Blog

  • ADD Basin Konferansi saat 17.30 da

    ADD Basin Konferansi saat 17.30 da

    From: [email protected]

    Sayin Basin Mensuplari ve Ilgililer,
    Degerli Arkadaslar,

    Bugün edindigimiz bilgilere göre Türkiye’de (Ankara ve Istanbul’da) 25 kisi göz altina alinmistir. Göz altina alinanlar arasinda Türkiye Atatürkçü Düşünce Derneği ADD Başkanı Emekli Orgeneral Şener Eruygun, Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün ve Cumhuriyet Gazetesi yazari ve Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay bulunmaktadirlar. Bu defa da gözaltina alinanlarin Ergenekon olayi ile iliskileri bulundugu iddaa edilmektedir.

     

    Bilindigi gibi bu kapsamda aylar önce gözaltina alinan ve henüz suclari aciklanmayan ve mahkeme önüne cikartilmayan onlarca kisi bulunmaktadir.

    Bu gelismeler son derece kusku vericidir.

    Bu aksam Atatürkcü Düsünce Dernegi Berlin-Brandenburg tarafindan saat 17.30 da

    ADD Berlin-Brandenburg
    Hohenstaufenstr. 7
    10781 Berlin

    adresinde düzenlenecek basin konferansina Prof.Dr. Hakki Keskin’de katilacak ve bu konudaki görüslerini kamuoyuyla paylasacaktir.

    Saygilarimla
    Lütfiye Adiyaman

    Prof. Dr. Hakki Keskin, MdB
    EU- Erweiterungsbeauftragter der Fraktion DIE LINKE.
    Mitglied des Verteidigungsausschusses

    Platz der Republik 1
    11011 Berlin
    Tel. 030/ 227 70 838
    Fax 030/ 227 76 838

    www.keskin.de
    www.linksfraktion.de

    Wahlkreisbüro
    Feurigstr. 68
    10827 Berlin

    Tel. 70509707
    Fax 70509709

  • TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNDE SARKOZY FRANSASI FAKTÖRÜ

    TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNDE SARKOZY FRANSASI FAKTÖRÜ

    Sarkozy, başından beri Türkiye ile üyelik yerine ortaklığa dayalı farklı bir ilişki türünün geliştirilmesini savunuyor.

    Stratejik Analiz,
    Mayıs’08

    Dr. Deniz ALTINBAŞ
    ASAM Avrupa Uzmanı
    [email protected]

    Türkiye’nin AB’ye üyelik müzakereleri süreci, krizler ve tıkanmalarla birlikte devam etmektedir. Müzakere sürecinin başlaması önemli bir adım olarak görülürken, önce Kıbrıs nedeniyle bazı müzakere başlıklarının dondurulması, arkasından Fransa’nın yeni cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin engellemeleri nedeniyle bir kez daha sorunlu bir döneme girilmiştir. Nicolas Sarkozy, maliye bakanı olduğu dönemden başlayarak Türkiye ile üyelik yerine ortaklığa dayalı
    farklı bir ilişki türünün geliştirilmesini savunmuştur.

    Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında da bu konuyu kullanmış olan Sarkozy, hâlâ açıkça Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğunu ve bunu engellemek için her türlü girişimde bulunacağını söylemektedir. Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi olmadığını, dolayısıyla AB içinde de yeri bulunmadığını söyleyen Sarkozy, Türkiye ile her alanda işbirliğini savunduğu, ancak AB ile siyasi entegrasyon sürecine girmesine karşı çıktığını belirtmektedir.

    Fransa’nın engellemelerinden en somut olanı, Sarkozy’nin, tam üyelik yolunu açacağı ve geri dönüşü olmayacak şekilde Türkiye’nin AB ile entegrasyonunu sağlayacağı gerekçesiyle beş müzakere başlığının açılmasına izin vermeyeceğini açıklamasıdır.

    Bu beş başlık; ekonomi ve parasal politikalar, bölgesel fonlar, tarım politikası, finans konuları Haziran sonuna kadar geçici olarak kapatılması için çalıştığını belirtmektedir.

    Her ne kadar bugüne kadar açılmış olan başlıklar Fransa tarafından “aksesuar” olarak değerlendirilse de, Brüksel tüm başlıkların tam üyeliğe yönelik olduğunu dile getirmektedir.

    Bu süreç içinde Türkiye’den yapılan tüm resmî açıklamalar, net bir şekilde, amacın tam üyelik olduğunu ve bu seçeneğin dışında başka hiçbir önerinin kabul edilmeyeceği yönündedir.

    Türkiye’nin AB Sürecinde Sarkozy Unsuru

    Fransa Cumhurbaşkanı, seçildikten sonra, üyeliğe karşı olduğunu ifade etmeye devam etmesine rağmen, Türkiye’nin sürecini tamamen durdurma girişiminden vazgeçmiştir. Bu durum, bir “U dönüşü” olarak değil, “esneklik” olarak algılanmalıdır. Nitekim Fransa’nın Avrupa işlerinden sorumlu bakanı Jean-Pierre Jouyet, ancak tam üyelik ve imtiyazlı ortaklık şeklindeki her iki seçeneğin de açık tutulması koşuluyla müzakere sürecinin engellenmeyeceğini belirtmektedir.

    Sarkozy liderliğindeki Fransa, Türkiye ile AB’nin üyelik çerçevesindeki ilişkilerinden bahsedilirken önceki belgelerde yer alan “katılım” ifadesinin çıkarılarak yerine “hükümetlerarası görüşmeler” şeklinde bir kullanıma gidilmesini sağlamıştır. Her ne kadar, bunun, müzakere sürecinin durma noktasına gelmemesi için Fransa’ya verilen sembolik bir taviz olduğu ileri sürülse de, ikili görüşmelerin amacının katılım olmadığını gösteren bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Fransa’nın bu kelime ile ilgili ısrarları, Türkiye’nin üyeliğini savunan, özellikle İngiltere ve İsveç gibi ülkelerin tepkisini çekmiştir.

    Türkiye’nin üyeliğini sonlandırmaya yönelik bir başka hamle ise, Akdeniz Birliği girişimi olmuştur. Sarkozy, AB üyeliği yerine Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerle oluşturulacak AB benzeri bir başka entegrasyon sürecine üyeliği önermiş, ancak başta Almanya olmak üzere AB üyelerinin itirazlarıyla karşılaşmış ve Fransız liderin amacının dışına çıkarılmış, tüm AB üyelerini kapsayacak bir işbirliği girişimi şeklindeki versiyonuyla kabul edilmiştir.

    Akil Adamlar Komitesi (Fikir Grubu)

    Dönem Başkanı Portekiz’in Türkiye ile, ulaştırma ağları ve tüketici sağlığının korunması başlıkları –

    Sarkozy’nin bugün genişlemeye değil de sadece Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmasının nedenlerinin; Fransa’dan daha büyük bir ülkenin üyeliği ile güç kaybedeceği, ekonomik külfet getireceği gibi noktaların yanında “Hristiyan Avrupa” düşüncesi veya seçim hesaplarının olabileceğini söyleyebiliriz. ve kurumsal konulardır. Bu bağlamda, 2007 yılının Haziran ayında parasal politikalar başlığının açılmasını engellemiştir.

    Aslında ilk önce bütün başlıkların açılmasına karşı çıkan Sarkozy, bu girişimi nedeniyle Brüksel’de desteksiz kalınca, çözüm olarak artık kendisine ait bir tarz haline getirdiği “şartlı kabulü” ileri sürmüştür. Sarkozy, “iki yollu müzakere formülü” olarak adlandırılan bu koşulla, hem tam üyelik hem de imtiyazlı ortaklık ilişkisi için geçerli olabilecek başlıkların açılmasına itiraz etmemeye karar vermiştir.

    Bugünkü müzakere sürecine baktığımızda, zaten Kıbrıs nedeniyle dondurulmuş olan, daha açık bir ifadeyle Türkiye limanları açmayı kabul edene kadar başlatılmayacak olan sekiz başlık bulunmaktadır. Bunlar; malların serbest dolaşımı, hizmet sağlama özgürlüğü, finans hizmetleri, ulaşım, tarım ve kırsal kesim kalkınması, balıkçılık, gümrük birliği ve dış ilişkilerdir. Şimdiye kadar altı başlık açılmış, sadece bilim ve araştırma geçici olarak kapatılmıştır.

    Açılmasına rağmen hâlâ kapatılamamış olanlar; istatistik, trans-Avrupa şebekeleri, işletmeler ve sanayi politikası, mali kontrol ve tüketici sağlığının korunmasıdır.

    Bu arada, hiçbir başlığın, tamamlanmış olsa bile nihai olarak kapatılmayacağını belirtmek gerekir. Bu da, kapatıldığı düşünülen başlıkların bir gün yeniden açılması anlamına gelebilecektir.

    2008 yılının ilk yarısında Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, dönem başkanı Slovenya’nın da desteğiyle iki başlığın daha açılmasını talep etmişti. Rehn’in öncelik verdiği enerji başlığına Rumlar, eğitim ve kültür başlığına ise bir kez daha Fransa itiraz etmektedir.

    Komisyon, bugün, açılmış olan başlıklardan en az ikisinin açılması girişimi, Sarkozy’nin önce Türkiye’nin üyeliğini sorgulayacak Akil Adamlar Komitesi’nin kurulması şartıyla bloke edilmiştir.

    Fransız Cumhurbaşkanı’nın istediği, bu grubun AB’nin geleceği üzerine çalışması ve Türkiye’nin üyeliğinin AB’nin çıkarları dahilinde olmadığı sonucuna varmasıydı. Türkiye’nin üyeliğine karşı olan Alman Şansölyesi Angela Merkel’den destek alan girişime, kapalı kapılar ardında bir grup elitin karar alması fikrine itiraz eden Avrupa Parlamentosu ile Türkiye’nin üyeliğini sorgulamaya yönelik olmasını kabul etmeyen İngiltere, diğer kuzey ülkeleri ve Avrupa Komisyonu karşı çıkmıştır. Komisyon, bağımsız ve tecrübeli olması durumunda katkı sağlayabileceğini, ancak kararlarının Avrupa kurumlarının yerini tutmayacağını, üstelik sadece Türkiye konusunun tartışılmasıyla sınırlı kalmaması gerektiğini belirtmiştir. Sonuçta Akil Adamlar Komitesi, Fikir Grubu (Reflexion Group)  ismiyle Sarkozy’nin istediğine yakın, ancak yetki ve görev alanı daraltılmış bir şekilde kurulmuştur. Üyeleri, 2008 yılının ikinci yarısında Fransa’nın dönem başkanlığında belirlenecek olan çalışma grubunun başkanlığına İspanya eski Başbakanı Felipe Gonzales, başkan yardımcılığına Letonya’nın eski başbakanı Vaira Vike-Freiberga ve Nokia yöneticilerinden Finlandiyalı Jorma Ollila’nın getirilmesi kararlaştırılmıştır. “2020-2030 yıllarında nasıl bir Avrupa istiyoruz” sorusuna cevap arayacak grubun, AB içinde ve çevresinde refah ve istikrarın nasıl artırılabileceğini ve korunabileceğini araştırması; enerji, çevre sorunları, terörle mücadele, göç, ekonominin daha rekabetçi hale getirilmesi gibi konuları incelemesi ve çalışma sonuçlarını 2009 yılında sunması beklenmektedir. Fikir Grubu’nun yapılanması Fransız cumhurbaşkanının önerisinin ötesine gitmiş olsa da, yine de amacına yaklaştığını söylemek mümkündür. Öncelikle, Sarkozy’nin seçmenlere verdiği, Türkiye’nin üyeliğini engelleme sözünü bir şekilde tutmaya çalıştığını göstermektedir. İkincisi, her ne kadar Türkiye’nin üyeliğinin konu edilmeyeceği ileri sürülmekteyse de, AB’nin geleceğini tartışacak olan bir çalışma grubunun genişlemeyi ele almaması mümkün değildir. Dolayısıyla, sadece Türkiye konusunu tartışmak üzere kurulmamakla birlikte, AB’nin sınırları ile beraber Türkiye konusuna da değinilmesini beklemek gerekir. Aslında, AB’nin şimdiki ve gelecekteki komşularıyla ve diğer güçlerle ilişkileri, küresel düzlemde AB’nin yeri, entegrasyon düzeyi, vatandaşların katılımı, şeffaflık ve demokrasi sorunlarının ele alınması daha faydalı olacaktır. Şu da belirtilmelidir ki, uluslararası ortam, ulusal çıkarlar ve hatta devlet sistemlerinin değişme ihtimali nedeniyle genişleme ile ilgili uzun vadeli planlamalar yapmanın faydası olmayacaktır. Fikir Grubu, karar merci değil sadece bir tür tartışma platformu şeklinde düşünülmüştür. Dolayısıyla, Fikir Grubu’nun çalışma sonucu Türkiye için olumlu da olsa olumsuz da olsa bağlayıcı tarafı olmayacak, ancak yönlendirme etkisi olabilecektir. Örneğin, Türkiye’nin adını bile zikretmeden genişlemenin olumsuzluklarını sunmaları etkili olabilecektir. Yine de, siyasi liderlerin Türkiye hakkındaki düşünceleri, karar merci olmaları ve kamuoyunu oluşturma güçleri nedeniyle çok daha önemlidir. Bu arada, Avrupa Parlamentosu, hızlı gidildiği takdirde AB içinde bölünmelere neden olarak, bazı ülkelerin daha fazla Fransa’nın dönem başkanlığında Sarkozy’nin, Türkiye için sürekli dile getirdiği “adaylık statüsünü düşürmeye yönelik projeleri”n yeniden gündeme gelmesi bekleniyor. entegrasyona giderken bir bölümünün kenarda kalacağı endişesiyle, genişleme sürecinin yavaşlatılmasını öneren ve Mayıs ayında oylamaya sunulması etmesini savunanların başında Avrupa Komisyonu gelmektedir. Komisyon Başkanı José Manuel Barroso, Sarkozy’nin engelleme girişimlerinin Türkiye’nin hem Fransa ile hem de AB ile ilişkilerini olumsuz etkileyeceğini, Türkiye ile müzakereleri durdurmaları durumunda üye devletlerin bunun sonuçlarına
    katlanacaklarını söylemektedir.

    Komisyon’un Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn de, Türkiye ile müzakerelerin kesilmemesini, reformların teşvik edilmesi açısından savunanlardandır. Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkanlar kadar, kimi zaman ağır şartlar öne sürmelerine rağmen destek verdiklerini savunan Yeşiller, Liberaller ve Sosyalistler bulunmaktadır. Aslında, bu grupların üyelik yanlısı değil müzakere yanlısı olduklarını, çünkü taleplerinin yerine getirilmesinin tek yolunun bu süreç olduğunu söylemek mümkündür. Türkiye’nin üye olmasını “gerçekten” isteyenler, İngiltere ve kuzey ülkeleri gibi görünmektedir. Bu ülkeler geleneksel olarak AB’nin sürekli büyümesini savunmaktadırlar. Örneğin İsveç Başbakanı Frederic Reinfeldt, AB’nin sürekli genişlemesinin Avrupa değerlerini yaymak için başlıca stratejik araç olduğunu ve Türkiye’ye yapılmaya çalışıldığı gibi yeni duvarlar inşa etmenin kıtada istikrarsızlık riski gibi sorunlara neden olabileceğini ifade etmektedir.

    Egemenliklerin devri konusunda hassas olan kuzey ülkelerinin AB vizyonlarının, Almanya ve Fransa gibi üyelerden farklı olarak siyasi entegrasyon yerine gevşek yapılı bir birlik şeklinde olduğu hatırlatılmalıdır. Bir diğer destekçi ABD’nin başlıca endişesi, AB kapısının kapanması durumunda Türkiye’nin İran ve Rusya ile yakınlaşacağı ve bu durumda bölgedeki dengenin altüst olacağıdır. Belki de bu duruma bir önlem teşkil edecek biçimde, Türkiye’nin AB üyesi olmasa dahi “imtiyazlı ortaklık” gibi bir başka statü verilerek AB çatısı altında hapsedilmesi savunulmaktadır.

    Almanya’nın Eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, Rusya ve İran’ın Türkiye’yi kendi taraflarına çekmek için AB’nin tepkisini beklediğini ileri sürerek Türkiye’nin dışarıda bırakılmasının sorumsuzca bir hareket olacağını ileri sürmektedir. Fischer’e göre bu sonuç, Avrupa enerji politikası açısından da çok
    ciddi sonuçlar doğuracaktır. 

    AB üyesi ülkeler

    2008 yılının Temmuz ayında başlayacak dönem başkanlığı, Fransa’nın, “ipleri ele geçirme” çabaları çerçevesinde etkili olmaya çalışacağı bir süreç olacaktır. Bu dönemde, Türkiye ile AB ilişkilerinde, yeni “girişimler”le beraber Sarkozy’nin sürekli dile getirdiği “adaylık statüsünü düşürmeye yönelik projeleri” bekleyebiliriz.

    Türkiye’nin AB içinde yerinin olup olmadığının bugün tartışmaya açılması gayrimeşrudur. Çünkü Türkiye’nin üyeliğine karşı olanların engel olarak ileri sürdükleri coğrafî konum, nüfus, din, kültür, ekonomik yapı gibi unsurlar Türkiye’nin 1999 yılında aday olarak kabul edildiğinde de sahip olduğu ve değiştirmesi mümkün olmayan özellikleridir. Daha önce alınmış kararlardan vazgeçilmesi uluslararası hukuka ve ahlak ilkesine uygun düşmemektedir. Benzer düşünceleri savunan dünyaca ünlü yirmi entelektüel, Açık Toplum Enstitüsü’nün web sitesinde, Sarkozy’nin Türkiye’yi AB’den dışlamaya yönelik tutumunun gayrimeşru olduğunu savunan bir bildiri yayınlamıştır.

    Türkiye’nin Üyeliğine Yönelik Görüşler

    Türkiye’nin üyeliği konusunun birkaç yıl öncesine göre çok daha fazla tartışıldığı ve üyeliğe karşı olan kesimlerin hem arttığı hem de seslerini yükseltmekte oldukları görülmektedir. Üye ülkelerde önemli bir iç politika unsuru haline getirilen Türkiye meselesi, kimi zaman ilgisi bulunmayan konularda dahi seçim malzemesi yapılmaktadır. Örneğin, Avrupa Anayasası 2005 yılında Fransa’da halk oylamasına sunulurken, Anayasa karşıtları Türkiye’nin üyeliğine karşı olanların anayasaya “hayır” oyu vermeleri için çağrıda bulunmuşlardır. Bu durumun farkında olan Türk hükümeti de tepkisini göstermekte, Dışişleri Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan, Türkiye ile AB ilişkilerinin “kısa vadeli siyasi çıkarlar için riske edilmekte” olduğu eleştirisinde bulunmaktadır.

    Türkiye’nin üyeliğini destekleyip desteklemediği belli olmasa da, en azından müzakere sürecinin devam de petrolde yüzde 30 ile yüzde 85 arasında, gazda ise yüzde 32 ile yüzde 100 arasında değişen oranlarda dışarı bağımlılık söz konusudur. Türkiye’nin üyeliğini savunma gücü açısından da destekleyenler bulunmakta; Afganistan, Kongo, Lübnan ve Yugoslavya’daki operasyonlara katkısı örnek olarak gösterilmektedir.

    Bir görüşe göre, bugüne kadar Batı üzerinden güvenlik sağlamaya çalışan Avrupa doğuyu ihmal etmiştir ve artık Avrupa’nın varlığından Türkiye ve Rusya olmadan söz edilemeyecektir.

