ile daha iyi ilişkilerden yana. NATO, ortak düşmanla mücadele etmek için kurulmuştu. Ama bugün Amerika’nın en büyük problemi Sovyetler Birliği değil, terör tehlikesi.
Sarkozy, Türkiye’nin AB üyesi olmasını pek de desteklemiyor…
Türkiye’nin AB üyesi olmasını yüzde 100 destekliyorum. Bu önemli. AB, Hıristiyan deklarasyonu ile kuruldu, üç kurucu üyesi Katolik’ti. Komünizme karşı kuruldu, ancak komünizm çoktan öldü. Sarkozy’ye (Merkel ve diğerlerine) şöyle diyeceğim: Avrupa’ya Türk işçi göndereceklerine siz Türkiye’ye daha fazla iş yollayın. Sağlıklı ilişki kurun. İslam’da iki ekol vardır. Biri Türkiye tarafından benimsenmiştir. Diğeri İran tarafından. Sarkozy ve diğer liderlere; ‘Türkiye’ye yardım etmezseniz, İran’a yardım etmiş olursunuz’ diyeceğim.
Carla iç çamaşırı olmadığını saklamadı
FRANSA first lady’si Carla Bruni ve İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Paris ziyareti sırasında tanıştılar. Peres, tabii önceden Carla’nın Paris’in aydın çevrelerine mensup eski Yahudi erkek arkadaşlarını tanıyordu. Carla o gece, mor bir tuvalet giydi, kıyafetinin altında iç çamaşırı olmadığını da saklamadı. Kameralara gülümserken, Peres’e “Ben cheese (peynir) demem seks derim” dedi. Sarkozy için İsrail’de verilecek yemekte, Bruni’ye Peres’in kızı Dr. Zvia Valdan eşlik edecek. Peres’in eşi Sonia, cumhurbaşkanlığı sarayına taşınmayacağını açıklamıştı. Ayrıca Leonardo di Caprio’nun kız arkadaşı Bar Refaeli de yemeğe çağrılmayacak. Carla’nın Paris’teki yemeğe davet ettiği Refaeli, fazla dikkat çekmişti.
MANŞET: Gülən Qurani–Kərimi təhrif (oxu:təhqir) etdi
[ Sayta qoyulub: 01:12 17.06.2008 ] Oxunub: 360
Xilafət qurmaq istəyən Fətullah Güləndən Həzrəti Məhəmmədə (s) qarşı cinayət
Yəhudi lobbisinin sponsorluğu ilə çap olunan “Xoşgörü və dialoq iqlimi” kitabında Gülən Vatikanın arzusu ilə Quranın ayələrinə qarşı çıxır
“Məhəmməd Allahın rəsuludur” hökmünə gərək yoxdur”. Bu ifadəni Kəlimeyi-Tövhidə inanan bir insanın söyləməsi imkansızdır. Çünki bu hökmün inkarı dindən çıxmaqdır. Ancaq Fətullah Gülən “Qlobal barışa doğru” kitabının 131-ci səhifəsində nə yazırdı: “Hər kəs kəlimeyi-tövhidi əsas alaraq, çevrəsinə baxışını yenidən gözdən keçirməli və islah etməlidir. Hətta kəlimeyi-tövhidin ikinci bölümünə, yəni “Məhəmməd Allahın rəsuludur” qismini söyləməyənlərə də mərhəmət nəzəri ilə baxılmalıdır”.
Qurani-Kərimdə gerçək kafirlər olaraq, tanıdılanlara rəhmət nəzəri ilə baxılmasını müdafiə edən Gülən nə hikmətsə, o böyük dağ kimi olan sevgisini müsəlmanlara çox görür. Yüz minlərlə müsəlmana zülm verən yeni xaçlı ordusuna isə mərhəmət və sevgi ilə yanaşır.
Gülən “Məhəmməd Allahın rəsuludur” hökmünün olmadığında israr edir. “Xoşgörü və dialoq” kitabının 241-ci səhifəsində “Quran davamla “Allahı buraxıb, bəzilərimizi Rəbb etməyək” deyir. Diqqət edin, bu mesajda “Muhammedur Rəsulullah” yoxdur”.