    Avrupa Parlamentosu eski başkanlarından İrlandalı Pat Cox, Avrupa’nın “diğer liderleri de keşke Sarkozy gibi Türkiye’ye karşı dürüst olsalar” şeklinde konuşmuştur.

    Aynı sözleri söyleyen birçok Avrupalı siyasetçi olduğunu düşünürsek, aslında Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkanların görünenden daha fazla olduğunu ileri sürebiliriz. Ancak nasıl olsa Sarkozy gibi bir engel varken diğer ülkelerin Fransa’nın arkasına sığınarak gerçek düşüncelerini ifade etmekten kaçındığını söylemek yanlış olmayacaktır.

    Sarkozy’nin Türkiye Karşıtlığının Sebepleri

    Fransa, AB’nin genişlemesine her zaman karşı çıkan ülkelerden olmuştur. İngiltere’nin üyeliğini iki kere veto etmiş, İspanya’ya zorluklar çıkarmış ve doğu genişlemesine uzun süre itiraz etmiştir. Bunun başlıca sebebi, AB içinde güç kaybedeceği endişesi olmuştur. Altı üye ile başlayan Avrupa entegrasyon sürecinde Fransa, uzun yıllar Birliğin en büyük ülkesi olarak ortak politikaları neredeyse tek başına şekillendirmiş ve ulusal çıkarlarını AB üzerinden gerçekleştirmiştir. Fakat, önce iki Almanya’nın birleşmesi, sonra da doğu genişlemesi ile birlikte liderlik koltuğunda tek başına oturamamanın sıkıntısını yaşamaya başlamıştır. Ancak Fransa’nın AB işlerinden sorumlu bakanı Jean-Pierre Jouyet, Financial Times’daki röportajında, Fransa’nın eskisi gibi genişlemeye karşı olmadığını, daha büyük bir Birliğin dünyada daha güçlü olacağını düşündüğünü ileri sürmüştür. Bu değişimin 2005 yılında Fransız Türkiye’nin yıllardır dış politika alanındaki enerjisini Avrupa’ya yöneltmiş olması nedeniyle, diğer bölgeler ihmal edilmiştir. Önümüzdeki süreçte, Çin’in Afrika’daki veya İran’ın Latin Amerika’daki varlığı örneklerinde görüldüğü üzere, Türkiye’nin dış politikada çeşitliliğe gitmesi önemlidir. Almanya Başbakanı Angela Merkel, Sarkozy’nin Türkiye’ye yönelik politikalarında en büyük destekçisidir.

    AB’nin Türkiye’ye Olumsuz Sinyalleri

    Lagendijk’in aksine, eski Türkiye raportörlerinden olan Avrupa Parlamentosu Hristiyan Demokrat Grubu üyesi ve Sarkozy’nin AB danışmanı Alain Lamassoure, Fransız Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’nin üyeliğini engelleyeceğini, müzakerelerin katılım için değil imtiyazlı ortaklık için sürdürüldüğünü ifade etmektedir.

    Türkiye’nin ortak tarım politikası, bölgesel fonlar ve kişilerin serbest dolaşımının daimi olarak dışında bırakılabileceğinin resmî belgelerde belirtilmesi, Türkiye’de üyeliğe dair ciddi soru işaretleri yaratmıştır. Bu tür olumsuz sinyaller ve çifte standartlar nedeniyle Türkiye’ye özgü yeni bir kavram dahi ortaya çıkmıştır. Türkiye, “üye” olmak istemesi gerekirken artık “tam üye” olmak istediğini dile getirmektedir. Bu durumda Türkiye için “tam olmayan” bir üyelik durumunun da söz konusu olabileceği ileri sürülebilir. Batı basınına baktığımızda da, Türkiye’ye “farklı muamele” yapıldığının kabul edildiğini görüyoruz. Örneğin 2004 İlerleme Raporu sonrasında Le Monde gazetesinin başyazısında Türkiye’ye “sıradan bir aday ülkeden” farklı davranıldığı, bazı uygulamaların sadece Türkiye için planlandığı ileri sürülmüştür. New York Times’da Türkiye’nin reform süreci içindeki “en ufak bir tökezlemesinin” müzakerelerin durmasına sebep olacağı, bu durumunda üyelik önünde engel oluşturabileceği ifade edilmiştir. Financial Times Deutschland’da, Komisyon’un Türkiye’ye “evet” demesine rağmen, tavsiye kararının içine “acil çıkış kapısı koyduğu” belirtilmiştir. Bir başka Le Monde makalesinde, her ne kadar telaffuz edilmese de, 2004 raporunda “imtiyazlı ortaklık yolunun açıldığı” ileri sürülmektedir. Aynı yazıda, AB’nin müzakereleri durdurma hakkını elinde tutması “el freni” olarak değerlendirilmektedir. Avusturya’nın eski başbakanı Schüssel’in önerdiği “sonsuza kadar müzakere” formülü, bugün Sarkozy ve Merkel gibilerinin “üyeliğe hayır-müzakereye evet” politikaları, Rehn’in yeni müzakere başlıklarının açılmasını savunurken “reformların devamlılığı için” ifadesini kullanması ve Barroso’nun “müzakereler sona ermeden Türkiye’nin üyeliği konusunda karar verilmemeli” şeklindeki sözleri dikkate alındığında, AB’nin, Türkiye’nin üye olmasını değil, vatandaşlarının anayasayı referandumda geri çevirmesinden sonra yaşandığını belirten Jouyet, önceki yıllarda, entegre olmuş bir AB’yi savunduklarını, genişlemenin de entegrasyonu olumsuz yönde etkileyeceğine inandıklarından buna karşı çıktıklarını, fakat artık Balkan ülkelerinin üyeliklerini desteklediklerini söylemiştir.

    Sarkozy’nin bugün genişlemeye değil de sadece Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmasının nedenlerinin; Fransa’dan daha büyük bir ülkenin üyeliği ile güç kaybedeceği, ekonomik külfet getireceği gibi noktaların yanında “Hristiyan Avrupa” düşüncesi veya seçim hesaplarının olabileceğini söyleyebiliriz.

    Libération gazetesinde bir yazıda Sarkozy’nin kapalı kapılar ardındaki konuşmalarından yola çıkarak, Türkiye’nin üyeliğine karşı olmasının nedeninin Müslüman nüfus olduğu iddia edilmiştir. Diğer AB üyelerinin liderleri ile yaptığı özel görüşmelerde, Türkiye’nin üyeliğine itirazını haklı göstermek için Müslümanları hedef alan sert saldırılarda bulunduğu belirtilmiştir. Fransa Cumhurbaşkanı’nın İrlanda ve İsveç liderleri ile yaptığı görüşmede, asıl konunun dışına çıkarak Müslümanlara yönelik kaba ve karmaşık bir konuşma yaptığı ve iki liderin Sarkozy’nin söylediklerine ve kontrolsüz sinirli davranışlarına inanamadıkları ileri sürülmüştür.

    AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Joost Lagendijk, Sarkozy’nin Türkiye’nin üyeliği konusundaki çabalarıyla ilgili olarak oy birliği ile alınmış kararların yine oy birliği ile değiştirilebileceğini, Sarkozy’nin Türkiye’yi süreçten koparmaya gücünün yetmeyeceğini, ancak sembolik kazanımlar peşinde olduğunu söylemiştir.  ama müzakereleri sürdürmesini ve bu süreç içinde de imtiyazlı ortaklık statüsüne ikna edilerek AB’ye bağlanmasını amaçlandığı görülmektedir.

    Sonuç

    Sarkozy’nin seçildikten sonraki ilk Brüksel ziyaretinin “Fransa’nın Avrupa’ya dönüşü” şeklinde nitelendirilmiş olması önemlidir. Fransa’nın, özellikle Avrupa anayasasının reddedilmesi sonrasında pasif konuma düştüğü AB’ye, Sarkozy ile iki önemli konuda dönüş yaptığı ileri sürülmektedir. Lizbon Anlaşması’nın onaylanma sürecine girmesi bir başarı olarak görülmektedir. Oysa daha önce reddedilen belge hem “anayasa” olmaktan çıkarılarak hem de risk almamak için halkoylamasına sunmaktan kaçılarak onaylanmıştır. Sarkozy’nin, Fransızların yüzde 71’i Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmasına rağmen Türkiye konusundaki son sözü Fransız halkının söylemesini istemediği, dolayısıyla bir kez daha riskten kaçtığı, Cumhurbaşkanı’nın yakın çevresi tarafından dile getirilmektedir.

    Sarkozy’nin ikinci başarısının ise Türkiye’nin üyeliği konusundaki girişimleri olduğu belirtilmektedir. Her ne kadar Sarkozy’nin bu konudaki girişimleri daha başarılı kabul edilebilse de, şimdilik sonuçsuz kalmıştır. Akil Adamlar Komitesi veya Akdeniz Birliği gibi engelleyici adımlar değiştirilerek -üstelik tehditle kabul ettirildiğinden- başarı olarak görülemez. Akdeniz Birliği projesinin AB çatısına alınması karşısında Sarkozy, “bunun bir ödün olduğunu inkâr etmiyorum, ama Avrupa’yı ödün vermeden inşa etmek çok zor” şeklinde konuşmuştur. 

    Ferenczi, bu iki konuyu Fransa’nın özellikle genişleme ile birlikte kaybettiği etkinliği araması çerçevesinde Avrupa’yı şekillendirme çabası olarak değerlendirmektedir.

    Özellikle 2008 yılının Temmuz ayında başlayacak dönem başkanlığı, Fransa’nın, “ipleri ele geçirme” çabaları çerçevesinde etkili olmaya çalışacağı bir süreç olacaktır. Bu dönemde, Türkiye ile AB ilişkilerinde, yeni “girişimler”le beraber Sarkozy’nin sürekli dile getirdiği “adaylık statüsünü düşürmeye yönelik projeleri” bekleyebiliriz. Bu durum sadece Türkiye ile ilişkilerde değil, AB’nin kendi içinde de gerginlik yaratacaktır.

    Le Figaro gazetesinde, Türkiye konusunun özellikle Fransa ile İngiltere gibi ülkeler arasında anlaşmazlıklar çıkaracağı ileri sürülmektedir. Üstelik Sarkozy, AB’nin ve selefi Chirac’ın imzaladığı kararları yok sayarak Fransız devletine ve AB’ye meydan okumaktadır. Sarkozy’nin Türkiye’nin üyeliğine yönelik gayriahlâkî tavırları nedeniyle Fransa’nın Türkiye ile ekonomik ilişkilerinde sorunlar yaşadığı ileri sürülmektedir. Bernardin, Libération gazetesindeki yazısında Sarkozy’nin bu yaklaşımı nedeniyle sonuçta iki kaybedenin ortaya çıkacağını, bunların Fransa ve AB olacağını savunmaktadır.

    AB’nin Türkiye’yi reddetmesinin en büyük etkisi AB üzerinde olacaktır. Pacta sund servanta (ahde vefa) ilkesinin göz ardı edilmesi, AB’nin aldığı kararların sürekliliğinin olmadığını, dolayısıyla güvenilir olmadığını gösterecektir. Bu şekilde, AB’nin diğer ülkelerle de sağlam ilişkilere sahip olması ve küresel düzlemde bir güç haline gelmesi imkânsızlaşacaktır. Türkiye, sürekli “ahde vefa” ilkesinin üzerinde durmakta ve Avrupa’yı kısa vadeli iç sorunlarla uğraşırken uzun vadede önemli olabilecek olayları görmemekle, bir başka ifadeyle vizyon eksikliği ile eleştirmektedir.

    Dışişleri Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan, bugün dondurulmuş olanlar da dahil olmak üzere tüm başlıklarla ilgili çalışmaların AB’den bağımsız bir şekilde yürütülmekte olduğunu belirtmektedir. Türkiye’nin üyeliğinin söz konusu olmaya başlayacağı tarihe kadar AB üyesi ülkelerde en az iki seçim daha yapılacağı ve Türkiye’yi destekleyen isimlerin iktidara gelme ihtimali göz önünde tutulmalıdır. Charles Grant tarafından yapılan “2027 yılında AB” simülasyonunda, Fransa’nın iki referandumda reddettiği Türkiye’ye, üçüncüsünde evet dediği öngörülmektedir.

    Bir başka ilginç araştırma olan Harvard Üniversitesi’nin müzakere kültürüyle ilgili incelemesinde, Fransızların “evet” demesinin gerçek anlamda “evet”, “hayır” demelerinin ise “müzakereye devam, ileride anlaşabiliriz” anlamına geleceği iddia edilmektedir. Dolayısıyla, uzun müzakere sürecinin sonunda AB’nin Türkiye’yi “tam” üyeliğe istemesi bir olasılıktır. Bugün gelinen noktada, hazır olmayan tarafın AB olduğu görülmektedir. Türkiye’nin adaylığını sonlandırmak için meşru gerekçelerden yoksun olan AB’de bazı kesimlerin psikolojik baskı uygulayarak Türkiye’nin kendiliğinden masadan kalkmasını sağlamaya çalıştığına dair iddialar mevcuttur. Reddedenin AB olması, bu karar için ağır bir bedel ödeyecek olması nedeniyle önemlidir.

    Türkiye’nin yıllardır dış politika alanındaki enerjisini Avrupa’ya yöneltmiş olması nedeniyle, diğer bölgeler ihmal edilmiştir. Önümüzdeki süreçte, Çin’in Afrika’daki veya İran’ın Latin Amerika’daki varlığı örneklerinde görüldüğü üzere, Türkiye’nin dış politikada çeşitliliğe gitmesi önemlidir. Öte yandan, imtiyazlı ortaklık türü alternatifler için Türkiye tarafından da bazı hazırlıklar yapılmasının “her ihtimale karşı” gerekli olduğu düşünülmektedir.

    Ben Hall, “France is Ready to Champion Larger EU”, Financial Times, 7 Ocak 2008.
    Marc Bernardin, « France, Turquie : perdants-perdants », Libération, 4 Mart 2008.
    Jean Quatremer, “Sarkozy et les musulmans”, Libération, 19 Kasım 2007.
    “Joost Lagendijk: Sarkozy’nin, Türkiye ile müzakereleri kesemeyeceğini kendiside biliyor”, ABHaber, 31 Aralık 2007.
    “Lamassoure ABHaber’e konuştu: Sarkozy,Türkiye’nin AB üyeliğini engelleyecek”, ABHaber, 21 Şubat 2008.
    “L’Europe et la Turquie”, Le Monde, 7 Ekim 2004.
    Elaine Sciolino, “EU Gives Turkey ‘A Qualified Yes”, New York Times, 7 Ekim 2004.
    Kai Beller ve Peter Ehrlich, “EU-Kommission Lässt Sich Beim Ja zur Türkei Hintertürchen Offen”, Financial Times Deutschland, 6 Ekim 2004.
    Arnaud Leparmentier, “La Commission Européenne Entrouvre la Porte à la Turquie”, Le Monde, 6 Ekim 2004.
    Jochen Luypaert, “Commission challenges France on Turkish membership talks”, EUObserver, 24 Ekim 2007.
    Alexandrine Bouilhet, « Bruxelles défend la Turquie contre Sarkozy », Le Figaro, 14 Ekim 2007.
    « Sarkozy à Bruxelles pour renouer avec l’UE », Le Monde, 24 Mayıs 2007.
    Alain Lamassoure, Jean-Pierre Decool, Lionnel Luca vd, “La Turquie dans l’UE? C’est Toujours Non!”, Le Monde, 29 Ocak 2008.
    Guillaume Perrault ve Judith Waintraub, « Turquie : l’UMP tient dur comme fer au référendum », Le Figaro, 20 Aralık 2007.
    « L’UE valide un projet édulcoré d’Union pour la Méditerranée », Libération, 14 Mart 2008.
    Thomas Ferenczi, « A la recherche de l’influence perdue », Le Monde, 7 Kasım 2007.
    “Le Figaro: Türkiye dosyası AB’de yeni gerilimler yaratacak”, ABHaber, 21 Ekim 2007.
    Marc Bernardin, « France, Turquie : perdants-perdants », Libération, 4 Mart 2008.
    “Babacan: Sarkozy’nin Türkiye ile ilgili genel yaklaşımından memnun değiliz”, ABHaber, 20 Kasım 2007.
    Thomas Ferenczi, « Vingt ans après, l’Union en 2027… », Le Monde, 20 Nisan 2007.
    Bahadır Kaleağası, “Fransa’nın karmaşık ruhu ve Türkiye”, ABHaber, 17 Aralık 2007.
    Dip Notlar, Le Figaro, 27 Eylül 2004.
    Henri de Bresson, « L’adhésion de la Turquie à l’UE oppose les candidats », Le Monde, 4 Mayıs 2007.
    Alain Lamassoure, Jean-Pierre Decool, Lionnel Luca vd, “La Turquie dans l’UE? C’est Toujours Non!”, Le Monde, 29 Ocak 2008.
    Thomas Ferenczi, « L’UE Refuse d’ouvrir avec la Turquie des Négociations sur la Monnaie »,Le Monde, 26Temmuz 2007.
    Philippe Ricard, Natalie Nougayrède, « Bruxelles salue l’inflexion de M. Sarkozy sur la Turquie », Le Monde, 29 Ağustos 2007.
    « Fransa, Türkiye ile müzakereleri bloke etmeye devam ediyor », ABHaber, 18 Ekim 2007.
    Pierre Avril, « L’Europe poursuit la discussion avec la Turquie », Le Figaro, 19 Aralık 2007.
    Sami Kohen, „Sarkozy değişti mi?“, Milliyet, 27.9.2007.
    „Fransız Bakan: Fransa, Türkiye’nin AB ile üyelik müzakerelerini engelleme uğraşı içerisinde değil“, ABHaber, 24 Eylül 2007.
    Pierre Avril, « L’Europe poursuit la discussion avec la Turquie », Le Figaro, 19 Aralık 2007.
    Pierre Avril, « Méditerranée : Paris rabote ses ambitions », Le Figaro, 12 Mart 2008.
    « Nicolas Sarkozy et Angela Merkel veulent convaincre l’UE de l’utilité de l’Union pour la Méditerranée », Le Monde, 13 Mart 2008.
    Bu konuda daha ayrıntılı bir değerlendirme için bkz. « Deniz Sarkozy’nin Büyük Yenilgisi: Akdeniz Birliği Projesinin Değiştirilmesi », 17 Mart 2008,

    Elitsa Vucheva, “EU-Turkey membership talks to move a step further in December”, Euobserver, 20 Kasım 2007.
    Philippe Ricard, « M. Sarkozy obtient la création d’un groupe de réflexion sur l’Union, avec un mandat limité », Le Monde, 12 Aralık 2007.
    Honor Mahony, “France eases stance on EU Turkey talks”, EUObserver, 27 Ağustos 2007.
    Honor Mahony, “MEP report seeks to put brake on further EU enlargement”, EUObserver, 9 Nisan 2008.
    Açık Toplum Enstitüsü,
    “EU aims to expand membership talks with Turkey despite French reservations”, The Associated Press, 20 Kasım 2007.
    Alexandrine Bouilhet, « Bruxelles défend la Turquie contre Sarkozy », Le Figaro, 14 Ekim 2007.
    “AB’de Sarkozy rahatsızlığı”, ABHaber, 24 Şubat 2008.
    Joschka Fischer, “Türkiye’ye sırt çevirmek sorumsuzca ve çılgın bir davranış olur”, ABHaber, 22 Ocak 2008.
    Hugh Pope, « Européens, n’ayez pas peur de la Turquie ! », Le Figaro, 14 Ekim 2007.
    Frankfurter Allgemeine Zeitung’dan aktaran “Frankfurter Allgemeine Zeitung: Türkiye Avrupa Varlığının Belirleyici Unsuru“, ABHaber, 15 Kasım 2007.
    “Pat Cox :Keşke diğerleri de Sarkozy gibi Türkiye’ye karşı dürüst olsalar”, ABHaber, 13 Ocak 2008.

  • İŞGALİN BEŞİNCİ YILINDA IRAK’TA TEMEL GELİŞMELER

    İŞGALİN BEŞİNCİ YILINDA IRAK’TA TEMEL GELİŞMELER

    Irak’ta kaos ve istikrarsızlığa yol açan ABD işgali 5’inci yılını doldurdu.

    Mayıs’08,

    Stratejik Analiz,

    Dr. Serhat ERKMEN
    ASAM Orta Doğu Danışmanı
    [email protected]

    Nisan 2008 günü Irak’ta işgalin başlamasının beşinci yılıydı. Bush yönetimine göre, Irak’taki diktatörlüğü sona erdirmeyi, Iraklıkları özgürleştirmeyi ve Orta Doğu’da çatışmaları, terörizmi ve radikal eğilimleri azaltmayı hedefleyen Irak Savaşı’nın büyük ölçüde hedeflerinden uzaklaştığı görülmektedir. Bugün, Irak denilince ilk akla gelen şiddet ve istikrarsızlıktır. İşgalin başlamasından bu yana 5 yıl geçmiş olmasına rağmen Irak’taki siyasi ortamın kalıcı bir istikrara ulaşmaktan uzak olduğu görülmektedir. Hatta etnik ve mezhepsel çatışmaların merkezi hâline gelmesi, bölgesel güçler arasındaki mücadelenin odağı olması, diğer ülkelere verdiği göçler nedeniyle bu ülkelerde yarattığı sosyoekonomik sorunlar ve parçalanması durumunda diğer ülkelerde yaratacağı olumsuz etkiler nedeniyle Irak birçok bölge ülkesi için bir tehdit odağı hâline gelmeye başlamıştır. Sadece Irak’ın iç politikasını ve devlet mekanizmasını değil aynı zamanda Orta Doğu’daki güç dengesini ve alt sistemi de değiştiren işgal, Irak’a hâlâ istikrar getirebilmiş değildir. İşte bu ortam içinde Irak’taki gelişmeler bölgedeki tüm ülkelerin ve Irak’taki en belirleyici güç olan ABD’nin ortak sorunu hâline gelmiştir. Çalışmamız, böyle bir atmosferde Irak’taki gelişmeleri anlayabilmek ve ülkenin yakın gelecekte karşılaşacağı iç sorunları değerlendirmek üzere hazırlanmıştır. Çalışmada Irak’taki tüm sorunların detaylı bir analizinden ziyade mevcut durumun genel bir görüntüsü verilerek, mesele farklı boyutlarıyla değerlendirilmeye ve Türkiye için izleme ölçütleri saptanmasına çalışılacaktır.

    Son Dönemde Irak’ta Yaşanan Temel Gelişmeler

    Güvenlik Boyutu

    2007 yılı Irak’ta hem şiddet olayları hem de siyasi gelişmeler açısından kilit bir yıl olarak kabul ediliyordu. 2005’in ortalarından itibaren yükselen şiddet dalgasının 2006 yılında doruğa çıkması Iraklılar, ABD ve bölge ülkeleri açısından bir an önce çözüm üretilmesi gerekliliğini ortaya koyuyordu. 2007’nin başına gelindiğinde Irak’ı doğrudan ilgilendiren gelişmeler açısından şöyle bir tablo olduğu söylenebilir:
    • Sünni-Şii Araplar arasında özellikle Bağdat ve Diyala çevresinde yoğunlaşan adı konulmamış bir iç savaş yaşanıyordu.
    • Irak hükümetinin her an devrilebileceği, başbakan Nuri Maliki’nin yerine bir başka adayın bulunması gerekliliği konuşuluyordu.
    • Bölge ülkeleri arasında (İran, Suudi Arabistan ve Mısır başta olmak üzere) Irak üzerinden yürütülen dolaylı savaş ve güç mücadelesi tüm hızıyla sürüyordu.
    • ABD’de Cumhuriyetçi Parti ara seçimlerde ağır bir yenilgiye uğramıştı. Bunun en önemli nedenlerinden birisi olarak Irak görünüyordu.
    • ABD’nin Irak’tan askerlerini bir an önce çekmesi gerektiği düşüncesi güçlenmişti. Ara seçimdeki yenilgi ve Irak’taki başarısızlık gibi nedenlerle ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld istifa etmişti.
    • Bush Yönetimi’nin Irak ve Orta Doğu politikasını eleştiren, asker çekmeyi öneren ve Irak’taki iç siyasi yapıda ve güç dengesinde yeniden bir düzenleme olmasını savunan Irak Çalışma Grubu raporu yayınlanmıştı.

    Bush yönetimine göre, Irak’taki diktatörlüğü sona erdirmeyi, Iraklıkları özgürleştirmeyi ve Orta Doğu’da çatışmaları, terörizmi ve radikal eğilimleri azaltmayı hedefleyen Irak Savaşı’nın büyük ölçüde hedeflerinden uzaklaştığı görülmektedir. Bugün, Irak denilince ilk akla gelen şiddet ve istikrarsızlıktır.

    Fakat, bu ortamda Bush yönetimi beklentilerin tersine Irak’ta asker artırmayı içeren ve “hamle” (surge) adı verilen yeni planını ilan etti. Bu planın açıklanan temel hedefi, Iraklılar arasında siyasi uzlaşma ortamının oluşması için gerekli olan güvenliğin sağlanmasıydı. Hamle, Bush yönetiminin Irak’taki sorunların çözülmesine ilişkin genel yaklaşımını değiştirmediğini, ancak mevcut politika çerçevesinde başarılı olabilmek için taktik bir değişime gittiğini gösteriyordu. Bu değişim çerçevesinde ABD, Irak’taki mevcut birliklerine 30.000 asker daha ekledi. Böylece, daha çok bölgeyi kontrol altına almayı ve bunun sonucunda özellikle farklı Arap partileri arasındaki siyasal uzlaşmanın önünü açabileceğini umuyordu. Bu taktik değişim 2007’nin ortalarına kadar ciddi bir sonuç vermemesine rağmen, bu tarihten itibaren Irak’taki şiddet olaylarında göreli bir azalma meydana gelmeye başladı. Gerek sivillerin ölümüne neden olan gerek ABD ve Irak ordusuna yönelik gerçekleştirilen şiddet eylemleri 2005’teki seviyeye geriledi. Güvenlik durumundaki iyileşmenin en açıkça gözlemlenebildiği yer ise daha önce direnişin merkezi olan Anbar vilayeti (Felluce, Ramadi, Hit gibi yerleşimleri barındıran) oldu. Bu vilayette saldırılar 2007 yılına kıyasla yüzde 90 azaldı. Ayrıca, Irak’ın en sorunlu bölgelerinden birisi olan başkent Bağdat’taki saldırılarda yüzde 45 azalma meydana geldi. Ancak, güvenlik durumundaki iyileşmenin ülkenin tamamına yayıldığını söylemek doğru değildir. Musul, Diyala ve Basra’da çatışmalar ve genel güvenlik sorunu devam etmekte, hatta kötüleşmektedir. Anbar’dan çıkmak zorunda kalan bazı direnişçi gruplar ve Irak’taki El Kaidecilerin büyük bir kısmı faaliyetlerini Musul bölgesinde devam ettirmektedir. Buna ek olarak Musul bölgesinde Kürtler ile Araplar arasında çatışmalar yaşanmaktadır. Araplar, savaştan sonra Kürtlerin Musul’da elde ettikleri üstünlüğü onlardan geriye almaya çalışmakta, Kürtler için stratejik öneme haiz Sincar ve Telafer (tam anlamıyla bir Türkmen yerleşimi olmasına rağmen bulunduğu güzergâh Kürtler için önem taşımaktadır) gibi yerleşim birimleriyle Musul’un kuzeyindeki bazı alanlarda ciddi bir güç mücadelesi meydana gelmektedir. Irak ordusu ve ABD askerlerinin Musul’da yapmış olduğu büyük çaplı operasyonlar ise olayları sona erdirebilmiş ya da azaltabilmiş değildir. Keza, Irak’ta direnişin ve şiddet olaylarının başladığı andan itibaren ülkenin en karmaşık bölgesinden birisi olan Diyala’da da şiddet olaylarında
    azalma son derece sınırlıdır. Basra’da ise güvenlik durumunun kötüleşmesinin asıl nedeni Şii gruplar arasındaki güç mücadelesidir. 2007 yılı boyunca Irak’ın güneyindeki farklı kentlerde Muktada Sadr’a bağlı Mehdi Ordusu ile Irak İslami Yüksek Konseyi’nin silahlı kanadı olan (büyük ölçüde Irak ordusuna veya polis teşkilatına katılmış olmalarına rağmen faaliyetlerini sürdürüyor) Bedr Tugayları arasında irili ufaklı çatışmalar çıkmıştır. Ancak, 25 Mart 2008’de Basra’da başlayan operasyonun da gösterdiği gibi Şiiler arasındaki güç mücadelesi şiddetlenmektedir. Bu durum, bugüne kadar çok büyük şiddet olaylarının yaşanmadığı bazı güney vilayetlerinin çatışma sahası hâline gelebileceğinin işaretlerini vermektedir. Özetle, ancak yukarıda belirtilen üç bölge istisna tutulduğunda 2008 Mart ayı dışında şiddet olaylarının azaldığı söylenebilir. Belli bölgelerde şiddetin azalmasının nedenleri şu başlıklar altında toplanabilir:

    • ABD’nin direnişçi gruplarla ilişki biçimini değiştirmesi

    Saldırılardaki azalmanın muhtemelen en önemli nedeni ABD’nin Irak’ta şiddete başvuran gruplarla ilişki biçimini değiştirmesi olmuştur. İşgalin başlamasından sonra ABD ve Irak hükümeti tarafından dışlanan eski Baasçılar ve/veya Sünni Arap aşiretler Irak’taki direnişin belkemiğini oluşturmuştu. Bunlara ek olarak, Sünni Arapların çoğunlukta olduğu bölgelere ve Bağdat’a yerleşen yabancı savaşçılar şiddet olaylarının büyük bir kısmının asıl sorumlusuydu. Başlangıçta, bu gruplar arasında bir işbirliği bulunmasına rağmen 2005 sonlarından itibaren El Kaideci grupların faaliyetlerinin Sünni Araplara zarar vermesi nedeniyle aralarında sorunlar çıkmaya başlamıştı. ABD de bunu değerlendirmek için aşiretlerle diğer örgütlerin arasındaki farklılıkları kullanmaya girişti. ABD, daha önce de bazı Sünni Arap aşiretlere yakınlaşmaya çalışmasına rağmen, bunu büyük ölçüde başaramamıştı. Ancak, 2007 yılında ABD’nin özellikle Anbar vilayetindeki Sünni Arap aşiretleriyle iyi ilişkiler kurması, bunları maaşa bağlaması, silahlandırması ve çıkarılacak yeni yasalar ve hükümete yapacağı telkinlerle Irak siyasal sistemine dâhil edeceği vaatleri Uyanış Konseyi ve Endişeli Yerel Vatandaşlar (EYV) (diğer adıyla Irak’ın Oğulları) gibi hükümet safında yer alan silahlı grupların ortaya çıkmasına neden oldu. Uyanış Konseyi’nin gücü ve etkinliği sayesinde ABD Anbar vilayetindeki eylemleri büyük ölçüde azalttı. ABD, Bağdat’ta da çoğu eski direnişçi Sünni Araplardan oluşan EYV’den yararlandı. Benzer bir biçimde, ABD, Sadr ile olan ilişkisini de gözden geçirme yolunu seçti. Sadr’ın ateşkes ilan etmesi olayların azalmasında büyük bir rol oynadı. Bu durum, ABD açısından bir fırsat olarak kabul edildi. Hatta Mart ayının başlarına kadar bazı Amerikalı askeri yetkililerinin açıklamalarında Sadr’ın ateşkes ilan etmesi ve bunu sürdürmesinin makul bir politik yola geçme isteğinin göstergesi olarak gösterilmişti.

    Öte yandan, ABD, Sünni Araplara yaptığı gibi Şii Arap aşiretlerle de işbirliği yapmaya başladı. Bunun sonucunda batıdaki Uyanış Konseyi uygulamasının bir benzerini güneydeki aşiretler arasında da başlattı.

    • ABD’nin Irak’ta asker artırmasının operasyonel etkileri:

    ABD’nin Irak’ta asker artırma yoluna gitmesi başta Başkent Bağdat olmak üzere bazı bölgeleri ele geçirmesini kolaylaştırmıştır. 2006 yılının sonlarında ABDli komutanların en çok şikâyet ettiği konulardan birisi Amerikan ordusunun Irak’ta yeterince muharip birliğinin olmadığı ve bu nedenle kalıcı ve sürekli operasyonlar yapamıyor olmalarıydı. 2006 Aralık ayında Bağdat’taki güvenlik operasyonlarını gerçekleştirebilen muharip Amerikan birliğinin sayısı 13 alay düzeyindeyken, 30.000 ek muharip birliğin gelmesiyle bu rakamın 25 alay seviyesine çıktığı belirtilmektedir.

    ABD’nin başta Bağdat olmak üzere askeri operasyonlarını artırdığı ve Sadrcıların eylemlerini durdurması ve Irak’ın Oğulları’nın da desteğiyle birçok bölgeyi kontrol altına aldığı gözlemlenmektedir.

    • İran’ın yapıcı tavrının etkileri:

    Irak’taki çatışmaların azalmasının nedenlerinden birisi de İran’ın daha yapıcı bir tavır göstermeye başlamasıdır. ABD ile İran arasındaki tansiyonun düşmesine paralel olarak Irak’taki pek çok farklı siyasi grup üzerinde etkisi olan İran’ın ABD’yle doğrudan ve dolaylı olarak yaptığı görüşmeler sonucunda kendisine yakın grupları frenlemesi çatışmaların azalmasında önemli bir rol oynamıştır.

    • El Kaide’nin gücündeki göreli azalma:

    Irak’ta faaliyet gösteren El Kaide örgütü, lideri Ebu Musab El Zarkavi öldürüldükten sonra bir bocalama devri geçirse de ayakta kalmayı başarabilmişti. Ancak, özellikle faaliyet gösterdikleri ve saklandıkları Sünni Arap bölgelerindeki aşiretlerin onları istememesi aralarında önemli sorunlara neden oldu. Bu sorunların nedenler şöyle sıralanabilir: Sünni Arapların siyasi bir çözüm yolu bulma ihtiyacı ve El Kaide faaliyetlerinin bunu tıkaması; El Kaideci bazı grupların bir sözde İslam devleti ilan etmeleri, kendi bölgelerinde kendi koydukları kuralları uygulamaları ve geleneksel liderliği dışlamaları ve eylemlerinin aşırı şiddet yüklü biçimlerinin Araplar arasında yarattığı rahatsızlıklar. Ancak, bu durum El Kaide’nin Irak’tan tam anlamıyla çıkarıldığı anlamına da gelmemektedir.

    • Göç ve yer değiştirmelerin doğal sonucu:

    Irak’ta savaşın başlamasından bu yana en az 2,4 milyon kişi ülke içinde, 2,5 milyon kişi ise Irak’tan başka bir ülkeye gitmek suretiyle yaşadıkları yeri terk
    etti. Bu göçler çoğunlukla farklı etnik ve mezhep gruplarının bir arada yaşadığı bölgelerdeki kişilerin, güvenli yerlerde yaşayan akrabalarının ya da kendileriyle aynı etnik ve mezhepsel gruptan insanların yanına taşınması şeklinde oldu. Özellikle Sünni-Şii çatışmasının en yoğun olduğu dönemlerde meydana
    gelen olaylar sonucunda her iki topluluk da kendi yaşadıkları alanları bırakıp etnik ve mezhepsel olarak daha homojen bölgelere taşınmayı tercih ettiler. Bu durum çatışma alanlarının sayısının da azalmasını beraberinde getirdi. Özetle, Irak’taki genel güvenlik durumu 2007 yılında yaşanan gelişmeler sonucunda bazı bölgelerde 2008 başı itibarıyla iyileşmiş gibi görünmektedir. En azından Sünni-Şii iç savaşının düzeyi düşmüş ve saldırılarda azalma meydana gelmiştir. Fakat bazı nedenlerle bu iyileşmenin geçici ve yapay bir görüntü olduğu söylenebilir: Nitekim Mart 2008’in sonlarından itibaren güvenlik durumunun yeniden bozulduğu bu eğilimin Nisan ayında da sürdüğü görülmektedir. İyileşmenin geçici ve yapay olduğunu düşündürten nedenler şöyle sıralanabilir:

    • Sünni ve Şii Araplar arasındaki çatışmaların azalmasının ne kadar süreceği belli değildir. Çatışmanın merkezinin Bağdat olması bu şehirdeki mezhepsel kompozisyonun değişmesine ve bu nedenle çatışan taraflar arasındaki irtibatın kısmen azalmasına neden olmuştur. Ancak, Bağdat, Diyala, Hille ve Basra gibi şehirlerde hâlâ birlikte yaşayan önemli bir Sünni-Şii kitlesi bulunmaktadır. Ayrıca, ABD ile işbirliği yapan Sünni aşiretler şu anda ABD ve Irak hükümetinden beklentileri olduğu için saldırılarını durdurmalarına rağmen hükümetten beklediklerini bulamamaları veya siyasal sistemde istediklerini elde edememeleri halinde, yeniden eski duruma dönme potansiyelini taşımaktadırlar. Sünni ve Şii Araplar arasında Irak’taki çatışmayı ortaya çıkaran asıl sorun iktidarı ele geçirmektir. Çatışmanın asıl unsuru olan bu dinamik ortadan kalkmamıştır. Öte yandan, Uyanış Konseyi gibi oluşumlar iki tarafı keskin bir ABD’nin Irak’ı işgali, bölge ülkeleri üzerinde derin etkiler yarattı.

    25 Mart 2008’de Basra’da başlayan operasyonun da gösterdiği gibi Şiiler arasındaki güç mücadelesi şiddetlenmektedir. Bu durum, bugüne kadar çok büyük şiddet olaylarının yaşanmadığı bazı güney vilayetlerinin çatışma sahası hâline gelebileceğinin işaretlerini vermektedir.

    ABD’nin silahlandırarak ve maaşa bağlayarak sisteme entegre etmeye çalıştığı bu grupların nihayetinde Irak hükümetinde ve devletin önemli kurumlarında önemli roller üstlenmek gibi bir amacı bulunmaktadır. Çünkü bu tür yapıların çok uzun süreden beri kendilerini korumak için izlediği yolların başında “devlet” ile iyi ilişkiler kurmak ve bunun sağladığı “nimetler”den yararlanmak gelmektedir. Bu durum sadece Baas döneminde değil, Irak devletinin kuruluşundan hatta Osmanlı İmparatorluğu’ndan önceki döneme kadar dayanmaktadır. Bu nedenle bugün El Kaide’nin Anbar ve civarında etkisizleştirilmesini sağlayan bu oluşumların sistemden, çoğunluğunu Şii Arapların ve Kürtlerin oluşturduğu hükümet tarafından dışlanması çatışmaların yeniden başlamasına neden olabilir. Dahası, bu sefer Amerikan silahlarıyla donanmış olan Sünni Arap aşiretlerini kontrol etmek geçmiştekinden çok daha zor olacaktır.