Gülənin İslama və Həzrəti Məhəmmədə münasibəti ətrafına da sirayət edib. 17 aprel 2000-ci il tarixli “Zaman” qəzetində Gülənin yaxın adamı Əhməd Şahin yazırdı: “Mühüm olan kəlimeyi-tövhid inancıdır. Həzrəti Məhəmmədi təsdiq etmək isə bir şərt olmayıb, bir kamal mərtəbəsidir”. Görürsünüzmü, hansı üslubla müsəlmanları Həzrəti Məhəmməddən (s) soyutmağa çalışır, insanları dindən çıxarırlar…
Gülənin Həzrəti Peyğəmbərimizi (s) tanımağın şərt olmadığını söyləməsi əslində Həzrəti Məhəmmədə (s) qarşı cinayətdir. Kəlimeyi-şəhaətdən “Məhəmməd Allahın rəsuludur” ifadəsinin çıxarılması əslində İslama qarşı oynanan böyük oyunun bir parçasıdır. Əsrdən bəri İslama qarşı müxtəlif oyunlardan çıxan, Həzrəti Məhəmmədin (s) peyğəmbərliyini qəbul etməmək üçün min bir hiyləyə əl atan, ən sonunda “Məhəmməd İslam peyğəmbəridir” deyərək, bütün aləmə rəhmət olaraq göndərilən bir Elçini (s) bəlli bir qövmə göndərilmiş kimi təqdim edənlərin son oyunu da bu olsa gərək…
Bəs Qurani-Kərim nə deyir:
“De ki, Allaha və Peyğəmbərinə itaət edin. Əgər üz çevirirlərsə, Allah kafirləri sevməz”. Al-i İmran surəsi, 32-ci ayə.
“Kim Rəsula itaət edərsə, Allaha itaət etmiş olur. Üz çevirənə gəlincə, səni onların başına qarovulçu göndərmədik”. Nisa surəsi, 31-ci ayə.
“Allah və mələklər peyğəmbərə çox salavat gətirirlər. Ey mömünlər, siz də ona salavat gətirin və tam bir təslimiyyət ilə salam verin”. Əhzab surəsi, 56-57-ci aylər.
Qeyd edək ki, Kardinal Rozanna xristianlığın qarşısındakı üç əngəli belə sıralayırdı:
1. İslamın hüquqi xarakteridir.
2. İkinci əngəl daha böyükdür. Müsəlmanlar tarixi kritik metodu, yəni bütün dini mətinlərin insan beyninin məhsulu olduğunu və yazıldığı dönəmin şərtlərinı uyğunluğunu qəbul etmirlər.
3. Üçüncüsü, İslam özünü xristianlıq və yəhudiliyi ləğv edən ən son bir din olaraq görməkdədir.
Kardinal müsəlmanların bu üç təməldən vaz keçmədən, onları ram etmənin, xristianların məqsədlərinə cavab verəcək şəkildə yönəltməyin mümkün olmayacağını bildirirdi.
Və Gülənin siyasətinə baxarsaq, kardinalın problem olaraq gördüklərini aradan qaldırmağa çalışdığını görməmək mümkün deyil. Kardinalın sıraladıqlarını Gülən ortadan qaldırmaq üçün Qurani-Kərimə belə dil uzatmaqdan çəkinmir. Fətullah Gülən, “Xoşgörü və dialoq iqlimi” kitabında “Quranın ayələri çox sərtdir” (səhifə 155) deyərək, kardinal həmkarının arzularını gerçəkləşdirməyə çalışır(Araşdırmaçı-yazar Aytunc Altındalın açıqlamasına görə, Gülən Vatikanın gizli kardinalıdır).
Diqqət edin, Allah-Təalanın qiyamət gününədək hökmünün sürəcəyini xəbər verdiyi Qurani Kərim haqqında Gülən nə söyləyir: “Qurani-Kərimdə xristianlıq və yəhudilər haqqında istifadə olunan ifadələrin çox sərt olduğu söylənilir. Keçmiş dönəmlərdə bəzi yəhudi və xristiyanların açıq gerçək qarşısında göstərdikləri inad, üsyan və düşmənliyi ifadə etmək üçün istifadə olunan Quran üslubu hər zamankı xristian və yəhudilər üçün istifadə olunmalıdır deyə, bir şərt və məcburiyyət ola bilməz. Bu cür ayələrdə sübuti-qətiyyə kimi dəlaləti-qətiyyə də axtarılmalıdır. Yəni, bu ayələrin Quran ayəsi olduğu doğrudur. Fəqət o ayələrin ilk gündın bu tərəfə bütün xristian və yəhudiləri nəzərdə tutduğu dəqiq deyil. Qənaətimə görə, hadisələri öz tarixi şərtləri içində ələ almalıyıq, yəni hər hadisəni öz dönəminin şərtlərinə uyğun şəkildə dəyərləndirməli, bu günki münasibətlərimizdə isə bu günün şərtlərinə diqqət etməliyik”.
Halbuki, Allah Təala Öz Kitabı haqqında belə buyurub:
“…Allahın qanunlarında bir dəyişiklik tapa bilməzsən”.
Əhzab surəsi, 63-ci ayə
“…Allahın qanununda əsla bir dəyişiklik tapa bilməzsən. Allahın qanununda əsla bir yanlışlıq tapa bilməzsən”.