    • ABD’nin güvenliği sağlamak için yerel gruplarla işbirliği yapması bazı iyileşmeler yaşanmasına neden olmuş olabilir. Ancak, bu sürecin ne kadar sürdürülebileceği ciddi bir sorundur. ABD sadece Sünni Araplarla değil diğer yerel güçlerle de işbirliği yapmaktadır. Güneydeki bazı Şii aşiretlerinin de benzer biçimde silahlandırıldığı görülmektedir. Bu durum yerel bazı bölgelerde ilerleme sağlamasına neden olurken genel olarak sorunların çözülmesine değil ötelenmesine neden olmaktadır. Güvenlik durumundaki göreli iyileşmeye ulusal çapta bir siyasi uzlaşının eşlik etmemesi, siyaseten birbirinden kopuk güvenli bölgelerin oluşmasına ve bunların yerel gruplar için kurtarılmış bölgelere dönüşmesine neden olabilir. Bu durum, pek çok yerel önder tarafından bir fırsat olarak da görülebilir. Yani, ülke çapında genel bir siyasi uzlaşının sağlanmasından ziyade hükümetle farklı düzeyde çıkar pazarlığına girişecek yeni güç odakları ortaya çıkabilir. Bu durum, Irak’ta zaten son derece yavaş ve güç işleyen ulusal uzlaşma sürecinin işlevini yitirmesine neden olabilir. Aslında, Irak’taki sorunları güçlü bir merkezi otorite oluşturamaması nedeniyle yerelden ulusala (diğer bir tabirle aşağıdan yukarı/bottom up) çözme yaklaşımı, ABD’nin Irak’ın siyasetinin ademi merkezileştiğini kabul ettiğini; kendi bölgelerini kontrol eden ve ABD’yle işbirliği yapan gruplarla birlikte hareket ederek istikrarı sağlamaya çalıştığını göstermektedir. Bu sürecin doğal sonucu ise Irak’ta merkez kaç eğilimlerin artması ve ülkenin siyasi bütünlüğünün sağlanmasının iyice güçleşmesidir.
     
    – ABD’nin taktik değişikliğiyle birlikte 2007 tarihinden itibaren Irak’taki şiddet olaylarında göreli bir azalma meydana gelmeye başladı. Gerek sivillerin ölümüne neden olan gerek ABD ve Irak ordusuna yönelik gerçekleştirilen şiddet eylemleri 2005’teki seviyeye geriledi.

    • Irak’ta merkezî hükümetin güçlü ve kendi sorunlarını çözebilecek bir güvenlik gücü kurulmadığı gözlemlenmektedir. Basra’daki son olaylar sırasında çok sayıda askerin emirleri dinlememesi ve Irak ordusunun uzun bir hazırlık evresine rağmen Basra’da hedeflediği başarıya ulaşamaması bunu bir kez daha ortaya koymuştur. Ayrıca, asker ve polis gücü mensuplarının birtakım gruplara ve değerlere sadakat duymaya devam etmesi, güvenlik kurumlarını ulusal kurumlar olmaktan çıkarmaktadır. Bu nedenle, Irak ordusunun gerek teknik kapasitesinin yetersizliği gerek ulusal bir güç haline gelememesi, güvenlik operasyonlarının sürmesini Amerikan ordusunun varlığına bağımlı hale getirmektedir. Yani, Amerikan askeri desteği olmadan Irak hükümetinin askerî gücü, diğer gruplar üzerinde caydırıcı bir etki yaratmayacaktır. Bu durum, ABD’nin asker seviyesini azaltmasına engel olmaktadır. Ancak, öte yandan gerek Amerikan kamuoyu, gerek Iraklılar gerek bölge ülkeleri artık işgal sürecinin sona ermesini istemektedir. Bu durum, pek çok aktörün, Amerikan askeri varlığının sona ermesi isteği ile bu isteğin pratik sonuçları arasında kalmasına neden olmaktadır. Görülen o ki; daha önce pek çok benzer örnekte de kanıtlandığı gibi askeri güç barış yapılması için uygun koşulları hazırlayabilmekte ama barışın yapılmasını ya da korunmasını sağlayamamaktadır. Bu nedenle, Irak’ın kalıcı bir istikrara kavuşabilmesi için siyasi alanda genel bir uzlaşıya gitmesi şart görünmektedir.

    Siyasi Boyut

    Irak’ta işgalden sonra Şii Araplar, Kürtler ve ABD’nin desteklediği dışarıda örgütlenmiş muhaliflere dayalı bir siyasal yapı gelişmiştir. Bir süre sonra dışarıda örgütlenen grupların büyük bir kısmı gücünü yitirmiştir. Sünni Arapların büyük bir kısmının 2005’teki genel ve yerel seçimleri boykot etmesi, bu grubu yerel yönetimlerde ve merkezi hükümette etkisiz kılmıştır. Bazı Sünni Arap oluşumları meclise girse de, bunların Sünni Arapların ne kadarını temsil ettiği tartışmalıdır. Sünni Araplar arasındaki siyasal parçalanmışlık Uyanış Konseyi ve Irak’ın Oğulları’nın da devreye girmesiyle bugün de devam etmekte, hatta derinleşmektedir. Diğer yandan, 2005’te birleşik bir tavır takınarak seçimlere ortak listeyle giren Şii partiler arasındaki siyasal ayrışma büyümektedir. Özellikle güney vilayetlerinde bu ayrılık büyük boyutlara ulaşmıştır. Belki de Dava Partisi ve Irak Devrim Yüksek Konseyi için öncelikli tehdit Sünni Araplardan değil, Muktada Sadr’dan gelmeye başlamıştır. Ülkenin en sakin bölgeleri arasında bilinen Amara, Zikar ve Basra gibi şehirlerde Şii gruplar arasındaki güç mücadelesi sokak çatışmalarına dönüşmüştür. Buna karşılık Iraklı Kürt gruplar aralarındaki sorunlara rağmen ittifaklarını sürdürmektedirler. Irak’ta istikrarın sağlanması için ana unsur olarak görülen siyasal uzlaşma, Sünni Arapların sisteme daha fazla entegre edilmesine ve Şii Araplar ile Kürtlerin elinde toplanan yerel ve merkezi güçlerin yeniden dağıtımına dayanmaktadır. Bu durum, dört alanda siyasal çatışma yaratmaktadır:

    • Sünni Araplarla Şii Araplar arasında: Baasçıların sisteme dönüşü, Sünni Arapların mecliste hakça temsil edilmesi, ordu ve polis teşkilatları başta olmak üzere kamu kurum ve kuruluşlarına Sünni Arapların katılımının sağlanması, bakanlıkların yeniden dağıtımı.

    • Sünni Araplarla Kürtler arasında: Musul’da iktidarın Kürtlerden alınması, Kerkük’ün Kürt yönetimine dâhil edilmesi, Kerkük’te Saddam döneminde yerleştirilen Arapların şehirden çıkarılmasının engellenmesi ve olası bir federal yapıda bölgedeki petrolün kontrolü.

    • Şii Araplar ile Kürtler arasında: Merkezi hükümet ile bölgesel hükümet arasındaki ilişkilerin sınırlarının çizilmesi, peşmergelerin statüsü, petrol yasasının çıkarılması, Kürtler ile bazı Sünni Araplar arasında Şiilerin aşırı güçlenmesine karşı yapılan ittifak.

    • Sünni Araplar, Kürtler ve Şii Arapların her birinin kendi aralarında: Sünni Araplar arasında kimin gerçek temsilci olduğu, Şii Araplar arasında Sadr, Fazilet ve Devrim Yüksek Konseyi’nin güney vilayetlerindeki güç mücadelesi ve Kürtler arasında başbakanlık ve bölgesel yönetimin işleyişi konusundaki sorunlar. Aslında yukarıda adı geçen gruplar arasındaki çatışmalar hükümetin içinde de cereyan etmektedir. Çünkü bu grupların büyük bir kısmı Irak hükümetinin birer üyesidir. Kendisini oluşturan gruplar arasında dahi temel çelişkileri barındıran Irak hükümetinin zayıf ve bölünmüş bir konumda olduğu söylenebilir. Ayrıca, ne hükümeti oluşturan partilerin ne de siyasi liderlerin birbirlerine güven duymadıkları görülmektedir. Sünni Arapların ve Sadrcıların çekilmesiyle hükümette oluşan boşluk hâlâ doldurulmuş değildir. Bunun da ötesinde ülkedeki siyasi gelişmeleri tıkayan beş temel uzlaşmazlık olduğu söylenebilir: Federal yönetim ile bölgeler arasındaki ilişkilerin belirlenmesi, petrol gelirlerinin paylaşımı, siyasal alandan dışlanmışların yeniden kazanılmasının sağlanması, milislerin silahsızlanması ve dağıtılması, Kerkük’ün durumu.

    – ABD ve Irak hükümeti tarafından dışlanan Sünni Arap aşiretler Irak’taki direnişin belkemiğini oluşturdu.

    Bu sorunlar çerçevesinde en önemli konuları ele alması gereken Anayasa Tadilat Komitesi aylardır çalışamamaktadır. Öte yandan, siyasi uzlaşı sağlanabilmesi için önemli konu başlıklarından olan Baas’tan Arındırma Yasası’nda düzeltme yapılması, yerel seçimlerin yapılması ve vilayetlerin yetkilerinin belirlenmesi ve eski direnişçiler için af yasası gibi konularda ilerleme sağlanmıştır. Ancak, Baas’tan arındırma ve vilayetlerin yetkilerine ilişkin yasaların başarılı olup olmayacağı bu yasaların uygulanmasına bağlıdır. Asıl siyasi meselelerde ise ne bir iyileşme ne de uzlaşma sinyali görünmektedir.

    Yani Irak rejiminin niteliği, merkezle bölgeler arasındaki ilişkiler, petrol gelirlerinin paylaşımındaki ölçütlerin belirlenmesi, milislerin dağıtılması ve silahsızlandırılması gibi konularda uzlaşma sağlayıcı bir ilerleme sağlanamamıştır. Hatta, Maliki hükümeti ile Kuzey Irak’taki bölgesel hükümet arasında varılan anlaşma bu konuyu daha da zora sokacak gibi görünmektedir. Henüz meclis tarafından onaylanmamış olan peşmergelerin varlığını sürdürmesini ve petrol yasasının hazırlanan ilk taslağının kabul edilmesini içeren anlaşma diğer gruplarda rahatsızlık yaratmaktadır. Çünkü, hükümetin içindeki iki grup kendi aralarında petrol ve milisler konusunda anlaşmaya varırken Sadrcılara milisleri dağıtması konusunda baskı yapmakta, Sünni Arap milislerin ise sisteme entegre olmasına direnmektedir. Bu durum kısa ve orta vadede çatışmaların artmasına neden olabilir.

    Irak’ın son beş yıllık iç politik hayatı, kalıcı bir istikrar sağlayabilmek için önce askeri sonra siyasi çözüm, ya da önce bir sorunun sonra diğer sorunun çözülmesi yaklaşımının işe yaramadığını göstermektedir. Yukarıda aktarılan sorunlar çoğu örnekte iç içe geçmiş durumdadır. Yani aynı güvenlik sorununun  çözümünde olduğu gibi adım adım ilerlemenin işe yaramadığı Iraklı gruplar arasında genel bir anlayış birliği ve siyasal uzlaşma yaratılmadan ilerleme sağlanamayacağı görülmektedir. Bu nedenle, çoğu kez anlaşma havası doğsa da bunun bir yanılsama olduğu yani aslında grupların siyasi konularda uzlaşmadığı sadece ABD ile iyi geçinmek adına bazı sorunları ötelediği görülmektedir. Bu çerçevede Irak’ın iç politikasını etkileyecek dört siyasi sorunun kısa vadede ön plana çıkması beklenmelidir: Kerkük, petrol yasası, anayasa tadilat komisyonunun faaliyetleri ve yerel seçimler. Bilindiği gibi, Irak Anayasası’nın Kerkük’ü de ilgilendiren 140. maddesindeki hükümlerin uygulanması altı ay için teknik nedenlerle ertelenmişti. Bu ertelemenin süresi mayıs ayında dolacaktır. Ancak, ertelemeye neden olan teknik nedenlerin hiçbirisi giderilmiş değildir. Ayrıca BM’nin de devreye girmesiyle Iraklı Kürtlerin 140. maddenin uygulanması konusundaki ısrarlarına rağmen sahada meydana gelen gelişmeler Kerkük’te ibrenin bir referandumdan ziyade bir siyasi anlaşmaya varılmasına doğru döndüğünü göstermektedir. Ancak, KDP ve KYB’nin bu konuda net ve kesin bir tavır geliştirmesi Kerkük’teki iddialarından vazgeçmesi kısa vadede pek olası görünmemektedir. Bu durum, Kerkük’te Türkmenler ve Araplar ile Kürtler arasındaki anlaşmazlıkların yakın dönemde artmasına neden olabilecektir. Benzer bir biçimde kısa vadede sorun yaratacak hususlardan bir diğeri de petrol yasasıdır. Bu, 4 yasadan oluşan bir pakettir. Paketin en önemli yasası bir çerçeve yasadır. Ancak, Irak petrol yasası içinde en çok ön plana çıkan husus, bölgesel hükümetlerin merkezi hükümetin onayını almaksızın petrol anlaşmaları imzalamalarının önüne geçilmesidir. Irak anayasasında, bölgesel hükümetler ile merkezî hükümet arasındaki yetkileri düzenleyen kısımdaki boşluklardan yararlanmak isteyen Kuzey Irak’taki yönetim ile Irak merkezî hükümeti arasındaki bu sorun çözülmüş değildir. Hatta Irak merkezî hükümeti kendi onayı olmaksızın bölgesel hükümetlerle ilişkiye giren şirketleri ve onların ülkelerini cezalandırma yoluna gideceğini ilan etmiştir. Bununla birlikte, merkezi hükümetin başbakanı Maliki ile Kürt bölgesinin başbakanı Neçirvan Barzani arasında varıldığı söylenen uzlaşma petrol konusunda sadece hükümetteki Şii Arapları ve Kürtleri tatmin edecek bir sonuç da üretebilir. Petrol yasasının ikinci kısmı ise gelirlerin paylaşılmasına ilişkindir. Şu ana kadar bir yasa çıkarılmadığı için her vilayete eşit pay verilmektedir. Ancak, bu olgunun önümüzdeki yıl yeniden gözden geçirilmesi yeni sorunlar yaratabilecektir. Üçüncü önemli siyasi tartışma, anayasadaki bazı maddelerin değiştirilmesiyle ilgilidir. Anayasada değişiklik yapılması için komiteler oluşturulmuş olmasına rağmen bu komitelerin tam anlamıyla işlediği söylenemez. Özellikle, bölgesel hükümetler ve merkezî hükümet arasındaki ilişkilerin belirlenmesi ve Irak’ta federalizmin sınırlarının çizilmesi ve tanımının yapılması için yürütülen faaliyetlerde ilerleme sağlanamaması ülkedeki siyasi açmazın devamına neden olmaktadır. Dördüncü sorun ise yerel seçimler çerçevesinde ortaya çıkacak olan yerel yetki devridir. ABD’nin büyük ölçüde sistemden dışlanmış Sünni Arapların kendi bölgelerinde kontrolü eline almaları için gerçekleştirmek istediği yerel seçimlerin etkileri güneye de erişecektir. Şu anda birçok bölgeyi kontrol altında tutan Irak İslami Yüksek Konseyi’nin Sadr hareketinden çekindiği bilinmektedir. Gerçek anlamda bir seçim meydana gelebilirse bunun sonucunda Sadr’ın başarı olasılığı yüksektir. Bu durum ise Şiiler arasındaki güç mücadelesinin yeniden şiddetlenmesine ve güneyde yeni çatışma sahalarının ortaya çıkmasına neden olabilecektir.

    Irak’taki Gelişmelerin Bölgesel Yansımaları ve Türkiye İçin İzleme Kriterleri

    Irak işgalden sonra Türkiye için en önemli güvenlik sorunu yaratan ülke hâline gelmiştir. Özellikle, PKK terör örgütünün Kuzey Irak’ta daha rahat üslenmesi, hareket sahası bulması ve Irak’taki sorumlu makamların PKK’ya karşı tedbir almaması/alamaması güvenlik tehdidini artırmaktadır. Ayrıca, Irak’ın toprak bütünlüğünün tehlikeye düşmesi ve ülkenin parçalanma riskinin artması Türkiye’nin uzun süredir inşa ettiği denge politikasına zarar vermektedir. Irak’ın parçalanması Türkiye ve bölge açısından mülteci krizi yaratması, terör örgütlerine üslenme olanağı sağlaması, bölge ülkelerinin dâhil olabileceği bir savaşa neden olabilecek etnik ve mezhepsel savaşa yol açması, küresel enerji fiyatlarında yaratabileceği büyük dalgalanmalar nedeniyle önemlidir. Bu nedenle çalışmamızın sonunda, olası gelişmelerin değerlendirilmesinde istifade edilebilecek denetim kriterleri oluşturmanın yararlı olacağı düşülmüştür. Buradaki maddelerin bir kısmı zaten Türkiye’deki Irak tartışmalarının merkezini oluşturmaktadır. Ancak, özellikle bölgesel dinamikler ve Irak iç politikasının genellikle ihmal edildiği söylenebilir.

    1. ABD’nin Irak’tan çekilmesi tartışması:

    Hâlihazırda ABD’nin önünde 3 ana yol görünmektedir:

    a) Mevcut politikanın devamı. b) Azaltılmış ve koşullu destek. c) Hiçbir koşula bağlı olmadan yakın zamanda tamamen asker çekilmesi. Her bir olasılığın Türkiye için farklı emareleri olabilir. Özellikle, üçüncü olasılık kısa vadede Irak’ta büyük bir kaosun doğmasına giden kestirme yol gibi görünmektedir. Ancak, diğer seçeneklerin gerçekleşmesi hâlinde de Irak’ta durumun iyileşeceğinin garantisi yoktur.

    2. ABD ile Iraklı Kürtler arasındaki ilişkiler:

    ABD’nin Iraklı Kürtlere verdiği destek devam etmektedir. Ancak, bu desteğin 2003-2006 yılları arasındaki döneme benzediğini söylemek zordur. Kürtlerin yönetimdeki rolü, petrol yasasına bakışları ve Kerkük konusundaki tutumları ABD’den tam olarak destek görmemektedir. ABD’nin özellikle Kerkük konusundaki ve 2009 seçilecek yeni Irak cumhurbaşkanının kim olacağına ilişkin yaklaşımı önemli görünmektedir.

    3. Iraklı siyasi grupların Kerkük konusundaki yönelimleri ve çözüm önerileri, bunların birbiriyle örtüşen ve çelişen yanları ve Türkiye’nin pozisyonlarına uygunluğu. Irak’taki sorunlu bölgeler için BM’nin atadığı özel temsilci çalışmalarını sürdürmektedir. Temsilcinin çalışmasını Temmuz ayında bir rapora dönüştürmesi ve Kerkük’teki soruna bu çerçevede bir çözüm bulunması ileri sürülebilir.

    4. Bölgesel girişimlerin doğası ve etkinliği:

    Türkiye’nin en çok üzerinde durduğu çözüm biçimi olmasına rağmen bölge ülkelerinin Irak konusundaki yaklaşımı birbirlerininkinden ve Türkiye’ninkinden farklıdır. Irak konusunda diplomatik çözüm arayışları kendi başına bir anlam ifade etmemektedir. Irak’a komşu ülkeler toplantılarının sonuçları sınırlı olmuştur. Bunun en önemli nedeni, Arap ülkelerinin çoğunun Irak’taki iç gelişmeleri kendileri ile İran arasındaki bir güç mücadelesinin yansıması olarak görmesi ve Irak hükümetine İran’la ilişkileri nedeniyle soğuk yaklaşmasıdır.

    5. Irak hükümeti, meclisi veya Iraklı siyasi partiler arasındaki ilişkiler: Bu sorun, muhtemelen Irak’ın geleceğini belirleyecek olan temel faktördür. Bu nedenle, Türkiye’nin bu gruplar arasındaki ilişkilerin siyasal uzlaşma zemininde sağlanması için özel bir önem göstermesi yararlı olabilir. Bu çerçevede yakın dönemde dikkat edilmesi gereken konular şunlardır:

    • Irak hükümeti, kritik konularda meclisi, hükümeti ve komisyonları işletebiliyor mu? Siyasal sorunlar çözüme bağlanabilecek mi?

    • Yerel seçimler istikrarı artıracak mı yoksa yerel çatışmaları körükleyecek mi?

    • Kürtler ile Şii Araplar arasında Kerkük, milisler ve petrolün geleceğine ilişkin varılan uzlaşma Irak’ta parçalanmayı hızlandıracak bir sürece dönüşebilir mi? Yoksa, tersi mi geçerlidir?

    • Şii Araplar arasındaki güç mücadelesi (Muktada Sadr ile hükümette olanlar arasında) güneyde yeni bir istikrarsızlığı körükleyebilir mi? Bunun Irak’ın toprak bütünlüğü ve siyasi birliğine etkisi ne olabilir?

    • ABD’nin silahlandırdığı Sünni Araplar, yeniden çatışma çıkaracak bir aktöre dönüşebilir mi?

    • Türkiye, Irak’ta iç güvenliği sağlayacak olan teşkilatlara ne gibi bir katkıda bulunulabilir? Bu katkı, Irak ordusunun ulusal çapta yeniden örgütlenmesinde ne ölçüde rol oynayabilir?

    • Irak’ta iç çatışmaların yeniden tırmanması olasılığı nedir? Bu faktör Irak’ta parçalanmayı yeniden körükleyebilir mi? 2006’daki parçalanma senaryosunun güçlü olduğu dönemden ne kadar uzaklaştık, nasıl ve hangi koşullarda geri dönülebilir? Çatışmaların yeniden artması Irak’ın parçalanmasını çabuklaştırır mı?

    • ABD ile İran arasındaki ilişkilerdeki genel eğilim nedir? ABD’nin İran’a saldırı olasılığının sürmesi Irak’taki gelişmeleri ne kadar etkilemektedir?

    • Türkmenler için yeniden yapılanması ihtiyacı var mıdır, Irak siyasetinde önemli bir aktör hâline gelebilmeleri için nasıl bir dönüşüm sağlanmalıdır?

    BM’nin de devreye girmesiyle Iraklı Kürtlerin 140. maddenin uygulanması konusundaki ısrarlarına rağmen sahada meydana gelen gelişmeler Kerkük’te ibrenin bir referandumdan ziyade bir siyasi anlaşmaya varılmasına doğru döndüğünü göstermektedir.
     

    Örneğin, 2005 yılı sonunda yapılan seçimlerde Sünni Arapların yaşadığı birçok bölgede, seçime katılanlara yönelik saldırılara karşı güvenliği sağlamayı yine yerel Sünni Arap örgütleri taahhüt etmişti.

    Bu iki grup genellikle bir arada anılmasına rağmen aslında birbirine paralel iki farklı uygulamanın birer parçasıdırlar. Uyanış Konseyi başta Anbar olmak üzere büyük bir çoğunluğu önde gelen Sünni Arap aşiretleri ile ABD arasındaki anlaşmanın bir ürünüyken, Endişeli Yerel Vatandaşlar adı verilen organizasyon daha çok başta Bağdat olmak üzere şehirlerdeki direniş komitelerinden oluşmaktadır. İki grup arasında işgale karşı direniş noktasında bir ortaklık bulunmasına rağmen ideoloji, örgütlenme, liderlik ve siyasi vizyon olarak bir birliktelik bulunmamaktadır.

    DoD News Briefing with Lt. Gen. Odierno from the Pentagon Briefing Room, 4 Mart 2008, Raymond T Odierno,
    The Surge in Iraq: One Year Later, 3 Mart 2008,
    The Iraqi Displacement Crisis , 3 Mart 2008,

  • 30 Haziran 2008 ERMENI CEPHESINDEN HABERLER

    30 Haziran 2008 ERMENI CEPHESINDEN HABERLER

     

    ASAM 

    ERMENİ ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ
    INSTITUTE FOR ARMENIAN RESEARCH

     


    GÜNLÜK BÜLTEN – DAILY BULLETIN

    Brought To You By Institute For Armenian Research With Cooperation Of  Turkish Forum

    Ermeni Arastirmalari Enstitusu Arastirmalari Ve Turkish Forum Isbirligi Ile Size Sunulmusdur


    30 Haziran 2008 – Sayı : 939 / 30 June 2008 – Issue : 939

    SEE BELOW FOR ENGLISH NEWS


     

    ERMENİ LOBİSİNDEN SEÇİM ATAĞI

    ABD’deki sertlik-yanlısı Ermeni kuruluşu ANCA, 4 Kasım seçimlerinde, Kongre’deki Ermeni asıllı üyelerin sayısını artırmak için yoğun bir kampanya başlattı. ANCA tarafından yollanan iletilerde, “Halen Kongre’de iki Ermeni asıllı üye var. Anna Eshoo ve Jackie Kanchelian Speier. Ama biz daha fazlasını hak ediyoruz. Bu yıl bir taşla iki kuş vurabiliriz” denildi.

    Devamı için tıklayınız…


    AZERBAYCAN HER AN SAVAŞABİLİR!

    Azerbaycan Savunma Bakanı Sefer Abiyev, ordunun kendisine verilecek her görevi yerine getirecek gücü bulunduğunu belirterek, “Ordu, işgal altındaki topraklarımızı kurtarmak için hazır” dedi.

    Devamı için tıklayınız…


    ERMENİSTAN DEVLET BAŞKANI: “NATO’YU İSTEMİYORUZ, BİZE RUSYA

    Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan, NATO’ya üye olmayı istemediklerini ve ülkesinin çıkarlarına Rusya’nın öncülüğünü yaptığı Kolektif Güvenlik Anlaşması Teşkilatı’na (ODKB) üye olmanın uygun olduğunu bildirdi.

    Devamı için tıklayınız…


    ERİVAN-ANKARA ARASI BUZLAR GİDEREK ERİYOR

    Ankara, ’kaşar diplomasisi’ ile ilişkileri ısıttığı Erivan’la yakınlaşmayı sürdürüyor. Erivan-Antalya arası charter uçak seferlerine verilen izinle, Ermenistan’la ilişkiler daha da yumuşadı. Bu yıl 50 bin Ermeni turist beklenirken, Türkiye, çalışmak için kaçak yoldan giren Ermeni vatandaşlarına karşı önlemleri de iyice gevşetti.

    Devamı için tıklayınız…


    ERMENİ KÖKENLİ TÜRK’TEN, SOYKIRIM İDDİALARINA İBRETLİK YANIT GELDİ TÜRKLER BÖYLE HAİNLİK YAPMAZ

    Tam 79 yıldır yaşadığı topraklara “vatanım” diyen, Ermeni kökenli bir Türk Jozef Keşişyan. Ama herkes ona Jo diyor. Gönüllü katıldığı Kore Şavaşı’nda tercümanlığını yaptığı Amerikalılar takmış bu ismi, öyle de kalmış. Savaş yılları ve Mehmetçik’ten söz ederken gözleri dolan, Atatürk’ün öldüğü günü içi titreyerek dün gibi hatırlayan, “Atatürk çocuğuyum” diyen biri…

    Devamı için tıklayınız…


    HRANUŞ HAKOBYAN DİASPORA BAKANI

    Devlet Başkanı Serj Sargsyan 27 Haziran’da imzaladığı bir kararnameyle Hranuş Hakobyan’ı Dışişleri Bakanı Diasporayla İlişkiler Komitesi Başkanlığına atadı.

    Devamı için tıklayınız…


    ERMENİLERE KOL KANAT GERDİLER (TUNCAY OPÇİN)

    Ermenilerin zorla sürgün edilmesi, yani tehcir kararı, 1915 yılının ilk aylarında alındı. İttihatçıların bu kararı istisnasız tüm Anadolu’da uygulandı. Ancak buna uymayan bürokratlar da vardı.

    Devamı için tıklayınız…


    ENGLISH SECTION OF THE DAILY BULLETIN


     

    OSCE MINSK GROUP CO-CHAIRS NEGOTIATE IN ARMENIA

    The Co-Chairs of the OSCE Minsk Group, Ambassadors Bernard Fassier of France, Yury Merzlyakov of Russia, and Matthew Bryza of the United States and OSCE chairman-in-office’s personal representative Andrzej Kasprzyk have today met with Armenian Foreign Minister Edward Nalbandian.

    Continue…


    AZERBAIJAN DEMOCRATIC PARTY ACCUSES THE OSCE MINSK GROUP CO-CHAIRS OF TAKING ARMENIA’S SIDE

    The Democratic Party of Azerbaijan held its regular session today, reports Day.Az with reference to the press service for the party.  As is reported during the session the party discussed the sociopolitical situation in the country before presidential elections.

    Continue…


    RUSSIAN FOREIGN MINISTER TO DISCUSS NAGORNO KARABAKH CONFLICT AND OPENING OF ARMENIAN-TURKISH BORDER IN TURKEY

    Russian Foreign Minister Sergey Lavrov will pay an official visit to Turkey on July 2, said spokesman for Russian Foreign Ministry Andrei Nesterenko at a briefing. According to him, Sergey Lavrov’s visit to Turkey will allow to discuss urgent regional and international problems.

    Continue…


    GORAN LENNMARKER: “YEREVAN AND BAKU HAVE A GOLDEN OPPORTUNITY TO RESOLVE NAGORNO KARABAKH CONFLICT”

    Yerevan and Baku have a golden opportunity to resolve the Nagorno Karabakh conflict, according to OSCE President. “We have been working to find a solution to the Nagorno Karabakh conflict for several years.

    Continue…


    A TELEPHONE CONVERSATION BETWEEN PRESIDENT OF TURKMENISTAN AND ARMENIA

    President of Turkmenistan Gurbanguly Berdimuhamedov and President of the Republic of Armenia Serj Sargsian had a telephone conversation. The leaders exchanged views on the current condition and prospects of bilateral co-operation and the important issues of mutual interest.

    Continue…


    www.eraren.org

     

     


    Enstitü Başkanı / Chairman of the Institute

    :

    Ömer Engin LÜTEM (E. Büyükelçi / Ret. Ambassador)

    Hazırlayan / Prepared by

    :

    Oya EREN – [email protected]

    Adres / Address

    :

    Konrad Adenauer Cad. No:61 06550 Yıldız, Çankaya ANKARA
    Tel: +90 312 491 60 70 – Faks: +90 312 491 70 13

     


     

     

  • Gulen Olayi…

    Gulen Olayi…

    Fethullah Gulen olayi uluslararasi boyutlara oturdu.

    Boyutlardan biri, Gulenle iliskili kisilerin caplarindan ve ozelliklerinden olusuyor; dunyaca taninmis, devlet ve politika yasaminda adlari unlenmis Amerikalilar soyle ya da boyle bu isin icinde gorunuyorlar.

    Ayrica Gulen olayinda CIAnin konuslanmasi dikkati cekiyor; Amerikan gizli istihbarat teskilatinin adinin da isin icine karismasi, olaya bir baska ozellik veriyor.

    Bu arada cesitli kaynaklardan saglanan bilgiler Fethullah Gulenin neredeyse uluslararasi bir parasal imparatorluga hukmettigini ortaya koyuyor.

    Sirketler, okullar, gazeteler, televizyonlar, dernekler ve akla gelebilecek her alanda orgutlenmis bulunan Gulen imparatorlugunun Turkiyede ilimliIslam devleti hedefine donuk oldugu da tartisilamayacak kadar acik bir gercek olarak somutlasti.

    Gulenin siyasal amaclara donuk egitim orgutlenmesinin sinirlar otesinde kurumsallasmasi, gelecege donuk tasariminin ciddiyetini vurguluyor.

    Olay Nur cemaati lideri Fethullah Gulenin Amerikadaki ikametini uzatmak isteyen basvurusuyla gundeme geldi; konuyu irdeleyen resmi makamlarin ve savcinin ortaya koydugu resmi belgelerle somutlasti.

    *

    Fethullah Gulenin Turkiye ic politikasinda particilik alaninda ve medyasinda yadsinamaz bir agirligi var.

    Cesitli gazeteler ve tele-vizyonlar Said-i Nursinin tilmizi Gulenin hizmetinde yayin yapiyorlar; bu kuruluslarda -ister gazete olsunlar, ister televizyon- maddi sorun yoktur.

    Gulen imparatorlugunun sinirsiz gorunen parasal kaynaklarina dayanan medya kurumlari son gunlerde bir acmaza girmis gorunuyorlar.

    Amerikada gorulen davada, federal savcilarin ortaya koydugu bilgiler, Fethullah Gulen sorununda Turkiye medyasinin bugune dek gormezlikten geldigi bir dizi gercegi sergilemistir.

    Gulen medyasinin sikintisi da bu konuda odaklasiyor.

    *

    Uzun sureden beri Amerikada yasayan Fethullah Gulenin ikameti konusunda birdenbire ortaya cikan gucluk, soru isaretlerini de birlikte getirmistir.

    IlimliIslam Devleti Modelinde Amerika hesabina calisan Fethullah Gulene bakislarda bir degisiklik mi soz konusudur?

    Soruya yanit vermek icin vakit henuz erkendir.

    Cumhuriyet

  • AKP’nin kapatılması Ulusal çıkarlarımızı zedeler

    AKP’nin kapatılması Ulusal çıkarlarımızı zedeler

    ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Matt Bryza “AKP kapatılırsa bu, bizim ulusal çıkarlarımıza zarar verir” dedi.
    Bryza, ABD’nin, “ültimatom göndermesinin veya tehditte bulunmasının uygun olmadığını da” dile getirdi. 

    Düşünce kuruluşu Washington Enstitüsü’nun yıllık “Turgut Özal konuşmasını” yapan Bryza’ya, AKP hakkında Anayasa Mahkemesi’nce kapatma kararının verilmesi durumunda bunun Türkiye-ABD ilişkilerini nasıl etkileyebileceği soruldu.

    “ABD’nin ültimatom ya da tehdit göndermesi” hakkında Bryza, “Siyasi tartışmanın bir partinin yasaklanmasıyla çözümlenmesi, muhtemelen oldukça talihsiz olur. Tabii ki bu, AB’nin standardına da uygun değil. Türkiye, şimdi AB’nin içinde değil, ancak AB’ye girebilir. Türkiye’nin demokratik sistemi, anayasal düzeni, evrimden geçiyor, Türkiye, AB yoluna devam edecekse de evrimden geçmeli” yanıtını verdi.
    Matt Bryza, ardından, “Bunu çözümlemek Türkiye’nin işi. ABD’nin ültimatom vermesi veya tehditte bulunması uygun değil” ifadesini kullandı. Başkan George W. Bush’un, ikinci görev dönemine başlarken yaptığı konuşmada demokrasilerin, ülkelerin kültürel ve tarihi koşullarına göre farklılıklar gösterebildiğini anlattığına işaret eden Bryza, “Türkiye’de, bizim kendi demokrasimizi yapılandırdığımız biçime uymayan şeyler olabilir, ancak sonunda Türk demokratik sisteminin, bunu çözümleyecek kadar güçlü olduğuna gerçekten güveniyoruz” dedi.
    Türkiye AB müzakereleri hakkında Türk-Amerikan ilişkilerinin tezkere krizi sonrasında yaşadığı dönemi uzun bir değerlendirmeyle anlatan Bryza, soru-yanıt bölümünde AKP‘nin kapatılması halinde AB’nin müzakereleri durdurmasının ABD‘nin çıkarlarına zarar vereceğini söyledi. Bryza, “AB’ye girişin ufukta olmaması durumunda Türk liderleri için gerekli reform kararlarını vermenin çok daha zorlaşabileceğine inanıyoruz” diye konuştu. 

    AKP‘nin gizli gündemi hakkında Matt Bryza, “AKP’nin gizli bir gündeminin bulunup bulunmadığının” sorulması üzerine de, “Herhangi bir insanın ne gizli gündeminin olduğunu bilmiyorum. Bu bilinemez. Biz, yönetim olarak, Türk hükümetini eylemleri, reformları ve gösterdiği işbirliği derecesiyle değerlendirmeliyiz” dedi ve ABD’nin, bu üç unsurun hepsinden memnun olduğunu söyledi.

    ABD Dışişleri Bakanlığı’nın üst düzey yetkilisi Bryza, “Burada demokrasi, laiklik ve hukun üstünlüğüne ilişkin anayasa ilkeleri arasında bir denge var” ifadesini kullandı. 

    Bryza, konuşmasının yazılı bölümünde de, “Bazı siyasi liderler, Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonunun, yeni bir döneme uyarlanmasını savunuyor. Onlara karşı çıkanlar ise, bu çabaların, Kemalizm’e ve laiklik, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne ilişkin anayasal ilkelere zarar verdiği görüşünü taşıyor. AKP hakkındaki kapatma davası da, bu tartışmanın ortaya çıktığı konu” diye konuştu.

    25.06.2008 – HÜRRİYET
  • ABD’den en net kapatma davası uyarısı!

    ABD’den en net kapatma davası uyarısı!

    ABD hükümetinden AK Parti’ye kapatma davasıyla ilgili şimdiye kadarki en net uyarı önceki gün geldi. Dışişleri Bakanlığı Avrupa ve Avrasya’dan sorumlu müsteşar yardımcılarından Matt Bryza, ‘Bir siyasi tartışmada sonucun parti yasaklama yoluyla belirlenmesi oldukça talihsiz olur.’ dedi.

     

     

    Düşünce kuruluşu WINEP tarafından Turgut Özal anısına dokuzuncusu düzenlenen geleneksel yıllık konferansın konuşmacısı olan Bryza’ya, AK Parti’nin kapatılması halinde AB sürecinin duracağı ve bunun ABD-Türkiye ilişkilerinin geleceğine nasıl etkisi olacağı sorusu yöneltildi. ‘AB’ye katılımla ilgili böyle bir senaryo gerçekleşirse, bu ABD’nin milli çıkarına zarar verir.’ karşılığını veren Bryza, gerekçe olarak da, ABD’nin Türkiye’de ‘modernleşmeyi ve reformları’ desteklediğini ve ‘ufukta AB üyeliği olmazsa’ Türk liderlerin reform yönünde adımlar atmasının ‘daha zor’ olacağını kaydetti. Geçmişte olduğu gibi Türk demokrasisinin karşılaştığı bu zor durumu aşacağını söyleyen Amerikalı yetkili, ‘Sonuçta demokrasi, ülkenin siyasi geleceğini seçmenlerin belirlemesini gerektirir. Ve Türkiye’nin seçmenleri 2007’deki seçimlerde iki kez açık kararlar verdi.’ diye konuştu.