Fatır surəsi, 43-cü ayə
Ancaq Kəlimeyi-Tövhiddən “Məhəmməd Rəsullah”ı silən Gülən Quranın hökmlərinin 1400 il öncəyə aid olduğunu iddia edir. Halbuki, məna və fitrət zamanla dəyişməz.
Gülənin bu fikirlərini oxuyanlar qarşılarına iki Gülənin çıxdığının şahidi olacaqlar. Bunlardan biri “İlanın başı Vatikandır” deyən Gülən, digəri isə Papanın əlindən öpən, müsəlmanları suçlayaraq, bunun adını dialoq qoyan Gülən.
Əslində, anlaşılmayan bir şey yoxdur. Gülənin hədəfi heç də mənəvi maariflənmə, İslamın gözəlliklərini anlatmaq deyil. Hədəf siyasi hakimiyyətdir. Siyasi hakimiyyəti ələ keçirmək üçün hərə bir yol seçir. Gülənin seçdiyi yol da İslamı öz qəlibinə salaraq, özünə sərf edən şəkildə bu dindən sui-istifadədən başqa bir şey deyil. Bu səbəbdən də yeri gələndə hicaba qarşı çıxar, lazım olanda hicab geyinənləri dövlətə qarşı qızışdırar. Gülən bir siyasətçi kimi xilafət arzusundadır. Bu səbəbdən də xilafəti aradan qaldıran Atatürkü bağışlaya bilmir. Bu səbəbdən də ardıcıllarına xilafətin son xəlifə-sultanlarının həyatlarını araşdırtdırır, Atatürkə qarşı Sultan Vahdettinin haqlı olduğunu isbatlatmaq istəyir. Çünki bu bir psixoloji savaşdır. Xilafəti qurmaq istəyənlər öncə xilafəti aradan qaldıranın haqsız olduğunu isbatlamalıdırlar.
İslamsız xilafət necə olacaq? Allahsız müsəlmanlıq olduğu kimi, islamsız xilafət də ola bilər. Zatən, Xülafayi-Raşidin dönəmini və Xəlifə Əbdüləziz dönəmini istisna etsək, İslamlı Xilafətin dönəminin illəri barmaqla sayılacaq qədər azdır.
Gülənin son hədəfi də Xilafətdir. Bunun üçün lazım gələrsə, Quran yerinə İncili belə qutsal saya bilər. Necə ki, kardinal həmkarlarına xoş gəlsin deyə, Quranı təhrif (əslində təhqir) etməkdən çəkinmir. Nədən xilafət? Çünki illərlə ona inananları buna inandırdı. Bir gün bunun gerçəkləşəcəyinə hazırladı.”Qızıl nəsil” hazırlığı əslində siyasi hakimiyyəti ələ almaq üçün idi və bu gün qardaş Türkiyədə həmin nəsil qardaşı qardaşla düşmən etməyə çalışır. Azərbaycanda isə hələlik həmin “qızıl nəsil” təşkilatlanmaqdadır. Bir gün bu gün Türkiyədə yaşananlar Azərbaycanda da yaşansa, bu sətirlər mütləq xatırlanacaq…
P.S. Onu da qeyd edək ki, “Xoşgörü və dialoq iqlimi” kitabının sponsoru erməni yalanını tanıyan yəhudi lobbisi ADL olub. Görürsünüzmü, iş nə qədər qarışıqdır. Bir tərəfdə Vatikan, digər tərəfdə yəhudi lobbisi. Bəs İslam hardadır? Əcaba, nurçulardan başqa Gülənin bir müsəlman din xadimi ilə şəklinə rast gəlmisinizmi? Ancaq istər erməni, istər yunan, istərsə də yəhudilərlə bol-bol rəsmləri var…
Aqil Ələsgər
“Yeni Çağ” Araşdırma Qrupu
Əlavə keçidlər
Oxşar xəbərlər: ·DAK-ın X Növbədənkənar Qurultayı başa çatdı (Yenilənib-Foto) ·Azərbaycana qarşı xəyanətkar ittifaqıMANŞET bölümünün son 20 xəbəri: ·Gülən Qurani–Kərimi təhrif (oxu:təhqir) etdi ·DAK-ın X Növbədənkənar Qurultayı başa çatdı (Yenilənib-Foto) ·“Fətullah Gülən hərəkatı yaranışdan etibarən siyasidir” ·Fətullah Gülənin “islam inqilabı” modeli ·Azərbaycana qarşı xəyanətkar ittifaqı
ERMENİ ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ
INSTITUTE FOR ARMENIAN RESEARCH
GÜNLÜK BÜLTEN – DAILY BULLETIN
Brought To You By Institute For Armenian Research With Cooperation Of Turkish Forum
Ermeni Arastirmalari Enstitusu Arastirmalari Ve Turkish Forum Isbirligi Ile Size Sunulmusdur
17 Haziran 2008 – Sayı : 930 / 17 June 2008 – Issue : 930
SEE BELOW FOR ENGLISH NEWS
GÜL: TÜRKİYE, TARİHİYLE BARIŞIKTIR
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, tarih yazmanın siyasetçilerin veya parlamentoların değil tarihçilerin ve bilim adamlarının işi olması gerektiğini söyledi. Gül, “Sürekli gündemde tutulan sözde Ermeni soykırım iddiaları konusunda da devlet olarak görüşümüz bu yöndedir.