    Bryza şöyle devam etti: ‘AB’den bağımsız olarak, Türkiye ile bizim kendi ilişkimize gelince; bir siyasi tartışmada sonucun parti yasaklama yoluyla belirlenmesi oldukça talihsiz olur. Bunun AB standartlarına uygun olmadığı açıktır.’ Türkiye’nin eğer AB’ye katılma yolunda devam etmek istiyorsa demokratik sistemini ‘tekamül ettirmek zorunda’ olduğunu belirten Bryza, ‘Bunu çözmek Türkiye’ye düşer. ABD’nin herhangi bir ültimatom vermesi ya da tehditte bulunması uygun değildir.’ şeklinde konuştu. Amerikalı yetkililerin önceden hazırlanmış konuşma metinlerinde kapatma davasına doğrudan değinmeme geleneğini de bozan Bryza, mevcut durumun ‘pragmatizm’ ve ‘hoşgörülü inanç’ gibi Anadolu geleneklerine dayanılarak ‘Türk demokrasisini güçlendirecek bir şekilde’ aşılacağına güvendiklerini söyledi. Türkiye’nin ‘nev-i şahsına münhasır’ tarihî tecrübesi nedeniyle hiçbir ülke için ‘model’ olamayacağını kaydederek, ‘Ne var ki, bir buçuk asrı aşkın süredeki modernize edici reform mirası Irak’takilere, büyük Ortadoğu’nun diğer yerlerine ve ötesine ilham verebilir.’ dedi. Türkiye’nin stratejik değerini yükseltmede ‘Demokrasiden daha önemli bir faktör yok.’ diyen Bryza, ‘Yönetim olarak Türkiye’yi bizim için her şeyden çok değerli kılan (unsur), demokrasidir.’ dedi.

    Özal’ın başlattığı reform gayretlerinin Erdoğan tarafından devam ettirildiğini ifade eden Bryza, ‘AKP’nin gizli bir gündemi var mı?’ sorusuna karşılık, kimsenin gizli gündemi olup olmadığının bilinemeyeceğ ini belirterek ‘Biz yönetim olarak Türk hükümetine ilişkin hükmümüzü eylemlerine, bugünkü reformlara ve saydığımız tüm konulardaki işbirliği seviyesine göre veriyoruz.’ şeklinde konuştu.
     
    zaman

  • CIA ve GULEN’in REFERANSLARI

    CIA ve GULEN’in REFERANSLARI

    Naci Kaptan 

    ABD’nin Gulen’in oturma basvurusnu kabul etmemesinin gerekceleri arasinda “HAREKETIN FINANSMANINA CIA!nin KATILDIGI kuskusu da yer aldi …

    Fethullah Gülen’in ABD İçişleri Bakanlığı’na başvurusunu yaptığı I-140 vizesinin reddedilme nedenleri ortaya çıktı. Amerikan yasaları gereği her sene kısıtlı sayıda verilen ve “iş, bilim, sanat, eğitim ve spor alanında olağanüstü yetenekli” kişilere oturma ve çalışma imkânı sunan vize talebinin reddedilme nedenleri arasında Gülen’in eğitim alanında başvuru yapmasına rağmen bu alanda direkt faaliyette bulunmaması ve bu konudaki “olağanüstü yeteneğini” belgeleyememesi gösterildi.

    21 Kasım 2006 tarihinde Gülen’in I-140 vizesi için yaptığı başvuru İçişleri Bakanlığı tarafından bir yıl sonra reddedildi. 18 Aralık 2007’de bir kez daha aynı vize ve oturma izni için başvuran Gülen bu kez toplam 26 akademisyen, din adamı ve aralarında Morton Abramovitz ve Graham Fuller, Mehmet Sağlam gibi isimler tarafından kendisi hakkında yazılmış referans mektuplarını da mahkemeye sundu. Mart 2008’de Gülen’in temyiz isteği reddedildi. Mahkeme davacı Gülen ve davalı İçişleri Bakanlığı’ndan son bilgi ve belgelerini önceki gün tekrar istedi.

    ‘Para karşılığı yazdırıyor’
    Milliyet’in haberine göre, İçişleri Bakanlığı adına savunma yapan Savcı Patrick Meehan ve Mary Catherine Frye imzasıyla sunulan 4 Haziran 2008 tarihli belgelerde “Davalı, kendisinin din adamı olduğunu ve eğitim alanında çalışmalar yaptığını belirtiyor. Oysa, eğitimci olduğunu gösteren hiçbir belge sunmadığı gibi kendisini akademisyenlerle çevreleyip para karşılığı kendi görüşlerinin tartışıldığı konferanslarda konuşturuyor ya da görüşlerini yazdırıyor” saptaması yapıldı.

    “Davacı’nın (Gülen) sunduğu deliller göstermektedir ki, kendisi siyaset ve din konularında çok etkili bir hareketi yönetmektedir. Ama bu çok özel yetenekte insanlara verilen vizeyi almasına hak veren bir alan değildir” diyen savcılık makamının kararı kabul gördü.


    Gülen’in avukatları bu kararı da bozmak için “ara karar çıkartma” isteminde bulundu. Buna yanıt olarak 18 Haziran’da Savcılık makamınca Pennsylvania Doğu Bölgesi Mahkemesi’ne sunulan belgelerde şöyle denildi:

    ‘Din ve siyasetle ilgili’
    “Davacı eğitim konusunda uluslararası alanda takdir kazandığını iddia etmektedir. Oysa kendisi, ‘olağanüstü yetenekli’ eğitimciler arasında olmadığı gibi eğitimci bile değildir. Kendisi delillerde de sunulduğu gibi büyük ticari kaynakları bulunan etkili dini ve politik bir hareketin lideridir. Dinlerarası diyalog ve tolerans da bu statüde vize verilen alanlar değildir.”

    Gülen’in “dini hoşgörüyü eğitim kurumlarına içine sokan metotlar geliştirdiği iddiasına” da yer veren savcılık makamı “Ancak davacı, bu metotların ne olduğunu gösteren bir delil sunmamıştır. Yazıları bir müfredat modeli ya da metodoloji içermemektedir. Kendisinin eğitmenlik yaptığını belgeleyen bir delil dahi bulunmamaktadır” dedi.
    Savcılık makamı ayrıca Londra’da Lordlar Kamarası’nda Gülen için düzenlenen toplantının da sadece o mekânda yapıldığını, Gülen’in Konferansı “İngiliz hükümetinin desteklediği” iddialarının yanıltıcı olduğunu belirtti.

    Londra’daki Gülen Konferansı’ndaki sunumlardan faydalanan savcılık makamı “deliller de göstermektedir ki, davacı kendi hareketinin organize ettiği ve   masraflarını karşıladığı toplantılarda bulduğu desteği kendisini ‘âlim’ olarak göstermekte kullanmaktadır” dedi.

    ‘CIA şüphesi bile var’
    “Gülen hareketinin, yürüttüğü projelerin finansmanında kullanılan paraların büyüklüğü nedeniyle Suudi Arabistan, İran ve Türk hükümetleriyle gizli anlaşma içinde olduğu iddiaları dile getirilmektedir. CIA’in de bu projelere finansal ortaklık ettiği şüpheleri bulunmaktadır” diyen savcılık, Gülen’in sunduğu onlarca destek mektubundan hiçbirinin bir eğitimciden gelmediğini” ileri sürdü.

    İkinci buluşma yalan
    Gülen’in aldığı ödüllerin gerçek ödül bile sayılmasının şüpheli olduğuna yer veren Savcılık makamı, “Davacı’nın UNESCO ödülünü aldığı törende Papa 2. Jean Paul’le bir kez daha görüştüğü iddiası doğru değildir. Papa, ödül tarihinden altı ay önce ölmüştü” dedi.

    Konuşma kasetleri yok
    Gülen’in bütün kitaplarını Işık Matbaası’na bastırdığını belirten savcılık makamı, bunların bilimsel çalışma olduğunun söylenemeyeceğini, eğitimle alakası olmadığını, hepsinin dini yayınlar olduğunu belirtirken, Gülen’in eğitim ve sanatsal değer taşıdığı iddia edilen ve Türkiye’de çok tartışma yaratan konuşmalarının video kayıtlarının mahkemeye sunulmadığının altını çizdi.

    Gelecek planları belirsiz
    Savcılık, iddianamesinin son bölümünde Gülen’in “gelecek planlarını” açıklamadığını, eğitim alanında çalışmaya devam edeceğine dair hiçbir işaret vermediğini yazdı. İddianamede “Kendisi hakkında konferanslar düzenleyip yazılar yazdırması eğitim alanında olağanüstü bir faaliyet sayılmaz” denildi.

    25 milyar dolarlık güç
    Savcılığın önceki gün teslim ettiği yeni belgeler arasında da Gülen cemaatinin mali yapısına dair iddialar yer aldı ve cemaatin 25 milyar dolarlık bir büyüklüğe ulaştığına vurgu yaptı. “Okullar, gazete, üniversite, sendikalar, televizyonlar. Bunların birbiriyle ne kadar bağlantılı olduğu tartışılıyor. İş yapma şeklinde hiçbir şeffaflık yok” iddiasını dile getiren Savcılık, “Gülen’in kendi açıklamaları da gösteriyor ki, kendisi felsefesini eğitim yoluyla yayan bir din adamıdır ama eğitimci değildir” dedi.

    Naylon üniversite şüphesi
    Savcılık, Gülen’in ABD’de kurdurduğu Virginia International University’ye de değindi. Belgede, “Okulun hareketle ilişkisinin hiçbir yerde yer almadığı vurgulanarak, “Bu okulun ne kadar prestijli bir kurum olduğu tartışmalıdır” ifadesi yer aldı.

    Referans verenler
    Fethullah Gülen’in başvurduğu I-140 vizesine hak kazandığını mahkemeye ispat etmek için çok sayıda siyasetçi ve akademisyenden aldığı referans mektubu dosyanın içinde bulunuyor. Gülen’e referans veren isimler şöyle:

    George Fidas: CIA’in “Analiz Bölümü Direktörlüğü” görevini yürüttü. Halen ABD?Genelkurmay İstihbarat Konseyi’nde de kadrosu olan Fidas mektubunda, Gülen için “Ahlaki değerleri Allah’a iman ve şiddetli laik eğitimle birleştiriyor” yorumunu yaptı. Fidas George, Washington Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde de öğretim görevlisi.

    Graham Fuller: Eski Ulusal   İstihbarat Konseyi Başkan Yardımcısı ve eski CIA Türkiye Masası şeflerinden olan Fuller, aynı zamanda RAND Corporation’ın danışmanı. Gülen için mektubunda, “Ülkedeki tartışmasız en büyük lider. Türkiye’de ve Müslüman dünyasında pek çok okul açtı” dedi.


    Morton Abramowitz: ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi, halen Carnegie Endowment ve The Century Foundation üyesi. Gülen için yazdığı mektupta, “Gülen hareketinin kurucusu olarak Türkiye’de ve Asya’da eğitime büyük katkıları var” dedi.


    Aleksander Karlutsos: ABD Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu’nun yardımcısı.
     

    Emin Başer: 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın danışmanı, Kayseri Erciyes Üniversitesi’nde öğretim görevlisi. Mektupta Gülen’in çalışmaları için “İslamın şiddetten uzaklaşması gerektiğini savundu” diye yazdı.
     

    John Obert Voll: Georgetown Üniversitesi İslam-Hıristiyan Anlayış Bölümü Başkanı ve İslam Tarihi Profesörü.
     

    Ralph ve Richard Lazarus, Dale Eickelman: Darthmouth Üniversitesi Antropoloji Bölümü öğretim üyeleri.
     

    Yıldırım Akbulut: Eski Başbakan ve eski Meclis Başkanı.
     

    Mehmet Sağlam: Eski YÖK Başkanı ve eski Milli Eğitim Bakanı.
     

    Bernadette Andrea: Teksas Üniversitesi İngilizce ve Felsefe Bölümü öğretim üyesi.
     

    Paul Barker: Profesör. Elmhurts College, Teoloji ve Din Bölümü öğretim üyesi.
     

    Rahip Floyd Schoenhals: Evanjelist Kilisesi Arkansas-Oklahoma sinodu.
     

    Murat Saraylı: Eski Türkiye Genç İşadamları Derneği (TÜGİAD) Başkanı.
     

    Rahip Thomas Michael: Katolik Kilisesi Cizvit Tarikatı mensubu. Gülen’in Papa’yla görüşmesine katılmıştı.
     

    Rahip Donald Senior: Katolik Teoloji Birliği Başkanı.
     

    James Kenneth Echols: Chicago Lutheran Teoloji Okulu Başkanı.
     

    Jill Carroll: Profesör. Rice Üniversitesi, Boniuk Dini Hoşgörü Merkezi Başkanı.
     

    Lynn Mitchell: Houston Üniversitesi Dini Çalışmalar Bölümü Direktörü.
     

    Sheryl E. Santos: Teksas Teknik Üniversitesi Eğitim Fakültesi Başkanı.
     

    David Capes: Profesör. Houston Baptist Üniversitesi, Hıristiyanlık Çalışmaları ve Felsefe Bölümü Başkanı.
     

    Rahip Terry Mathis: California Üniversitesi Riverside Kampusu rahibi.
     

    James E. Bowley: Millsaps College Dini Çalışmalar Bölümü Başkanı.
     

    Rahip Loye Ashton: Tougaloo College Dini Çalışmalar Bölümü Başkanı.
     

    Lawrence T. Geraty: La Sierra Üniversitesi Onursal Başkanı.
     

    H. Ali Yurtsever: Washington Rumi Forum Başkanı.
     

    Kemal Öksüz: Niagara Foundation (Niagara Vakfı) Başkanı.
     

    John Esposito: Profesör. Georgetown Üniversitesi Prens Al Walid bin Tallal Müslüman-Hıristiyan Anlayış Bölümü Direktörü.

    Gülen hangi vize için başvurdu?
     

    Fethullah Gülen’e ABD’de süresiz oturma ve çalışma olasılığı vermesi için başvurulan I-140 statüsündeki vize, bilim, sanat, iş, eğitim ve spor alanlarında olağanüstü yetenek gösteren, uluslararası saygınlığı olan, bu faaliyetlerini ABD’de sürdürmek isteyen ve ABD’nin de bu faaliyetlerden faydalanacağı kişilere veriliyor. 

  • Kızılderililer’in Kökeni

    Kızılderililer’in Kökeni

    Bir medeniyetin yok edilişi: Kızılderili soykırımı…

    Dört yüz yıl önce, dünyanın öbür ucundan gelen ‘soluk benizlileri’ de ‘kardeş’ deyip basmışlardı bağırlarına…

    Kızılderililer’in Kökeni:

    Bilim adamları arasında, Kızılderililer’in Asya kökenli olduğuna ve 11.000 yıl önceki Buzul Çağı’nda donan Bering Boğazı‘ndan Amerika kıtasına göç ettiklerine dair bir görüş birliği bulunuyor. Buna göre, göçebe Sibiryalı topluluklar av peşinde Alaska’ya ve ardından güneye yönelmişlerdi (ATLAS, sayı 99-Haziran 2001). Hattâ, M. K. Atatürk‘ün okumuş olduğu kitaplardan olan ve T. C. Maarif Vekâleti tarafından 1927 yılında Devlet Matbaası’nda basılan “Cihan Tarihinin Umumi Hatları” adlı kitabın yazarı Herbert George Wells, şu yargıya varmıştır: Amerikan yerli halkı Moğol ırkına mensuptur.

    1. cildin 116. sayfasında yer alan söz konusu tümce Atatürk tarafından önemsenmiş ve altı çizilmiştir (kız kulesi’ndeki kızılderili, Sunay Akın).

    Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkan, Prof. Dr. Aldülmecit Doğru ve Doç. Dr. Ahmet Ali Arslan, yaptıkları araştırmalarda Amerikan yerlileri ile Türk Dünyası’nın kültürel özelliklerinin benzerlikleri üzerinde durmuşlardır. Özellikle Sibirya Türkleri olan Saha, Tuva, Hakas, Altay, Televit ve Şor Türkleri ile Kızılderililer arasında, dil de dahil olmak üzere birçok kültürel paralellikler bulunmaktadır. Bundan dolayı bazı araştırma cılar Kızılderililerin Türk kökenli olduklarını iddia etmişlerdir.
    Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, 20 Şubat 1996 tarihli Hürriyet gazetesinde başlayıp iki gün süren yazı dizisinde Kızılderililer’in Türklerle akraba olduklarını belirtiyor. Türkkan, yazı dizisinde Kızılderili dillerinde 300-500 Türkçe sözcük olduğunu da belirtiyor ve bir de anısını anlatıyor: New York’tayken televizyonda ‘Güller Resmi Geçidi’ni seyrediyordum; otomobil ve kamyonetler renk-renk desenler halinde güllerle donanmıştı. Çeşitli ülkelerin katıldığı bu şöleni televizyoncu Chet Huntley anlatıyordu. Bir takımı ‘Şimdi Meksika Kızılderililerinki geçiyor‘ diye tanıtınca, yardımcısı elindeki kâğıdı işaret etti. Spiker de şöyle özür diledi: ‘Kızılderililer’in değil, Türkiye Konsolosluğu’nunmuş. Desenler o kadar benziyor ki şaşırdım’ ” (kız kulesi’ndeki kızılderili, Sunay Akın).

    Kızılderili Soykırımı Amerika’nın devlet politikasıydı… 

    Kızılderili Soykırımı, Nazi Almanyası’nda Yahudilere karşı uygulanan soykırımdan çok daha korkunçtu. Bu soykırım neticesinde bir ırk tamamen ortadan kaldırılmış ve 20 milyon civarında Kızılderili çeşitli işkencelere, tecavüzlere, hastalığa, açlığa ve sürgüne maruz bırakılarak hunharca katledilmiştir. Sadece Creekler, Seminoller ve Çerokiler’den öldürülenlerin sayısı, 2. Dünya Savaşı’nda öldürülen Yahudilerin sayısından fazladır.

    Kızılderili soykırımını meşru göstermek için Hollywood filmleri yapıldı, tarih kitapları saptırıldı. Kafatası avcılığı beyazlarca meslek haline getirilmişti. 1876’da yerel hükümetler Kızılderili kafası getiren herkese 5 dolar ödül veriyordu. Bugün ABD’nin resmî depolarında yüz binlerce kafatası saklanmaktadır. George Bush kolej yıllarında ‘kurukafa’ örgütü kurmuştu. Hattâ, Apache Reisi Geronimo’nun kafatasını kendi koleksiyonunda bulundurduğu biliniyor.

  • Nurettin Veren, son gelismeleri Cumhuriyet’e degerlendirdi

    Nurettin Veren, son gelismeleri Cumhuriyet’e degerlendirdi

    Bir donem Gulen’in en yakinindaki Veren, son gelismeleri degerlendirdi

    ‘Dunya icin tehlike’

    ILHAN TASCI

    ANKARA – Bir donem Fethullah Gulen’in en yakinindaki isimlerden olan Nurettin Veren, hareketin parasal gucunun 25 milyar dolar oldugu iddiasini komik bulurken “Bu rakam soyleyenlerin kafasinda buyuk bir rakam. Oysa 25 milyar dolar ne ki. Gucu Vatikan’dan en az iki kat gucludur” dedi. Gulen’in yillardir ABD’de vizesiz yasadigina dikkat ceken Veren, “ABD bir kullaniyorsa Gulen’in ABD’yi yuz kullandigini” belirtti. Gulen’in, ABD ile arasinin bozuldugunun soylenemeyecegini dile getiren Veren, Gulen’in Turkiye’ye ancak stratejik bir tercih olarak donebilecegine isaret etti.

    Nurettin Veren, son gelismeleri Cumhuriyet’e degerlendirdi. Gulen olayinin Turkiye’de “tribunlerden”izlendigini belirten Veren, “Davanin hem sanigi hem de tanigi olarak konustum. Turkiye’nin bu konuda sahibi yok. Meydan bos oldugu icin de zat kafasina gore is yapiyor ve daha ileri adimlar atiyor. Adam kacmiyor. Bilakis daha da ileri gidiyor” dedi. “Fethullah Gulen’in dumeni bozuldu, ABD ile arasi bozuldu”yaklasimini varsayim olarak nitelendiren Veren, “Ortada reel olarak hedefine yuruyen bir ekol var. Hatta diyor ki, 100 yil sonra bunun kiymeti anlasilacak. Dunya tarihinde esi benzeri gorulmemis bir stratejiye sahip bir olay. Olaya bir tarikata bakar gibi bakildigi icin de dermani yok” dedi.