Devamı için tıklayınız…
EN İYİ BEYİNLER ATAF’TA ERMENİ İŞİNİ BAŞKASI ÇÖZEMEZ
TBMM Başkanı Köksal Toptan, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarının araştırılması ve çözümü için kurulan Azerbaycan-Türkiye Tarihi Araştırma Vakfı (ATAF) Mütevelli Heyeti Başkan Yardımcısı Ahmet Erentok ile Azerbaycan milletvekillerinden oluşan heyeti kabul etti.
Devamı için tıklayınız…
ERMENİ YALANINA KARŞI ORTAK TAVIR
Ermeni yalanlarına karşı harekete geçen Azerbaycan-Türkiye Tarihi Araştırmalar Vakfı (ATAF), soykırım yalanına karşı ortak mücadele başlattı. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel vakfın mütevelli heyeti başkanlığına getirildi.
Devamı için tıklayınız…
TÜRKİYE SEVDALISI ERMENİ PROFESÖR
İstatistik alanında dünya çapında duayen olan Türkiye Ermenilerinden Hamparsum Bozdoğan, 8 yaşında ayrıldığı Kayseri’ye vefa borcunu, uluslararası konferans düzenleyerek ödüyor. Türkiye sevdalısı profesörün sıra dışı öyküsü..
Devamı için tıklayınız…
NALBANDYAN: SAVAŞI ÖNLEMEK İÇİN ÇABAYA HAZIRIZ
Ermenistan’ın yeni Dışişleri Bakanı Edvard Nalbandyan bugün Rus basına verdiği demeçte, Dağlık Karabağ sorununun çözüm perspektiflerini değerlendirirken, “Azerbaycan’la sürdürülen barış görüşmelerinin sonuçsuz kalmaması için maksimum çaba göstereceğiz.
Devamı için tıklayınız…
ALİYEV-SARKİSYAN BULUŞMASI (OYA EREN)
Ermenistan ve Azerbaycan Devlet Başkanları, Serge Sarkisyan ve İlham Aliyev 6 Haziran’da St. Petersburg’da ilk kez bir araya geldi. Görüşme, Serge Sarkisyan’ın 9 Nisan 2008’de Ermenistan Devlet Başkanlığı’na gelmesinden bu yana iki ülke arasındaki devlet başkanları seviyesindeki ilk buluşma oldu.
Devamı için tıklayınız…
ENGLISH SECTION OF THE DAILY BULLETIN
Comment: Ömer Engin LUTEM / THE SWEDISH PARLIAMENT AND THE ARMENIAN GENOCIDE ALLEGATIONS
The Swedish Parliament refused last week a proposal concerning the recognition of Armenian genocide claims. The Foreign Affairs Commission, in which the proposal was initially discussed, underlined the following points.
Continue…
COMMONS SENSE LEADS SWEDISH PARLIAMENT’S REFUSAL TO DEFINE ARMENIAN CASE AS GENOCIDE
On June 12, 2008, the Swedish parliament, with an overwhelming vote of 245 – 37 rejected to a resolution that characterized the 1915 Armenian case as genocide. The decision of the Swedish Parliament followed long deliberations.
Continue…
ARMENIA TO BENEFIT MOST FROM STABILITY AND COOPERATION IN REGION – TURKISH PARLIAMENT’S SPEAKER
Trend News’ exclusive interview with the Speaker of the Great National Assembly (Parliament) of Turkey Koksal Toptan: Question: Will the Turkish and Azerbaijani Parliaments be able to establish the Parliamentary Assembly and other unions of Turkic speaking countries?
Continue…
CZECH FOREIGN MINISTER TO VISIT ARMENIA IN JULY
Czechia’s newly appointed Ambassador to Armenia Ivan Jestrab (residence in Tbilisi) handed the copy of his credentials to Armenian Foreign Minister Edward Nalbandian, the RA MFA press office reported.
Continue…
ARMENIA TO CONTINUE DEMOCRATIC REFORMS
Armenia’s President Serzh Sargsyan met Monday with rapporteurs of the monitoring committee of the Parliamentary Assembly of the Council of Europe, Mr John Prescott and Mr Georges Colombier, the RA leader’s press office reported.