    Dunya icin tehlike

    Gulen hareketinin dunya icin de tehlike oldugunu kaydeden Veren, “Fazla abartiyor diye dusunulebilir. Oysa olaya dikkatle bakarsaniz, Turkiye degil dunya meselesi oldugunu gorursunuz” diye konustu. Gulen’in parasal boyutunun 25 milyar dolar oldugu yonundeki degerlendirmeleri “komik” buldugunu anlatan Nurettin Veren su degerlendirmeyi yapti:

    “Bu rakam, soyleyenlerin kafasinda buyuk bir rakam. Oysa hicbir sey degildir. Sadece bir ornek vereyim. Bundan 2 yil once Asya Finans, Asya Bank oldu. Faiz haram mantigiyla bankadan uzak durulmustu. Ama 2 yil once finans kurumu bankaya cevrildi. Faiz haram diyenler iki dakikada bankaci oldu. Yuzde 22’si 7.5 milyar dolar para yatti, 5 gun boyunca Turkiye bankalarinda. Yuzde yuze ne eder 35 milyar dolar. Sadece Asya Bank olayi icin bu para. Olaya bakistaki siglik bu rakamdan bile anlasilabilir. 25 milyar dolar nedir ki? O da benim gibi duruma kahkahalarla guluyor. Vatikan’in gucunu olcebilir misiniz? Papanin olumune 200-300 devlet adami katildi. Gucu maddi ve manevi olarak olculebilir mi? Fethullah Gulen’in gucu Vakitan’dan en az iki kat fazladir.”

    Zaten vizesiz oturuyordu

    Fethullah Gulen’in ABD’de kalici oturma izni istemiyle ilgili olarak da Veren, “Gulen zaten ABD’de vizesiz oturuyor. Yoksa vize alamamis degil. 10 yildir vizesiz yasiyor. 6 ayda bir yurtdisina cikip giriyor. ABD, Gulen’i kullaniyor senaryosu yaziliyor. Ya Fethullah Gulen ABD’yi kullaniyorsa? Fethullah Gulen bir kullandirirsa, yuz kullanir” dedi. Gulen’in ABD’ye bagimli olmadigini, istedigi ulkeye gidebilecegini kaydeden Veren, “111 ulkede universiteler, okullar, sirketler kuran birisi niye mecbur kalsin. Ancak bir tercih olabilir. Stratejik bir tercih olur. Turkiye’ye donme mecburiyeti de yok. Turkiye’ye donmeyecek. Bu adam dunyayla oynuyor. Onu kucumsediginiz surece, o gundemi tayin ediyor” degerlendirmesini yapti.

    Turkiye’deki kurumlarin Gulen’i tanimadigini soyleyen Nurettin Veren, “Tanimadigi icin de kendi hayali tedbirleriyle mucadele yaptigini zannediyor. Son fotografina bakin, kahve icerek cektiriyor. Cunku parmaginin ucunda oynattigini goruyor. Ama bunu bu taraf bilmiyor” dedi. Gulen’in stratejilerinin hepsinin gerceklestigini savunan Veren sunlari soyledi: “1993’te mulkiyeyi, hariciyeyi, emniyeti ele gecirin diyor. Sene 2008 olmus, hepsi gerceklesmis. Su saatten sonra muhalefet edecek bir unite yok. O da meydanda degneksiz geziyor. Bir gunde 1 milyar dolarlik is bagladi bir toplantida. Turkiye devlet olarak 400-500 bakani getirebilir mi? Ama o getirir. Diger ulkelerde daha etkin. Orada hic engel yok. Turkiye’den daha guclu oldugu yerler var. Yurtdisinda bakan, emniyet muduru olmuslar var. Gulen Turkiye’ye bakiyor ve diyor ki benim biraktigim yerde dolasiyorlar. Anlasilamamis olmasi onun isine yariyor. Terorden dava acildi. Beraat edecegi belliydi. Her isgal topla, silahla yapilmaz ki. Bu adamlar silahli orgut kurarak yapmadilar. Beyne atilan bir dusunce virus gibi, daha tehlikeli.”

    ‘CIA’yi inkâr etmedi ki’

    ABD’deki davada savciligin Gulen ile CIA baglantisini gundeme getirmesi konusunda Veren, “Zaten baglanti yok demiyor ki. Kendine ozgu varligiyla ya da yokluguyla kesintiye ugramayacak bir hareket. Askeri bir disiplin, ticari gelismislik, dini seremoni devam ediyor. Ismi de resmi de yok. Ortaya bir virus atildi. Gulen’e bagli olmadan baska insanlara intikal ediyor. Milyonlari bir kitadan bir kitaya gonderebiliyor. Bir tarafta papayla, bir tarafta Musevilerle. Yuzyillardir Hiristiyanlarla Yahudiler bir araya gelememis. Gulen Vatikan ile hem Yahudilerle hem Pentagon, hem de CIA ile cok iyi iliskiler icinde. Bu kadar zitligin bir arada oldugu bir yapi var mi?” diye konustu.

    Ikinci adama gerek yok

    Nurettin Veren soyle devam etti:

    “Ikinci adam gibi onemli islerde oldum. En yakiniyim, daha genclikte tanismisim. Ikinci adamligim bana ihtiyaci oldugundan. Ama bir saniyede de cezalandiriyor. Cemaat icinden tepki gelmiyor. Gulen oldukten sonra da dagilma, cokme olmaz. Imam Safi olmus, Safilik oldu mu? Cunku bu yapida fizikman ortadan kaldirilacak bir sey yok. Her sey millete ait mantigi. Gulen oldu, sirketi holdingi neyi yok edeceksiniz. Ancak karsi fikir olusturabilirsiniz. Gulen’in olumunu beklemek, ikinci adam arayisi, parasal cokuntu dusuncesi beyhudedir. Yanlis mucadele onlari masumlastiriyor. Devleti halk nazarinda zayiflatiyor.”

  • Yeşilhat Tüzüğü’nde yapılan değişiklikler Avrupa Birliği Konseyi tarafından kabul edildi

    Yeşilhat Tüzüğü’nde yapılan değişiklikler Avrupa Birliği Konseyi tarafından kabul edildi

    Avrupa Komisyonu tarafından 10 Nisan 2008 tarihinde Konsey’e sunulan ve Yeşil Hat Tüzüğü’nde değişiklikler yapılmasına ilişkin düzenleme 16 Haziran 2008 tarihinde kabul edildi.

    AB Konseyi tarafından yapılan açıklamada, kabul edilen değişikliklerin Kıbrıs sorununa BM çerçevesinde ve AN ilkelerine uygun bir çözüm bulunması yolunda küçük ama önemli bir katkıda bulunacağı ifade edildi.

    Kabul edilen değişikliklere göre Yeşil Hat üzerinden gerçekleştirilen tarımsal ürün ihracatında Kıbrıslı Türklere uygulanan harçların kaldırılması öngörülüyor.

    Söz konusu Tüzük kapsamında, Kıbrıslı Türk ticcarlara mali ve idari yük doğuran belirli miktardaki tarımsal ürünlerden harç alınıyordu. Diğer yandan, Yeşil Hat üzerinden seyahat eden yolcuların şahsi bagajlarında bulundurabilecekleri malların azami değerindeki sınırı 135 Euro’dan 260 Euro’ya yükseltildi.

    Aynı zamanda, 260 Euro’ya kadar olan malların gümrük vergileri, harçlar ve Güney KIbrıs Rum Kesimi vergilerinden muaf olarka ticarete konu edilmesi öngörülüyor. Bu hükümler, sigara ve alkollü içeceklere uygulanmayacak.

    Söz konusu değişiklikler, altı ay süreyle uygulanacak ve şeffaflığın geliştirilmesi amacıyla izlenecek.

    Yeşil Hat Tüzüğü 29 Nisan 2004 tarihinde kabul edilmişti. Tüzüğün amacı, Hat’tın iki tarafındaki insanların ve malların, iki bölge arasında dolaşımının düzenlenmesidir. Tüzük, ilk defa 2005 yılında değiştirildi. Söz konusu değişiklik, narenciye, balık ve bal gibi ürünlerin ticaretinin kolaylaştırılmasını hedefliyordu.   

    Kaynak: İktisadi Kalkınma Vakfı

  • Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Euro’ya geçmeye hazırlanıyor

    Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Euro’ya geçmeye hazırlanıyor

    Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde ürünleri hem İngiliz Pound’u, hem Euro etiketini görmeye alışkın vatandaşlar 30 Eylül 2008 tarihi itibariyle bunu yapamayacaklar.

    Kıbrıs Rum Yönetimi Maliye Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre AB mevzuatına göre geçiş süreci sonrasında Euro’nun kullanılmasının zorunludan başka bir para birimi kullanılmasına izin verilmeyecek. Hem Pound hem Euro cinsinden çifte fiyat gösterimi 30 Eylül’de sona erecek. Buna bağlı olarak tüm tedarikçilerin yasal yükümlülüğe uyması talep edilmekte ve belirlenen tarih itibariyle de uymayanlara 170.000 Euro ceza kesileceği belirtildi.

    Avrupa Birliği’ne yeni üye olan ülkelerde çift para birimi uygulamasına ancak belirli bir zamana kadar izin verilmektedir.

    Kaynak: New Europe

  • 25 milyar doları yönetiyor

    25 milyar doları yönetiyor

    Razi CANİKLİGİL / NEW YORK – Hürriyet
     

    ABD’de Yeşil Kart başvurusu reddedilen Fethullah Gülen’in Pennsylvania’daki Özel Hukuk Mahkemesi’nde görülen davasında savcı cemaatin 25 milyar dolarlık bir malvarlığını yönettiğini bildirdi. Savcı, Gülen’in iddia edildiği gibi eğitim uzmanı değil, dini veya siyasi lider olabileceğini belirtti.

    YEŞİL Kart başvurusu reddedilen Fethullah Gülen’in, ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi aleyhine açtığı davada, Gülen’in finans kaynakları, dini ve siyasi kimliği ile ilgili çarpıcı ifadeler yer alıyor. Pennsylvania’daki Özel Hukuk Mahkemesi’nde görülen davada savcı, Gülen’in “öğretim yöntemleri geliştirmiş bir eğitimci” olmadığını savundu, cemaatin 25 milyar dolarlık bir malvarlığını yönettiğini iddia etti.

    Dini lider yapar

    Savcı Mary Catherine Frye’ın, yargıç Dalzell’e sunduğu son belgede ise ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi ile temyiz mahkemesinin Fethullah Gülen’in başvurusunu reddetmekle doğru karar verdiği belirtiliyor. Gülen’in avukatları tarafından mahkemeye sunulan bir makalede, Gülen’in 1960’lı yıllarda çocuklar için dini yaz kamplarında dersler verdiği ve Türk-İslam sentezi fikrine uygun, çağdaş İslami faaliyetler sunacak özel eğitim kurumları açma düşüncesinin büyük takdir topladığı belirtiliyor. Bunu değerlendiren savcı Frye, “Bu aktiviteler kendisini eğitim uzmanı değil, dini ya da siyasi lider yapar” diye görüş bildirdi. Savcı Frye, Gülen’in uçsuz bucaksız holdingleri olan dini ve politik bir hareketin lideri olduğunu belirterek, şimdiye kadar başarı diye gösterdiği tüm çalışmaların kendi hareketi tarafından finanse edildiğini, ancak bunların dava ile ilişkili olmadığını, göçmenlik bürosunun hata yaptığına dair kanıt olmaması nedeniyle kararın onaylanması gerektiğini ifade ediyor.

    Sitesinde yazdı

    Gülen’in mahkemeye kendi iddiasını sağlamlaştırmak için sunduğu Avustralyalı Margaret Coffey’in yönettiği bir radyo programının kayıtları da savcı Frye tarafından değerlendirildi. Coffey’in şu ifadeleri Frye tarafından kayıtlara geçirildi: “Gülen hareketi, sermaye ile organize bir hareket olmadığını, hiyerarşik bir yapı ya da yetki ve sorumluluk sistemi içinde çalışmadıklarını iddia ediyor. Ama, 2006’da Gülen’in internet sitesinde yer alan bir yazıda; Gülen hareketinin 25 milyar dolarlık bir değere ulaştığı, Zaman başta olmak üzere pek çok gazete, televizyon kanalları, dergiler, bir banka, 600’den fazla okul ve Virginia International University dahil 6 üniversiteyi yönettiği belirtiliyor.”

    Ha Picasso ha Gülen

    Davanın savcısı Mary Catherine Frye’ın “Gülen’in kürsüde konuşma yaptığına dair bir delil yok, nasıl olağanüstü yetenekli bir eğitimci bu” sözlerine Gülen’in avukatları şu şekilde açıklama getiriyor:

    “Eğer Picasso’nun eserleri bir galeride sergileniyor da, Picasso orada yoksa bu bir Picasso sergisi değil midir? Müvekkilimizin çalışmaları tüm konferanslarda sergilendi, akademik materyaller sunuldu.”

    Gülen’in Pennsylvania’da açtığı itiraz davasında avukatları bu defa Gülen’in, ilahiyat ve politikada üstün yetenekli bir bilim adamı olduğunu ileri sürdüler. Daha önce savcı tarafından eğitimde bir metodolojisi olmadığı belirtilen Gülen’in avukatları müvekkillerinin eğitim metodolojisinin 4 kategoriden oluştuğunu kaydettiler. Bunlar “Dini hoşgörüyü laik müfredata entegre etmek, para hırsı için çalışmayan tecrübeli öğretmenleri çalıştırmak, okullara özel finansörler bularak politikacıların etkisi dışında tutmak ve aile ile toplumdan destek almak” olarak sıralandı.

  • ermeni cephesinden gunun haberleri

    ermeni cephesinden gunun haberleri

    ASAM 

    ERMENİ ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ
    INSTITUTE FOR ARMENIAN RESEARCH

     


    GÜNLÜK BÜLTEN – DAILY BULLETIN

    Brought To You By Institute For Armenian Research With Cooperation Of  Turkish Forum

    Ermeni Arastirmalari Enstitusu Arastirmalari Ve Turkish Forum Isbirligi Ile Size Sunulmusdur


    26 Haziran 2008 – Sayı : 937 / 26 June 2008 – Issue : 937

    SEE BELOW FOR ENGLISH NEWS


     

    ERMENİ LOBİSİNDEN ELÇİ ATAMASINA ENGEL

    ABD Başkanı George Bush’un Erivan’a büyükelçi olarak atamak istediği Marie Yovanovitch’in Senato’daki onay süreci, Ermeni lobisi mensubu Demokrat Senatör Barbara Boxer tarafından bir ay için durduruldu.

    Devamı için tıklayınız…


    ERMENİ LOBİSİ YENİ ELÇİYİ DE ENGELLİYOR

    Richard Hoagland, 1915 olaylarını “soykırım” olarak nitelendirmediği için bir başka Ermeni yanlısı Demokrat Senatör Robert Menendez tarafından veto edilmişti. Yovanavitch de “soykırım” sözünü kullanmamıştı.

    Devamı için tıklayınız…


    IĞDIR SOYKIRIM ANITI TADİLATTAN GEÇİRİLECEK

    Kış şartları ve su sızmalarından olumsuz yönde etkilenen Iğdır’daki Soykırım Anıt ve Müzesi tekrar tadilattan geçirilecek. 5 Ekim 1999’da açılışı yapılan ve Iğdır’ın en önemli ziyaret merkezlerinden birisi olan ve evlenen çiftlerlerin nikah sonrası ziyaret ettikleri Ermeniler Tarafından Katledilen Şehit Türkler Anıt ve Müzesi’nde onarım ve tadilat yapılacak.

    Devamı için tıklayınız…


    BAKAN ÇELİK’TEN “ARARAT”A SAVUNMA: “SİLİKTİ, FARK EDİLMEDİ”

    Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, MHP Adana Milletvekili Yılmaz Tankut’un, 2007 yılında basılan 11. sınıf coğrafya ders kitabında yer alan Türkiye Fiziki Haritası’nda Ağrı Dağı’nın isminin Ermenilerin söylediği gibi “Ararat” olarak yer almasıyla ilgili soru önergesini yanıtladı.

    Devamı için tıklayınız…


    ARMEN MUSİNYAN: ”MUHALEFETİN NET MÜCADELE PROGRAMI VAR”

    20 Haziran’da Erivan Matenadaran önünde bulunan alanda yapılan ve başta Levon Ter-Petrosyan olmak üzere muhalif liderlerin konuşmacı olarak katıldıkları miting sonrasında dün, Levon Ter-Petrosyan’ın basın sözcüsü Arman Musinyan dün ‘Urbat Basın Kulübü’nde açıklamalarda bulundu.

    Devamı için tıklayınız…


    SEVAN NİŞANYAN (AHMET SAĞIRLI)

    Sevan Nişanyan.. Yale Üniversitesi’nde okumuş, Columbia Üniversitesi’nde siyaset bilimi masterı yapmış. Son kitabının adı Yanlış Cumhuriyet.

    Devamı için tıklayınız…


    ENGLISH SECTION OF THE DAILY BULLETIN


     

    SENATOR PUTS ONE-MONTH HOLD ON BUSH’S NOMINEE FOR ARMENIA

    Pro-Armenian Democratic Sen. Barbara Boxer Tuesday placed a one-month hold on U.S. President George W. Bush’s pick for the ambassador to Yerevan, hinting that she or a like-minded senator may permanently block the nomination on grounds that the nominee is declining to characterize World War I-era killings of Armenians in the Ottoman empire as “genocide.”  

    Continue…


    ARMENIAN OPPOSITION MEMBER ARMAN MUSINYAN: “FOR THE FIRST TIME THE PERSON, CONSIDERING HIMSELF THE HEAD OF ARMENIAN STATE, HAS PLACED IN DOUBT THE VERY FACT OF “GENOCIDE OF ARMENIANS”

    “Self-declared President of Armenia Serzh Sargsyan has placed in doubt the fact of “genocide of Armenians” in the Osman Turkey during his visit to Moscow”, said spokesman for the first President of Armenia, leader of opposition Levon Ter-Petrosyan, Arman Musinyan during the meeting with journalists in Urbat club.

    Continue…


    PENNINGTON: ARMENIA IS LUCKY THAT MARIE YOVANOVITCH WAS NOMINATED TO SERVE AS THE U.S. AMBASSADOR

    “We are very pleased that we have a great nominee. We look forward to her coming and she will do a fantastic job,” Mr. Pennington said in an interview with PanARMENIAN.Net.

    Continue…


    ARMENIA SHOULD FIRST RECOGNIZE KARABAKH’S INDEPENDENCE, RUSSIAN EXPERT SAYS

    Armenia’s position is tat Karabakh should be independent, a Russian expert said. “It’s another matter whether NK will join Armenia as a confederation or function as an independent state,” said Mikhail Alexandrov, head of the Caucasus department at the Institute of CIS studies.

    Continue…


    ARMENIA-EU COOPERATION COMMITTEE DISCUSSED KARABAKH ISSUE

    The 9th session of the Armenia-EU committee on cooperation was held in Brussels on June 24, the RA MFA press office reported. The Armenian delegation led by Minister of Economy Nerses Yeritsyan and the EU delegation led by European Commission Spokesman Gunnar Vigand focused on Armenia’s progress in the Action Plan implementation process.

    Continue…


    PENNINGTON: THERE IS WILLINGNESS AMONG MANY PEOPLE IN TURKEY TO TALK MORE HONESTLY ABOUT THE PAST

    Reconciliation is an extremely important issue in my view for both Turkey and Armenia for the future of both countries and for the stability in the region, according to Mr Joseph Pennington, the U.S. Charge d’Affairs in Armenia.

    Continue…


    THERE IS NO ALTERNATIVE TO OSCE MINSK GROUP, U.S. SAYS

    We have been through many years an active participant of the Minsk Group process and we see that process as the appropriate avenue, U.S. Charge d’Affairs in Armenia, Mr Joseph Pennington said in an interview with PanARMENIAN.Net.

    Continue…


    PACE URGES ARMENIA TO MEET ITS DEMANDS UNTIL JANUARY 2009

    Parliamentary Assembly of the Council of Europe finalized extraordinary hearings on the activity of democratic institutions in Armenia. Fulfillment of the PACE resolution 1609 on Armenia adopted on April 17 was discussed at the meeting, APA European bureau reports.

    Continue…


    AZERBAIJAN SHOWS OFF MILITARY MIGHT TO FOE ARMENIA (AFET MEHTIYEVA)

    Ex-Soviet Azerbaijan staged its first military parade in 16 years on Thursday in a show of strength aimed partly at Armenia, its neighbour with which it is locked in a territorial dispute.

    Continue…


    www.eraren.org

     

     


    Enstitü Başkanı / Chairman of the Institute

    :

    Ömer Engin LÜTEM (E. Büyükelçi / Ret. Ambassador)

    Hazırlayan / Prepared by

    :

    Oya EREN – [email protected]

    Adres / Address

    :

    Konrad Adenauer Cad. No:61 06550 Yıldız, Çankaya ANKARA
    Tel: +90 312 491 60 70 – Faks: +90 312 491 70 13

     


     

  • Güleriz ağlanacak halimize…

    Güleriz ağlanacak halimize…

    Bir Yahudi gencin kehaneti
     Bir acı tespit, kabullenilmeyecek bir yarışma sonucu! Eyvahlar olsun ki kendi öz değerlerimizi yitirdik, kaybettik, kaptırdık… 

     

    “Bugünkü Türkiye’nin Kültürü, Kurumları ve Değerlerinde Osmanlı Mirası” konulu Sakıp Sabancı Ödülleri’nde tüm ödüller yabancılara gitti. Yirmibir Türk araştırmacıdan hiçbiri dereceye layık görülmedi. Acı ama durum böyle…

    Sakıp Sabanca Ödülleri, Türkiye için kelimenin tam anlamıyla hayal kırıklığı oldu. “Bugünkü Türkiye’nin Kültürü, Kurumları ve Değerlerinde Osmanlı Mirası” konulu yarışmaya yerli ve yabancı çok sayıda araştırmacı ve akademisyen katıldı. Yarışmaya Türkiye’den yirmibir araştırmacı katılırken, bu araştırmacılardan hiçbiri ödüle layık görülmedi.

    Yarışma, Türkiye’nin kendi öz kültürüne ne kadar yabancılaştığınında en önemli göstergesi niteliğinde. Bu gerçeği, ironiyle dile getiren Bekir Ayvazoğlu, yıllar önce bir Yahudi gencinin sözlerini okuyucularına aktardı.

    İşte o önemli tespit;

    “Rahmetli A. Süheyl Ünver, Amerika’da bulunduğu yıllarda (1958-1959) ziyaret ettiği Colombia Üniversitesi’nde harıl harıl Osmanlıca öğrenmeye çalışan bir Yahudi genciyle karşılaşmış ve ona bu ilgisinin sebebini sormuş. Gencin verdiği cevap mealen şöyle:

    “Sizde bu dili ve kültürü bilen nesil artık gidiyor. Yakında kendi kültürünüzü öğrenmek, arşivlerinizdeki belgeleri okutmak için yabancı uzmanlar çağırmak zorunda kalacaksanız. Ben kendimi o günler için hazırlıyorum!”

    Osmanlıca çalışan Yahudi gencinin, 1958 yılındaki bu kehaneti; bugün gerçek oldu. Yarışmanın birincilik ödülüne ise Tel Aviv Üniversitesi Ortadoğu ve Afrika Tarihi Bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Amy Singer’ın “Hayırseverliğin Devamlılığı” başlıklı incelemesi layık görüldü. 

    Sanırız bu ödül  “bizden” bir şeyi hatırlatıyor…

    Güleriz ağlanacak halimize…

    (Alıntıdır) 26.Haziran.2008

  • OYUNUN PARÇASI OLMAK YADA KURALLARINI KOYMAK

    OYUNUN PARÇASI OLMAK YADA KURALLARINI KOYMAK

    Türkiye’yi ve Türkiye’nin çıkarlarını esas alan çalışmaların aslında tek bir anlamı vardır; o da ulusal stratejik çıkarlara hizmet etmektir. Ulusal çıkarlar ise hayati önem taşıdığı için her şeyden önce gelmelidir. Zira Ulusal çıkarlarını koruyamayan bir ülkenin varlığı tehlike altına girmiş demektir. Günümüzde ülkemizde yaşananlarda olduğu gibi…

    AB ve ABD çıkarlarının aracı olarak evrensel değerlere yada doğrulara hizmet ettiklerini sananlar büyük bir yanılgı içindedirler. Millinin yada yerelin karşısına sözde bir dünya vatandaşı olmak gibi evrenseli koyanlar aslında ne millinin ne de evrenselin ne olduğunu gerçek anlamda kavrayamayanlardır. Aslında bu kavramlar birbirlerinin karşıtı değildir. Aksine birbirlerinin devamı niteliğindedirler. Ancak bilinmelidir ki milli yoksa evrensel söz konusu bile değildir.

    Günümüzde yaşanan küresel gelişmeler, bir ülkenin topraklarına el koymayı gereksiz hale getirmiştir. Zira bir halkın düşünce, kültür ve inançlarını etkileyen araçlara el koymanın ürettiği sonuçlar, topraklarına el koymanın ürettiği sonuçlardan çok daha etkilidir. Zira düşüncenin zapt edilmesi toprağın zaptedilmesinden daha kalıcıdır. Örneğin; ”Ermeni Soykırımı” iddiaları karşısında dışarıdakilerden çok içerdekilerle uğraşılması bunun bir sonucudur. Türkiye’de ekonomi, siyaset, kültür ve medya kullanılarak halkın, kendini ve kendine ait olanları korumaya kalkması yada savunması dahi engellenmektedir.

    Aslında son günlerde dayatılan “Gerçeklerle yüzleşin”, ”Tarihinizle yüzleşin” söylemlerin altında bir dilin ve kültürün musalla taşına yatırılması istekleri vardır. Zira tarihini, dilini musalla taşı üzerine yatıran bir millet için bu dünyada devam diye bir şey söz konusu dahi edilemez. Bir halkı yabancı telkin ve etkinliğine açık hale getirebilmek için öncelikle ona tarihini, dilini, geleneklerini, inançlarını, kimliğini ve kültürünü, sorgulatır hale getirmek gerekir. Bugün ülkemizde yapılmakta olan da budur.

    Tarihle yüzleşmek” adı altında Anadolu’yu Türk hakimiyeti altına sokan tarih; Türk halkının bizzat kendisine mahkum ettirilmeye çalışılıyor. Sözde dinler arası kurulan diyaloglar da Müslüman kitlelerin kafasında bir inanç karmaşası meydana getirme çalışmalarından başka bir şey değildir. Azınlık ve mezhep üzerinde yapılan onca çalışmanın amacı da aidiyetleri azalmış, kontrol edilebilir gruplara dönüşmüş Türkiye’yi yaratmaktır. Böylece de Türkiye herhangi başka güç araçlarına gerek kalmadan kendi kendine parçalanacaktır.

    Kabul etmek gerekir ki, yabancıların bu konulardaki yatırımlarının sonucu onlar açısından göz kamaştırıcıdır. Yabancı çıkarlarını, namusunu savunur gibi savunan boyalı basın, finans ve bazı akademisyenlerin etkinliği, bunun en güzel kanıtıdır. Son zamanlarda yerli malı kullanmanın ne kadar yanlış olduğunu anlatan makaleler, kapitülasyonların kalkınma ve gelişmedeki yerini konu alan bilimsel(!) çalışmalar, bağımsızlığın kötü yönetim ve diktatörlük anlamına geldiğini savunan kitaplar, Türkçe şarkı söylemenin geri kafalılık olduğunu haykıran kültürel ve sanatsal çevreler ülkemizin üzerinde oynanan oyunun ne kadar etkin hale geldiğinin kanıtıdır. Yani amaçlarına ulaşmalarına ramak kalmıştır.

    Türkiye’nin bu çıkmazdan kurtulması ise oyunu kurallarına göre oynaması ile değil kendi kurallarını koyması ile mümkün olacaktır. Gözlerini kapayıp, vazifesini yapanlar yada görevlerinin “yap denileni yapmak; yapma denileni yapmamak” olduğuna inanan siyasilerle bu işin olmayacağı da açıktır.

    Artık Türk Ulusu’nun bu oyunları anlama ve mücadele etme zamanı gelmiştir. Yoksa yukarıda da belirttiğim gibi atalarımızın kanıyla sulanmış, nice zorluklarla elde edilmiş bağımsız ülkemizi kendi ellerimizle anlaşma masalarında kaybedeceğiz. Daha doğrusu kaybetmek durumunda bırakılacağız. Kanımızla kazandıklarımızın mürekkeple kaybedilmesi ise acıların en büyüğü olacaktır. Ama o zaman da iş işten geçmiş olacaktır. Zira yeterli mücadeleyi vermediğimiz için, her söylenene kanıp düşünmeden hareket ettiğimiz için olacaktır.

    Ülkemize yapılmak istenenler ortadadır. Karar ise Türk Ulusundadır. Ya bu oyunun parçası olacak yada oyunun kurallarını kendisi koyarak mücadeleye girişecektir.


  • Bir ay içinde ülkeyi terk et!

    Bir ay içinde ülkeyi terk et!

    ABD, Fethullah Gülen’e Yeşil Kart vermedi
    Razi CANİKLİGİL / HÜRRİYET-NEW YORK

          Uzun süredir ABD’de yaşayan ve Türkiye’de “Laik devlet düzenini değiştirmek amacıyla örgüt kurmakla” suçlanan, aldığı beraat kararı Yargıtay tarafından onaylanan Fethullah Gülen’e ABD’den kötü haber. ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi, Yeşil Kart başvurusunu reddetti. Göçmenlik Servisi’nin bu kararı şu demek: 1 ay içinde ülkeyi terk et!

          ABD’de oturma, seyahat etme ve çalışma izni sağlayan “Green Card” (Yeşil Kart) için yaptığı başvuru ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi (USCIS) tarafından reddedilen Fethullah Gülen, kararın düzeltilmesi için açtığı davayı kaybetti.

          Mahkeme, Gülen’in “olağanüstü yetenekli eğitimci” statüsünde Yeşil Kart alabilmesi için öne sürdüğü argümanları yetersiz buldu. Göçmen bürosunu haklı bulan Pennsylvania Doğu Bölgesi Mahkemesi yargıcı Stewart Dalzell’in kararı sonrası Gülen’in bir ay içinde ABD’yi terketmesi gerekiyor. Ancak yasalarda açıkca belirtilmediği için bu süre kesin değil. Kaçak olarak ülkede kalabileceği bu sürenin de 6 aya kadar uzayabileceği belirtiliyor.

          GÜLEN ÖNEMLİ LİDER

          Göçmen bürosunun yanı sıra Yurtiçi Güvenlik Bakanı Michael Chertoff ve FBI Direktörü Robert S. Mueller’den de şikayetçi olduğu davada Fethullah Gülen’i, Klasko, Rulan, Stock & Seltzer avukatlık şirketi savundu. Göçmenlik bürosu ise Eyalet savcısı Patrick L. Meehan ve yardımcısı Mary Catherine Frye tarafından savunuldu. Avukatları, dava dilekçesinde Gülen’in Türkiye’nin en önemli dini lideri, dini hoşgörü savunucusu ve dünyanın sayılı eğitimcilerinden biri olduğunu iddia etti. Gülen için 1992’de Pennsylvania’da “Golden Generation Worship and Retreat Center Inc.” tarafından “özel göçmen din görevlisi” statüsünde vize başvurusu yapıldığı ifade edildi.

          DOSYADAKİ MEKTUPLAR

          2000 sayfadan oluşan dosyada ABD’deki Rumi Forum’un Başkanı Ali Yurtsever’in yardımı ile Türkiye’de ve ABD’de Gülen’e yakın önemli isimlerden referans mektuplarına yer verildi. Yurtsever, mahkeme kararının ardından 17 Haziran 2008’de mahkemeye gönderdiği mektupta, geçen kasım ayında Washington’da Georgetown Üniversitesi’nde Gülen hareketi için bir konferans tertiplediklerini, Gülen ile yakın temasta olduğunu daha fazla bilgi için kendisiyle temasa geçilebileceğini belirtti.

          40 KİTABI VAR

          Mahkemeye sunulan belgelerde Fethullah Gülen’in, Vatikan’da Papa 2. John Paul ile görüştüğü, yüzlerce kitap ve gazete makalesinde kendisi hakkında bilgiler yer aldığı, ayrıca kendi kurduğu hareket hakkında dünyanın sayılı üniversitelerinde konferanslar verildiği, Gülen hareketinin ABD başta olmak üzere dünyada yüzlerce okul açtığı bildirildi. Gülen’in 40 kitap ve yaklaşık 100 makale yazdığı, “Gülen Hareketi”nin de kurucusu olduğu belirtildi.

          FİNANSAL KAYNAKLAR

          Savcılık kayıtlarında ise Gülen’in finansal kaynakları üzerine iddialara yer verildi. Burada Gülen hareketinin projelerinin arkasında Suudi Arabistan, İran, Türk Hükümeti ve hatta CIA’ nın da bulunduğu iddia edildi. Ankara’da yıllık gelirinin yüzde 10 ve yüzde 70 arasındaki payını Gülen hareketine bağışladığını itiraf eden işadamlarının olduğu, bu rakamların kişi başına yılda 20 bin ile 300 bin dolar arasında değiştiği ileri sürüldü. İstanbul’da yaşayan bir işadamının 4-5 milyon doları her yıl Gülen hareketine bağışladığı, Gülen okullarından mezun olan gençlerin de her yıl 2 bin ile 5 bin dolar arası bağış yaptıkları belirtildi.

          Siyasi figür Savcı Gülen için şöyle dedi: “Dini ve siyasi bir figür, akademisyenlere para ödeyerek kendisi ve hareketi için yazı yazdırıp akademik prestij elde etmek istiyor.” Gülen’in yazdığı kitaplara da atıfta bulunan savcı, “Gülen’in yazdığı kitapların hiçbiri eğitimle ya da eğitim modelleri ile ilgili değil, tamamı dini çalışmalar. Ayrıca geleneksel laik eğitim ile inançlara karşı hoşgörünün harmanlanmasıyla bir eğitim modeli yaratıldığı şeklindeki ifade de inandırıcı değil” dedi.

          REFERANSLARI YETERLİ OLMADI

          Fethullah Gülen’in Yeşil Kart başvurusu için mahkemeye sunulan destek mektupları arasında ilk sırada CIA’den analiz ve prodüksüyon direktörü olarak emekli olan George Fidas’ın yazdığı mektup yer alıyor. CIA’nın Balkanlar uzmanı Fidas, Washington Üniversitesi Uluslarası İlişkiler Bölümü’nde ders veriyor.

          Yunan asıllı olan Fidas, ayrıca Joint Military Intelligence Council’de görevli. Referans mektubu yazanlardan eski CIA ajanı Graham Fuller, “Rand Corporation”da danışman. Mektup yazanlar arasında eski Başbakan Yıldırım Akbulut, AKP Kahramanmaraş Milletvekili, Meclis Milli Eğitim Komisyonu Başkanı ve eski Milli Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam, ABD’nin eski Ankara büyükelçisi Morton Abramowitz de var. ABD’nin çeşitli üniversitelerinden teoloji profesörlerinin yanı sıra evanjelik ve katolik papazlarla TÜGİAD Yönetim Kurulu Başkanı Murat Saraylı da Gülen için mektup yazmışlar.

  • Dunya Turklerinin Hemreylik Gununu mueyyenlesdirek

    Dunya Turklerinin Hemreylik Gununu mueyyenlesdirek

    Hormetli Qrup uzvleri!

    Sayi 300 milyondan cox olan Turk Milletinin ilin mueyyen bir gununde Hemreylik Bayrami kecirmesi ile bagli teklif seslenmekdedir. Yeni hec bir tedbir kecirmeden, teskilat yaratmadan ve s. cetin isleri gormeden ilin mueyyen bir gununde sayi 300 milyondan cox olan Turk Milletinin dusuncesinde Hemreylik, Turk olmaq anlayisi, Birlik dusuncesini yaratmaq olar.

    Qeyd edek ki, artiq Azerbaycanda bu istiqametde iki ilden coxdur ki, tebligat aparilir. 2006-ci ilin mart ayinda Azerbaycan Diller Universitetinin professoru Oruc Turksever terefinden gundeme getirilen bu teklif ozunde 31 mart Azerbaycanlilarin soyqirimi gunu ile baglanir.

    Lakim “Muasir Inkisaf” Ictimai Birliyinin 2006-ci ilin dekabr ayinda kecirdiyi tedbirde teklifin beyenilmesi neticesinde tebligatin daha da guclendirilmesi qerarlasdirildi. Hemin tedbirde Milli Deyerler Merkezinin sedri Azer Hesensoyun teklifi ile Dunya Turklerinin Hemreylik Gununun 20-21 martda kecirilmesi ideyasi ireli suruldu. Muellif bunu hemin tarixde Turk Dunyasinda Ergenekon gununun kecirilmesi ile esaslandirdi. Bununla yanasi tedbir istirakcilari hemin tarixde Turk Dunyasinin ortaq bayrami sayilan Novruzun gelisini nezere alaraq da teklifi musbet qiymetlendirdiler. Hemin tarixde Turk Qurultayi adini almis Turk Dovlet ve Topluluqlarinin Dostluq Qardasliq ve Emekdasliq Qurultayinin ilk toplantisinin (20-21 mart 1993-cu il) kecirilmesini de nezere aldiqda bu tarixin Turk Dunyasi ucun cox ehemiyyetli oldugu ortaya cixir.

    Ona gore de Turk Bayrami kimi mehz hemin tarixin qeyd olunmasi ekseriyyet terefinden razilasdirilib. Ozune hem Azerbaycanda, hem Turkiyede, hem de Turk Dunyasinda ziyalilar, gencler, ictimaiyyet numayendeleri, millet vekilleri, jurnalistler, siysetciler arasinda ciddi destek tapan ideyanin destekcisi sirasina siz de qosulun. Bu teklifin reallasmasi ucun tebligati siz de aparin. Elave her hansisa teklifiniz ve ya qeydiniz varsa bize gonderin. Butun bunlari destek kimi qebul edeceyimizi evvelceden bildirerek minnetdarligimizi catdiririq.

    Yuxarida da qeyd etdiyimiz kimi tebligat aparmaq (ideyani yaymaq) teskilat yaratmaqdan, konfrans kecirmekden ve s. cetin deyil Yardiminizi esirgemeyin.

    Melumat ucun bildirek ki, ideya Baki seherinde 2007-ci ilin noyabr ayinda kecirilen Turk Qurultayinda muzakireye cixarilib. Ona ciddi desteyin elde olunmasi ucun isler davam etdirilir. Turk Dunyasinin moteber tedbirlerinde teklifin muzakiresi ve realliqda eksini tapmasi ucun her birimizin calismasi lazimdir.

    Hormetle,
    “Muasir Inkisaf” Ictimai Birliyinin Idare Heyeti